
5.444 kelime · ~27 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 3 Ekim'de alıyoruz. Yaz aylarının bitmesiyle birlikte gündem de hareketlenmeye başladı. Geride bıraktığımız hafta, eğlence niyetine linçlediğimiz Dilan Polat, Türkiye'nin önemli gündemlerinden biri oldu. Türkiye'de böyle asalak, tüfeğli bir sınıf türedi. Zaten daha önce de konuşmuştuk. Böyle sonradan görme, bir anda zenginleşen. E tabii mide bulandırıyorlar. Hele ki bu yoksulluk ortamında, bu enflasyon ortamında. Ama izin verin, oturup Dilan Polat'ı konuşmayalım. Geçiyorum izninizle.
Bir diğer günden başlığımız malumunuz CHP. 4 genel başkan adayı var. Yakında da İstanbul kurultayları olacak. Bu genel başkan adaylarından biri zaten genel başkan Kılıçdaroğlu. Favori de o. Benim de favorim o. Favorim o derken yani onun kazanmasını istiyorum anlamında söylemedim.
muhtemelen Kılıçdaroğlu'nun kazanacağı bir kurulta yaşanacak diye düşünüyorum. Geri kalanlar Özgür Özel, İlhan Cihaner ve Örsan Öğümen. Bunlar arasında da en güçlüsü Özgür Özel gibi görünüyor. Yani Kılıçdaroğlu karşısındaki ikinci en güçlü aday Özgür Özel. Ama İlhan Cihaner'in ve Örsan Öğümen'in diğer iki adaydan daha sahici çıkışları olduğunu düşünüyorum.
Yer yer sizlere bu isimlerin eleştirilerini aktarmaya çalışacağım. Çünkü daha köklü, daha ideolojik eleştirileri var. Çünkü hem değişimci grubundan değiller, hem de genel başkanın yanında değiller. İkisine birden çatıyorlar. Mesela İlhan Cihaner Kocaeli kurultayında şunları söylemiş. Kadrolara baktığınız zaman, Cumhuriyet Halk Partisi'nin kadrolarında Türkiye Odalar Borsalar Birliği'ni görürsünüz.
Sağ partilerde tutunamamış, kerameti kendinden menkul, ilk fırsatta çıkıp, Abdüllatif Şener gibi çok kritik bir aşamada bambaşka bir şeyler söyleyen insanlar görürsünüz. Buna benzer bir sürü şey görürsünüz. Ama emekçi göremezsiniz. Ama emekçi göremezsiniz, işçi göremezsiniz, köylü göremezsiniz. Siyasetin finansmanını göz ardı eden bir Sosyal Demokrat Sol Parti olamaz. Bunlar dışında Örsan Öğmen ya da Özgür Özel ne demiş, onları diğer bölümlerde dinlersiniz artık. Çünkü bu kadar CHP bana kalırsa yeter. Şimdi bu kadar CHP yeter demişken şuradan bir bahsedeyim. Bazı dinleyicilerimiz, taktım bu seküler milliyetçilere diye veryansın etmiş, nedir bu milliyetçilerle alıp veremediğin diye. Hiçbir alıp veremediğim yok. Sevgili dostlar, ben önüme geleni konuşuyorum. Üzerine konuşulmaya değer tek hareket bu seküler milliyetçiler bana kalırsa. Yani aslında bir iltifat var ortada. Geri kalanlar üzerine konuşmaya değer bir şey olmadığı için seküler milliyetçileri konuşuyoruz. Ne yapalım? CHP'deki didişmeyi mi konuşalım? Cemal Canpolat'ın bir dediği yanlış anlaşılmış. Acaba Cemal Canpolat ne dedi? O da İstanbul başkan adayı. Neyse işte. İyi parti deseniz, hadi oraya bakalım. 81 ilde aday mı çıkaracak yoksa ittifak mı yapacak o bile belli. Yani ana akım muhalefet çenemizi yoğurmaya değecek bir parıltı sergilemiyor. Zafer Partisi falan yine hareket ediyor. Neyse siyaseti de geçelim. Çetelere operasyon üzerine operasyon yapılıyor. Son olarak İstanbul merkezli Şahinler Çetesi çökertildi. Ardından Bursa İnegöl'de çöreklenmiş Tekiner Çetesi'ne operasyon düzenlendi. Tabii gözler eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'yu arıyor. Çünkü bunca çete bir yıl önce, iki yıl önce neredeydi? Yani bakan değişince memleketin güvenlik rejimi de mi değişti?
Hani siz devletliniz Süleyman Bey?" diye soruyor insanlar. Fakat Süleyman Soylu'yu gündem eden bir belgesel de bu dönemde çok konuşuldu. 140 Johnos'un Kedicik adlı belgeselinde Adnan Oktar çetesi anlatılıyor. Hepinize tavsiye ederim. Tatışılacak şeyler var bu belgeselde ama hepinizin izlemesini tavsiye ederim. Belgeselde Oktar çetesine yapılan operasyonun Süleyman Soylu'ya haber verilmeden yapıldığı. Bakın tekrar ediyorum. Çeteye operasyon yapılıyor, İçişleri Bakanı'na haber verilmiyor.
Zaten operasyon bu yüzden başarılı olundu deniyor. Bu süreçte şu da görülmüş. İçişleri Bakanı'yla bu yapı arasında gerçekten böyle bir görüşme trafiği var. Haliyle İstanbul Emniyet Müdürlüğü İçişleri Bakanı'na bilgi vermedi. Bugünkü operasyonu 1999'dan ve 2008'den ayıran şey de bu. Bir grup veya topladığı gönüllü polislerle yaptığı bir operasyon değil bu.
Bu çok büyük bir iddia fakat bu iddia karşısında taraflar suskunluğunu koruyor. Bu mesele üzerine uzun uzun konuşmaya değer ama belki sonraki bölümlerde. Bu konuyu konuşmamız lazım ama. Bunu da geçelim.
1 Ekim'de öğleden önce Emniyet Genel Müdürlüğü önünde bir terör saldırısı yaşandı. Teröristler önce Kayseri'de bir veterineri öldürüp arabasını gasp ettiler. Sonra Emniyet Genel Müdürlüğü'nün önünde birisi kendisini patlatarak, diğeri de vurularak can verdi. Çok şükür başka can kaybı yok. Anlayabilene aşk olsun. Bu eylemin içindeki psikopatlıkları geçiyorum. Gerçekten insanlık dışı. Yani bu eylem üzerinden PKK'ya herhangi bir sempati beslemek de mümkün değil. Son derece karmaşık bir terör eyleminden bahsediyoruz.
Fatih Altaylı'yı dinleyelim. Bu saldırı oldukça garip bir saldırı. Günün, saati, zamanlaması, her şeyle alışık olduğumuz, bildiğimiz terör saldırının Biraz dışında, biraz garip. Benim açıkçası bunca yıllık tecrübemle zaman zaman anlamakta zorlandığım bazı bu tip terör olayları olur. Bu da onlardan bir tanesi. Ayşenur Aslan da Halk TV'de yayınlanan programında meseleyi anlamlandıramamış ve sessiz düşünmüş. Ben şöyle düşünüyorum, güvenlik uzmanı değilim ama gazeteci tecrübeye dayanarak düşünüyorum, söylüyorum.
Dünyada sadece Türkiye'de değil, bu dünyada da böyledir. Belki o kendisini patlattı denilen kişi, terörist, üzerinde ya da arabada patlayıcı, uzaktan kumandalı patlayıcı olduğunu bilmiyordu. Çünkü o kadar manasız ki, gelip hiçbir şey yapamadan, hiçbir şey yapamadan, efendim, bir işte PKK'lı teröristin öcünü alıyorlarmış. Yahu hiçbir şey yapamadan ölünmez.
Hiçbir şey yapamadan ölünmez ifadesine tetiklenen Ayşenur Aslan haterları, Ayşenur Aslan tutuklansın hashtagini trendtopik yaptı. Ayşenur Aslan'ın ne dediğini anlamış, keşke bir şeyler yapabilseydi bu teröristler diye bir anlam çıkarmışlardı. Yani bu eylemin sanki başarısız olmasına hayıflanıyormuş gibi bir anlatı sunuluyordu sosyal medyada. Buna karşılık, RTÜK Başkanı Ebu Bekir Şahin, bu ahlaksız terör sevici zihniyete ve ekranlardaki bu ucube yorumlara tahammül etmemiz mümkün değildir, dedi. Ardından İstanbul Savcılığı, Aslan hakkında soruşturma açıldığını duyurdu. Tüm bu esnada sosyal medya linci de devam ettirildi ve bu kaydı aldığımız dakikalarda Ayşenur abla gözaltına alındı.
Daha sonra öğrendikçe çıkartılmış. Bu bölümün konusu aslında Gezi davasına verilen yargıtay kararı olacaktı. Fakat Ayşenur Aslan'ın gözaltına alınması ve yargıtay kararı arasında da bir bağ var. O yüzden her ikisini de inanç, akılsızlık ve yalancılık bağlamlarında konuşacağız. Biraz felsefe yapacağız. Biraz sabır diliyorum o yüzden. Aristo'ya anacağız biraz. Oradan Arente'de ineceğiz. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Hiç sizin için faydalı sonuçlar doğuran bir yalan söylediniz mi? Beyaz yalanları, olumsuz sonuç doğurmayan yalanları hepimiz söyleriz. Hatta bazen bu yalanlar bize söylenir, anlarız da ses etmeyiz. Mazur görürüz yani. Yalancıya hak veririz. Çünkü yalan, söyleyene bir çıkar sağlar ve bu nedenle gündelik hayat yalanlarla doludur. Yalancı bir faydanın peşindedir. Yalanı benimsemek, tabiri caizse kazançlı bir seçenektir.
Dolayısıyla somut çıkarlar, hakikate sadakatten daha ağır basar. Yalan avantajlıdır hakikat karşısında. Gündelik hayat içinde hakikate sadık kalmak çoğu zaman bedel ödemeyi gerektirir. Fakat yine de, yine de, daha faydalı olsa dahi, yalan söyleyene ayıplarız. Yalanın ortaya çıkması, yalancının da yüzünü yere yiyen bir gelişmedir. Çünkü yalan faydalıdır da, bu fayda yalancı için geçerlidir. Yalana maruz kalan, aldatılan için değil. Dolayısıyla yalancıyı sevmeyiz. Ama yine de yalanlar, hakikate ilişkindir. Zira hakikat de yalan da, akıl süzgecinden geçerek kavranabilir. Her doğru olmayan,
Hakikate değmeyen her hikaye yalan değildir. Bu dediğimi tekrar edeyim. Hakikate olmayan her hikaye yalan değildir. Bunlara örnekler verelim. Yani hakikate olmayan bazı hikayeler anlatacağım size bu bölümde. Fakat yalan olmayacak bunlar. Bunu detaylandıracağım. Mesela... Konya'da Tahir Büyük Görükçü Camii'nin imamı Seyfullah Akyiğit, vaazında bir dolu şeyden bahsetmiş. Bu bahsettikleri içinde bir tanesi var ki, sosyal medyada trend topik olmuş, çok ciddi tepki almış. Sosyal medyada ne denmiş, ne tepki çekmiş önce bir dinleyelim, bakalım neler demiş imam. Atay depremi oldu biliyorsunuz. Orada hoca kardeşlerimiz bizzat yaşadıkları olayı şöyle anlatıyorlar.
3-5 hafta geçti. Cenazeleri yıkıyoruz. Tabi cenazeler kokmaya başladı. İçinden bir tane cenaze çıktı. Hiçbir pis koku yok. Hatta içinden böyle mis gibi koku geliyor. Allahu Ekber! Şaşırdım. Hepsi kokmuş cenazelerin ama içinden birisi mis gibi kokuyor. Araştırdık kim bunun yakını. Sorduk Suriyeli bir kardeşimizmiş diyor. Bu hayattayken ne iş yapardı bu kardeşimiz? Dedi ki diyor,
Bu tam bir peygambere aşığıydı. Rasûlullah'a naat yazardı, şiirler yazardı. Gece gündüz dilinde Rasûlullah'ın aşkı eksik olmazdı. Allahu Ekber. Görüyor musunuz? Şimdi imamın niyetini bir okuyalım. Niyet okumak yanlış bir şey ama yine de yapalım. Muhtemelen diye bekliyoruz. İşte bu yükselen sığınmacı karşıtı, harekete karşı bir vaaz vermiş. Bak Suriyeliler mis gibi kokuyor falan diye. Fakat bu Hoca Efendi'nin dedikleri yalan mıdır?
Şimdi hepinizin yalandır tabii doğru mu diyecek bu falan dediğini duyar gibiyim. Yalan ifadesine olumsuz duygular yüklüyorsunuz diye, imamın dediği de sizi tetikledi diye imama yalan söylüyor dememeliyiz. İmamın dedikleri doğrudur demiyorum. Buna altın çizeyim ama yalan da değildir. İzin veren açıklayayım. Yalan akılla kavranabilir. Basit aristocu mantığı işletelim ve felsefeci Ahmet Aslan'la Fatih Altaylı'nın diyaloğuna kulak verelim. Hayır.
Bütün insanlar ölümlü ise, eğer Aristoteles de bir insansa, evet, olur. İşte bunu bize söyleyen şey, söyleten şey, bu geçişi, bu muhakemeyi yaparak bu sonuca varmamızı sağlayan şey, aklın kendisi. Ne dedim? Yalan akılla kavranır dedim. İşte akıl dediğimiz zaman, öyle alalade bir akıl değil, mantıklı metodik düşünen bir akıldan bahsediyorum. Şimdi biraz önce dinlediğiniz imamın hikayesini aristocu bakış açısıyla ele alalım. Hatay'da ölen Suriyeli bir insandır. İnsanların ölünce cenazeleri kokar. O halde Hatay'da ölen Suriyelinin de cenazesi kokmuştur. Zihnimiz yüzyıllar boyunca bize öğrettiği örüntü algısını böyle çalıştırır. Ama kokmamış. İmam diyor ki mis gibi kokuyordu. Bizim mantığımızda mı bir sorun var? İmam mı yalan söylüyor?
Şimdi bu mantıkla imama yalancı dersek alacağımız cevap bellidir. Ne diyecek? Sen Allah'ın varlığına ve birliğine, Allah'ın mucizelerine inanmıyor musun? Ne diyor? İnanmıyor musun? Böyle diyecek. Ne oldu? Tıkandık kaldık.
Dolayısıyla inanç karşısında akıl, elma ile armut gibi. Birbirleriyle didişemez, birbirleriyle rekabet edemez. Bu soru bize akıl çemberinin dışına çıktığımızı gösteriyor. İnanmıyor musun? diyor. E inanmıyor, o zaman kanı kapandı. Çünkü inanma işinin kendisi akılla kavranamaz. Üstelik, inanana ilişkin de inandığımız bazı şeyler var. Yani bu imama ilişkin de olumlu ya da olumsuz duygularla dolu zihnimiz. Haliyle, örüntü algımız bu duygular nedeniyle devaripli oluyor.
Ne demeye çalışıyorum? Şimdi kafamızı yine çalıştıralım. Müslümanlar yalan söylemez. İmam da bir Müslümandır. O halde imam yalan söylemez. Ne yaptık? Kafamızı çalıştırdık ama bunu işimize geldiği gibi, duygularımızın yönlendirdiği gibi yaptık ve imam yalan söylemez. O halde Suriyelinin cenazesi mis gibi kokuyordur gibi bir sonuç çıkardık.
Dolayısıyla imama inanırken kafamızı çalıştırdık yani ama sonuçta inandık. Yani inanç meselesine aklı karıştırmıyoruz zaten. Cenazenin kokmadığını iddia eden kişi Seyfullah Akyiğit alelade bir safsatanın sahibi değil, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bir ülkenin cami imamıdır ve... İşte müminin en önemli özelliklerinden biri doğru sözlü, güvenilir, emniyetli bir adam olmasıdır.
Müslüman doğru olur. Müslüman dürüst olur, güvenilir olur. O halde imam doğruyu söylemektedir. Zaten sorunumuz bu inanç meselesiyle ilgili. Müslüman zaten duası gereği doğru söylemek üzere vardır.
Nitekim imam da doğruyu söylediğini düşünmektedir. Birinden duymuştur, ona inanmaktadır. Yani imamın da aldatma kastı olmadığını varsayıyor. Bu nedenle imama yalan söyledin diyemiyoruz. Ama şu da var. İmama da Müslüman olduğu için güveniyor diğer Müslümanlar. Bu nedenle dediklerine inanıyor. İnanıyorum altını çiziyorum. Ama imamın anlattıklarına yalan diyemiyoruz da akıl mantık süzgecinden ele aldığımızda buna doğru demek de mümkün değil.
Burada aklın devre dışı kaldığı bir başka şey devreye giriyor, yani inanç. Bu noktada inanmak sadece uhrevi olana dönük olmayabilir. Yani illaki dünya dışı bir şeye inanmak zorunda değilsiniz. Fenerbahçe'ye inanabilirsiniz, Galatasaray'a inanabilirsiniz, CHP'ye inanabilirsiniz, MHP'ye veya sosyalizme inanabilirsiniz. Ya da Atatürk'e inanabilirsiniz.
Atatürk'e inanan gençlik, Atatürk'ün mücadelesini veren gençlik umutsuz olamaz, muhakkak kazanacaktır. Bu inançlarınız da dünyevidir diye akıl çerçevesinin içinden kavranamaz. Bu inançtır. İnanç yanlışlanamaz. Dolayısıyla bilimsel değildir. Doğru olabilir ama sadece tesadüfen doğru olabilir.
Mesela ben sosyalist bir düşünceye sahibim, Atatürkçü bir düşünceye sahibim. MHP'liyim, CHP'liyim. Bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Birisi de CHP'ye inanıyor. İnanması tesadüfen doğrudur. Bir şeyin yalan olabilmesi için yanlışlanabilir olması gerekir. Nitekim bilim ile din arasındaki temel çelişki de bu. Bilim yanlışlanabiliyor, din ise yanlışlanamıyor.
Hadi yanlışlayın onun dediklerini. Akıl dile gelmemiş ki. Nasıl yanlışlayacaksınız? Adam diyor ki cesedi kokmuyor bunun. Ne yapacaksınız? Nasıl yanlışlayabileceksiniz? Dolayısıyla bilim çok daha mütevazidir. Din ise son derece yüksekte konumlar kendini. Saygısızlık etmek istemem. Kelimelere duygular yüklediğimizin farkındayım. İmamın söylediklerine de inanmak mümkün. İnanabilirsiniz. Yani inanana kızamayız. Ama bunu yaparken aklınıza ihtiyaç duymazsınız.
Akıl süzgecinden geçirmezsiniz. Samimiyetle söylüyorum. Her toplumda inanışlar var. Bunlara saygı duymak durumundayız. Yani yapacak bir şey yok. Bunlarla tartışmak, onları tenkit etmek faydasız. Çünkü inanıyor. İnanç. Ya inanırsınız ya inanmazsınız. İmam doğruyu söylemese bile yalancı değil. Çünkü yalan, tekraren söyleyelim, akılla kavranır. Her ikisi de bilinçlice dile gelir. İyi bir yalan, akla ihtiyaç duyar. Cem Yılmaz'ın gösterisindeki şu parça gibi. Yalan söyleyebilmek çaba gerektirir.
Hiç yalana ihtiyaç yok ki. Bana nasıl olsa her şey serbest. Kız çocuğu öyle değil. Bak bakayım odasında mı? Bak bakayım nereye gitti? Aman dışarı mı çıkıyor? Verin kuzenleri yanına. Falan filan takip edelim. Şöyle mi yapıyor? Ne yapıyormuş? Falan filan takip, takip, takip. Kız da hep bunların farkında. Mekanizma çalışmaya başlıyor. Bahane. Ne bileyim, mazeret. Çalışıyor kafan. Neredeydin kızım? Borcularla ders çalışıyordun babacığım. Ama taytım onlarda kalmış. Bu mekanizmayı 3 yaşından beri çalıştıranla 28 yaşına kadar hiç o mekanizmaya dokunmamış.
Adam aynı olur mu? Dini mitolojik anlatılara yalan diyemiyoruz. Peki ya komplo teorileri? Burada daha farklı bir perspektif var. Dünya düzdür diyor mesela. Düzdür çünkü diye başlıyor. Orada aklını çalıştırarak belli gerekçeler üretiyor. Aşılarda çip var diyor. Küresel ısınma palavra diyor. Dünyayı beş aile üretiyor diyor. Şimdi buralarda... aklı çalıştırmaya başlıyor, inancın dışına çıkıyorsunuz artık. Sadece inanç değil. Bu evrensel komplötörleri var bir de bunun yanı sıra daha ulusal ölçekli komplötörleri de var. Biz çok seviyoruz biliyorsunuz. Şerif Mardin Hoca, komplötörleri Türklerin tarih felsefesidir diyor. Haksız sayılmaz. Bilmeye hasretlik duymayan, hakikatin önemini kavramayan toplumlarda komplötörleri son derece yaygın oluyor. 25 Eylül'de yani 10 gün kadar önce
İklim krizinin bir palavra olduğuna inanan bir grup Kadıköy'de toplanmış. İki gün önce Elon Musk'ın insan beynine beyin çipi yerleştirilmesi fediyeden oluyordu. Yani sizlere aşırı olmazsanız kurumlara giyemezsiniz diyenler, yakında çift taktırmazsanız Asla bir yere giyemezsiniz diyecekler. Bunu iklim değişikliği algısıyla yapacaklar. Küresel ısınma bir paran öder. Iklim değişir, iklim değişikliği her zaman olur. Ama asla iklim krizi yoktur. Iklim krizi yok, algı krizi vardır. Iklim kanunu Türkiye'nin
Burada inancı yok sadece. Burada inancın yanında bir de akılsızlık var. Yani akıl kullanmaya çalışıyor fakat bu noktada yeterince kullanmıyor. Konuşmayı yapan kişinin adı Ali Osman Önder. Bu bir yalancı mı? Zannetmiyorum. Kendisini bir süredir takip ediyorum. Anlattıkları şeylere kendisi de inanıyor. Dolayısıyla yalancı denemez. Kendisi de inanıyor çünkü. Burada inanma ifadesini vurgulayalım. Ama imama ya da Ümit Özdağ saygı duyarken bu kişiye duyamıyorum. Çünkü bu sadece bir inanç değil. Çünkü burada akıl çerçevesine dahil olmaya çalışıyor.
İklim krizine inanmıyor. Bunun insanlığa karşı kurulmuş koca bir komple olduğunu düşünüyor. Bakın, inanmıyor fakat komple olduğunu düşünüyor. Akıl süzgecinden geçirmiş. Fakat inancını akla dayandırmaya çalışıyor. Zaten farkı bu. Kolayca yanlışlanabilir olan bir akıl yürütmeden faydalanıyor. Zihnimizi manipüle ediyor. İmam ve Ümmüt Özdağ örneklerinde inanç vardı. Her tür inanca saygı duymak gerekir ama bu örnekte inanç yok, akılsızlık var. Misal mRNA aşıları. Üzerine türlü türlü komplo teorileri hazırlanabilir. Ooo neler neler genetiğimizde oynuyorlar, çip takıyorlar bize vs. Bilmiyorum, belki doğru da olabilir. Hatta bu teorilere bir kere kendinizi kaptırdığınız zaman, yanlışlayamadığınız için bu bataktan da çıkamazsınız. Teorinize sürekli olarak iman etmeniz, yani daha sıkı inanmanız gerekir. Zaten bir süre sonra da tozutuyorsunuz.
Bu arada benim konuya ilişkin neredeyse hiçbir bilgim yok. O yüzden genel olarak inançsızım iddialar hakkında. Bilmiyorum yani konuyu. Bilmiyorsam inanmamayı tercih ederim. Misal bu mRNA aşısı bir ödül getirdi. 2 Ekim günü Nobel tıp ödülünü Kathleen Carrico ve Drew Weizmann kazandı. Bu bilim insanları mRNA aşılarını geliştiren beyinlerdi.
Karolinska İnstitüsü'ndeki Nobel Meclisi bugün, koronavirüse karşılığı mRNA aşılarının geliştirilmesini sağlayan keşifler için Kathleen Carrico ve Drew Weissman'a Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülünü vermeye karar verdi. mRNA aşılarıyla ilgili çok sayıda komplo teoriniz varsa, burada Aristocu mantığı çalıştırarak teorinize Nobel'i de ortak edebilirsiniz. mRNA aşıları kötüdür. Nobel tıp ödülü mRNA aşılarına verilmiştir. O halde Nobel de kötüdür. Burada kötüdür yerine başka kelimeler de kullanabilirsiniz. Gibi. Şimdi buraya kadar çok felsefe yaptık. Özür dilerim sizden. Bundan sonra yalanı konuşmaya başlayacağız. Kısa bir mola.
Buraya kadar hakikati olmayan, gerçeği yansıtmayan ama yalan da olmayan örnekler vermiş olduk. İlki inançtı. İkincisine de akılsızlık diyebiliriz. İnananlar akılsız değil. Akılsızlar inanmak zorunda değil. Dolayısıyla buna yani komplo teorilerinin zihnimizi şekillendirmesine akılsızlık demek daha doğru olur.
İnanca saygı duyulur. Ben açıkçası makarnaya tapana da saygı duyuyorum. Yapacak bir şey yok. Ona inanmış. İnanca saygı duyulur. Akılsızlıkla mücadele edilir. Yani edilmelidir. Ben de buna inanıyorum. Ya şu tiplere saygı duymayalım ya. Allah aşkına. Bilgeç! Allah seni kahretsin Bilgeç! Sen de yargılanacaksın.
O halde yalan ne? TDK şöyle tanımlamış. Aldatmak amacıyla gerçeğe aykırı söylenen söz. Müthiş bir tanım. Bakın ne var, gerek şartımız ne? Aldatmak amacı ile. Yani yalancı, sarf ettiği sözün doğru olmadığının bilincinde olmak zorundadır. Bu bilinçlilik ahli zaten onu kasten yalan söyletir, kasten doğruyu çarpıttırır. Yalan bilinçle kavranır. Yalancının amacı zaten aldatmaktır.
ve ardından gerçeğe aykırı olduğunu kendisinin de bildiği, bakın kendisinin de bildiği bir bilgiyi yayar. Üstelik bu bilgi, gerçeğe uygun diğer bilgiler gibi ampiriktir. Yani deneye gözleme dayanıyor, muş gibidir. Misal, bir iddia ortaya atayım. İddiam şu. Esenboğa Havalimanı'nın yapımına 1951 yılında başlanmış ve 1955 yılında bitirilmiştir. Havalimanı, Adnan Menderes tarafından açılmıştır. Bu şu anda bir iddia.
buna bilgi muamelesi yapmamalıyız. Kaynaklar ortada. Yanlışlanabilir bir iddia. Çok basitçe yanlışlanabilir bir iddia. Dolayısıyla doğru bilgiyi olmaya aday ama önce bir teyide muhtaç. Ve kaynaklara bakıyorsunuz. Evet, iddia doğru. O halde bu doğru bir bilgi. Peki bu ne? Ankara'daki havalimanını kim yaptı ya? Bu havalimanı da biz yaptık. Bundan önce böyle bir havalimanı Ankara'da var mıydı?
Yoktu. İşte bu inanç değil. Bu akılsızlık değil. Bu düpe düz yalan arkadaşlar. Muhtemelen şöyle bir bakış açısının dile gelişmişi. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren CHP'ye muhalif olmuş bir siyasi çizgiyiz ve esen boyu da biz yaptık. Yani Menderes de biziz aslında. Yani böyle bir tarihsel bir sahiplenme var. Gibi bir mana barındırıyor olabilir. Ama bu sözün ruhuna inme işi bize düşmesin. Lafzına bakalım. Bu söz yalandır.
Fakat meselemiz, bu yalanı teşhir etmek değil. Yalan olduğunu siz de biliyorsunuz. Yani burada Erdoğan'ın buna benzer açıklamalarını anlatacak değilim. Ama bir kategori olarak ele alalım yalanı. Bu inanç değil, bu akılsızlık değil, bu yalan. Çünkü söyleyenin kendisinde bir kasıt var. Doğrusu şu, Esenboğa Havalimanı 1955'te Adnan Menderes tarafından açıldı.
Meselemiz bunun yalanlığından ziyade bu yalanın alaladeleşmesi, sıradanlaşması meselesi. Yani kimse bunun yalan olduğunu bilmiyor mu? İşte zaten sorun da burada. Biliyor. Herkes ama herkes bu ifadenin yalan olduğunu biliyor. Altını çizelim. Hatta herkes Ayşenur Aslan'ın da ne demek istediğini biliyor, anlıyor. Ama kirlenme burada başlıyor. İşimize gelen dezenformasyon hiçbirimizi rahatsız etmiyor. Sadece Türkiye'de de değil. Dünyada da bir fenomen bu.
Washington Post kendi içinde bizdeki teyit gibi, doğruluk payı, malumat furuş gibi bir fact-checking birimi kuruyor ve Trump'ın göreve geldiği günden 1 Ocak 2020 tarihine kadarki tüm konuşmalarını inceliyor ve bir rapor hazırlıyor. Buna göre, 2017'nin başından 2019 sonuna kadar Trump'ın konuşmalarının içinde 16 bin adet yanlış veya yanıltıcı beyan bulunmuş. Fakat bu mesele ABD'de de tartışılıyor. Bunca yalanın yalan olduğunu herkes de biliyor ama umursamıyor. Bu mesele ABD'de tartışılırken Chicago Üniversitesi'nden Linda Zerilli şöyle yazmış. Toplumlar yalana herhangi bir şekilde kamusal önem atfetmeyi reddediyorlar. Çünkü yalanı benimsemek tabiri caizse daha kazançlı. Dolayısıyla somut çıkarlar hakikate sadakatten daha ağır basıyor. Fakat hakikatin kendisi prensipte bilinirliğini koruyor.
Bakın, son ifadenin altını çizelim. Hakikatin kendisi prensipte bilinirliğini koruyor. Yani herkes yalanın yalan olduğunu farkında ama bunu önemsemiyor. Yani Hesembua Havalimanı'nı, Erdoğan'ın açmadığını herkes prensipte biliyor ve bu noktadan sonra yalanı önemsizleştiriyor. Aptal değiller. Çıkarlarını ön plana çıkarıyor ve diyorlar ki, evet, ne olmuş yani? Yalan söylüyor ama bizi savunuyor.
Mesela şunun yağın olduğunu bilmiyor muyuz? Polise gidiyorum. Şikayette bulunuyorum. Biliyoruz bunun da yalan olduğunu ama prensipte biliyoruz. Herkes biliyor. Fakat burada bir çürümeyle karşı karşıyayız. Eee ne olmuş yani diyor. Hatta bazen öyle bile demiyor. Yalan olduğunu bilmesine rağmen yalanı reddediyor. Hayır diyor, doğru söylüyor. Yalan söylüyor ama bizi savunuyor. Bu noktada bana kalırsa, iktidarın bu yüzünü en net görebildiğimiz isim Mehmet Metiner. İslamcıların 80'li 90'lı yıllardaki altın çağlarından yetişen Metiner, mesela, kardeşim şu başörtülü bacıma saldırıldığı görüntüler ne oldu ya sorusuna şöyle ustaca bir cevap veriyor. Babataş'ta o başörtülü genç kızımıza yapılan bu iğrenç, namert saldırıyı hala Cumhuriyet Halk Partisi dahil, Cumhuriyet Halk Partisi'nin arka bahçesi olarak görülen
Bir kısım kadın dernekleri bile eleştiri konusu yaptılar. Emin olunuz ki şu an kameralardaki o görüntüler elimizde. O görüntüleri Türkiye toplumuyla paylaşsak, bu iktidarın sorumluluk duygusuyla alakalı çok daha farklı gelişmeler olabilmiş. Bu cevabı geçmişte vermiş, 2014 yılında. Yani görüntüleri izledim ama inanın demekle kalmıyor. İnanın demiyor bakın. Sadece inanın dese iyi.
Öyle dese gerçekten bir miktar saygımı hak ederdi. Yani koydum gövdemi karşıma. İnanın kardeşim. Ama ne yapıyor? Aklı devreye sokuyor. Diyor ki, görüntüleri izledim. Size izletmiyoruz. Çünkü infial çıkar. Sorumluluk duygusuyla hareket ediyoruz ve görüntüleri izlettirmiyoruz. Müthiş bir yüce gönüllülük.
Ardından yıllar geçiyor, şartlar değişiyor fakat akıl yürütme biçimi değişmiyor. Yalan olduğu herkes tarafından anlaşılınca bu sefer de sorumluluk almıyor. Her İslamcı da olduğu gibi asla sorumluluk almıyor. Suçu başkasına atıyor.
Ama katıldığım televizyon programlarında bu görüntülerin var olduğunu söyledim. Niye var olduğumu da açıkladım. Çünkü biz ikrar partisiyiz. Biz emniyet müdürlerimizi ararız, ilgili bilimlerimizi ararız, sorarız. Deriz ki bu görüntüler var mı? O dönemin paralel müdürleri bu görüntülerin elimizde olduğunu söylediler. Biz de meğer namert olduklarını bilmeden, onların söylemiş oldukları söze itibar ederek evet, bu olayın görüntüleri var dedim. Ben dedim, ben. Gerçek böyle itiraf ediyor. Ben izlediğimi söylemedim. Ama izlediğini söyleme yalanı üzerinden bir algı oluşturmaya çalıştırmışsa, bugün tırnak içinde gerçeğini açıklıyorum üzerinden de başka bir algı, başka bir operasyon yapılmak isteniyor. Bence İsmet Berkan kalemini kırsın, bundan sonra gazetecilik yapmasın.
Adam suçu İsmet Berkan'ın üzerine attı ya. Bu meseleyle ilgili çok uzun konuşulur ama daha önce de söylemiştim. Bu meselede dezenformasyonun ana kaynağı gazeteciler değil, bizzat devletti. İktidar demiyorum çünkü bürokratisten kişiler gazetecilere elimizde görüntüler var doğrudur diye teyit etmişti.
Bu gazeteciler de bürokratların beyanlarına inanmış ve doğru bir bilgiye kavuştuklarını düşünmüşler. Dolayısıyla, evet gazeteciler kusurluydu fakat dezenformasyonun kaynağı devletti bu başörtülü bacı meselesinde. Fakat belki de bir kısmı, yani gazetecilerin bir kısmı direkt yalancıydı. Belki de kasten yaptılar. Bile bile, bile isteye, doğru olmadığını bilerek aldatmak için. Bilemiyoruz.
Neyse, ama bugün bu bilginin doğru olmadığını, bir kısım insanın bu konuda yalan söylediğini, bir kısım insanın akılsızlık ederek buna inandığını herkes biliyor ama önemsemiyor. Bu yalan ve siyaset meselesi üzerine uzun uzun aklını çalıştırmış düşünürlerden biri Han Narend. şu meşhur Kötülüğün Sıradanlığı kitabının yazarı. Solcular pek sevmez çünkü faşistlerle sosyalistleri totaliterizm başlığı altında eşitliyor Arendt. Arendt'in Totaliterizmin Kaynakları kitabında siyaset ve yalanın bir araya gelmesinin asıl tehlikesini şöyle ifade ediyor. İdeolojik coşku ve siyasi yalanlardan daha büyük sorunumuz, herhangi bir şeyin doğru veya yanlışlığına hükmedebilen müşterek dünyanın aşınmasıdır. Bu ifade çok önemli. Ortak değerlerimiz yok oluyor. Bunu siz de görüyorsunuzdur.
Bizi bir arada tutan değerler aşınıyor. Mesela, yalan söylemek eskiden daha ayıp sayılırdı. Yalanınızın ortaya çıkması yüz kızartıcı bir meseleydi. Hukuksuz değildi fakat toplumsal olarak ayıplanırdınız. Bu ayıplanma halinden çekindiğiniz için yalana başvurmazdınız.
Bu ayıpladığımız şey bizim müşterek dünyamızın sınırlarıydı. O sınır çok inceldi artık. İstediğimiz gibi lafı çarpıtabiliyoruz. İstediğimiz gibi hakikati bükebiliyoruz. Ortak değerlere sahip değiliz. Toplumsal bir çürüme yaşıyor gibiyiz. Buradan muhalifler de payını alıyor, onlar da çürüyorlar. Toplumsal diyorum çünkü bu çürümeden hiçbirimiz artık kendimizi uzak tutamayız. Sadece iktidar tabanı değil, aynı şekilde geri kalan herkesi bizi de içine alıyor.
Biz de hakikatle kurduğumuz ilişkiyi inceltiyoruz. Bizim de işimize gelen yalanlar oluyor. 28 Eylül Perşembe günü, Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi, Gezi davasındaki kararını açıklamak üzere bir araya geldi. Bu toplantıdan çıkan karar, inanç, akılsızlık ve yalancılık üzerine daha çok düşündürtüyor.
Yargıtay 3. ceza dairesi 8 tanıklı geziparka davasında Osman Kabalo'ya verilen ağırlaşılmış müebbet hapisle yine Türkiye İşçi Partisi'nden milletvekili seçilen Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özer'den ve Çiğdem Mater Utku'ya verilen 18'ler yıl hapis cezalarını ona döktü. Osman Kavala, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet. Geri kalanlarına, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım suçundan 18'er yıl. Yargıtay o kadar ileri gitmiş ki, bu yardım suçunu da eleştirmiş. Aslında diyor, Kavala ile diğerleri arasında bir özne yardımcı ilişkisi yok. Bunlar birbirinden bağımsız olarak aynı suçu işliyorlar.
hepsine ağırlaştırılmış müebbet vermek lazımdı da, araya açılmış temmiz davası yok. Yani temmiz davası açılsa hepsine ağırlaştırmış müebbet verecek Yargıtay. Sevgili dostlar, ola ki 15 Temmuz'dan sonra meydanlardan yükselen idam çığlıkları gerçek olsaydı, Bu kişiler şimdi de idam cezasına çarptırılmış olacaklardı. Yani baya önemli bir karar veriyorlar aslında. İdam veriyorlar. Mahkemede kalem kıracaklardı. O halde, hakikate en ufak şüphe götürmeyecek ölçüde bir netlik olması gerekir böyle bir kararda. Çünkü şunu iddia ediyorsunuz bakın. 2013 yılının haziran ayında, Türkiye'nin 81 ilinde, resmi verilere göre 7-8 milyon insan sokaklara döküldü ve bunun sorumlusu bu 6 kişidir.
Olabilir. İddianameler kötü olabilir. Çok saçma iddianameler tanık olmuşuzdur. Fakat mahkeme zaten bu iddianameyi tartmak için var. Böyle bir iddianame ilk derece mahkemesinden döner. Nitekim de öyle oldu. Bugün FETÖ'den firari olan Muammer Akkaş tarafından toplanan delillerle bir iddianame oluşturuldu ve mahkemeden döndü bu. İlk derece mahkemesi 18 Şubat 2020'de iddianameyi tümüyle reddetti ve sanıkların beraatine karar verdi.
Derken Osman Kavala hakkında bu sefer alelacele bir dava daha açıldı. Adam bavulunu toplamıştı içeri geri girdi. Resmen işkence. Hikayeyi biliyorsunuz zaten. Ertesi gün Erdoğan kararı yorumladı. İddianamenin arkasındaydı. Bunlar ciddi manada Erdoğan arkasında Soros türü bazı ülkeleri ayaklandırmak suretiyle oraları karıştıran tipler vardır. Onun da Türkiye ayağı
Malum içerideydi. Ve bir manevrayla dün onu beraat ettirmeye kalktılar. Mahkemenin kararı Erdoğan tarafından beğenilmedikten sonra alelacele içeride tutabiliyordunuz. Olabiliyordu. Ahlaki açıdan doğru olanın da bir kıymeti yoktu. Kimse hakikatle de ilgilenmiyordu. Osman Kavala gerçekten suçlu muydu değil miydi? Sevmiyorduk Osman Kavala'yı da cezalandıracağımız suç ile bir illiyet bağı var mıydı? Kimsenin umurunda değildi. Cezalandırılmıştı ve sevmiyorduk. İşte ne güzel, o zaman cezalandırılmaya devam etmeliydi. O kadar araç yakılmış, o kadar bina tahrip edilmişti.
o halde tüm bu işlerin bir sorumlusu olmalıydı. Çünkü ancak bu sayede bunca başarısızlığın bir bahanesi yaratılabilirdi. Gezi olayları yüzünden bu haldeydik. Onlar yüzünden yüzlerce milyar zarara uğradık. Onlar kim? Bizzat 7-8 milyon insan diyemeyeceğinize göre, doğrudan halkınızı karşınıza alamayacağınıza göre, halkınıza savaş açamayacağınıza göre, size bir sorumlu lazımdı. Bütün bu olaylar boyunca 46 kamu binasıyla
Gezi olaylarının Türkiye'ye doğrudan maliyeti 1,4 milyar dolar iken dolaylı maliyeti ise yüzlerce milyar doları bulmuştur. Faizler ilk defa Gezi olaylarıyla tırmanmaya başlamış 4,6'dan 13. süre ulaşmıştır. Bunların sayesinde İlk derece mahkemesi, delillerin hukuk dışı yollardan toplandığını, geri kalan delillerin ise iddiayla doğrudan ilgisi bulunmadığına hükmediyor. Yani ne demek bu? Şöyle izah edeyim. Karar gazetesinden Yıldıray Oğur titiz bir çalışma yapmış. 657 sayfalık iddianamede 101 cümlede anlaşılmıştır. 97 cümlede anlaşılmaktadır gibi somut delillerden çok kanaat bildirene ifade tespit etmiş. Bu dediğimi gazeteciler çok daha iyi anlayacaktır.
Sıkıştığınız noktada haberinizde bir veri eksikliği var ise somut delil üretemiyorsanız burada kanaat bildirirsiniz. Gazeteciler bunun nasıl yapıldığını bilirler. Mahkemede savcı da böyle yapmış, çok ilginç. Ama sonuçta mahkemede beraat ettirmiş. Peki, mahkeme başkanının başına o gece neler geliyor? Beraat kararını veren Mehmet Galip Perkin başına gelenleri 2 Ekim'de İsmail Saymaz Sözcü'de anlatıyor. Sözcü TV'de de yazısını anlatmış. Bence okumanızı tavsiye ederim yazıyı ama yine de buradan dinleyelim. Biraz uzunca, sabır göstermezi rica ediyorum. Lütfen İsmail Saymaz'ı dinleyelim.
O akşam adliye birbirine giriyor. Yani bu kararı veriyorlar. Hakimler evlerine doğru giderken telefonları acı acı çalıyor onların. Adliyeden çok yüksek bir yetkili kendilerini arıyor. Siz ne yaptınız? Nasıl böyle bir kararı verirsiniz? diyor mahkeme başkanı Mehmet Galip Perke. Ve diyor ki derhal geri dönün. Kavala'yı, ki henüz o saatte
tahliye olmasına rağmen salı verilmemiş yani beraat kararı verilmesine rağmen Kavala tahliye edilmemiş cezaevinde eşyalarını topluyor arayan yetkili Galip Berke diyor ki her halaltaya dönün Kavala'yı tutuklayın diyor. O da diyor ki ya beraat kararı verilmiş bir insan hakkında ben tutuklama kararı vermem diyor. Bunun üzerine yetkili çabuk gelin savcı itiraz edecek ve siz de tekrar tutuklama kararı vereceksiniz diyor. O da ben beraat ettiğim, salıverdiğim kişiyi tutuklamam. İtiraz ederseniz reddederim diyor. Ve adliyeye dönüyorlar. Bu arada virüs mahkeme yani onların reddetmesine karşılık itirazı görecek olan 31. Ağacızan'ın heyet üyeleri de apar topar gece yarısı geliyorlar. Savcı geliyor.
Fakat Mehmet Perk itirazlarını sürdürüyor. Böyle yaparsanız hukuku içe sayarsınız diyor. Bunun üzerine başka bir formül buluyorlar. O da şu. Gezi davasındaki kararı bozmuyorlar. Yani o aşamada onunla ilgili bir işlem yapmıyorlar ama Osman Kavala'nın daha önce tutuksuz yargılandığı, tutuklanıp bırakıldığı, delil yok diye bırakıldığı Büyükada ya da 15 Temmuz soyuşturmasından tekrar tutuklanmasına karar veriyorlar. Bu aşamadan sonra bence sözün sonuna gelinmiştir.
Akıl ile kavramanın mümkün olmadığı bir aşamadayız. Dolayısıyla argüman üretmenin bir anlamı yok. Size burada iddianameden saçma örnekler anlatmayı da açıkçası önce düşündüm, sonra ne gerek var dedim. Zaten herkes neyin ne olduğunu biliyor. Bu aşama inanç mı? Bu aşama akılsızlık mı? Yoksa yalancılık mı? Hepsi var bu işin içinde. Benim açıklamam şu. Bu hikayede bu 6 kişinin suçluluğuna inananlara, inananlara hiçbir saygısızlığım olmaz.
Bu insanlar günde 13-14 saat çalışıyorlar, 8 saat uyuyorlar, bu esnada A Haber açıyorlar ve anlatılana inanmak zorundalar. Bu insanlara saygı duymak gerekir, yapacak bir şey yok. Saygı duymak gerekir derken yapacak bir şey yok. Öyle inanıyor yani, ne yapalım? Ama diğerleri, yalancılar ve akılsızlar, onları nasıl ele alacağız? 6 kişinin suçluluğuna inanası gelip de akıl süzgecinin yanlış ocağı koyanlar, türlü türlü kompletörleri geliştirenler,
Bir kişinin parmağını oynatmasıyla 7-8 milyon insan sokağa çıkabiliyormuş gibi düşünenler. Sanki bir halk yeter be deyip isyan edemiyormuş gibi düşünenler. Sonra bunun üzerine kompletörleri inşa edenler. Amaçsallaştıranlar, mutlaka bu insanlar sokağa çıkıyorlarsa bir karanlık elin amacına hizmet ediyordur gibi düşünenler. Şunu kabullenmek çok mu zor?
Kimsenin talimatıyla, kimsenin yönlendirmesiyle, kimsenin para vermesiyle çıkmadı insanlar sokağa. Ya bu kadar insan derdini anlatıyor ya. 31 Mayıs 2013 günü Gezi Parkı'ndaki gençlere yapılan polis müdahalesini gören insanlara para falan verilmedi. Önce binler on binleri gördü. On binler yüz binleri gördü. Yüz binler milyonları gördü. Kelimenin gerçek anlamıyla bir halk ayaklanmasıydı. Yahu Kadıköy'den Taksim'e yürüdü insanlar. Kadıköy'den Taksim'e. İstanbul'u biraz bilen, bu yapılan şeyin ne kadar büyük bir şey olduğunu anlar. Evet, hükümeti istifaya zorlama çabası içindeydi bu insanlar. Nitekim en çok duyulan slogan da hükümet istifa sloganıydı.
Bu haliyle Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçuysa istifaya çağırmak… Evet, milyonlarca insan hükümetin istifa etmesi için sokaktaydı. Nedenleri tartışılır, geri planı anlaşılmaya çalışılır ama hakikat şudur. Hükümeti devirmeye teşebbüs diye bir suçtan illa ceza verilecekse, bu ceza birkaç milyon kişiye verilmelidir. İşin hakkı budur. Çünkü dediğim gibi,
Bu kadar insanın arzusu hükümetin istifa etmesiydi. Nitekim benzer hareketler dünyanın her yerinde görüyoruz. İşte Polonya'da şimdi çıkmış, İsrail'de bir aydır sürüyor. Ama bu kadar insanı cezalandıramayacağınıza göre kurbanlar bulmak durumundasınız. Çünkü siyasi iddianıza dayanak oluşturacak bir hukuki iddiaya ihtiyacınız var.
Ve çıldıracak gibi olduğumuz noktada işte burasıdır. Herkes bu dediğimin doğru olduğunu, geziden verilen cezaların bir tür günah keçisi arama çabası olduğunu, kararın hukuksuz olduğunu herkes ama herkes biliyor. Ama umursamıyor. İnananları ayrı koyuyorum. Bu yayını dinleyen Ayşenur Ahsan'ın tutuklanmasını alkışlayan ya da Gezi'deki cezaları görüp gururlanan varsa eminim onlar da biliyor hakikatin ne olduğunu. Ayşenur Ahsan'ın bunu demek istemediğini. Gezi'deki bu 6 kişinin sorumlu olmadığını. Ama umursamıyor. Eğer gerçekten inanıyorlarsa suçlu olduklarına buna saygı duyuyorum. İnanç bu. Aklımla olaya müdahale edemem. Ki maalesef milyonlar bu durumda. Ben de diyorum ki bu ikişileri yani inananları anlamaya çabalamalıyız.
Fakat akılsızlarla, yalancılarla mücadele etmeliyiz. Kendisi de Yahudi olan Hannah Arendt de bir Yahudi soykırımcısı, Eichmann'ı anlamaya çalışmış. Ve bu yüzden çok eleştirilmişti. Bu anlamaya çalışma çabası, bir tür empati yapma çabası, bağışlamayla eşitleniyordu. Benim de başıma geliyor.
Mesela böyle İslamcıları anlamaya çalışıyorum. Daha doğrusu İslamcı tabanı, İslamcı yığınları anlamaya çalışıyorum. Nasıl bir düşünce süzgecinden geçiyor diye düşünüyorum. Bunu derken mesela birçok solcu bu kadar enfati seni o tarafa götürecek, aman dikkat falan diyorlar. Fakat Arendt anlamaya çalışmak, bağışlamak değildir diyor. Şimdi kendisiyle aynı adı taşıyan filmden eleştirilere verdiği cevabı dinleyelim.
Anlamaya çalışmak, bağışlamakla aynı şey değildir. Onu anlamayı bir sorumluluk olarak görüyorum. Bu konu hakkında bir şeyler yazan herkesin sorumluluğudur bu. Sokrates ve Platon'dan bu yana, genellikle düşünmeye benlikle olan sessiz diyaloğa kendini kaptırmak diyoruz.
Bir birey olmayı reddederek, Ayman o tek ve en belirleyici insani özellikten vazgeçti. Düşünebilme yetisi. Sonuç olarak da ahlaki kararlar alma yeteneğine sahip değildi. Bu düşünme yetersizliği, bir sürü sıradan adamın dev bir ölçekte ve daha önce görünmemiş bir biçimde kötülük işlemeleri için imkan yarattı. Evet doğrudur. Bu meseleleri felsefi bir şekilde düşündüğüm doğru. Düşünce rüzgarının tezahürü gerçeklik değil, doğruyu yanlıştan ayırma becerisidir. Güzeli,
çirkinden ayırt etmektir. Ve ben umuyorum ki düşünmek insanlara o bir anlık, beliren kritik zamanlarda felaketleri önleme gücü verir. Düşünmenin sonunda varacağınız yol, güzeli çirkinden ayırt etmektir. Yalan güzel değildir, hakikat daha güzeldir. Bunu aklımızla ayırt edebiliyoruz. Zihni berrak bir kafa bu meselede doğrunun ne olduğunu görecektir. Fakat maalesef ekseriyetimizin zihni artık berrak falan değil. Zihnimiz faşizm tarafından manipüle edilmiş durumda.
Gezi hepimiz biliyoruz ki 3-5 kişiye sorumluluğu atıp kurtulacağınız bir mesele değil. Adıyla, sanıyla bir halk ayaklanmasından bahsediyoruz. Öyle park falan için değil, insanların niyetlerini okuyalım. Madem herkes Ayşenur Aslan'ın niyetini okuyor, ben de Gezi'ye katılanların niyetini okuyayım. Dert gerçekten hükümeti istifa ettirtmekti. Eğer varsa suçlu, halktır. Buyurun kesin cezasını kesebiliyorsanız.
Sanki doymadı Bu kadar şey cezasız kalmamalı diye 6 tane insanı hayatları boyunca hapiste süründürüyoruz. Gezi tutuklularına, gezinin sorumlusu olduğuna inananlara yapacak bir şey yok. Bu davayı bir komplo teorisinin parçası haline getirenlerin de zihni manipüle edilmiş durumda. Bunların ikisinde de akıl yok. Bir de yalancılar var işte.
İşte o akıl yalancılarda. Ama yalanı bilmek de fayda sağlamıyor yalanın iktidarında. O nedenle tarihe haykırıyoruz. İşte bu durumdayız. Şu anda çaresiziz. Yapacak hiçbir şeyimiz yok ama en azından geleceğe seslenelim. Yalanın iktidarında fayda sağlamıyor hiçbir hakikat. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar hakikate sadık kalın. Hoşça kalın. Gel katıl bize giren bütün bu baskıya. Durur koca dünya variyatın arkasında. Sen de özgürlüğün için diren omuz omuza. Duyuyor musun bizi? Hiç de çok.
Yeni bir yarına
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.