Podcast

10 - Onarılmaz Bir Dünyaya Doğru

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Laptoplar, tabletler, akıllı telefonlar ve akıllı saatler: Gün geçtikçe, daha yüksek teknolojiyi, daha da ufak boyutlarda yanımızda taşıyoruz. Peki ya bunun bir bedelinin olduğunu söylesem? Giderek ufalan boyutlarıyla elektronik aletler, bizi nasıl daha fazla şey satın almaya yöneltiyor? Peki ya eskiyen cihazlarımıza ne oluyor? Dünyada nasıl bir iz bırakıyorlar?



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Umut Barış Genç

Yapımcı: Podbee Media


Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.093 kelime · ~10 dk okuma

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Herkese merhaba. Bu podcastı nereden dinlediğinizi bilmiyorum ama dinlediğiniz yerde umarım mutlusunuzdur, keyfiniz yerindedir. Bugün o dinlediğiniz aracı, cihazla ilgili bazı şeyler anlatacağım ve benim çok sevdiğim bir animasyonu bana hatırlatıyor bu. Volley diye bir animasyon. İzleyenleriniz eminim vardır. Dinlerken sanırım siz de bana hak vereceksiniz.

Podcast ortamında sadece seslerle resim çizebiliyorum. Sadece kelimeleri kullanabiliyorum görselleştirmek için. Bu anlamda hayal gücünüze güveniyorum. Eğer volley'i izleyenler varsa benim anlattıklarımı dinlerken aklınıza o filmin başındaki sahneler gelebilir. Şimdi size bir alıntı yaparak, bir kitaptan bir pasaj okuyarak başlayacağım bugünkü bölüme.

Lyonya kenti her gün yeniler kendini. Her sabah mis gibi çarşaflarda uyanır herkes. Yeni açılmış sabunlarla yıkanır, yepyeni elbiseler giyer, en mükemmel buzdolaplarındaki açılmamış süt şişelerine uzanırken, son model radyolardan en son çıkan şarkıları dinler. Dünün Lyonya'sından artanlar tertemiz plastik torbaların içinde çöp arabasını bekler kaldırımlarda.

Transkriptin tamamını oku

Bitmiş diş macunu tüpleri, yanmış ampuller, gazeteler, kapkacak, ambalaj malzemelerinin yanı sıra şofbenler, ansiklopediler, piyanolar, torselen tabak takımları. Lyonya'nın zenginliği her gün üretilen, alınıp satılan eşyalardan çok yenilerine yer açmak için kaldırılıp atılan eşyalarla ölçülür. Öyle ki Lyonya'nın gerçek tutkusunu merak etmeye başlar insan. Herkesin dediği gibi yeni ve değişik şeylerin tadını çıkarmak mı, yoksa durmadan üreyen bir pisliği atmak, kendinden uzaklaştırmak mı? Dinlediğiniz bu pasaj, Italo Calvino'nun Görünmez Kentler adlı kitabındandı. Kitabın baş kahramanı, ünlü Venedikli seyyah Marco Polo, Kubilay Han'a Moğol İmparatorluğu'nda ziyaret ettiği şehirleri bir bir anlatmaya söz verir.

İşte Lyonya kentine de bu yolculuğu sırasında rastlar Marco Polo. Hikayesi size de bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Her yeni günle birlikte eski eşyalarını çöpe atıp yenilerini alan bir şehir. Ne büyük bir israf diyesi geliyor insanın öyle değil mi? Peki ama bizler Lyonyalıları savurganlıkla yargılayabilecek bir yerlerde miyiz sizce? Yoksa aslında Lyonyalılara sandığımızdan çok daha fazla mı benziyoruz?

Bunu açıklamak için sizlere bir soru sormama izin verin lütfen. 21. yüzyılın en büyük korkulu rüyalarından biri sizce nedir? Benim aklıma bir şey geliyor. Hem de en yaygın kabus senaryolarından biri. Her an, herhangi birimizin başına gelebilir. Sürekli yanımızda taşıdığımız bir senaryodan söz ediyorum. Diyelim ki hava çok güzel. Güneşin gökyüzünde parıldadığı ama sonbahar serinliğinin de güneşin etkisini biraz olsun hafiflettiği bir gündeyiz.

Kuşların cıvıltıları uzaktan sizi çağırıyor. Dışarıya çıkıp biraz yürüyüş yapmak için harika bir gün. Ayakkabılarınızı giyiyor, kulaklıklarınızı takıp hemen dışarı çıkıyorsunuz ve yürürken size eşlik etmesi için en sevdiğiniz podcast'ı açıyorsunuz telefonunuzdan. Bir tur, iki tur derken dinlediğiniz o podcast bölümü bitiyor ama hava o kadar güzel ki siz biraz daha yürümeye karar veriyorsunuz.

Telefonunuzdan yeni bir podcast bölümü açmak için elinizi cebinize atıyorsunuz, tam telefonu kavrayıp cebinizden çıkarırken... Eyvah! İşte 21. yüzyılın muhtemelen en yaygın kabus senaryolarından biri gerçek oldu ve o güzelim gününüz telefonunuzun kırılan ekranıyla birlikte mahvoldu.

Size de fazlasıyla tanıdık gelen bir senaryo öyle değil mi bu? Ne de olsa artık hepimizin cebinde günümüzü kolaylaştıran böyle süper bilgisayarlar taşıyoruz. Teknolojinin geldiği nokta 20 yıl önce hayal bile edilemeyen güçte bilgisayarları böyle ufacık minicik boyutlara getirip pantolonlarımızın cebine sığdırabiliyor. Ama bu teknolojik ilerlemenin beraberinde getirdiği bazı sorunlar da var.

Teknoloji firmalarının arasındaki o kıyasıya rekabet bizlere her zamankinden çok daha fazla özelliğe sahip bir takım cihazları getiriyor. Burası tamam. Ama o ufacık boyutlara giderek daha fazla özellik sığdırılıyor olması bu cihazların her zamankinden çok daha karmaşık bir yapıda olmasına da neden oluyor. Günümüzde teknolojik aletlerin iç aksamları birbirine o kadar sıkı sıkıya entegre, o kadar bütünleşik ki olur da bir telefonun içini açmayı eğer başarabilirseniz sizi adeta minik bir labirent karşılıyor. Yer yön duygusu zayıf birinin içinde kolaylıkla kaybolabileceği ve işleri daha da içinden çıkılamaz hale getirecek derecede mahvedebileceği türde bir labirent bu.

Peki telefonunuzu düşürüp ekranını kırdığınızda veya yaramaz kediniz masanın üzerindeki bardağı devirip içindeki suyu bilgisayarınızın üzerine boca ettiğinde ne yaparsınız? Önünüzde iki seçenek var. Ya eskisini çöpe atıp yeni bir telefon ya da bilgisayar alacaksınız ki bu özellikle bozulan şey kaliteli veya pahalıysa oldukça masraflı bir seçenek ya da tamire götüreceksiniz. Sanırım hepimiz öncelikle ikinci seçeneği tercih ederiz. Ama haberler biraz moral bozucu arkadaşlar. Çünkü bozulan telefonunuzu veya bilgisayarınızı tamir ettirmek sandığınızdan çok daha zor olabilir. Sorun yalnızca elektronik eşyaların, donanımlarının birbirine sıkı sıkı ya bağlı ya da bütünleşik olması da değil.

Bazı teknoloji firmaları öyle garip politikalar uyguluyor, öyle garip kararlar alıyor ki bizleri bozulan cihazlarımızı tamir ettirmek yerine yenisini almaya yöneltiyor. Düşünsenize bundan sadece 6-7 yıl kadar önce telefonlarımızın pili, bataryası bozulduğunda arka kapağını açıp bataryayı değiştirir ve onu kullanmaya devam ederdik. Bugünse her yıl yeni çıkan modellerle birlikte elektronik eşyaların tamir edilebilirliği biraz daha zorlaşıyor. Ve bu sorun daha ürünlerin tasarım aşamasındayken başlıyor. Dikkat ettiniz mi o telefon aksamlarında vida yerine giderek daha fazla oranda yapıştırıcı kullanılıyor. Ve bu da tamir etmeyi yeterince zorlaştırmıyormuş gibi o kullanılan vidalar da sadece özel tasarlanmış tornavidalarla açılabilecek şekilde seçiliyor. Yani bozulan ya da kırılan telefonunuza ya da bilgisayarınıza müdahale edebilmek için özel bir tornavida kitine ihtiyacınız var.

Ama bu sorunun en ufak ve aşması nispeten en kolay kısmı. Sonuçta elinde bu özel tornavida kiti olan ve cihazının nasıl açılacağını bilen biri bu kısmı bir şekilde aşabilir. Asıl sorun ise yedek parça kullanımına karşı uygulanan politikalarda. Bazı teknoloji firmaları ürünlerinin yedek parçalarını kendi bünyesindeki servisler dışına satışını yasaklamış durumda. Yani telefonunuzun kırılan ekranını çıkarıp yerine yeni bir ekran takmak isterseniz elinizde herhangi bir telefon tamircisine gitmek gibi bir seçeneğiniz yok. Bunu yapmaya karar verirseniz de sadece orijinal olmayan hani yan sanayi diye tanımlanan parçalardan bulabiliyorsunuz.

Hatta tamir edilemez cihazlar tasarlamakta adeta sembol bir isim haline gelen Apple bu konuda öyle bir noktaya geldi ki son çıkardığı telefonların her bir parçasını telefonun yazılımıyla eşleştirmeye başladı. Yani son model yeni nesil iPhone'unuzun ekranı kırıldığında bırakın öyle yansanayi bir ekran taktırmayı bir yerlerden bir şekilde orijinal bir ekran bulsanız bile telefonunuza takamıyorsunuz. Eğer bunu denerseniz telefonunuzda bulunan bazı özellikler yazılımsal olarak kullanılamaz hale geliyor. Yani telefonunuzun içini açmak veya tamir etmek hakkına yalnızca Apple teknisyenleri sahip. Tüm bunlara karşılık yine de ya bunlar hassas karmaşık cihazlar elbette eğitimini almamış birinin onu tamir etmeye çalışmasının önüne geçilmeli diyorsanız size bir örnek daha vermeme izin verin lütfen.

ufak teknolojik ürünlerden biraz olsun çıkıp daha büyük araçları düşünelim isterseniz biraz. Diyelim ki arabanızla şehirler arası bir yolculuk yapıyorsunuz ve seyahatinizin ortasında beklenmedik bir arıza baş gösteriyor. Ve aracınızın kaputundan dumanlar yükselmeye başlıyor. Herhalde yapacağınız ilk iş aracınızı durdurup en yakın tamirciye götürmek olur. Her insanın ilk yapacağı akıl kârı olan şey bu. Öyle değil mi?

Maalesef bazı şirketlerin politikaları akıl sınırlarının biraz daha ötesinde, dışında geziniyor. Bu şirketlerden biri John Deere. John Deere, Amerikan bir iş makinesi üreticisi. Az önce sözünü ettiğim ufacık alana karmaşık teknolojiler sığdıran şirketlerden değil anlayacağınız. Kocaman kocaman iş makineleri üretiyor. Tarım endüstrisinde ürettiği o ikonik yeşil renkli traktörleri bilirsiniz. Onlarla ünlü John Deere. Ama son zamanlarda adı daha çok ürettiği traktörlerin tamir edilemez olmasıyla anılır olmuş bir şekilde.

John Deere'ın ürettiği tüm traktörler kapalı kaynak bir bilgisayar yazılımı ile kontrol ediliyor. Ve işler işte tam da burada çok karmaşık hale geliyor. Çünkü çiftçiler bu traktörlerde arızalanan bir parçayı kendileri tamir etmeye çalıştıkları zaman bu bilgisayar yazılımı kendini kitliyor. Ve traktörün çalışmasına engel oluyor.

Yani traktörünüz hasat döneminin ortasında bozulsa bile hemen oracıkta tamir etmek varken bir çekici çağırıp en yakın yetkili servise gitmek zorundasınız. Hem de hasat dönemini kaçırmak pahasına. Hatta bu mesele öyle bir noktaya gelmiş ki bazı Amerikalı çiftçiler sırf traktörlerini tamir edebilmek için hackerlık yapmaya bile başlamış. Bu çiftçiler edindikleri bir program yardımıyla traktörlerindeki, kendi traktörlerindeki bilgisayarlara sızarak orijinal yazılımın yerine korsan bir yazılım yükleyip firma tarafından konulan o engelleri aşmaya çalışıyorlar. Anlayacağınız, şirketlerin bu tamir karşıtı politikaları sıradan çiftçileri bile birer hacker, birer aktiviste çevirmiş durumda.

Peki ama teknoloji üreten bu şirketler neden ürünlerinin tamirini böyle günden güne zorlaştıran politikalar uyguluyorlar ya da uygulamaya çalışıyorlar? Aslında bunun birden fazla nedeni var. Bir şeyi satın aldığınızda bu ürünü üreten firmanın kasasına yalnızca bir seferliğine para giriyor. Oysa şirketler başka teknisyenlerin servis sağlamalarının önüne geçip o rekabeti ortadan kaldırarak tamir hakkını kendi tekellerine aldığında ürünü sattıktan sonra da para kazanmaya devam edebiliyor. Satın aldığınız şey her neyse işte o her bozulduğunda ve siz yetkili servise her gittiğinizde size ürünü satan şirket bir kez daha para kazanıyor. Üstelik muhtemelen daha uygun bir ücrete onarım hizmeti sağlayabilecek küçük rakipler de ortadan kalktığında saf dışı kaldığından şirketlerin servis ücretlerini

istedikleri gibi belirleyebilme şansı ortaya çıkıyor. Eminim bunun nasıl bir problem yarattığını tahmin edebilirsiniz. Bir diğer nedense teknoloji şirketlerinin her sene yeni model cihazlar çıkarmasıyla ilgili. Öyle eğer iflas etmek istemiyorsanız, çıkardığınız ürünü satın alacak birilerini bulmanız lazım. Hatırlarsanız daha önce planlı eskitme hakkında yayınladığım bir YouTube videosu vardı. Orada teknoloji şirketlerinin eski modellerin kullanım ömürlerini nasıl önceden planladıklarını ve bu stratejinin piyasaya sürülen yeni modelleri nasıl daha cazip hale getirdiklerini anlatmıştım sizlere.

Tamir etmeyi zorlaştırmak da işte madalyonun diğer yüzü. Telefonunuzun ekranı kırıldığında servisler tarafından o kadar yüksek fiyatlar talep ediliyor ki özellikle Amerika'daki tüketiciler yahu üzerine bir ekran parası daha koyar yeni bir telefon alırım gibi bir düşünceye doğru ister istemez yöneliyor. Sahi sizin evinizde ekranı kırıldığı için bir rafa kaldırılmış kaç tane telefon var şu anda? Ya işte tam da bu yüzden bizler artık yavaşladığı için ya da bozulduğu ama onarım masrafı çok yüksek olduğu için hep böyle yeni telefonlar alırken dünyamız da maalesef gün geçtikçe o Marco Polo'nun bize anlattığı Lyonya'ya daha çok benziyor. Şimdi abarttığımı mı düşünüyorsunuz?

Tekrar düşünseniz iyi olur. Çünkü 2021 yılında yapılan araştırmalara göre dünya nüfusu 8 milyara dayandı. 8 milyar. Düşünebiliyor musunuz? Dünya üzerinde 8 milyar insan bir yerlerde hayatlarına devam ediyor, devam etmeye çalışıyor. Tam şu anda, siz bu podcasti dinlediğiniz sırada. Peki, dünyadaki bu 8 milyar insana karşılık kaç cep telefonu var dersiniz?

Bir düşünelim. Çocuklar ve yaşlıların bir kısmı telefon kullanmıyor olsa 2 milyar kişiyi çıkartmanız gerekir. Herhalde cevap 6 milyar filandır. Öyle değil mi? Hayır mı? Tabii ya. Dünyada cep telefonuna erişemeyecek koşullarda yaşayan insanlar da var mutlaka. Buradan da bir milyarı daha çıkarsak o zaman cevap 5 milyar.

Yine yanlış cevap. Sağduyumuza telefon sayısı dünya nüfusundan daha az olmalıymış gibi gelse de durum aslında bunun tam tersi arkadaşlar. Dünyada şu anda aktif olarak kullanılan telefon sayısı 10 milyarı aşmış durumda. Yani dünyada yaşayan insan sayısından daha fazla cep telefonu var. Üstelik bu sayı yalnızca aktif kullanımda olanlar. Ve her yıl dünya çapında 1.7 milyar daha yeni akıllı telefon satılıyor. Peki yerine yenisi alındığında eski elektronik eşyalar tamir de edilemiyorsa bunlar nereye gidiyor? İzninizle Marco Polo'nun Lyonya hakkında yazdıklarından bir pasajı daha paylaşmak istiyorum şimdi sizlerle.

Çöpçüler yüklerini her gün nereye götürür? Bu soruyu kimse sormaz kendisine. Yanıtı herkes bilir. Kent dışına. Oysa her yıl genişler kent. Çöplükler geriye çekilmek zorunda kalır. Atıklar arttıkça çöp yığınları yükselir. Katmanlar çoğalır. Daha geniş bir çembere yayılır.

Ayrıca şu da var, Lyonya'nın yeni şeyler yaratma yeteneği geliştikçe çöpün özü de iyileşir. Zamana, hava şartlarına, fermentasyon ve yangınlara meydan okur. Lyonya'yı çepeçevre kuşatan yok edilemez bir artıklar kalesidir. Bir sıra dağ gibi kentin her noktasından görülür.

''Aman Barış abi ya ne yaptın sen de herkes bozulan elektronik eşyaları çöpe mi atıyor yani?'' diye mi soruyorsunuz? Evet. Maalesef cevap evet. İnsanlık olarak her yıl yaklaşık 50 milyon ton elektronik atık üretiyoruz. 50 milyon ton deyince tabii ki kafamızda bir şey canlanmayabilir. Ama bu yaklaşık 140 tane Empire State binasına ya da 10 tane büyük piramide eş değer bir miktar.

Dağlar büyüklüğünde elektronik atık. Ve maalesef bu atıkların çoğu geri dönüştürülebilir olmaktan uzak ve neredeyse tamamı dünya üzerindeki belli atık arazilerine yığılıp bırakılıyor. Bu atıkların içindeki toksik maddelerse zaman içinde yavaş yavaş toprağa, havaya karışıyor. Bugün Ghana'nın başkentinde bulunan dünyanın en büyük elektronik atık çöplüğü Agbogbloshi, Çernobil'in ardından dünyadaki en toksik mekanlar listesinde ikinci sırada. Bunca karanlık senaryoyu saydıktan sonra insanın aklına tabii ki ''Peki biz ne yapabiliriz?'' sorusu geliyor.

Bu soruya, daha az eşya satın alın gibi bir cevap vermek oldukça kolay. Ve daha bilinçli tüket ya da daha az satın al gibi önerileri daha önce muhtemelen defalarca kez duydunuz. Ama daha az eşya satın almaya karar vermek tek başımıza alabileceğimiz bir karar değil. Çünkü sorun satın aldığımız ürünlerin üretim aşamasında başlıyor. Toksik elektronik atıkların böyle çöp dağlarına dönüşmemesi, birikmesinin önüne geçilebilmesi için cihazlarımızın yükseltilebilir, tamir edilebilir, geri dönüştürülebilir şekilde tasarlanması gerekiyor. Aksi takdirde

Lyonya'yı bekleyen felaket tıpkı onun yükselen çöp surları gibi bizim de önümüzde yavaş yavaş birikmeye devam edecek. Marco Polo seyahatnamesinin Lyonya üzerine olan o bölümünü şu şekilde bitiriyor. Surlar yükseldikçe heyelan tehlikesi de artıyor. Bir konserve kutusunun, eski bir lastiğin, hasır kılıfı kaybolmuş bir şarap şişesinin Lyonya tarafına yuvarlanması yeter.

Ayakkabı tekleri, eski takvimler, kurumuş çiçeklerden oluşan bir çığ, kendisinden boşuna uzaklaştırmaya çalıştığı, artık temiz komşu kentlerin geçmişine karışmış, kendi geçmişine gömecek kenti. Bu pis dağ zincirini bir felaket dümdüz edecek. Her gün yeni giysilere bürünen metropolün tüm izlerini silecek. Ağabey.

Hadi bakalım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)