
3.842 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 21 Ağustos'ta alıyoruz. Güne acı bir haberle uyandık. Yozgat'ta bir trafik faciası yaşandı. Sivas'tan İstanbul'a giden Kamil Koç'a ait bir otobüs şarampole yuvarlandı. Kazanın nedeni bilinmiyor ama şoförün uyuyakaldığı tahmin ediliyor. Bir vatandaş olayı sıcağı sıcağına kayda almış. Yozgat Şeker Fabrikası'nda otobüs kazası. Çok sayıda ölü var.
Bilanço gerçekten ağır. 12 ölü, 19 yaralı. Ölenlere Allah'tan rahmet dileyelim, yakınlarında başı sağ olsun. Bu facianın ardından Türkiye'de trafik kazaları verilerine baktım. Bu veri her yıl TÜİK tarafından yayınlanıyor. Dilerseniz siz de inceleyebilirsiniz. 2022 yılında trafik kazalarında toplam 5229 kişi hayatını kaybetmiş.
Günde ortalama 14 kişi. Savaş gibi resmen. Son 10 yılla kıyaslayalım. 10 yıl önce 2012 yılında trafik kazalarında 3750 kişi ölmüş. Son 10 yıl içinde rekor 7530 ölümle 2015 yılında kaydedilmiş. Şimdi üzerine düşünülmesi gereken bir vaka bu. Yollarımız güzel. Hakikaten öyle. AKP bu yol yapma işinde gerçekten müthiş. Otomobillerimiz de artık daha güvendi. Teknoloji gelişiyor. Öyle 90'lardaki gibi değil artık otomobiller. Güvenlik ekipmanları daha düzgün. Peki trafik kazalarındaki ölü sayısı neden azalmıyor? Daha 3 hafta önce Afyon'da tarım işçilerini taşıyan servis şarampolü varlanmış, 8 işçi ölmüştü.
Afyon'da tarım işçilerini taşıyan minibüs şarampole yuvarlandı. Kazada 8 işçi hayatını kaybetti. İddiaya göre 19 yaşındaki sürücünün ehliyeti yoktu ve 16 yolcu kapasiteli araca tam 30 işçi bindirilmişti. Her yerde mi böyle? Hayır. Bakın Almanya'nın nüfusu bizimkiyle aynı. Onlardaki otomobil sayısı bizimkinin bir buçuk katı. Fakat onlarda trafik kazasında ölenlerin sayısı bizimkinin yarısı kadar. 2022 yılı verilerini bulamadım ama önceki yılları buldum, onları paylaşayım sizinle. 2021 yılında kazalarda bizde 5362 kişi ölmüş, bizim bir buçuk katı kadar arabası olan
Almanya'da, bizle aynı nüfusa sahip Almanya'da 2719 kişi ölmüş. Neden böyle? Çünkü yollarımız düzeliyor, otomobillerimiz daha güvenli hale geliyor da bana kalırsa, ben bu işin uzmanı değilim ama bana kalırsa şoförlerimiz giderek hıyarlaşıyor. TÜİK'in verilerine göre kazaların %86.8'i sürücü kusurlarından kaynaklanıyor. Çalışma koşullarını da buna eklemek gerekir. Motokuryeler mesela. Sistem onları sürekli acele etmeye zorluyor. Sarı taksileri ele alın. Ne kadar hızlı olurlarsa o kadar çok kazanıyorlar. Servisler keza aynı şekilde. Hele ki tarım işçilerini taşıyan servisler. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin verilerini sıkça aktarıyorum size. Bu meclis bir grup akademisyen ve sendikacıdan oluşuyor. Yerel ve ulusal basına yansıyan iş cinayetlerini raporluyorlar. Aslında geniş kapsamlı bir medya taraması yaptıkları.
Sadece Temmuz ayında 182 işçi iş kazaları sonucu ölmüştü. Bunun 53'ü iş yerine giderken yaşanan trafik kazaları sonucu kaydedildi. 53 kişi iş yerine giderken trafik kazasında ölüyor bir ayda. Bu kişilerin hemen hepsi tarım işçisi bu arada. Yakınlarının başı sağ olsun son derece üzücü.
Türkiye'de kol emeğine dayanan işlerde insanların can güvenliği bile olmayınca, üniversite diploması bir tercih değil, zorunluluk halini alıyor. Bu hafta gözler ÖSYM'nin sitesine kilitlendi çünkü 20 Ağustos'ta YKS sonuçları açıklandı. Bir gün gazetesinden Mustafa Kömüş sonuçlara ilişkin bir haber hazırlamış. Türkiye'de üniversite sistemi öyle bir hale geldi ki bazı bölümlerin kontenjanları boşta kalmış. Nasıl mı? Örneğin Bilgi Üniversitesi hukuk bölümü. 18 kişilik kontenjanı varmış, yerleşen sayısı 0. Kimse gitmemiş.
Bu durumda olan pek çok bölüm var. Mesela Hakkari Üniversitesi İnşaat Mühendisliği aynı durumda. Atatürk Üniversitesi Felsefe Öğretmenliği aynı durumda. Yani konteyjan var ama kimse gitmemiş. Fakat bana kalırsa en çok Yozgat Bozok Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümü bana ilginç geldi açıkçası. 20 kişilik konteyjanı varmış.
Bir kişi yerleşmiş, tek bir kişi. Şimdi o bir kişi ne yapacak acaba? Enteresan bir üniversite hayatı olacaktır, öyle düşünüyorum. Gençlerin durumu uzun uzun konuşulur fakat şimdi üniversiteye giren gençlerin bir gözü Erdoğan'ın seçimden önce verdiği sözdeydi. Telefon ve bilgisayar vaadi, hatırlarsınız belki. Yüksek öğrenimdeki gençlerimize bir defaya mahsus olmak üzere cep telefonu ve bilgisayar ediniminde vergi muafiyeti sağlayacağız.
Detaylar netleşiyor ama henüz tüm detaylara hakim değiliz. Mesela hangi telefonlar uygulanacak? Sadece yerli üretim olanları uygulanacak diye söylentiler var. Ya da tüm vergiler mi silinecek? Çünkü bu işin ÖTV'si var, KDV'si var, Kültür Bakanlığı payı var, TRT payı var, var da var. Hepsini silerlerse ne hala? Dediğim gibi henüz detayları bilmiyoruz. Ne zaman öğreneceğiz? Bu akşam kabine toplantısı sonrası bu meselenin de açıklığa kavuşacağı düşünülüyor.
Ama biz yine de vergili bir telefon ile vergisiz bir telefon arasındaki farkı dinleyelim. CNN Türk SGK uzmanı Emin Yılmaz'a sormuş, o da cevaplamış. 41 bin liralık bir telefonumuz varsa bundan KDV 5639 lira, 184 liralık Kültür Bakanlığı payı ÖTV 10.444 lira, TRT payı 2238 lira. Böylece bizim 41 bin liraya ulaştığımız telefondan vergiler kesilince telefonun fiyatı 22 bin 465 liraya düşüyor. Tabii tüm vergiler kesilirse. Bu bölümün konusu da ekonomiye ilişkin olacak arkadaşlar. 24 Ağustos Perşembe günü Merkez Bankası'nın faiz kararını takip edeceğiz. Tam faiz kararına kilitlendiğimiz hafta Hazine ve Maliye Bakanlığı'ndan kur korumalı mevduata ilişkin yeni bir tebliğ geldi.
Özetle deniyor ki, biz size bu zamana kadar müşterilerinizi KKM'ye yönlendirin. Yönlendirmezseniz benim düşük faizi tahvillerimden satın almak zorundasınız demiştik. Yani aslında müşterilerini KKM'ye yönlendirmelerini zorluyordu bankaları, Hazine ve Maliye Bakanı. Eylül ayına kadar da KKM'yi teşvik için hedefler konulmuştu. Şimdi, daha Eylül ayı gelmedi ama bu kararımızdan caydık. Hem de öyle bir cayma olmaz. Tam bir U dönüşü. KKM'yi teşvik etmeyi bırakın, şimdi KKM'den çıkışı teşvik edin dendi. Türk Lirası Mevduat'tan KKM'ye gelen paranın %50'sini
Türk Lirası mevduattan KKM'ye gelen paranın %50'sini aklımızda tutalım. Döviz mevduattan KKM'ye gelen paranın %5'ini TL'ye çevirmek durumunda bankalar. İyi de bankalar nasıl TL'ye çevirsin bu iş sonuç itibariyle müşterilerin kararı. Diyor ki işte müşterileri ikna edin. Arttırın mevduat faizini mesela. Ekonomi Gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Gül daha bu şekilde yorumlamış.
bir mevduata bir türk lirası faiz yarışına başlayacaklar. yani faizi bankalar arttırmış olacak merkez bankasından çok. demek ki buradan da 24 ağustos'ta tabii ki bilemeyiz. ama muhtemelen gelecek karar öyle çok cesur bir faiz artışı olmayacak. anlaşılan o ki önümüzdeki günlerde bir faiz yarışı başlayacak.
Bu bölümün odağında iki adet soru yer alacak. Sorulardan biri, heterodox iktisada haksızlık mı ettik? Nitekim başlığımızda bu oldu. Sorulardan diğeri de, liyakat önemli, peki ya kim için liyakat? Bu soruları Türkiye'nin en önemli iktisatçılarından Prof. Dr. Erinç Yeldan'la birlikte konuşacağız. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Son yılların herhalde en az güven veren, az güven veren diyerek adama iltifat etmeyeyim şimdi, hiç güven vermeyen ekonomi bakanı Nurettin Nebat'ıydı. Urfalı bir toprak ağasının oğlu, siyaset bilimi ve kamu yönetimi mezunu, hayatının herhangi bir döneminde ekonomi eğitimi almamış bir maliye bakanıydı Nurettin Nebat. 2 Aralık 2021'de göreve atanmış, bir gün sonra Kasım ayı enflasyonu açıklanmıştı. Bir önceki aya göre %3,51 oranında arttı enflasyon. Yıllık enflasyon %21,31 olarak gerçekleşerek son 3 yılın zirvesine çıktı TÜİK'e göre. Nureddin Nebati %21 ile devraldı enflasyonu.
Fakat göreve geldiği gün gördüğü %21'lik enflasyondan daha düşük bir oranı görevde kaldığı süre boyunca hiç görmedi, daha da göremedik. Aralık 2021'den bu yana 30 aylık zaman geçti. Bu 30 ayda bırakın %20'yi, %30'un bile altına hiç düşmedi enflasyon. 2022'nin Ekim ayında %85'i bile gördük. Nurettin Nebati üzerinden ekonomik gidişatı eleştiren muhalefet ise sorunu liyakatte aradı. Biz bu haldeydik çünkü ekonominin başında liyakatlı kişiler yoktu.
Zaten Erdoğan da ekonomiden anlamıyordu, liyakatli birileri gelse her şey düzelecekti. Bu dediklerinde haklılık payı var, Türkiye'nin liyakat sorunu var ama muhalefetin vizyonu da liyakatın ötesine geçemedi. Şimdi ekonominin başında meme şimşek var, fıstık gibi bir CV'si de var. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümünden dönem ikincisi olarak tamamlayarak mezun oldu. Aynı fakültede bir yıl akademisten olarak kaldı ve Etibank bursuyla yüksek lisans eğitimi için Birleşik Krallığa bağlı olan İngiltere'ye gitti. Burada finans ve ekonomi alanında yüksek lisans yaptı. Mehmet Çimşek babasının vefatından sonra Türkiye'ye döndü ve Etibank'ta çalıştı. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği'nde ekonomist sıfatıyla 4 yıl çalıştı. Bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri'ne oturma izni aldı ve New York'a taşındı. Burada da Union Bank of Switzerland'ın hisse senedi analiz biriminde işe başladı.
1998'in başında İstanbul'a döndü ve burada Deutsche Bank menkul değerler bölümünde çalışmaya başladı. 2005 yılı sonunda Meril için gelişmekte olan Avrupa, Orta Doğu ve Afrika bölgesi ekonomik ve stratejik araştırmalar bölümü başkanlığına getirildi. Adamın CV'sine bakıyorsunuz tek kelime edilemez, müthiş. İngiltere'de doktora, ABD'de analistlik, Türkiye'de yöneticilik, başarılı sayılan bir bakanlık süreci.
Merkez Bankası'nın başındaki Şavk Avcıoğlu da aynı şekilde Nurettin Nebati gibi eleştiriliyordu. Onu da BDDK'ya gönderip, yerine Hafize Gaye Erkan getirildi. Hafize Hanım da tıpkı Mehmet Şimşek gibi göz dolduran bir özgeçmişe sahip. Onun CV de on numara. Yetmedi, dönüldü, Merkez Bankası Başkan Yardımcıları atandı. Her biri boğaz içili, inanılmaz özgeçmişler. Kısaca bir tanıyalım kendilerini.
Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı görevine getirilen ekonomist Fatih Karahan, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşıyordu. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği ve Matematik bölümlerinden mezun olan Karahan, 2012 yılından beri New York Merkez Bankası'na bağlı para politikası araştırma birimi bünyesindeki iş, gücü ve ürün piyasası çalışmalarında ekonomist olarak görev alıyordu. Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu olan Hatice Karahan ise Center for Policy Research bünyesinde araştırmacı olarak görev aldı. 2017'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ekonomiden sorumlu danışmanı oldu. Merkez Bankası yardımcılarından Osman Cevdet Akçay, Robert Koleji sonrası Boğaziçi Üniversitesi'nde ekonomi okudu. Bu isimlerin özgeçmişlerine kimsenin edecek bir lafı yok.
Fakat mesele liyakatten mi ibaret? Yani ekonomide herkesin çıkarlarının ortak olduğu tek bir politika var da liyakatli yöneticilerle o politikayı mı arıyoruz? Yoksa hayata, dünyaya baktığımız yere göre politikamız da değişebilir mi? Başka bir ifadeyle, liyakat gerek şarttır da yeterli midir, yeter şart mıdır? Bu bölümde uzun uzun dinleyeceğiniz isim Prof. Dr. Erinç Yelden olacak.
Ama Erin Çieldan'la röportaja geçmeden önce kısa bir ara verelim ki kesilmesin. Döndüğümüzde devam edeceğiz. Erinç Yeldan'ı tanıyor olabilirsiniz ama bir de ben tanıtayım. Tam adı Alp Erinç Yeldan. 1982 yılında Boğaziçi İktisat Bölümünü bitirdi. Doktora eğitimini 1988 yılında Minnesota Üniversitesi'nde tamamlıyor. Uzun süre Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümünde görev yapıyor. İzmir Yaşar Üniversitesi İktisati İdari Bilimler Fakültesi'nde de dekanlık görevinde bulunuyor. Halen Kadirasi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Bilim Akademisi üyesi. Ama bunlar Erinç Hoca'yı tanımaya yetmiyor.
Bloomberg HD, hocanın hayat hikayesini bir belgesele çevirmiş. İnternette bulabilirsiniz. Başlığı, Bir Hayat Hikayesi, Prof. Dr. Alp Erinç Yelden. Şimdi Erinç Hoca bu bölümümüzün konu olacak ama biraz daha tanıyalım kendisini. Çünkü aynı zamanda çok önemli bazı ilklere de imza atmış bir hoca kendisi.
Para politikası denince bu zamana dek yaşamış en önemli iktisatçılardan biri kimdir diye sorsanız herhalde ilk 3-5 isimden biri Edward Shaw'dır. Kendisi Erinç Hoca'nın da doktoradan hocasıymış. Edward Shaw'un önerdiği bir makale de hocanın hayatını değiştirmiş. Hikayeyi kendi sesiyle dinleyelim. Irma Edelman'ın Berkeley'de geliştirdiği, taa bizim Boğaziçi yıllarında Fahrettin Yağcı Hoca'nın, Sherman Robinson üzerinden kurgulamış olduğu genel denge metodolojisinin bir uygulamasını, ihracata yönelik sanayileşmenin alternatifleri neler olabilir diye bir makalesini verdi. Bu öyle zannediyorum ki benim hayatımı değiştiren bir metodoloji, bir sorun, yani ihracata yönelik sanayileşmenin alternatifleri Türkiye için neler olabilir.
A, B, C ve bu senaryoyu izleyebileceğim bir makroekonomik model paradigması. Gel görelim Minnesota'da bunu bilen yok. Dünyada çok az bilen var. Daha yeni yeni geliştiriliyor software'i, yazılımı sayayım. Dediğim gibi Edward Shaw Dünya Bankası'ndaydı. Beni Dünya Bankası'na davet etti. Orada bir 3 ay geçirdim.
Ve bu metodolojinin yazılımını geliştiren hocalarla beraber, Fahrettin Yağcı Hoca da o zaman Dünya Bankası'ndaydı. Diz dize baş başa bir üç ay ben bu metodolojiyi orada öğrendim. Hatta Minnesota'ya yazılım programıyla beraber getirdim. Değerlendirmek bana düşmez ama Erin Çiyel'den derken Türkiye'deki sayılı iktisatçılardan birinden bahsediyoruz.
Benim kanaatim değil, herkes öyle düşünür. Yani ortak bir fikirdir bu. Erinç Hoca seçimden sonra ekonomi yönetimindeki atamaların liyakat üzerinden övüldüğünü görünce 28 Temmuz'da şöyle bir tweet atmış. Yaratılan bu liyakate dayalı pembe umut tablosuna karşı, ana soruyu anımsatmak zorundayım. Kim için liyakat? Enflasyonun resmi öngörüsünün %58 olduğu, emekli maaşlarının dondurulduğu, emeğin asgari ücret ileştirildiği bir ortamda. Liyakat kim için?
Bu tweeti görünce Erinç Hoca'yı aradım, konuştuk. Mikrofonumu aldım, kendisinin Ayvalık'taki evini ziyaret ettim. Liyakat, peki kim için liyakat diye soruyor Erinç Yelden. Bu bölümde bu soruya odaklanacağız. Nedenini izah edeyim. Heterodoks iktisat deyince aklınızda ne canlanıyor bilmiyorum. Fakat tahminim şu. Geniş kamuoyu için bu kavram hayatımıza Nurettin Nebati ile girdi. Dolayısıyla Nurettin Nebati'nin itibarıyla paralel ilerlediği heterodoks iktisadın da itibarı.
Bu nedenle pek de itibar edilmedi. Tuhaf bir cümlenin içinde geçen tuhaf bir ifadeydi heterodoksik tisat. Neoklasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşım günümüze giderek ön plana çıkan davranışsal ekonomi ve nöroekonomi gibi alanların da etkisiyle daha fazla önem kazanmaktadır." Gerçekten şaka gibi bir ifade. Neyse. Konumuz Nurettin Nebati değil ama heterodoks iktisat kavramının da ondan duyunca bir gıcık olduk bu kavrama. Halbuki Erin Çiyal'dan da bir heterodoks iktisatçı.
Bu kavramların anlamlarını kendisinden dinleyelim. Heterodoks ne demek, Ortodoks ne demek? Heterodoks iktisat, dünyaya ülkelerin yapıları, tarihsel gerçekleri, onların getirdiği tıkanıklıklar, darboğazlar, emek, sermaye, sermaye için çatışmalar, eşitsizlikler, çatışmalar dünyasının yarattığı iktisadi sorunlar açısından bakar. Ortodoks iktisat genel olarak ekonomiyi bir çatışma değil, uyum içerisinde, piyasaların neredeyse bir Newton fiziği, mükemmelliyeti içerisinde kendi kendine dengeye getirileceği, aradaki sıkıntıların da enflasyon olsun, işsizlik olsun, cari işlemler açığı olsun, döviz krizi olsun, bunların da geçici şoklardan kaynaklandığını, dolayısıyla devletin de fazla bir müdahale etmeye gereği olmadığını ima eder.
Şimdi hocanın bir heterodoks iktisatçı olduğunu ifade ettik. O halde Nurettin'le Bahti çizgisinde gibi düşünmeyin. Hocaya göre ne önceki heterodokstu ne şimdiki ortodoks. Gerçekten her şeyden önce muazzam bir kavram kirliliği yaşıyoruz. İktisat biliminin kavramları hoyratça kullanıldı. Kullanılmayı da devam ediliyor. Sanki bir evvelki ekonomi yönetimi heterodoks bir paradigmadan geliyordu ve heterodoks politikalar uyguluyordu. Şimdi onlar başarısızdır. olduğu ortaya döküldü. Şimdi tekrardan ortodoks iktisat politikalarının geri dönüşü var. Teması çiziliyor. Halbuki ne bir önceki ekonomi idaresi gerçekten iktisat biliminin bizim anladığımız anlamda heterodoks idi, ne de şu anda o heterodoks politikalar terk edilip rasyonel bir dönüşüm sergilenmiş durumda. Bunun ikisi de doğru değil. Fakat sanırım şunu kabul etmek gerekir. Öncekine göre yenisi daha fazla güven veriyor.
en azından işinin ehli olduklarına ilişkin bir izlenim edinebiliyoruz. O halde, başta sorduğumuz soruya giriş yapalım. Bu kadrolar liyakatlidir. Buna itiraz eden yok. Fakat Yelden buna bir ilave yapıyor. Liyakat. Ama kim için liyakat? Liyakat, kime layık olmak? Kim için liyakat? Çok net olarak hemen söyleyelim. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk
kurulduğu yıllardaki yapılan propagandanın aksine imtiyazsız, sınıfsız bir toplum değil. Türkiye içinde birden çok Türkiye var. Coğrafi anlamda söylemiyorum, gelirler anlamında, fırsatlar anlamında, eğitim, sağlık gibi olanaklara erişim anlamında, cinsiyet anlamında her türlü eşitsizliğin bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de derinleştiği ve kim için sorusunun haklı hale geldiği bir ortamda bu sözcüğü kullanıyoruz. İşte bu noktada heterodoks yaklaşım ile ortodoks yaklaşım arasındaki temel farklılık göze çarpıyor. Ortodoks iktisat, ekonomide çatışma dinamiklerini analizin tümüyle dışına çıkarıyor. Sanki herkes için ortak bir iyi varmış ve bu ortak iyi, evrensel iktisadi kurallara uyulduğunda yaşanacakmış gibi bir anlatı sunuyor. Dolayısıyla böyle fizik kanunları gibi kavranıyor iktisat.
Heterodoks yaklaşımda ise çatışmalar da analize dahil ediliyor. Erinç Hoca da bu ekolden biri olarak soruyor. Türkiye içinde birden çok Türkiye var. Kim için liyakat? O noktada AKP'nin 20 yıllık ekonomi politikasında böyle büyük çelişkilerle karşılaşmadığımız iddiasında Erinç Yelden. Yani AKP iktidarı boyunca öncelikle kullanması gereken kesimin finans sermayesi olduğunu düşündü ve 20 yıldır da bunu uyguluyor.
iktidara geldiği 2002'den küresel finans krizinin etkilerinin hissedildiği 2009'a kadar yaptığı da zaten krize girmiş finans sermayesini kurtarmaktı. AKP kurulduğu ilk günden bu yana sermaye kesiminin ama özellikle hem yerli hem uluslararası finans sermayesinin, finans kesiminin çıkarlarını gözetmek ve 2001 krizinden de öncelikle finans sermayesinin çıkışını kolaylaştırmak, tasarlamak, ve uygulamak için görev aldı. Fakat 2008-2009 finans kriziyle birlikte sadece finans sermayesi değil, rant aktarım yoluyla yeni ve yanbaş bir sermaye kesimi de beslenmeye başlıyor. Daha sonra 2008-2009 küresel finans krizi yaşandı malumunuz. Buradaki aletler, olanaklar sıcak paraya dayalı, yüksek para, yüksek faiz vererek
Dünyadan sıcak parayı çeken AKP, 2009 sonrasında bambaşka yollara girmeye mecbur kaldı. Tarihçeyi biliyoruz, imar rantları, yandaş şirketlere kaynak aktarımı, ya işlet devlet modelleri üzerinden, mega projeler üzerinden kamu kaynaklarının ve ileriki nesillere büyük bir yük getirecek kaynak transferleri, imar rantlarına dayalı bir rant aktarımı rolüne dönüştü. Bu aşamada şu soruyu sormak gerekir. 2000'lerde veya 2010'larda yaşanan bu gelişmelerin nedeni liyakatsizlik miydi? Çiftçinin ortalama yaşanın 50'nin üzerine çıkması, kent işsizliğinin %10'a sabitlenmiş olması, cari açığın giderek artması, inşaat rantının adaletsizce bölüşümü, kıyıların yağmalanması falan hepsi liyakatsizlik yüzünden miydi? Sahil liyakat neydi?
Meme Şimşek de liyakatli bir kimsedir. Keza Hafize Gaye Erkan da. Fakat hangi işin ehlidir bu kişiler? Herkesin çıkarları ortaktır da bu çıkarlara mı hizmet etmektedir?
Tek bir Türkiye mi var? Yoksa Erinç Hoca'nın dediği gibi, Türkiye içinde birden fazla Türkiye mi var? Bu noktada, gehenneksel çatışma dinamikleri sınıflar arasında gözleniyor. Yani ne demek o? Bir tarafta çalışanlar, yani ücretliler, emekçi kesimler. Diğer tarafta çalıştıranlar, yani kar, faiz ve rand sahipleri, yani sermaye sahipleri. Fakat Erinçel'den çatışma dinamiklerine eşitsizliği sadece sınıflardan ibaret değil, daha geniş bir çerçeveden ele alıyor. Çağımız eşitsizlikler çağı olarak derinleşiyor. Kadın emeği, erkek emeği. Kadın emeği içerisinde eğitimli kadın, eğitimsiz kadın. Eğitimli çocuk sahibi kadın, eğitimli bekar kadın gibi son derece şiddetli bir şekilde iş gücü piyasası parçalanmış vaziyette.
Türkiye coğrafyası ne yazık ki bu depremde çok net olarak gördük. Ankara'nın doğusu ve batısı olarak birbirinden farklı. İki tane bambaşka Türkiye. Birisi yoksulluk tuzağında, öbürüsü hasberkeler, orta gelir, orta gelir üzerinden aşılmış. Aralarında muazzam bir kopukluk. Kamu hizmetleri anlamında, fırsat eşitliği anlamında ve bu kopukluğu göç
Dolayısıyla soru biraz daha fazla anlam kazanıyor. Bunca eşitsizliğin orta yerinde kim için liyakat? Erinç Hoca'ya göre Mehmet Şimşek ve ekibi finans sermayesini kurtarmak için de ehil kişiler. Yani liyakatlerini finans sermayesi için kullanıyorlar. Şimdi Mehmet Şimşek ekibi ve onun etrafındaki yeni danışmanlar, yeni başkan yardımcıları oluşan ekip
Tekrardan Türkiye'nin istikrarlı büyüme, düşük enflasyon, dengeli döviz kuru hedefleri arkasına gizlenip aslında finans sermayesinin tekrardan rahatlamasını, önünün açılmasını sağlamaya yönelik tedbirler almakla tırnıyor. Fakat işte marifet ne? Marifet ekonomiyi politikleştirebilmekte. Finans sermayesinin çıkarlarını toplumun tüm kesimlerinin kendi çıkarlarıymış gibi yutturabilmekte. 1980'lere damga vuran Demir Lady'le kaplı Margaret Thatcher neoliberalizm için there is no alternative diyordu. Alternatifi yok, buna mecburuz yani.
Bu ifadeyi kısaca TİNA adıyla anıyoruz. There is no alternative. Bunu geniş emekçi kesimlere söylüyordu. Tek bir politika var. Onu da ben uyguluyorum. Dolayısıyla ben bir tercih değilim, ben bir zorunluluğum. Şimdilerde Mehmet Şimşek ve ekibi de bu ifadeyi kullanmıyor belki ama tek bir rasyonellik, tek bir ekonomi politikası tarif ediliyor.
Peki bunu nasıl yapıyorlar? Erinç Hoca'ya göre işin sırrı büyük ölçüde maliye politikasında. Yani bütçede gizli. Tılsımlı ifade, mali disiplin. Bunun yanında mali disiplin Ali Babacan, Mehmet Şimşek geleneğinin olmazsa olmaz bir yaklaşımı olarak. Her ne pahasına olursa olsun bütçede faiz dışı fazla yaratılsın ki...
Finans piyasalarında devlet kalabalıklaştırma etkisi yapmasın. Devlet harcamalarını finanse etmek için kıt kredi hacmini, kıt finansal fonları özel sektör dışlayarak kullanmasın. Mali disiplin anlamı budur. Bu yüzden de hep ısrarla finans sermayesinin çıkarlarını gözetiyor. Finansal aktivite içerisinde devlet kalabalıklaştırma ağır etkisi gözükmesin.
E ne mahsuru var ki bu finans sermayeyi kurtarmanın? Nedir bu işin bedeli? Fakat bunun maliyeti düşük memur maaşları, emeklilerin neredeyse yarısı için sıfır zam, emekli maaşlarının kontrol altına alınması ve kamu hizmetlerinin eğitim, sağlık, gibi hizmetlerin kalitesizleştirilmesi, işlevsizleştirilmesi, hastanedeki kuyrukların uzaması, devlet okullarındaki eğitimin kalitesizleştirilmesi, eğitim personelinin maaşlarının düşürülmesi, topyekün kırsal kesime, tarımsal kesime tanınacak teşviklerin kaldırılması, mazotun daha pahalı olması, benzinin daha pahalı olması, dolaylı vergilerin daha yüksek olması, tükettiğiniz her mal üzerindeki ödeyeceğiniz verginin daha yüksek olması, Peki bu işin alternatifi yok mu? Erinç Hoca'nın da uzmanlığı en başta belirttiğimiz gibi bu. Alternatif modeller üzerine çalışıyor Yelden. Para politikasında faizleri arttırmaktan başka bir seçenek olmadığını kabul ediyor. Ama birkaç şartla düşüyor. Faiz artışları merkez bankasının şu anda verebileceği en doğru sinyallerden bir tanesi olacaktır. Ama bir şok değil. Dediğim gibi yükseltici ve merkez bankasının bağımsız hareket edebileceğinin bir göstergesi olarak. Söz oyunlarıyla değil, real olarak. Ancak Yeldan, şimşek ekonomisindeki özellikle maliye politikasına itiraz ediyor. Çünkü faiz artışlarının doğal bir sonucu olarak büyüme temposu yavaşlayacak, bunun sonucu olarak da işsizlik artacak. Erinç Yeldan, faiz artışlarının neden olacağı bu yakıcı sorunu aşabilmek adına maliye politikasının seçici ve genişleyici olması gerektiği görüşünde.
İşsizlik, ekonomideki büyüme temposunun yavaşlaması kaçınılmaz bir daraltıcı politikanın kim için sorusunu buraya getirip emekliler, ücretli çalışanlar, kırsal kesim açısından kayıplarını telafi edecek genişleyici bilakis mali daralma değil, Maliye de genişleyici ama hedef gözeterek genişleyici. Maaşlar, ücretler, halk kesimi lehine olacak hizmet, eğitim başta olmak üzere, sağlık başta olmak üzere, altyapı hizmetleri başta olmak üzere, halkın ulaşımında daha ucuza temin edilebilecek kamu hizmetlerinin yaygınlaştırılması, sadece cebine para koyması anlamında değil. Bu anlamda hedef gözetilmiş bir genişleyici maliye portakasına ihtiyaç var. Elbette akla bu tip bir genişleyici politikanın yani harcama arttırıcı, vergi kısıcı politikanın finansmanın nasıl sağlanacağı sorusu geliyor. Bu noktada Erinç Hoca dört tip vergi öneriyor. Bunlardan biri servet vergisi. Gerçek anlamda heterodoks iktisadın önermeleri burada bence devreye girecek. İlk aklımıza gelen bir servet vergisi. Dünyada örneği olmayan uygulamalar değil bunlar. Başka bir vergi önerisi finansal işlem vergisi.
İktisat literatüründeki adıyla Tobin vergisi. Özetle yurt içine dışarıdan giren ya da içeriden dışarı çıkan sermaye hareketleri düşük oranlı bir vergiye maruz kalsın. Böylece sermaye her istediğinde gelip her istediğinde gidemesin. Finansal işlemler bu sayede istikrar kazansın. Yeni gelecek sermayeden veya Türkiye içindeki herhangi bir finansal işlemlerin üzerine yapılacak bu çok çok eski bir reçetedir. Tobin vergisi diye adlandırdığımız kısa süreli fakat finansal işlemlerin bu başıbozuk oynaklığını da dizginleyecek bir vergi türü, finansal işlem vergisi.
Başka bir vergi önerisi yok mu? Var. Bunun yanında servet vergisine benzeyen ama bütün bu enflasyonist ortamdaki sorunlardan bağımsız olarak her zaman gündemde tutmamız gereken ve uygulanmasına mutlaka sağlamamız gereken imar rantları vergisi. Yani Türkiye'de İstanbul'u artık yaşanabilir bir şehir olmaktan çıkartan her santimetre kare toprağını Buradan nasıl bir imar rantı elde edebiliriz? İşte dönüştüren bu çarpık kentleşmeyi hedef haline getiren ama maliyeye de önemli bir gelir olacak rantların vergilendirilmesi. Servet vergisi, finansal işlemler vergisi ve rant vergisi. Fakat lütfen bunları sadece hazineye bir gelir kapısı olarak düşünmeyin. Aynı zamanda düzenleyici fonksiyonları da var bu vergilerin. Mesela karbon vergisi.
Şu anda hep fantezi gibi geliyor ne zaman konuşursak farkındayım ama özellikle Akbelen'de yaşadığımız bu iklim soykırımının ve mücadelenin küçük bir aracı olarak hep aklımızı tutan bir karbon vergisi, çevre vergisi. Ama gerçekten sadece bir maliye kazanç kapısı olsun diye rastgele kullanılmış bir çevre vergisi ve bir karbon vergisi değil. Hakikaten Akbelen'de yaşanan çevre soykırımının engelleyen Türkiye'yi enerji darboğazını da aşmak için çok önemli bir adım olacak olan yenilebilir enerji kaynaklarına yöneltecek bir fon oluşturması için kullanılacak bir karbon vergisi de bu paketin bir parçası olabilir. Kim için liyakat? Eğer finans sermayesinin değil, geniş halk kesimlerinin endişelerini gözeten bir bakış açınız varsa, o halde bu mümkün. Yeter ki arayın. Başka bir alternatif var. Fakat o alternatif uygulanmıyor. Peki ya ne yapılıyor?
KDV başta olmak üzere pek çok vergi ve harç oranına zam geldi. Resmi gazetede yayımlanan kararla A'dan Z'ye, iğneden ipliğe, kısacası pek çok kalem zamdan etkilendi. İşte yeni zamlı tarifeler. İşte heterodoks iktisat tam da bunu eleştiriyor. Enflasyonun nedeninin yalnızca parasal genişleme olmadığını, bölüşüm ilişkilerinin de, sınıflar arasındaki çatışmaların da enflasyona neden olduğunu, sadece piyasadan para çekerek enflasyon sorununun çözülemeyeceğini söylüyor.
Nurettin Nebati yüzünden heterodoks iktisada haksızlık ediyoruz. Halbuki bu konjonktürde heterodoks bakış açısından çok daha fazla ihtiyacımız var. Enflasyonu çözmek maliyetli deniyor. Hiç mi katlanmayalım peki maliyete? Refahını hep beraber yaşayacağız. Evet maliyetli fakat bu maliyetler kim için? Yani bu maliyetleri emeklilerin, ücretlilerin, maaşlılığıyla geçinenlerin, küçük tasarruf sahibinin, kırsal ekonominin üzerine değil, onların gelirlerini bir yere koruyarak bu şekilde aşmamız lazım. Heterodox İktisat bunu söylüyor.
Uzun bir bölüm oldu farkındayım ama bunları bu genişlikte ve bu nitelikle konuştuğumuz bir başka mecra yok maalesef. Ne gazete, ne televizyon. Dinlediğiniz için teşekkür ederim. Röportajın ardından Erinç Hoca'ya son olarak ne söylemek isterdiniz diye sordum. Aykırı düşünmekten korkmamalıyız. Aykırı düşünmekten korkmayalım. Maruz kaldığımız ekonomik düzen esasında bir zorunluluk değil. İktidarın tercihidir. Bu bir tercih, zorunluluk değil. Bunu yaşamak zorunda değiliz. Bunu aykırı düşünerek keşfedebiliyoruz.
Tren topuğu pol bimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek, aykırı düşünenlere daha fazla kulak kabartmanızı dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.