
1.978 kelime · ~10 dk okuma
Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Henüz daha küçük bir çocukken ne olmayı hayal etmiştiniz? Astronot? Bilim insanı? Müzisyen? Ressam? Şu an belki bir mesleğiniz var ya da bir meslek sahibi olma yolunda ilerliyorsunuz ama çok büyük bir ihtimalle çocukluğunuzda kurduğunuz hayalin epey uzağında bir yerlerdesiniz. Yanılıyor muyum?
Endişe etmeyin çünkü bu durum hemen hemen hepimiz için geçerli. Fakat şunu hiç merak ettiniz mi? Neden hayallerimiz zaman içerisinde törpülenip gider? Gerçekçi olmadıkları için mi? Belki de. Peki ama gerçekçi olmak dediğimiz şey nedir? Bir hayalin ayaklarının yere basıp basmadığını kim belirler? Buna kim karar verir? Ailemiz mi? Öğretmenlerimiz? Arkadaşlarımız? Kim? Ya size bu durumun zihnimizin çok derinlerine kazınmış olduğunu söyleseydim?
Üstelik de hikayeler aracılığıyla. Bu hikayelerden öyle bir tanesi var ki bize de oldukça tanıdık bir coğrafyada geçiyor. Fakat epey bir geçmişe, ta antik Yunan zamanına gitmemiz gerek. Hikayemizin kahramanlarından Daedalus, döneminin önde gelen mucitlerinden biri. Aynı zamanda da yetenekli bir mimar.
Kendisi marangozluk zanaatını ilk icra eden kişi. Üstelik bu iş için gerekli tüm alet edevatı da bizzat yine kendisi icat etmiş, kendi elleriyle yapmış. Tarihin ilk dans pistini inşa etmesi ve görenleri gerçeğinden ayırt edemeyecek kadar gerçekçe heykeller yapması, Dedalus'un başarılarının yalnızca küçük bir kısmı. Fakat bu üstün yetenekli adam, kendisi gibi maharetli yeğenine karşı kıskançlığa kapılınca hayatı altüst oluyor.
Hırsına yenik düşüp kendi öz yeğeninin katili haline geliyor. Sonra da yaşadığı Atina'dan sürülüyor ve soluğu Girit adasında almak zorunda kalıyor. Ancak Daedalus, Girit kralı Minos'u kısa sürede bu yetenekleriyle etkilemeyi başarıyor. O basamakları hızlıca tırmanıyor ve kralın teknik danışmanı olma mertebesine kadar erişiyor.
Fakat yine çok geçmeden Minos'la da ters düşüyor bir şekilde ve bu kez de cezası oğlu Icarus'la birlikte adanın en yüksek kulesine hapsedilmek oluyor. Ama Daedalus tabii ki burada da durmuyor ve yaratıcı zekasını kullanarak bu kez kuleden kaçmak için oldukça sıra dışı bir çözüm buluyor. oğlu Icarus'la beraber kulenin yakınlarında uçan kuşları tek tek yakalayıp onun tüylerini yoluyorlar ve bunları bal mumuyla bir araya getirip kendilerine birer çift kanat yapıyorlar ya da inşa ediyorlar. Tam kuleden süzülerek kaçmadan önce Daedalus oğluna sıkı sıkı tembih ediyor. Aman oğlum bak dikkatli ol. Eğer öyle çok yüksekten uçar, güneşe yaklaşırsan kanatlarındaki bal mumu erir ve denize düşersin.
Tahmin edeceğiniz üzere genç Icarus babasının sözünü dinlemiyor. Sırtında bir çift kanatla gökyüzünde kuşlar gibi süzülmenin zevkiyle giderek yükselmeye başlıyor. Yükseğe, daha da yükseğe. Daedalus arkasından ne kadar bağırıp çağırsa, ne kadar feryat etse de nafile. O anda aşağıdan bakanlar Icarus'un gökyüzünde uçan bir tanrı olduğunu sanıyor ve aynı şekilde Icarus'un kendisi bile aynı yanılgıya düşüyor.
Fakat Antik Yunan'da öyle tanrılar ve insanları ayıran çizgi baya bir keskin. İşte bu yüzden Daedalus'un uyarısını dinlemeyen, güneşe çok fazla yaklaşan İkarus'un kanatları eriyerek tek tek dökülmeye başlıyor ve babasının gözlerinin önünde bugün kendi adıyla da andığımız İkarya denizine düşüyor. Yani anlayacağınız İkarus yüksekten uçmanın yerini bilmemenin bedelini kendi canıyla ödüyor. Eğer beni YouTube'da takip ediyorsanız bu hikayeyi hatırlamışsınızdır. Icarus'un bu hikayesiyle bir derdi olan, hatta bunun üzerine Icarus aldatmacısı adında bir kitap yazan bir isimle, benim çok sevdiğim yazarlardan biri olan Seth Godin'le bir röportaj yapmıştım o videoda. Ve ona bu yüksekten uçma meselesini sormuştum. Yüksekten uçmak ne demek? Yüksekten uçmak ne demek? Yüksekten uçmak ne demek? Yüksekten uçmak ne demek? Yüksekten uçmak şu demektir. Boyunu aşan işlere girmişsindir, kibirlisindir, kendini beğenmişsindir. İnsanlara bunu söyleriz. Özellikle de kadınlara. Boyunu aşan işlere kalkışma. İşte Seth Godin'e göre bu mesaj Icarus'un trajik hikayesinden bu yana farklı farklı şekillerde, yöntemlerle hep kulaklarımızda çınladı, çınlatıldı.
bize hep birileri tarafından yerimizi bilmemiz öğütlendi. İşte böylece bizim hayallerimizi gerçekleştiren insanları idolleştirirken aynı zamanda da tanrılaştırdık. Tıpkı kanatlarıyla göklerde süzülen İkarusu tanrı zanneden Yunanlılar gibi. Onlarla aramıza aşılması sakıncalı bir çizgi çizdik ve de sonumuz zavallı Icarus gibi olmasın diye yüksekten uçmamaya, yerimizi bilmeye özen gösterdik. Peki ya size tüm bu söylenenleri unutun ve yüksekten uçun hem de en yüksekten deseydim?
Tamam, belki bunu ben demiyorum ama Seth Godin aynen bunu söylüyor. Diyor ki, başarılı olmak istiyorsanız yalnızca yüksekleri değil, en tepeyi hedefleyin. Yani en yüksekten uçun. Kartallar gibi. Tabii bu yalnızca öyle kuru kuru bir öğüt değil. Seth bu konu üzerine bir kitap da yazmış. Yalnızca 86 sayfalık, oldukça ince bir günde okuyabileceğiniz bu kitabın adı The Deep.
Peki nedir bu dip? Oraya birazdan geleceğim. Önce sormamız gereken daha önemli bir soru var. Neden yüksekten uçmalıyız? Aslında Godin'in kitabında bize verdiği çok net bir mesaj var. Kendi alanınızda en iyi olmayı hedefleyin. Ya da farklı bir bakış açısıyla nerede en iyi olabilecekseniz alanınızda orası olsun.
Evet, en iyi. Öyle ikinci ya da üçüncü falan değil. Neden mi? Şöyle bir örnek vereyim. Diyelim ki turistik bir gezidesiniz ve bulunduğunuz şehirde yöresel bir yemeğiyle, ne diyelim mesela, felafeliyle ünlü. Çevrenizdeki insanlara ya da teknoloji dünyasında olduğumuza göre Google'a ne diye aratıp sorarsınız? Şehrin en iyi felafel restoranı hangisi?
En iyi ikinci değil bakın, en iyi üçüncü de değil. Şehirdeki belki de geçireceğimiz o tek gecede risk almak yerine tabii ki en iyisi hangisiyse ona gitmek istersiniz. Peki şimdi biraz daha bir uç örnek vereceğim. Bu sefer de diyelim ki ölümcül bir hastalığa yakalandığınızı öğrendiniz. İlgili alanda bir doktora gitmeniz gerekiyor. Kime gidersiniz? Alanının en iyi olan doktoruna. Öyle değil mi?
İşte ister akşam yemeği olsun, ister ölümcül bir rahatsızlığın tedavisi fark etmez, bir ürün ya da hizmeti alırken her zaman gücümüzün yettiği ölçüde tabii ki hep en iyisini isteriz. Paramızın karşılığını alacağımızdan emin olmayı düşleriz. Tam da bu yüzden birinci olmak ikinci ya da üçüncü olmaya göre böyle biraz falan değil, çok çok daha avantajlıdır. Hatta Godin kitabında aradaki bu farkı epey sıra dışı bir örnek üzerinden anlatmıştı. Dondurma satışları üzerinden. Evet doğru duydunuz bildiğimiz dondurma. Amerika Birleşik Devletleri'nde en çok satılan dondurma türü vanilya. İkinci sırada belki siz ilk sırada onu tahmin etmiş olabilirsiniz ama ikinci sırada çikolata geliyor.
Fakat bu ikisinin arasındaki farksızca ne kadardır? Böyle düşününce herhalde çok azdır gibi geliyor öyle değil mi? Hani vanilya şöyle burun farkıyla filan öndedir diye düşünüyor insan. İşin aslı çikolata toplam satışların sadece yüzde onuna karşılık geliyorken birinci sıradaki vanilya yüzde otuzunu oluşturuyor. Yani ikincinin tam üç katı.
Ya iyi de Barış abi, konunun dondurma çeşitleriyle ne alakası var şimdi diyeceksiniz. Hemen cevap vereyim. Gerçek hayatta da durum aslında pek farklı değil de o yüzden. Çünkü bir alanda ilk sırada gelen, ikinci sıradakinden iki kat fazla, üçüncüden üç kat fazla, dördüncüden dört kat fazla pay alıyor ve bu durum hep böyle devam ediyor. İster dondurma çeşidi olsun, ister iş dünyası, her alanda uygulayabileceğiniz
Ve her seferinde de yaklaşık olarak aynı sonucu veren böyle garip bir kural var. Ve bu kuralın kendisi gibi garip de bir adı var. ZIPFS kuralı. Şimdi işitsel bir medyada olduğumuz için tek tek harflerini söyleyeyim. Belki not almak isteyebilirsiniz. ZIPFS. Z-İ-P-F üstten ayırma S kuralı. Fakat en iyi olmanın en yakın rakibinizin kazancını ikiye katlamak dışında da bazı avantajları var.
İlki herhangi bir alanın en iyisi olmak, kendi başına bir pazarlama aracı. Artık repütasyonunuz, itibarınız ağızdan ağza yayılıyor. İhtiyaç olduğunda akıllara gelen ilk isim sizinkisi haline geliyor. İkincisi de sattığınız hizmet ya da ürünü daha yüksekten bir fiyatlama şansınız oluyor. İşte bütün bunlar bir kar topu etkisi yaratarak diğerlerinden çok daha hızlı büyümenize yardımcı oluyor.
Şimdi bu anlattıklarımın size uymadığını düşünebilirsiniz. Belki de kendinize ait bir işiniz yok ya da varsa da sektörünüzün birincisi olmak kulağa çok ütopik geliyor. Eğer öyleyse gözünüz korkmasın bence. Çünkü bugün itibariyle artık internet ve dijitalleşme de tabii sağ olsun tüm bu büyük pazarlar parçalana parçalana çok daha küçük mikro pazarlara ayrılmış durumda. Örneğin şehrin en iyi falafel restoranı sizinkisi olmayabilir ama belirli bir bütçeye hitap eden restoranlar arasında en iyisi sizinkidir. Ya da belki de tüm restoranlar arasında değil ama organik ürünler kullanan restoranlar arasında en iyisinizdir. Ya da... Şehrin en iyi uygun bütçeli organik falafel restoranı neresi?
Gördüğünüz üzere seçenekler sonsuz. Teşekkürler Google. Peki ya kendimize ait bir restoranımız, bir işimiz yoksa ki birçok insan hâlâ hazırda, bir başkasının işinde maaşlı olarak çalışıyor. O zaman kendi şirketiniz içerisinde en iyi olmayı denemelisiniz. Photoshop'u en iyi kullanan tasarımcı, en iyi sunum yapan satışçı ya da en iyi modelleme yapan finansçı artık size hangisi uyuyorsa.
Ama hangi işi yapıyor olursanız olun, her zaman o işi en iyi şekilde yapmaya çalışın. Tabii takdir edersiniz ki tüm bunları gidip iş yerinizde, iş arkadaşlarınızla tatsız bir rekabete girin ya da alanınızda birinci olmak uğruna Mozart'ı kıskanan Salieri gibi komplekslere kapılın diye anlatmıyorum. Godin'in bu tavsiyeleri kariyer planlaması yapanlar, kendi işini kurmak isteyenler ya da hali hazırda kurmuş olanlar için deyim yerindeyse altın değerinde. Ama takdir edersiniz ki öyle en iyi olmak söylendiği kadar kolay bir şey değil. Tam aksine çok uzun çalışmaların, meşakkatli süreçlerin, emeğin, pratiğin ve belki de en önemlisi inadın ürünü.
Evet, inat gibi bir şeyi böyle bir alanda kullanmak gerekiyor. Aslına bakarsanız pek çoğumuz bir alanda en iyisi olamasak bile hep iyi olmayı istemişizdir. Hatta bununla ilgili bir şeylere bile başlamışızdır. Ama ne olduysa bir şekilde, bir sebepten yarı yolda kalmışızdır. Yaptığımız işi bırakmışızdır. Hadi şöyle yoklayın bir kendinizi dürüstçe. Sizin geçmişte çok istekli başladığınız ama yarım bıraktığınız şey neydi? Bir hobi mi?
Enstrüman belki? Ya da bir dil? Yazmaya başladığınız bir kitap? Peki hiç merak ettiniz mi neden büyük bir istekle girdiğiniz o yolda pes edip yarısında dönüyoruz? İşte bu sorunun cevabı için şimdi de size dipin ne olduğundan bahsetmeliyim. Dip.
Yeni bir uğraşa başladığımızda ilk başta her şey güzeldir değil mi? Yenilik vardır, bir şeyler öğrenmek keyiflidir, geliştiğimizi, yol kat ettiğimizi, ilerlediğimizi görürüz. Ama sonra aradan belirli bir süre geçer ve... bir anda her şey monotonlaşır, sıkıcılaşır, uzun çalışmalar, pratikler gözle görülür bir sonuç vermemeye başlar.
İşte burası arkadaşlar diptir. Birçok insan tam da bu noktada pes eder. Öğrenmeye başladığı dili, enstrümanı bırakır. İlişkiler biter, işletmeler tıkanır, büyüyemez hatta iflas eder. Neden mi? Bunu bir grafik gibi düşünün. Tüm gücünüzü kullanarak havaya bir taş fırlattığınızı ve bu taşın çizdiği kavisi izlediğinizi hayal edin.
Büyük bir ivmeyle gökyüzüne doğru yükselen bir kavis. İlk başta ortaya koyduğumuz zaman ve eforun karşılığında aldığımız o geri dönüş ne kadar da yüksek öyle değil mi? Tıpkı Icarus'un daha yeni uçmaya başladığı o an gibi. Enerjimiz daha doruk noktasında, kollarımız henüz çırpmaktan yorulmamış.
Ama zaman geçtikçe bu kavisin eğimi giderek azalıyor. Harcadığımız efora karşılık kat ettiğimiz mesafe giderek azalmaya başlıyor ve kendimizi tepeyi tırmanırken değil de sanki ucu bucağı görünmez bir platoya varmış gibi buluyoruz. Ve işte tam da bu noktada birçok insan yeniden grafiğin ilk baştaki yüksek geri dönüşlü kısımlarına çıkabilmek için başladığı işi bırakıp yeni bir işe başlıyor. İşte bütün mesele de, bütün problem de burada. Oysa eğer orada sabredebilseydik, o dipi ya da benim deyimimle platoyu geçebilseydik, işte o zaman
O zaman yaptığımız işte iyi olmanın hatta belki de en iyi olmanın keyfini sürdüğümüz yeni bir evreye geçebilirdik. İşte bu yüzden geri dönüp baktığımızda hayatımızda yarım bıraktığımız bir sürü iş ve pek çok hobi görürüz. Neden hiçbirinde sonuna kadar gidemediğimizi, uzmanlaşamadığımızı merak eder dururuz ve tam da o anda kulağımızda bize bir zamanlar söylenmiş olan o sözler tekrar çınlamaya başlar. ''Yükseklerden uçma, yerini bil!'' İşte deriz. Demek ki yerin burasıymış.
Hem zaten benim ne haddime öyle boyumdan büyük işlere kalkışmak. Ben en iyisi burada kendi köşemde sakin sakin oturayım, kendi halimle hayatıma devam etmeye çalışayım. Hatta iyisi mi bundan sonra daha ayakları yere basan hedefler, hayaller koyayım kendime. Nasıl oluyorsa artık öyle şeyler. İşte böylece tanrılaştırdığımız idollerimizle kendi aramıza çizdiğimiz çizgi de giderek kalınlaşmaya başlar.
Artık aramızdaki mesafenin aşılamayacağına emin oluruz. Oysa aramızdaki o mesafe yalnızca diptir. Kral Minos tarafından bir kulenin tepesine hapsedilen Daedalus'u düşünün. Gökyüzünde süzülen kuşlara baktığında, ''Keşke ben de onlar gibi uçabilsem ama nerede?'' diyebilirdi. Yerini bilebilirdi.
Kulenin tepesinde hapsolunmuş bir şekilde. Ama o görünürde imkansızı gerçekleştirmek için azmetti. Bir düşünsenize her bir kuşu tek tek yakalayıp tüylerini yoğumak. Ta ki iki koca insan uçurmayı yetecek iki büyük kanat yapana kadar. E muhakkak o da ilk başladığındaki heyecanını bir noktada kaybetti. Kendi dipinden geçti ama pes etmedi.
Ve böylece her ne kadar sonu kendisi için trajik bitmiş olsa da tanrılara bile kafa tutabildi.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.