Podcast

311: İslamcılığın Çelişkisi ve Teoman'ın Çabası

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Sabiha Gökçen Havalimanı’nda öpüşen çifte sinirlenen de, molada namaz kılmak için otobüsü bekleten de toplumsal işleyişe uyum gösteremiyor. Fakat devlet kimin elimde olursa olsun gündelik hayatın ritmi dinden daha güçlü. İslamcılık laikliği yıpratıyor ama tuhaf biçimde sekülerizm yükseliyor. Teoman ise bu çatışmalı ortamın yarattığı toplumsal kamplaşmadan çıkmak için çabalıyor.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.118 kelime · ~21 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 28 Ağustos'ta alıyoruz. Gündem enteresan gelişiyor arkadaşlar. Geride bıraktığımız üç günde üzerine uzun uzun konuşmaya değmeyecek ama her biri gündemi meşgul eden bir dizi olayla karşılaştık. Kendi adıma benim planım bu bölümde Akşener'in 26 Ağustos mitingi hakkında konuşmaktı.

İşte yani mitingden önceki planım da buydu yani. Mitingi de bu gözle takip ettim. Aa buradan bir kayıt çıkartabilir miyiz, bir bölüm çıkartabilir miyiz diye. Tartışmalara da baktım. Size ne aktarabiliriz diye düşünüyorum. Bir kere şu çıkışı kendi sosyal medyasından da paylaşmış Akşener. Demek ki orayı vurgulamış. Onu bir dinleyelim. Çünkü ben seçimleri kazanmak, Türkiye'yi düze çıkarmak için iktidarı sandıkta yenmenin yeterli olacağını düşündüm.

Ama asıl sorunun kendi saflarımızda olduğunu göremedim. Bu nedenle Yüce Türk milletinden ve sizlerden özür diliyorum. Ben bu iki arkadaşımızın yolunu açmak için elimden gelen her şeyi yaptım. Hiçbir kişisel beklentim olmadan onları destekledim.

Transkriptin tamamını oku

Bu seçimin bence tartışmasız en büyük kaybedeni Kılıçdaroğlu. Daha önce de söylemiştik, CHP, aday neden Kılıçdaroğlu sorusuna esaslı bir cevap vermeden seçime gitti. İmamoğlu siyasi yasaklı olacaktı, o olmazdı, Yavaş'ı HDP desteklemezdi gibi gerekçeler, adayın Kılıçdaroğlu olmasını isteyen kesimlerin dillendirdiği temeli zayıf olan iddialardı. Bu haliyle Kılıçdaroğlu, Yavaş veya İmamoğlu aday olamadığı için aday olan en iyi üçüncü seçenek gibi sunuldu. E bu çok heyecan yaratıcı bir şey değil. Neden Kılıçdaroğlu oldu aday sorusuna kesin net bir cevabımız yok. Ama ikinci en büyük kaybeden de Akşener bana kalırsa.

3 Altı Mart krizi hala açıklanmayı bekliyor ve türlü sorularla orada duruyor. O masadan bu kadar sert kalkılıp, 3 gün sonra neredeyse hiçbir şey olmadan o masaya geri oturmanın yarattığı tahribat orta yerde duruyor. Yakın siyasi tarihimizin en çelişkili hamlesinden bahsediyoruz. Kalktın madem neden geri oturuyorsun? Oturacaktın madem neden kalkıyorsun?

İyi Parti Sözcüsü Kürşad Zorlu 26 Ağustos'ta tarihi bir miting yapılacağını söyleyince ben heyecanlanmıştım ama Akşener'in bu konuşması iki ay önceki İyi Parti kurultayındaki konuşmasından çok farklı olmadı. Bana kalırsa yerel seçim öncesi partiyi bir araya getirme çabasından öte bir anlamla taşımadı. Bu nedenle üzerine bir bölüm boyunca konuşmak doğru olmaz. Son bölümü 24 Ağustos'ta yayınlamışız. O bölümün başında Merkez Bankası'nın faiz kararını bekliyoruz demiştik.

Merkez ciddi bir sürpriz yaparak politika faizi olarak kullandığı bir haftalık repo faizini 750 bas puan arttırdı ve %25'e yükseltti. Bu bizim son 20 yıldır gördüğümüz en yüksek politika faiz oranı. Böylece seçimin ardından politika faizi 1650 bas puan arttırılmış oldu. Seçim günü politika faizi %8,5'tü. Seçimin ardından 3 katına çıkardılar faizi. Tabii 22 Nisan'daki şu vaat de viral oldu sosyal medyada.

Bu kardeşiniz iktidarda olduğu sürece faiz yükselemez. Faiz devamlı düşecektir. Amerika'da faiz yükselebilir. Avrupa'da yükselebilir. Ama Türkiye'de faiz düşecek. Ve göreceksiniz enflasyonda faizle beraber düşecek.

Ekonomiyi uzun uzun konuşuruz. Zaten yeni konuştuk. İlgilisi Erinç Yelden'la yaptığımız söyleşiyi dinleyebilir. Fakat şunu söyleyelim, bu sürecin benzerini 2019'da da yaşamıştık. Rahip Brunson krizinden sonra Merkez Bankası faizleri sert şekilde arttırmış, bu artışlar 2 milyon işsiz yaratmıştı. Ama ne gam. O gün geldiğinde de Erdoğan'ın takipçileri, işsizlik yok, iş beğenmiyor millet diyecek.

Erdoğan radıyallahu anh ne eylerse güzel eyler. Onun adımlarında mutlak bir keramet, hepimiz için bir hayır vardır diyelim ve geçelim. İkidir başımıza bir iş geliyor. Normalde bir konu trend olur, arkasını biz toparlardık. Fakat ikidir gündem bizim arkamızdan geliyor. Sokaklarımız Neden Tekinsizleşiyor bölümünü yayınladık, ertesi gün Bağcılar'da Tekel Bağ'ındaki cinayet sosyal medyada gündem oldu. Bizden sonra ahalide sorduğu sokaklarımız hakikaten neden tekinsizleşiyor? Önceki bölümde de metanfetamin meselesini işledik, ertesi gün İstanbul Kağıthane'de uyuşturucu çeteleri polisle çatıştı.

İki polis ağır yaralandı. Yaralanan polislerden Hakan Telli maalesef kurtarılamadı ve hayatını kaybetti. Ya bunlar sokak çeteleri. Uyuşturucu satıyor, millete haraca bağlıyor, kendi aralarında çatışıyorlar. Gayrimeşru koşturuyorlar yani. Hale bak. Kaçıyor, kaçıyor!

İstanbul'un Kağıthane ilçesinde uyuşturucu baskınla giden bir polisi şehit edip bir polisi de yaralayanların Anucur Çetesi üyesi oldukları ortaya çıktı. Anucur Çetesi geçtiğimiz aylarda rakip çete gün doğmuşla yaşadıkları çatışmayla gündeme gelmişti. O çatışmada seken kurşunlarla vurulan Kur'an kursu hocası Ramazan Arslan dahil iki kişi hayatını kaybetmişti. Her iki çeteden 25 kişi gözaltına alınmıştı. Evlerde yapılan aramalarda bir kaleçnikov, 10 tabanca, uyuşturucu ve mermi ele geçirilmişti. Bu çete, yani Acunur çetesi, üyeleri PKK taraftarıymış. Eee diyebilirsiniz, bunu söylemeyince milliyetçiler alınganlık gösteriyor.

Ülkücü olunca söylüyorsunuz, PKK'lı olunca da söyleyin diyorlar, e söyleyelim hadi. Acunur çetesi, PKK taraftarı, bölücü, terörist, bebek katili, kan emeci, vampir sürüsü hepsinin Allah belasını versin. Sosyal medyada viral olan bir video ilgi çekici. Olay Sabriha Gökçen havalimanında geçiyor. Muhtemelen genç çiftimiz yeni buluşmuş. Birisi herhalde uçaktan inmiştir diye tahmin ediyorum. Sonra otobüs bekliyorlar. Otobüs beklerken bunlar aşka gelmiş öpüşmüşler. Fakat bu öpüşme bir ablamızın asabını fena hale zıplatmış. Burasına gelmiş kadın.

Allah Allah ya! El ele düşüyorlar, tamam! Sarılıyorlar, tamam! Ama bir döndüm ki öpüşüyorlar! Sonrası ne? Edepsizlik! Evrim döndü ya!

Aynı gün Hatice Kübra Karabaş isimli bir vatandaş, Isparta'dan Kastamonu'ya otobüsle seyahat ederken sandıklıda namaz kılmak istemiş. Şoför ve muhafin zamanımız yok deyince karşılıklı tartışmışlar. Yolcular da Hatice Hanım'a tepi göstermiş. Hatice Hanım da durumu sosyal medyadan paylaşmış ve eryansın etmiş. Bu olay da sosyal medyada tartışma konusu olmuş.

Bu bölümün konusu, bu iki olaydan hareketle Türkiye'de sekülerizmin durumu olacak. Gündelik hayatımız İslam'a göre mi şekillenmeli, yoksa Müslümanlar gündelik hayata mı uyum sağlamalı? Hadi bakalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Türkiye'de din ile gündelik hayatın uyumu olduğum olası tartışma konusu ola geldi. Cumhuriyet kurulduğunda bir tarım ülkesiydik ve sanayileşmeyi, kentleşmeyi ve modernleşmeyi amaç edinmiştik. %90'ımız köyde yaşardı. Bugün Osmanlı torunlarıyız diye böbürleniriz de Anadolu köylüleriydik biz. Osmanlı da Anadoludan ziyade bir Balkan devletiydi.

Gerçekten de artık imkanlar daha elverişli. Balkanları gezdikçe görüyorsunuz. Yozgat'ta, Erzurum'da, Sivas'ta olmayan büyük yapılar Balkanların her yerinde. Celal Şengör'ün şu tespiti de ilgi çekici açıkçası. Bakın Anadolu şunu unutuyor. Osmanlı bir Balkan devletiydi. Anadolu bir Osmanlı sömürgesiydi. Bakın bunu unutmayın. Anadolu bir Osmanlı sömürgesiydi. Ve Osmanlı'ya karşı ilk ayaklanmalar Anadolu'da başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi, kalbi Balkanlardı.

Fakat din ile kurduğu ilişki, tarımsal üretime ve köy hayatına uyumlu olan bir toplum, kent hayatına nasıl uyum sağlayacaktı? Daha doğrusu kent hayatına uyum sağlarken dine ne yapacaktı? Kendi zamanını kendi organize eden köylü, kendi nam ve hesabına çalışan köylü, kente geldiğinde mesai mevhumuyla tanışacak, emir altında çalışmaya başlayacak. Namaz, oruç, kurban, haç, bunlar nasıl gerçekleştirilecek? Kılık kıyafette ayrı bir sorun alanı.

Bu konu üzerine uzun uzun düşünme fırsatımız olmadı. Kervan yolda düzülür dedik ve haklıydık da yapacak başka bir şey de yoktu. Uygar dünyaya uyum sağlamak zorundaydık. Bunun da yolu sanayileşmeden geçiyordu. Fakat sanayileşme otomatik olarak kentleşme anlamına geliyordu. On binlerce köye yayılmış ahaliyi kentte bir arada nasıl yaşatacaktık?

Böylece kente göçle birlikte çelişkiler yığını ile ortada kaldık. Bir modernleşme kriziydi yaşadığımız. Sadece din gibi düşünmeyin, kadın erkek ilişkilerinden tutun da yeni tanıştığımız işçi patron ilişkilerine dek her alanda bir kriz dinamiği işleyecekti. Osmanlıya özenmek, o çağın insanı olmak aslında bir tür erkeklik krizine de işaret ediyordu. Banu Halkan da bu erkeklik krizini görmüş olacak ki Osmanlı erkeği diye bir şarkısı var. Çok enteresan, bence mesaj dolu.

Canı isterse sever döver, ismini durmadan çeker. Son derece hızlı biçimde kentte sürülen köylü kadınlar ve köylü erkekler kentte daha eşit şartlarda yaşayacak ve modern erkek bu statü eğitimini kabullenecekti. Bu daha 3 aşağı 5 yukarı entelektüel bir çaba gerektiriyordu. Yani bunu kabullenmek için bir entelektüel çaba gerekiyordu. Fakat o çaba bile krizi aşmak için yeterli değildi. Bir anda kendisiyle eşitlenmeye başlayan kentli kadın karşısında Dumura uğradı Türk erkeği.

Flu TV'de karşılaştırmalı edebiyat profesörü Nevzat Kaya, Kürk mantolu Madonna'yı analiz ederken bu soruna değinmiş. Biz bu cinsiyet rolleri değişiminin 600-700 sene boyunca pişe pişe, yavaş yavaş hazırlanmadık. Hala yitirilmiş cennete ağıt yakılıyor. Erkekler ve erkeklik kendine bu topraklarda inanılmaz Bu krizlerin gündelik hayatta dışa vurduğunu gözlüyoruz. Fakat tabii bir de politik akımların da konuyu kışkırtması gibi bir sorunla karşı karşıyayız.

İşte gün içinde onlarca çelişkiden birini yaşadı Hatice Kübra Karabaş. Isparta'dan Kastamonu'ya gidiyordu. Otobüs 19.30'da yola çıktı ve 20.30 civarında Afyon'un Sandıklı Terminali'nde yolcu almak için durdu. Akşam ezanı okunalı bir saate yakın olmuştu. 20 dakika sonra Afyon Terminali'ne girecek ve yarım saat mola verilecekti.

Fakat namaz vakti geçiyordu. O kadar vakti yoktu Hatice Hanım'ın. Sandıkla da muavin bagajları toplarken yan tarafta çimlerde namaz kılmaya başladı. Onlarca kişi Hatice Kübra Hanım'ı bekledikçe öfkeleniyordu. Nitekim Hatice Hanım otobüse binince de öfkeli kalabalık tartışmaya başladı. Çelişkili bir durum.

Erkek olsa tepki nasıl olacak? Daha mı sert olacak? Daha mı yumuşak? Peki bu çatışmada uyum sağlaması gereken taraf kim olacak? Orta nokta neresi olacak? Hatice mi namazdan vazgeçecek yoksa yolcular mı Hatice'yi bekleyecek? Gündelik hayat her ibadete uyum mu sağlamak zorunda? İbadet hakkının sınırları nerede başlayacak, nerede bitecek?

Ama yeni şafak bunca sorunun orta yerinde manşeti çakmış. Kamil Koç'a ait otobüsle seyahat eden Hatice Kübra Karabaş, namaz kıldığı gerekçesiyle yolcular ve muavin tarafından hakarete uğradı. Otobüs yolcu indirirken vakit geçeceği için namaza inen Karabaş'a yolcular, gerizekalı, beyinsiz, aptal, şimdi döveceğim diyerek saldırdı. Tabii tartışma başlıyor, seküler kesimler akıl veriyor. Kaza edilebilir, sonra kılarsın, sen zaten seferisin, sana farz değil. Sanki farz olsa sorun çözülüyormuş gibi. Dindarlar da cevap veriyor. Namazın saati geçecek, seferi de olsa namaz farzdır falan. Oradan çetrefilli bir boyut kazanıyor tartışma.

İşte gerçek İslam bu mular, değil miler falanlar filanlar. Halbuki din zaten bir inanç meselesi. Yani gerçeğinin ne olduğunu kim bilebilir ki? Din dediğiniz şey nedir? Yani bir şeyi ne zamandan itibaren din diye tanımlıyoruz? Bunun cevabını din sosyoluğu doçent doktor Volkan Ertit Flu TV'de vermiş.

Bir şey ne zaman din olur? Esas kriteri nedir dinin diye? Yanıtı şu, yeterli kişiye ulaşırsanız o din olarak kabul görüyor. Türkiye'de de İslam dini çok açık ki yeterli sayıya ulaşmış, dolayısıyla adıyla sanıyla bu bir dindir diyebildiğimiz bir şey. Bu dinin de kuralları, kaideleri var. Bu kural, kaidelere uymadığınız anda sonsuz bir azap sizi bekliyorsa, seküler dünyaya uyum sağlamak çok kederli bir hadise değil mi? Yani siz seküler dünyaya uyum sağladığınızda sonsuz şekilde yanacaksınız.

O halde çare nedir? Bu noktada Müslüman anlatı gündelik hayatın İslam'ın gereklerine uygun hale getirilmesi gerektiğidir. Ki zaten buna şeriat diyoruz. Fakat dini inançların gündelik hayata dayatılması mümkün hale geldiğinde orada demokrasiden bahsedemiyoruz.

Yani şeriatla demokrasi çatışıyor. E buna hak verirsiniz herhalde. Tamam canım bahsetmeyelim. Cehennemde yanmaktan iyidir denebilir. Fakat bu durumda kent yaşamını tasfiye etmemiz, dolayısıyla sanayileşmeyi, ekonomik altyapıyı, toplumsal düzeni yeniden tartışmamız gerekir. Aha işte bakın faiz tartışması. İçinden çıkılamıyor. Bu tartışmaların büyümemesi için bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacımız var.

E tabii şimdi bu toplumsal sözleşmeyi nasıl herkese tanıtacaksınız? Bunun için eğitim sistemine ihtiyacımız var. Böyle yaşıyoruz çünkü böyle yaşamamanın maliyeti budur diyecek bir eğitim sistemi. Herkesin ikna olacağı bir toplumsal düzen. Fakat maalesef öyle değil. Eğitim sistemimiz paramparça. Bir kısmımız çocukları bambaşka yetiştiriyor, bir kısmımız bambaşka. 1999 yılında bir suikastle hayatına son verilen Profesör Ahmet Taner Kışralı'ya kulak verelim.

Her rejim kendi gereksinime duyduğu, kendi niteliklerine uygun insan yetiştirir. Eğitimin amacı budur. Komünist rejim, komünist yetiştirir. Faşist rejim, faşist. İşte İran'daki şeriatçı rejim, ona uygun insan yetiştirir. Ama siz eğer demokratik bir rejimi benimsemişsiniz, verdiğiniz eğitiminde demokrasinin altyapısını hazırlayacak bir eğitim olması gerekir.

Siz bir elinizde iyi kötü bir layık eğitim verirken, öteki elinizde din devletinin gereklerine göre insanlar yetiştirmeye başlarsanız ne olur? İşte bizim karşılaştığımız olay olur. İki kuşağı kendi elinizde düşman hale getirmiş olur. Eğitim sistemimiz kentleşme, modernleşme ve din çatışmasını aşmaya çabalamak bir yana daha da perçinliyor. Bir tarafta imam hatiplerde doğru düzenin şeriat olduğu anlatılıyor.

Müslümansanız uyum sağlamamalısınız. Geri kalanlar size uyum sağlamak zorundalar deniyor. Diğer tarafta cemaat ve tarikatlar kendi müfvedatlarına uygun insan yetiştiriyor. Fakat eğitim sistemindeki bu çelişkilerin tümü gündelik hayatın orta yerinde çatışmalara neden oluyor.

Misal, Merkez Bankası'nın faiz kararı demin dediğim gibi. Seçimden önce Nas var Nas denerek faize karşı savaş açılmış, bu savaş sayesinde de dindar Müslüman kamuoyunun zihni manipüle edilmişti. Cemaatler ve tarikatlar da Erdoğan'ın, radiyallahu anh, arkasına dizilmişti. Seçim bitti, faizler üç katına çıktı. Cemaatlerden çıt çıkmıyor. Gazeteci İsmail Saymaz da bu durumu ele almış Söğücü Televizyonu'nda. Çok sayıda insanın kalbine dokunmuş olacak ki konuşması viral olmuş. Bir dinleyelim.

Haramdan kasıt sadece içki midir kardeşim? O İslam'ın hükümler arasında haram, helal deyince faiz girmiyor mu ya? Hepiniz bu iktidara destek verdiniz hepiniz. Siz Allah'ın hükmünü aldınız. Seçimden seçime siyasi iktidara tahmin ettiniz. Her seçimde destek açıklaması yaptınız. Falar 26'ya vurmuş. Faiz gelmiş 25'e, enflasyon %60'ı dövülüyor. İstanbul'da artık ev bulmak mümkün değil. İnsanlar kapılarda kalacaklar. Kardeşim İslam'ın buna dair bir hükmü yok mu? Var ve sen söylemiyorsun.

Çünkü iktidarla karşı karşıya gelmek istemiyorsun. Çünkü sen, açık söyleyeyim, iktidardan korktuğun kadar Allah'tan korkmuyorsun. Korksaydın bunları yapmazsın. Kalk, yoksullukla ilgili konuş kardeşim. Bak kalk. Kalk. Yoksul Müslümanlar dünyada cehennemice yaşıyorlar. Bak cayır cayır. Görüyor musun? Kalk onunla ilgili konuş. Siz bu düzenin ortağısınız. Sizin gözünüz var, görmüyorsunuz. Kulağınız var, işitmiyorsunuz. Diliniz var da söylemiyorsunuz.

İsmail Saymaz feryat ediyor. Bu feryadına kim haksızdır diyebilir? Ben daha ileri gideyim. Ola ki haşa Erdoğan kaybetseydi. Olacak iş değildir de diyelim ki kaybetseydi. Yeni Merkez Bankası Başkanı da bugünkü gibi faizleri yükseltseydi. Ne diyecekti şeyhler dervişler? Halil Konakça nasıl fetva verilecekti? Cübbeli Ahmet yeni iktidara neler diyecekti?

Bu noktada sadece İslam demek yeterli olmuyor. Erdoğan'ın ya da siyasi iktidarın endişelerine göre şekillenen bir İslam ortaya çıkıyor ki, o İslam uhrevi değil, dünyevi bir hal alıyor. O yüzden siyasal İslam demek daha doğru oluyor. Politikleşmiş artık bu iş. Diyelim ve kısa bir ara verelim, döndüğümüzde din ile gündelik hayat çatışmasında hangi tarafın daha güçlü olduğunu tartışacağız.

Nerede kaldık? Hangisi daha güçlüdür? İslam ya da çoğunluğu arkasına almış herhangi bir din mi yoksa gündelik hayat mı? Her halükarda ama her halükarda gündelik hayat dinden daha güçlüdür. Yani uyum sağlaması gereken dindir. Bak tuhaf bir şey söylüyorum.

Siz gündelik hayata uyum sağlamak yerine, gündelik hayatın size uyum sağlamasını beklerseniz kaybedersiniz. Çünkü Türkiye toplumu kentlileşiyor ve kentlileştikçe İslam'ın geleneksel yorumu uygulanamaz hale geliyor. İlahiyatçı Prof. Mustafa Öztürk'ün konuşmasından küçük bir bölümü dinleyelim. Nasıl uygulayacağız Nisa Suresi 25. ayeti?

Allah kocaman bu kadar ayet indirmiş. Hür kadınla evlenemiyorsanız gidin cariye alın diye. Orada duruyor o ayet. Ve muhtemelen hatimle namaz kılarken de imam okuyor onu. Siz de dinliyorsunuz. 1923'te Atatürk Cumhuriyeti kurdu. Bizim köle pazarı Üsküdar'da, İstanbul'da o zaman kapandı. Haberiniz var mı?

Demeye çalıştığım budur. Şimdi kölelik yoktur zaten falan diyenler olabilir. Yani şimdi siz 7. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar vardır diyenlerin dinindensiniz. Ondan sonra yoktur demeye başlamış. Yani 13. yüzyıl boyunca yanlış anlaşılmış, şimdi doğru anlaşılıyor.

Bunları geçelim. Bugün dindar Müslümanlara soralım. Köle pazarını yeniden açalım, kölelik meşru olsun diyelim. Dinde yeri de var. Ama eminim bizim Müslüman dindar ahalinin de vicdanı kaldırmaz bu durumu. Yani küçük marjinal bir azınlık ancak bu durumu kabullenebilir.

Siz dinde yeri var diye köle pazarı kursanız ne olur biliyor musunuz? Ya ne olacak? Millet dinden çıkar. Ne biçim din bu der? Nitekim İslamcılık güç kazandıkça da olan tam da budur. Millet sekülerleşiyor. Siz de bir sağ araştırmasının verilerini paylaşayım. Araştırmayı yapan kurum Uluslararası İslam Araştırmaları Enstitüsü. Yani İslami bir kurum. Araştırmanın koordinatörü Marmara Üniversitesi'nden Dr. Zübeyir Nişancı. Başlığımız sayılarla Türkiye'de inanç ve dindarlık.

Sonuçlara göre, kırda yaşayanların %52'si namaz kılarken, kentte yaşayanlarda bu oran %37'e düşüyor. Bunun birçok nedeni olabilir ama başta başka bir nedeni var. Üretim araçlarıyla kurduğumuz ilişki buna müsait değil. Nasıl namaz kılsın adam? E çalışıyor, mesaisi var adamın.

E tamam çalışmayalım o halde. E o halde nasıl büyüyecek? Nasıl güçlü ve büyük Türkiye olacağız? Türkiye 100 yılı ne olacak? Köy yerinde isterse 5 vakte 5 daha kat öyle kıl namazını. Fakat kentte mümkün mü bu? Alın işte. Hatice Kübra Hanım sandıklı otogarında deniyor bu işi. Oluyor mu? E olmuyor.

Kırdan kente böyle bir ayrım var. Bir de doğudan batıya gidelim. Orta Doğu Anadolu bölgesinde insanların %63'ü sık sık ya da her zaman namaz kılıyormuş. Ama sanayileşmiş Batı Marmara'ya geliyorsunuz, burada oran %23. Yaş gruplarına göre bakalım, 18-24 yaş arasında sık sık ya da her zaman namaz kılanların oranı %20.

65 yaş ve üstünde bu oran %68. Bizde ibadet emekli olunca başlayabiliyor ancak çünkü. Eğitim seviyesine bakalım. Oruç tutmak bizdeki en yaygın ibadettir. İnançlıyım diyen hemen herkes Ramazan ayında illaki oruç tutar. Ha bir gün tutar, ha tüm Ramazan tutar ama popüler bir ibadettir, kabul edersiniz. Üniversite mezunlarının %64'ü Ramazan'da sık sık ya da her zaman oruç tutuyormuş. İlkokul mezunlarında ise bu oran %84'e çıkıyor.

Eğitim seviyesi arttıkça dini bağlılık azalıyor. Din bu gelişmeye uyum sağlamak zorunda. Aksi halde zaman içinde kaybeder. İslam dini eğitimle halk kitlelerini kapsayamaz. Onlarla tartışırsak kaybeden emin olun İslam'ın kendisi olur. İslam'ın kendisi derken mensup kaybeder yani Müslümanların sayısı azalır. Nitekim öyle oluyor. Ya şu hacı hoca takımına bir bakın. Kim inanır bunların anlattıklarına?

Zır cahil olmak gerekir. Ya kim inanır şu şeylere mesela? Biz Tayyip Bey'i bir Müslüman olarak desteklemek zorundayız. Hatta ben buna diyorum ki Tayyip Bey'i desteklemek farzdır, farz. Farz. Farz. Evet, farzdır. Hama eğitim seviyesi arttıkça, kentileşme arttıkça İslam'dan uzaklaşılıyor da bu sefer de seküler dinler popülerlik kazanıyor. Mesela bana ilginç gelen bir veri, üniversite mezunlarının %24'ü nadiren ya da ara sıra ya da sık sık yoga yapıyormuş.

İlkokul mezunlarında bu oran %3, okuryazar olmayanlarda %0. Yani nereden çıktı bu yoga derseniz, bence sekülerleşmenin bir sonucu ya da daha doğrusu İslam'dan uzaklaşmanın bir sonucu. Yani geleneksel İslam'la direttiğinizde, toplumun eğitimli kesimleri İslam'dan uzaklaşıyor ama seküler dinlere rağbet artıyor. Bu da bir tuhaf gelişme.

Yoga benim için sadece matematiğin üstünde yaptığım pratik değil. Yoga yaşamın her alanında var. Yolum benim. Yol haritam daha doğrusu. Amaç gibi değil, araç. Çok kıymetli bir araç.

Neden böyle? Neden eğitim seviyesi arttıkça seküler dinlere rağbet artıyor? Bence bunun nedeni seküler dinlerin çekiciliğinden ziyade geleneksel İslam'ın modern gündelik hayatla uyumlu çalışamaması. Şimdi bir doğaüstü alandan bahsediyoruz. İnaç meselesi bu. Bunu sorgulayamayız. Doğaüstülük söz konusuysa yoga daha uyumlu gündelik hayata. Yani kabul edin ya da etmeyin öyle.

Sandıklı terminalden inip matınızı alıp, durun ben şurada yoga yapmak mecburiyetindeyim, siz de buna saygı duymak zorundasınız diyemiyorsunuz demiyorsunuz ya da. Bakın ilginç bir hadisedir. Layıklıkla sekülerliği birbirine karıştırıyoruz. Türkiye'de sekülerizm ya da dinsizlik giderek artıyor.

İslamcılığa bir tepki olarak insanlar, siz Müslümansanız biz değiliz ifadesini daha rahat kullanıyor. Ama sekülerizmin yaygınlaşması, laikliğin güç kazandığı anlamına da gelmiyor. Burayı yanlış anlamayalım. Bazen böyle deizmin, ataizmin artışından sevinen laik kesimler görüyorum. Bunların ikisi birbiriyle ilgili değil bana kalırsa. Yani çok doğrudan bağlantılı değil. Laiklik bir toplumsal düzeni ifade ederken, sekülerlik daha bireysel anlamda din ile kurulan ilişkisizliği anlatıyor.

Türkiye'de de bu anlamda ters bir orantı var. Yani laiklik aşınırken sekülerlik artıyor. Türkiye'de laikliğin aşındığına ilişkin onlarca veri, onlarca materyal sıralayabiliriz. Mesela, Hüdapar Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, partisine Mardin Kızıltepe İlçe Kongresi'nde karma eğitimi ilişkin konuşmuş dün.

Okullarımız, özellikle de karma eğitimi devam ettiği okullarda gençler birbirlerini taciz edebilirler. Gençler birbirlerine, insan insana yapamayacağı muameleleri yapabilirler. Bunun sorumlusu o gençlerin değildir. O gençleri eğitemeyen, onları o hale düşmeye adeta teşvik eden, zorlayan eğitim sistemimizdir. Mutlaka bu konuda çok ciddi önlemler almak zorundayız. Bizim tren topuyu dinleyen çok sayıda muhafazakar Müslüman insanın olduğunu biliyorum. Allah aşkına, hadi diyelim ki karma eğitimin olmadığı kız okulları, erkek okulları açtık. Ya samimi olun. Müslüman kesimler de çocuklarını bu okullara göndermeye başladı. Ne olacak? Taciz, tecavüz azalacak mı?

Yoksa artacak mı? 27 yaşlarına kadar tek bir kız ya da erkekle sohbet etmemiş, karşı cinsin gözünün içine bakmayan asosyal bir gençlik daha mı dindar olacak? Bu gençlik, yarın öbür gün iş yerlerinde kadınlarla erkeklerle bir araya geldiğinde tuhaf davranışlar sergilemeyecek mi? Ne düşünüyorsanız bana lütfen yazın. Başta Müslümanlar bu İslamcıların peşinden gitmemeli bana kalırsa.

Şeriat. Deniyor ki her Müslüman şeriata iman etmeli. E peki tamam. Hadi şeriat gelsin. Aman! Bizim sosyalistlerin sosyalizm hayaline benziyor bu iş. Hangi sosyalizm? Nasıl uygulanacak? Aynısı şeriat için de geçerli. Ne yapacağız? Şerri mahkemeler mi kurulsun? Kızlar erkekler ayrı okullarda mı okusun? Kırbaç cezası mı gelsin? Kölelik geri mi gelsin? Hilafet mi gelsin? Nedir yani şeriattan kastımız?

Geleceğe ilişkin konuşsak, emin olun sorunlarımızın çoğunu çözeceğiz. Herkes, solcusu sağcısı, gelecek daha iyiliğini bir anlatsın hele. İslamcısı da anlatsın, sosyalisti de, ülkücüsü de. Dökelim hele bir eteğimizdeki taşları. Nasıl bir şeriat? Yani belli ki bir türlü tatmin olunmayan bir ideale yolculuk var. O ideale kavuşsak her şey çözülecek de, o ideali bir tanımlayın hele. Yanlış mı düşünüyorum? Nedir bu şeriat? Şeriat demek, bu Kur'an-ı Kerim demek.

Bu Kur'an'ın bir ismi de şeriat demek. Bunun içinde Fatiha'dan Nas Suresi'ne kadar olan her şeyin toplamına şeriat denir. Allah'ın isimlerinden bir tanesi de şâriâtır, şâriât. Yani kural koyucu demek, kanun koyucu demek. Allah'ın ismi bu, şâriât.

Şeriat Kur'an'dır. Şimdi Kur'an'a laf edemeyince şeriata da laf edemiyorsunuz da ya nedir kardeşim bu şeriat? Hadi kışkırtıcı olsun, derdimi daha iyi anlatayım. Kur'an'ı beraber okuyalım. Her namazda okunuyor. Kevser Suresi. Elmalılığın meali şu. Ey Muhammed! Doğrusu sana pek çok nimet vermişizdir. Öyleyse Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Doğrusu adı sana ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.

Şimdi kurban kesme ibadetini bu ayetten yola çıkarak anlıyoruz. Ama nasıl kesilir? Usulü nedir? Ne zaman keselim? Namazı ne zaman kılalım? Keserken hangi duayı okuyalım? Bunların hepsi yoruma ihtiyaç duyuyor. Kesmeyenin cezası nedir? vs. vs. İslam toplumu içinde yaşamamış biri, Kur'an'ı eline alıp okusa, samimi olun ya, doğru düzgün hiçbir şey anlamaz. Bir müteseffire danışması gerekir.

Bakın ayetin başına oturuyoruz. Aynı ayetten üç kişi üç ayrı sonuç çıkarabiliyor. Ama mesela bir kurban örneğini vereyim ben size. Kurban bayramı geldiğinde şuradaki hazirun muhtemelen hiç ihtilaf yaşamadan sabah namazına gidiyor, kurbanla ortak oluyor, son derece mükemmel bir uyum insicam içinde kesiyor, konu komşuya dağıtıyor, bayramlaşıyor, çıkıp geliyor. En ufak bir pürüz çıkmıyor.

Bu ittifakı neye borçlusunuz arkadaşlar? Kevser suresinin tefsirine mi borçlusunuz? Kevser suresi üzerinden biz kurban hükmünün ne olduğunu, nasıl kesileceğini öğrenirsek, burada kaç yüz kişi var? Beş yüz. Beş yüz tane kurban ritüeli çıkar. Bir kere Kevser suresinden kurban çıkar mı çıkmaz mı o ayrı bir mesele. Wenhar'ın ne anlama geldiğinde daha anlaşamayız. Madde 1.

Aynısını sosyalistlere de sormak gerekir. Kardeşim, sosyalizmi savunuyorsunuz da nedir bu sosyalizm? Nasıl bir idealden bahsediyoruz? Kastım şu, artık gelecek tasavvurlarımızı konuşmamız gerekiyor. 21. yüzyıldayız. Hem farklı bir dünyada, hem de farklı bir Türkiye'de yaşıyoruz. Ama biz gelecek tahayyülümüzü konuşmak yerine geçmişle didişip duruyoruz. Tam da konumuza denk düşen bir çıkış Teoman'dan geldi. Teoman, kendi vatanında Paria adlı bir şarkı bestelemiş.

Henüz şarkıyı dinlemedik. 29 Eylül'e yayınlanacakmış. Ama şimdiden tartışma koparmayı başardı. Şarkı Necip Fazıl Kısakürey'in, öz vatanında garipsin, öz vatanında parya ifadelerinden ilham almış. Tabii seküler kamp, Teoman'ı öfke kusuyor. Mesela Enver Aysever bu isimlerde. Necip Fazıl bir ekoldür.

Yani oraya bakıp da siyasi boyutunu kenara koyarım, böyle bir şey yok. Kumarda yediği paralar, her türlü alem vesaire, arkadan Menderes'e o mektup yazmak, oradan para götürmek falan filan yaptığı işler bunlar. Teoman, aklında bulunsun. Sen rock müzik yapıyorsun. Çolak'a çocuğa böyle öğüt verme. Rock müzik muhaliftir. Rock müzik itiraz eder, isyan eder. Eyvallah etmez. Ve sevgili Teoman, aklında bulunsun.

Bu mesele üzerine uzun uzun düşünmeye değer, bugün bir sosyaliste düşen geçmişin çöplüğünü didiklemek mi yoksa gelecek vizyonunu tartışmak mı? 1950'li yılların Necip Fazıl-Nazım Hikmet tartışmasını 70 yıl sonra 21. yüzyılda taşımak, Sizce mantıklı mı? Necip Fazıl'ı günahım kadar sevmem. Teoman'ı da dinledim, o da sevmiyormuş. Ama adamın derdine bir kulak vermek lazım bence. Sevgili dostlar, uzun süredir dinliyorsanız beni biliyorsunuz. Üretenlerin yönetmesi gerektiğini düşünen, dünyayı sınıf çatışmaları üzerinden okumaya çalışan bir gazeteciyim. Umudum eşitlik ve özgürlük mücadelesinin büyümesidir. Zaten seküler bir dünya görüşüm var. Teoman bu Necip Fazıl meselesine ilişkin Fatih Altaylı'ya konuşmuş. Açık konuşayım,

söyledikleri benim duygu durumuma çok yakındır. Dünyada öyle şeyler oluyor ki, sol aydın kavramı artık tamamen işlevini yitirmiş, boşalmış bir kavram oldu. Sol aydın artık kendini büyük ihtimalle paria gibi hissediyordur. Hitap etmek istediği kitle faşizme doğru gidiyor, dünyanın her yerinde, sol aydınsın, çıkıyorsun sol bir şeyler söylüyorsun, şakasını yaparak söyleyeyim, seni alkışlayan Dilek Sabancı ile Ayşe Arman oluyor, böyle bir garip bir dönemin, yani eskinin kavramları... kavramlar bambaşka oldu. hiç işlevini görmediği, belki yeni kavramların oluşturulması gerektiği, geçmişin kavramlarıyla da düşünülmemesi gerektiği, ben de geçmişte geride kalmışımdır, ne kadar kendimi güncellemeye çalışırsam, okursam hala geride kaldığımı düşünüyorum artık.

Teoman'ı bu cesur çıkışından ötürü takdir ettim. Türkiye'de mahalleye yaslanmak kolaydır da mahalleden kopmak zordur. Bazen mahalleden koparken de savrulur insanlar, ona da dikkat etmek gerekir. Bana kalırsa Erdoğancılığın sırrı da geçmişi didikleyerek ortaya çıkarılan bu didişme halini sürekli beslemesidir. Sürekli. Geleceği konuşmayın, geçmişte didişip durun. Bırakın geleceği konuşalım ya. 20. yüzyılı geride bırakalım artık.

Tarihe takıntı derecesinde meraklıyız da geleceği unutuyoruz. İslamcımız da artık bıraksın şu gündelik hayatta didişmeyi. Tam olarak ne istediğini bir deyiversin hele. Buradan kastım, hadi yapay zekai teknolojik gelişmeleri konuşalım değil. Çok büyük sorunlar bekliyor bizi yakın gelecekte. Önceki bölümleri dinlediniz.

Didişmeyi bırakıp geleceği konuşmak zorundayız. Deprem, su ve gıda krizi, yaşlanan demografi, göçmen krizi, toplumsal kutuplaşma, eğitim sistemindeki ikilik, gelir ve servet eşitsizlikleri ve bunların hepsine ilişkin çözüm yollarını tartışmak zorundayız. Didişe didişe boşa geçireceğiz ömrümüzü. Olan sadece ömrümüze değil memlekete olacak. Uçuruma doğru sürükleniyoruz.

İki gün sonra 31 Ağustos. Türk tiyatrosunun en büyük ustalarından Ferran Şensoy'u kaybedeli 3 yıl olacak. Ustanın şarkısıyla bölüme veda edelim. Tren Topiği podbimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar geçmişin çöplüğüne didişmemenizi, geleceği düşünmenizi dilerim. Hoşçakalın. Bir şeyleri bir yerlere tıkıştırdık Geçti öbür bir şeylere bakıyoruz Özgeçmiş özboşa geçmiş Özgeçmiş özboşa geçmiş

Şeylerimiz çok anlamsız, çok anlamsız geçti ömür Bir yaşamı bir yerlere tıkıştırdık geçtiği zaman Bir şeylere bakıyoruz salak salak Bir şeylere bakıyoruz salak salak Gelip geçiyorken ömür, gelip geçiyorken ömür

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)