
4.006 kelime · ~20 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 17 Ağustos'ta alıyoruz. Bugün 99 Gölcük depreminin 24. yıl dönümü. Bu vesileyle depremi konuşmanın daha uygun olacağını düşündük. Ha depremi konuşmasak ne konuşacaktık derseniz, Ekrem İmamoğlu'nu konuşabilirdik mesela. İmamoğlu 15 Ağustos tarihinde gazetecilerin karşısına çıktı ve İstanbul için adaylığını açıkladı. Bu yeni bir gelişme.
İstanbul'u bir kez daha savunmak için yola çıkıyorum. Tekrar İstanbul İttifakı'nı en güçlü şekilde kurmaya geliyorum. 15 Ağustos itibariyle Ekrem İmamoğlu için CHP genel başkanlığı senaryosu bitmiş oluyor. Muhtemel senaryo da bu değildi ama 2-3 ay önce bu konuşuluyordu. CHP'de şu sıralar mahalle delege seçimleri bitti, ilçe delege seçimleri başladı, il delegeleri de yavaş yavaş belli oluyor. Bundan sonra artık kurultay süreci yaşanacak.
Bu kurultayda Özgür Özel'in genel başkanlık için aday olması bekleniyor. Bu soru da Ekrem İmamoğlu'na soruluyor. Anlatılan senaryoya göre İmamoğlu İstanbul'u alacak, Özgür Özel CHP genel başkanı olacak. Seçimin ardından İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı olarak açıklanacak ve ittifak görüşmelerini bu sefer CHP genel başkanı değil, cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla İmamoğlu'nun kendisi yürütecek. Bu esnada CHP erken seçim talebiyle hareket edecek. İzleyip göreceğiz, bakalım bu plan ne kadar işleyecek. İmamoğlu tren topik listesine böylece girdi. Listenin demirbaşı benzin ise gündemdeki yerini korudu. 16 Ağustos'ta benzine 1 lira 55 kuruş daha zam yapıldı.
Böylece 1 litre benzin 37 lira 70 kuruş oldu. 14 Mayıs'ta 19 lira 70 kuruşmuş. Seçimden sonraki 3 ayda 18 lira zam gelmiş. Zam oranı %91. Sokak röportajlarına baktım. Bu röportajlarda tahtası kırık tipler dikkat çekiyor tabii. O yüzden onlar çok görünür oluyor. Ama bence en doğal vatandaş tepkisi nedir diye sorarsanız bence şudur.
Metropol araştırma son anketinde son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde verdiğiniz oydan pişmanlık duyuyor musunuz diye sormuş. Seçmenin %22.4'ü pişmanmış. Yani neredeyse her 4 seçmenden biri pişman. Pişmanlık muhalif seçmenlerde de var bu arada. Yani sadece iktidar seçmenleri pişman değil. Oranlar birbirine yakın bu arada. Fakat bir de manyaklar var. Gerçekten memleketin beka sorunu bu politik fanatizm bana kalırsa. Her iki tarafta da var bunlardan. Fanatik Muharrem İnceciler var mesela. Fanatik Özdağcılar var. Fanatik Kılıçdaroğlucular var. Ama fanatizm söz konusuysa Erdoğancılar herkese toz yutturur.
Çünkü bu fanatizm, ülkenin geri kalanına da esir almış gibi. Bu fanatizm nedeniyle memlekette her ne olursa olsun kriz reddiyecisi bir kesim üretiyor. Ya kriz falan yok her şey yolunda diyen bir kesim. Her ne olursa olsun şikayet etmiyorlar. Akılları çıkıyor Erdoğan'a bir şey olacak.
Vallahi çok iyiyiz, çok rahatız. Aç arıyorsanız kafelere, Starbucks'lara, alışveriş merkezlerine bakın. Aç insanlar oralarda olmaz. Et yiyemiyor. Herkes etini yiyor. Gidip pişirmenin yüzünden kafelerde, lokantalarda, şurada, burada yiyor. Şimdi yetmiş beş lira balık ekmek arası gidin kuyruklu alıyorsunuz. Böyle mi açlık var? Bizim Tren Topi'yi dinleyen aklı başında Erdoğancılar olduğunu biliyorum. Gelen mesajlardan anlıyorum. Sevgili dostlar, Erdoğan başımızda dursun. Belli ki biz ölene dek onu başımızda tutacağız. Tutalım. 15 Ağustos sabahı Fox TV'de Çalar Saate konuk oldum. Bu yaklaşan gıda krizini konuşmak için. Hani önceki bölümde biraz da bahsetmiştim ya size.
Çok ciddi bir ulusal tehditten bahsediyorum bakın. Üretim artışı için köylerin altyapısının artması lazım. Bunu dedim. İnternet, eğitim, sağlık, ulaşım olanaklarını arttırmalıyız mealinde şeyler söyledim. 21. yüzyılda köye yol getirdik diye övünemeyiz dedim. Bunları ancak 60-70 yıl önce halletmemiz gerekiyordu dedim.
Bir izleyici şöyle yazmış. Ya Erdoğan'dan önce her şey çok kötüydü, tamam. Erdoğan'dan önceki tüm liderlerin Allah bin belasını versin. Kurban olduğum Allah başımıza Erdoğan'ı getirdi, ne derseniz tamam. Fakat gıda krizi geliyor kardeşim, aç kalacağız. Bir ulus olarak bir araya gelip şu meseleyi konuşmamız lazım. Allah benden alsın 70 yaşındaki Erdoğan'ı eklesin, bir 20 yıl daha yönetsin gerçekten umurum değil. Fakat kardeşim geberip gideceğiz bu krizler nedeniyle.
Ama maalesef vatandaş aklını öyle kaçırmış ki herhangi bir krizi kabullenecek durumda değil. Krize ilişkin konuşan bizleri salgı yapıyoruz. Sıkıntı yok diyorsunuz. Sıkıntı yok. Neden sıkıntı yok? Milletin 300 bini aldığı araba şimdi 600 bini oldu. Neden onu hiç dile getirmiyorlar da? Benzin yükseliyor. Onu dile getiriyorlar. Asgari ücret yükseliyor. Emekli maaş yükseliyor. Onu dile getirmiyorlar. Hükümeti karalamak için, devleti karalamak için kesinlikle böyle şeyler uydurmasınlar. Kim yapıyor zamları? Kim yapıyor onları? Siz benden daha iyi bilirsiniz.
Erdoğan mı yapıyor? Serbest politika diye bir şey var. Serbest piyasa diye bir şey var. Her şeyi ayağınız taşa takılsa şurada Erdoğan'dan biliyorsunuz. Öyle bir şey yok.
Beni biliyorsunuz hiç öyle acitatif bir dilimde yoktu. Tek bir kez Erdoğan demedim. Propagandif konuşmadım. Konuşmanın tamamı gıda krizinin yarattığı tehdide ilişkindi. Çözüm olarak aile çiftçiliğinin ayağı kaldırması gerektiğini söyledim. Ama bir sanal duvara çarpıyoruz maalesef. Politik, fanatizm memleketin gerçek beka sorunlarının duyulmasını engelliyor. Bu iş muhalif kamuoyunda da var bu arada. Yani şişirilmiş haberlere de inanıyor onlar da.
Neyse. Bugün 17 Ağustos. Memleketin gerçek beka sorunlarından birini etraflıca masaya yatıracağız bugün. Umarım Erdoğancılar da kulak verir anlattıklarımıza. Umarım anlattıklarımızın dandik politik gündemlerden biri olduğunu düşünmezler. Siz de öyle düşünmeyin lütfen. Eğer muhalif bir kişiyseniz muhalefetin de karnesi pek sağlam sayılmaz. Seçim dönemindeki fırsatı kaçırdılar. Başta altılıması olmak üzere muhalefet güçleri ve aday Kılıçdaroğlu da
Seçim kampanyasında depreme hazırlığı anlatmadılar, depreme ilişkin bir kamuoyu oluşturabilirlerdi, önemsemediler. Erdoğan'cılar Erdoğan'a zarar verir diye bu konuyu dillendirmekten imtina etmezler umarım. Ya da susmazlar. Çünkü bana kalırsa Erdoğan'cısı, anti-Erdoğan'cısı. Bir araya gelip bu çığlığı yükseltmek zorundayız. Eyyam yaptığımı falan düşünmeyin, yani ne şişyansın ne kebapçı değilim, beni biliyorsunuz.
Muhalefetle 21 yıllık iktidarın sorumluluğunu zaten bir tutmam. Ama bu işte bırakın gururumuzdan biraz taviz verelim. Yoksa göz göre göre betona gömüleceğiz. Erdoğan başımızın tacıdır, ona bir şey diyen yok. Bir sonraki seçimde inşallah %99 da kazanır. Ama durun. Ya hep beraber geberip gideceğiz, bir silkinip kendimize gelelim. Aksi halde acı çekile can vereceğiz.
Yakınlarımızın son seslerini dinleyeceğiz. Ya 6 ay önce yaşandı. Madem bir daha seçtiniz Erdoğan'ı o halde şu deprem işini gündemine alsın. Ya bizi duyan yok, kulak veren de yok. Erdoğancılar siz ses çıkarın bu işe. Öyle lafta değil gerçek anlamda bir adım atılmasından bahsediyorum. Sadece Erdoğan da değil, muhalefet de alsın. Onlarda da tık yok. İmamoğlu da gündemini alsın. Yerel seçimler bizim için fırsattır. Biz halkız. Bu yerel seçimlerde tek konumuz deprem olsun. Yani bunu talep edelim. İyi partililer, hür ve müstakil iyi parti istiyordunuz. Pazarlığı bunun üzerinden yapsın partiniz. Deprem dirençli kentler yaratacağız. Planımız şudur, kabul edenle ittifak oluruz desinler. Ama en çok Erdoğancılara ihtiyacımız var.
Erdoğan kendi tabanından homurdanma olmadığı sürece harekete geçmez, umuru değil. 20 yıldır uygulanmadı zaten bu konuyla. Bu iş gündelik politik didişmelere benzemez. Yakın zamanda Marmara Denizi'nin kuzeyinde büyük bir deprem olacak ve o depremden sonra pişmanlığın ne demek olduğunu daha iyi anlayacağız. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Sesini duyan var mı? Sesini duyan var mı?
Bugün 17 Ağustos 2023. Bizim memleketin dörtte biri, 24 yıl önceki felaketten sonra doğmuş. Bizim programı çok sayıda genç insan takip ediyor. Müsaadenizle ben kendi 17 Ağustos'umu anlatarak başlayayım. Kabus gibi bir gündü. Ben Ayvalık Altınova'daydım o yaz. Yani depremi birebir yaşayan bir kişi değilim. Fakat koca elili bir arkadaşımın memleketlerindeki evi yıkılmıştı. Başka bir arkadaşın evine de bir depremzede akrabaları misafir olmuştu. Yani iki tane depremzede çocukluk arkadaşım var.
Çocukları var, işte bizimle yaşlı, daha 10-11 yaşlarında insanlar. Enkazda kalmış mesela bir tanesi 2 gün boyunca. Çocuk kapalı yerde duramıyor, tam bir felaket. Çevremizde bu felakete doğrudan maruz kalmış insanlar hatırlıyorum. 17 Ağustos depreminden sonra da okullar 2 hafta sonra açıldı.
Okulun da temel gündemi depremdi. O yıla en az 3 deprem tatbikatı yaptığımızı hatırlıyorum mesela. Ben devlet okulunda okudum, böyle kolej falan değil. Yani İzmir'deki bir devlet okulunda ilkokuldaki insanlar, ortaokuldaki insanlar yılda en az 3 kere deprem tatbikatı yaptılar. Bizi toplayıp Ahmet Mete Işıkaran'ın konuşmasına götürmüşlerdi mesela. Adam gerçek bir kahramandı.
İstanbul'da yaşayanlar Erzincan depremine uzaktan baktık. Afyon Dinar depremine uzaktan baktık. Adana Ceyhan depremine uzaktan baktık. Umursamadık. Çünkü bizden uzaktı. Ama biz ne zaman hissettik? Bakın hissettik diyorum bunu da yaşamadık. Yaşayan Yalova'dır, Gölcük'tür, Kocaeli'dir, Sakarya'dır, Düzce'dir, Bolu'dur.
Biz hissettik ve o zaman İstanbul'a kalkınca tabii kültür burada, medya burada, ekonomi burada, sanayi burada, borsa burada. Ne oldu? Türkiye bir deprem ülkesiymiş oldu. Yani o kadar geç uyandık ki ve o sürece kadar o kadar sorumsuz yaşadık ki şimdi onun bedelini ödüyoruz.
Evet, aslında Türkiye 1950'li yıllardan itibaren kente göçün başlamasıyla birlikte imara başlamıştı. Yani Türkiye kentleri esasında 1950'lerden itibaren büyümeye başlamıştı. Ama o yıllar içinde kentte hızla semiren müteahhit takımı siyasetle ilişkilenebildi. Zaten kurumsal bir çok partili hayatımızda olmadığı için bu ilişkilenme kolay oldu. Ta o zamandan beri imar rantını dağıtan devlet, müteahhitlerle kirli bir ilişki içinde oldu.
Düşünün, kentler bir yandan kendi iç nüfus artışıyla zaten büyüyor ve zaten bu ilave bir konut talebi demek. Bunun bir de köyden kente göçle beslendiğini düşünün. %90'lık köylü nüfus ancak 1980'de %50'ye geriliyor. Bugün %10'un altında.
Kontrolsüz bir göç akını. Hele ki 80'den sonra. 70'lerde ücretli çalışan nüfus %20'ler düzeyindeydi. Bugün %70'ler düzeyinde. Neden? Çünkü köyünden toprağını satarak gelen insanlar, köylüler kentte işçi oldular. Bu nedenle Türkiye'nin müteahhitlik sektörü Avrupa ülkelerinden çok daha hızlı büyüdü.
Siyaset ve inşaat bizde hep el ele yürüdü. 17 Ağustos'ta bu kirli ilişkide teşhir olmuştu. 12 Eylül 1980'de kurulan rejim 17 Ağustos 1999'da çürüdüğünü hissettirmişti aslında. 20 yıldır süren enflasyon, kronikleşmiş finansal krizler, bankalar batıyor, faili meçhuller var, çeteler siyasetçilerle görüntü veriyor, bir andan tepemizde asker duruyor ve güüm diye bir deprem. 17 Ağustos'ta
Hakikaten büyük çaplı bir ulusal deneyim yaşamıştık. Bu deneyim sadece bir deprem değildi. Üzerimizden 90'lar geçmişti ve finale 17 Ağustos'ta yaptık. Bazen eski Türkiye güzellemeleri falan görüyorum. Aman arkadaşlar, bunun eskisinin dövünülecek bir tarafı yoktu. Ama yine de ilk gün azar kaymayan bir dili vardı devletin. Ahmet Mete Işıkara neden meşhur olmuştu biliyor musunuz? Çünkü Işıkara hocayı önümüze koyan Bülent Ecevit'ti.
Devlet katından yapılan ilk açıklamada Ecevit, Işık Ara'nın tavsiyelerini halka taşıyordu. Fakat artçı depremler devam ediyor ve daha bir süre devam edecek. Onun için bir tavsiyesi şu, hasarlı binalara kesinlikle girilmesin. Bir süre daha beklensin. Yani deprem yerine oturuncaya kadar bir süre daha beklensin. Bir de paniğe kapılınmasın. Çünkü birçok hasar panik yüzünden, birçok can kaybı veya yaralanma paniğe kapılma yüzünden oluyor. Paniğe kapılmalar dolayısıyla trafik aksıyor. Onun için bu iki tavsiyeye özenle uyunmasını diliyorum ben de. Devletin iletişimi açısından 17 Ağustos 6 Şubat karşılaştırması güzel olabilir ama sulandırmayalım işi. Fakat şu vardı, baştaki hükümet göreve geleli henüz 3-4 ay olmuştu, e eskisi de 1 yıl falan kalmıştı, öncekini de asker göndermişti falan filan derken, herkes krizi rahat konuşabilmişti. Çünkü ortada gerçek anlamda tek bir sorumlu yoktu, herkes sorumluydu.
Bugün daha farklı. Bugün 21 yıllık bir iktidar var ve maalesef burnundan kıl aldırmıyor. Dolayısıyla depremi politik gündemden bağımsız konuşamıyoruz. Belki de şöyle demek daha doğru, politika zihnimizi bulandırıyor, objektif bir gözle meseleye bakmamızı engelliyor. 17 Ağustos'ta kelimenin tam anlamıyla çuvallamıştı sistemimiz. Hiç ama hiç deprem diye bir şeyden endişelenmemişiz biz o zamana kadar.
98 Adana-Ceyhan depremiyle bir irkilmişiz de, İstanbul'dan uzaklık Işık Ara Hoca'nın dediği gibi tam etki etmemiş zihnimize. 17 Ağustos'ta çok acayip bir şey oldu ama. Tüm ülkenin suratına buz gibi bu gerçek çarptı. Memleketin her bir yerinin altı cephanelik gibiymiş meğer, patlamaya hazır. Ve bizim yeterli hazırlığımız yokmuş.
Ve İstanbul depremi de yaklaşıyor. Az kaldı. 17 Ağustos büyük bir felaketti derken 3 ay sonra 7.2'lik 12 Kasım düzce depremi. Daha 17 Ağustos'un ilk şokunu atlatamadan bir de düzce yıkılıyor. Tam aynı değil ama şöyle düşünün. 6 Şubat'ın ardından Mayıs'ta da büyük bir deprem oluyor. Ve o da İstanbul'da hissediliyor. Ekonomi 99 son çeyrekte %5 kadar küçülüyor. Sanayi duruyor çünkü. Ardından 2000 Kasım'da bankacılık krizi. Demirbank batıyor. Demirbank'tan alacaklı bankalar krize giriyor. 3 ay sonra 2001 Şubat krizi. Millet yılmış hakikaten. Yaka silkip duruyor. Şubat krizinden 6 ay sonra da 14 Ağustos 2001'de AKP kuruluyor. 3 Kasım 2002'de de iktidar oluyor. Kabus gibi 3 yılın ardından. 3 Kasım'dan sonra. Türkiye yeni bir döneme girmektedir. İnşallah Türkiye'nin önünde yeni bir ak sayfa açılacaktır. 17 Ağustos'ta sadece binalarımızın çürük olduğu ortaya çıkmamıştı. Bir sistem, bir rejim tel tel dökülmüştü. Depremden sonra yapılanlardan bahsetmiyorum. Depreme kadar yapılanlar gündemdeydi. Kimse halkımıza deprem ülkesi olduğumuzu söylememişti. Fakat 17 Ağustos ile bu buz gibi gerçeği kavradık.
Depremi engelleyebilecek güçte değildik, o halde önlem almalıydık. Depreme hazırlık üç aşamalı bir süreçti. Depremden önce yapılması gerekenler vardı, deprem anında yapılması gerekenler vardı, bir de depremden sonra yapılması gerekenler vardı. Peki biz neye odaklandık? Depremden önceyi hiç umursamadık. Deprem anına ve depremden sonraki kahramanlıklarla övündük.
Aynı deprem Şili'de, Japonya'da olduğunda sallandıktan sonra İnstagram'a giriyorlar, biz göçük altında kalıyoruz. Şimdi burada kısa bir ara verelim ve ardından kaldığımız yerden devam edelim. Biz deprem anına ve sonrasına odaklandık ama öncesinde yapılması gerekenler hep atlandı maalesef. Halbuki deprem dirençli kentler inşa etmek zorundaydık. Bu depremler yaşanıp bittiğinde bize düşen elektriği ve doğalgazı kapatıp evden çıkmaktan ibaret olmalıydı. Üstelik dünyadaki tek deprem ülkesi de biz değildik. Kardeşlerimizin olduğunu da 17 Ağustos'tan sonra öğrendik.
Güney Amerika'daki Şili mesela. Bizim gibiydi. Asya'daki Japonya'da. Depremle yaşamayı öğrenmişlerdi. Şimdi ise sıra bizdeydi. Böylece 17 Ağustos'tan itibaren, kendi gözlemlerime dayanarak söylüyorum, bu anlamda ciddi bir bilinç oluşmuştu. Deprem ve bina mevzuatı değiştirilmişti. Bugünkü dusk diye bir şey o zamanlar ortaya çıktı.
Bina standartları değiştirildi. Bugün 2000 sonrası yapılan konutlar diyorsak o mevzuat değişiklikleri sayesindeydi. Kamuoyunda da Ahmet Mete Işıkar'a deprem konusunda halkın bilinçlenmesi için elinden geleni yapıyordu. Açıkçası iyi gidiyorduk. Deprem olacaktır. Hazır olalım. Bu bir gerçektir. Hazır olalım. Bu bir gerçektir. Hazır olalım. Bu bir gerçektir. Hazır olalım. Bunlar bilimsel olarak tartışılabilir görüşle bilirim.
Deprem olacaktı. Hazır olun. Hazır olun. Hazır olun. Hazır olun. Hazır olun. Peki sonra ne mi oldu? 17 Ağustos, politik didişmelerin mezesi yapıldı maalesef. 3 Kasım 2002'de iktidara gelen AKP, her fırsatta 17 Ağustos'ta devletin sınıfta kaldığını söyleyip durdu. Evet haklılarda da, 99 depremlerinde devlet böyle bir felakete hazır değildi, doğru söylüyorlardı. Ama AKP propagandası, şimdi her şey harika diye devam ediyordu. Bir deprem ülkesi olduğumuz gerçeğinin bilincine 17 Ağustos'ta varmıştık.
Ama AKP düzeninde bu sorunu aştığımız, depreme hazır bir ulus olduğumuz düşünülüyordu. Orta boy depremlerin ardından arama-kurtarma ekipleri deyim yerinde ise şov yapıyor, her enkazın başında bakanlar bekliyordu. Milletimize nerede bu devlet dedirtmedik diyorlardı. 17 Ağustos eski Türkiye'nin felaketiydi, eski Türkiye'nin. Yeni Türkiye'de ise böyle felaketlere hazırlıklıydık artık.
28 Şubat 2023'te, yani 6 Şubat depremlerinden sadece 9 gün önce, Süleyman Soylu bunu anlatıyordu bizlere. Bu ülkemizde deprem olurdu, sel olurdu, afet olurdu. 10 gün sonra, 1 ay sonra mikrofon bir annemize, oradaki bir vatandaşımıza uzatılırdı. İlk cümle şey olurdu. Nerede bu devlet? Çocukluğumuzda eskin olarak duyduğumuz, nerede bu devlet? Sözünü bir kez milletimize söylettirmedik. Allah devletten milletten az olsun sözü ifade etsin.
uzun dönemli iktidarların yarattığı sorunların ortak özelliği. Bir süre sonra kibir tüm vücudu sarıyor. Fakat bizde daha da kötü olan iktidardaki kibre halk kesimlerinin de eşlik etmesidir. Halk büyük felaketlere maruz kalmasına rağmen iktidardaki gurura leke sürülmesin istiyor. 6 Şubat depremlerinden sonra bile, ya devlet daha ne yapacaktı, her şeyi yaptı devlet diyebildi iktidar tabanı.
İktidar ve onun tabanı öylesine kenetlenmişti ki hiçbir felaket bu ilişkiyi yıpratmıyordu. İktidar açısından bu gurur duyulacak bir ilişki. Türkiye için ise bir felaket bence. Daha 10 Şubat'ta depremin dördüncü günü bir benzin istasyondan yayın yapan Fox TV muhabiri Sevgi Şahin'e bir depremde de şöyle laf atıyordu. Merhabalar, yedi kere deprem olsa da altılıması yağı yok.
Bu politik fanatizm 6 Şubat'ı 17 Ağustos'tan daha farklı kavramımıza neden oldu. Ortada çok ama çok büyük bir başarısızlık vardı. Hepimiz durup düşünmeliydik. Bir deprem ülkesi olduğumuz gerçeği unutulmuştu. 17 Ağustos 1999 gününe geri dönmüştük.
Depremi önemsememiştik. Deprem öncesi hazırlık aşaması tümüyle atlanmıştı. Depremden sonra da yetersiz kalmıştık. İnsanların, yakınlarının enkaz altındaki seslerini dinleyerek üç gün geçirdiğini kendi gözlerimizle gördük. Buna rağmen devlet daha ne yapacaktı, deprem çok büyüttü gibi siyasi savunmaları halk kesimlerinin de diline pelesenk edebildiler. Sonuç ne mi oldu? 6 Şubat felaketi gündelik hayatımızda, toplumsal düzenimizde hiçbir şey değiştirmedi.
Bu felaketin ardından 6 ay geçti. Neredeyse yeni hiçbir şey yok. Neredeyse diyorum. Çünkü yarısı bizden kampanyası var. Hepsi bu. Eldeki bu. Kentsel dönüşümü hızlandırmak adına TOKİ aracılığıyla yarı fiyatında evler yapılacaktı. Maliyetin yarısını devlet üstlenecekti. Kampanya Nisan ayında tanıtıldı.
İstanbul'da 100 yılın dönüşümü. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığımız öncülüğünde Büyük Dönüşüm Yarısı Bizden kampanyasıyla başlıyor. 2 artı 1 daireleri 750 bin TL'ye 3 artı 1 daireleri 900.000 TL'ye, aylık 5.625 TL'den başlayan taksitlerle yerinde ve vatandaşlarımızın rızasıyla dönüştürüyoruz. TOKİ eliyle inşa edeceğimiz yeni yuvalarımızı en geç iki yıl içerisinde bitirip vatandaşlarımıza teslim ediyoruz. Bu süreçte 10.500 TL taşınma, aylık 5.250 TL kira desteği veriyoruz.
Fakat maalesef yarısı bizden kampanyası arzu edilen sonucu doğurmadı. Bir kere İstanbul'a dönüştürülmesi gereken 1,5 milyon bina varken yarısı bizden kampanyası 250 bin binayı hedefliyordu. Yani %100 başarılı olsa bile dönüştürülmesi gereken her 6 konuttan biri dönüşecekti. Öte yandan dönüşümüz sadece TOKİ'nin üstlenmesi piyasada tekelleşme yaratarak fiyatları yukarı çıkarttı.
Zaten konut fiyatları, inşaat maliyetleri, kentsel dönüşümü yavaşlatırken, yarısı bizden kampanyası, beklenenin aksine sürücü daha da yavaşlattı. Son 6 ayda, yeni ne yapıldı, yarısı bizden kampanyası etkili sonuç doğurdu mu sorusunu Avcılar Belediye Başkanı Turan Ançer diye sordum. Cevabını beraber dinleyelim. uygulamaya başlanan yarısı bizden kampanyası son 6 aydaki kentsel dönüşümü durduran ve yavaşlatan bir etkiye neden oldu. Bu kapsamda bizim bildiğimiz inşaatı başlamış herhangi bir bina bugün itibariyle yok. Tüm herkes yani bakanlık, Ve tüm Türkiye biliyor ki Türkiye'de riskli konut sayısı 6 milyona aşkın. Acil yenilenmesi gereken konut sayısı 1,5 milyona aşkın. Bu kampanyada öngörülen sayı 250 bin.
Dolayısıyla ihtiyaç ile çözüm arasında bir uyumsuzluk var. Büyük ölçüde seçim şekeri gibi görünen, yarısı bizden kampanyasıyla bu iş olmuyor. Fakat işte bizim büyük çaresizliğimiz. Bunu dile getirdiğimizde iktidara zarar vermeye çalışan bozguncular oluyoruz, algıcılar oluyoruz. Halbuki tablo ortada. Bu koşullar altında, bu finansman şartlarıyla, bu ekonomik koşullarda, bu konut fiyatlarıyla halkın kentsel dönüşüme girişmesi hemen hemen imkansız.
Avcılar Belediye Başkanı Turan Ançerli'ye kentsel dönüşümün avcılardaki ortalama fiyatını da sordu. Öneri, yani iyi bir rakam. Tabii riskler olduğu için fiyat yükseliyor. Risklerden de kastımız şu, kriz riskleri hala var. Yani kriz oldu, bitti, geçti. Stabil bir Türkiye'de olmadığımızı herkes biliyor. Dolayısıyla üç gün sonra yine döviz ne olacak, faiz ne olacak tartışmaları oluyor olması nedeniyle yeni krizler olma riski fiyatları yükseltiyor.
Fakat bitim avcılarda makul fiyatlar hala, rekabetçi olması nedeniyle makul fiyatlar 1'in metrekaresi 15.000 civarında. Dolayısıyla 100 metrekarelik bir daire 1,5 milyona inşa edilebiliyor. 100 metrekare bir konutunuz var ve depreme dayanıksız bir binada oturuyorsunuz. Avcılarda 1,5 milyon TL vermeniz gerekiyor ki eviniz dönüşebilsin. 1,5 milyon TL. Bir asgari ücretlinin 131 aylık maaşı ediyor. Bu tutarda 10 yıl vadeli bir konut gözü çektiğinizde ana paranın iki katı kadar da faiz ödüyorsunuz. Yani 5 milyona yakın bir para ödüyorsunuz toplamda.
Fakat kentsel dönüşümü teşvik için faizin yarısını devlet karşılıyor. Bu olumlu bir şey. Yani 1,5 milyon TL çekince yaklaşık 3 milyon TL geri ödüyorsunuz. Aylık taksitiniz ama en az 30 bin TL. Bu her ailenin harcı değil, kabul edelim. Dolayısıyla devletin finansmanda daha bonkör davranması ya da daha farklı finansman modelleri bulunması gerekiyor.
Bu meselede devlette para yok ki lafını sıkça duyuyorum. Bu noktada şirket ile devlet arasındaki farkı kurcalamak gerekir. Bir şirket parası bittiği için fonksiyonlarını yerine getiremeyebilir. Ama aynı durum devlet için geçerli değil, olamaz.
Devletin temel fonksiyonu, varlık nedeni, adaleti ve güvenliği tesis etmektir. Egemenlik gücünün dayandığı referans odur. Ben egemenlik gücünü kullanıyorum çünkü adalet ve güvenlik bana emanet. Bu noktadan geriye düşemez devlet. Mesela paraya sıkıştım, doğu sınırını korumayı bırakıyorum diyemezsiniz.
Paran bitti, mahkemeleri kapatıyorum diyemezsiniz. Paran bitti, polis teşkilatını lav ediyorum diyemezsiniz. Aynı şekilde paran bitti, binaları onaramıyorum da diyemezsiniz. Bu bir güvenlik meselesidir. Bir lüks değil, hayatta kalabilmek için ihtiyaç duyduğumuz bir güvenlik tedbiridir. Üstelik bu bir ihtimal değil, bir hakikat. Yani deprem olacak mı, olmayacak mı diye bir sorumuz yok bizim. Bugünün deprem dedesi Naci Görre kulak verelim.
Ekonomik krizler üç aşamada çözüme kavuşur. Bu aşamalarda yaşanan gecikmeler krizin şiddetini arttırır. İlk aşama teşhis aşamasıdır. Bu aşamada krizin nedeni anlaşılır.
Sonra teşhise uygun müdahale aşamasına geçilir. Ardından da piyasanın bu müdahaleye tepki aşaması gözlenir. Her bir süreçte illaki bir zaman geçer. Bu zaman geçişine gecikme riski adı verilir. Her müdahalede mutlaka bir gecikme riski vardır. Fakat depremi de aynı şekilde ele aldığımızda söz konusu gecikme riskinin zaten sınırlarını zorladığımız bir durumdayız. Teşhis aşamasını çoktan geride bıraktık.
Ama müdahale aşamasına geçemiyoruz. Tıkandık, ikinci aşamada tıkandık. Elimizde hastalığın teşhisi var. Nedir o? Depreme dirençli kentlerimiz yok. O yüzden zaten her depremde göçük altında kalıyoruz. O halde bu teşhise uygun bir müdahaleye ihtiyacımız var. Yani deprem dirençli kentler inşa etmemiz lazım. Fakat burada yaşadığımız zaman kaybı gerçekten ürkütücü boyutta. 20 yıldır konunun ciddiyetine uygun hareket etmiyoruz.
Erdoğan'cılar da lütfen ellerini vicdanlarına koysunlar. Gül gibi miyiz? Her şeyi yaptık mı? Ya Erdoğan'dan daha iyi kim yapacaktı? Kimse yapmayacaktı kardeşim. En güzeli Erdoğan'da da yaptık mı? Onu soruyorum. 21 yıldır Erdoğan tarafından yönetiliyoruz ve belli ki bir süre daha Erdoğan tarafından yönetileceğiz.
O halde böylesi yüksek egolu bir iktidar varken zor ama şapkayı önümüze koyup adım atmamız gerekiyor. Önceki bölümde ifade etmiştim. Türkiye'nin yapı stoğunun %52.6'sı 2000'den önce yapılmış. TÜİK verisi bu. 6 Şubat'ta gördük ki 2000 sonrası konutların durumu da garanti değil. Hele ki kamu binalarının ne kadar önemli olduğunu 6 Şubat'ta anladık.
Hatay Havalimanı'nın pistinin kırılması nelere mal olmuştu? Bir hatırlayın. Naci Görür 16 Ağustos'ta Demirören Haber Ajansı'na konuşmuş. Destek ve kurtarıcı ekibin dışarıdan gelmesi lazım. Ya da uluslararası ekibin yardımın gelmesi lazım.
Bizde doğru düz havaalanı bile yok. Belki ilk depremde şu andaki yapılan İstanbul havaalanı devre dışı kalacaktır. Niye? Çünkü zemini nedeniyle. Nasıl Hatay'da havaalanı kalmadı, burada da aynı şey olacaktır. Atatürk havaalanını da yıktığımıza göre belli ölçüde
Yani biz elimizden gelen yanlışlıkları maalesef biraz yapmış durumdayız. Uzmanların bu gibi uyarıları bu uzmanlara dönük toplumsal dışlanmaya neden oluyor. Naci Hoca bunu dedi diye hain işbirlik ilan edilebiliyor. Ama başta da söyledim. Politik fanatizmi aşabilmek bu halkın vereceği bana kalırsa en büyük sınav olacak. Bu hastalık ölümcül halde bizde çünkü. İktidara toz kondurmayan bakış açısıyla bir arpa boy yol gidemiyoruz.
Ama hakikati kavrayalım. İstanbul'un Avrupa yakasında 9 milyon insan yaşıyor. Bu 9 milyonun Anadolu'yla tek karayolu bağlantısı Boğaz'daki 3 tane köprüdür. Dolayısıyla olası bir İstanbul depreminde Avrupa yakası batıya doğru, Trakya'ya doğru tahliye edilecek.
Fakat Avrupa yakasının batısına da Kanal İstanbul yapacağız diye tutturdu reis. Ya hiç değilse şu deprem beklensin. Tamam yapılsın, reis dediyse yapar zaten. Belli ki onun çılgın projelerinin de biz hastasıyız. Erdoğancılar da bir kendine gelsin, bu kentin Avrupa yakasında yaşayan 9 milyon insanı iki boğaz arasına sıkıştırmak resmen katliam değilse nedir? Gerçek bir beka sorunundan bahsettiğimizi umarım farkına varmışızdır. Sizleri bu konuda acite etmek istemem.
Ama İstanbul'da 7'nin üzerinde bir depremi kısa süre içinde yaşayacağız. Bu çok açık bir güvenlik riskidir. Güvenlik illa teröre ya da yabancı bir devletin tehditine dayanmak zorunda değil. Bu işin altından ulus olarak kalkmamız zor görünüyor. Üstelik bunu Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Öztaseki de kabul ediyor. Bir hafta önce yaptığı basın toplantısında yaklaşan tehdidin büyüklüğünü adeta itiraf ediyor bakan. Türkiye'nin en iyi uzmanları bizde zaten bakanlık nezdinde. İstanbul'da da bu işe gönül veren veya bu işe kafa yoran, katkıda bulunmak isteyen kim varsa gelsin orada söylesin ve bir yol haritasını netleştirelim. Sonra da gerekirse İstanbul için özel bir yasa çıkarıp bir an önce başlayalım. Allah korusun buradaki düşünülen ve söylenen depremin altından kalkabilme ihtimali çok gözükmüyor. O yüzden bizim hızlı davranmamız icap ediyor.
Altını çizelim, vurgulayalım. Bunlar önemli ve teşvik edilmesi gereken ifadeler. Biz söyleyince bozguncu oluyoruz da bizzat şehircilik bakanı söylüyor. Söylenen depremin gerçekleşmesi halinde bunun altından kalkmamız mümkün görünmüyor diyor. Zaten belli ki 20 küsur yılı boşuna harcamışız. En acil şekilde bu konuya eğilmek gerekiyor. Erdoğancılar da bu halkın bir parçası olduğunu,
bu halkla beraber hareket etmeleri gerektiğini artık anlamalı. Elini taşın altına koymalı. Elbette tek sorumluluk onlara düşmüyor. İktidarın hipnozunun dışında kalabilmiş halk kesimleri de kendilerini bir başka siyasetçinin hipnozuna kaptırmadan bu memleketin bu halkın çıkarlarını öne koymak zorunda. Önümüz yerel seçimler. Temel gündemin deprem olması için hep birlikte çabalamak zorundayız. Çünkü biz çabalamazsak belli ki siyaset dünyasının harekete geçeceği yok.
biz siyasetçileri harekete geçiremezsek, sonumuzun ne olacağı da ortadadır. Ben eminim ki yine olmayacak bir şey yani. Yani keşke olsa. Naci Görür elinden geldiğince konuyu gündeme taşımaya çalışıyor. Bir diğer meşhur coğlok Celal Şengör, bir ay önce İstanbul'u deprem nedeniyle terk etti. Bu bölüme bir kırmızı alarm bölümü olarak kodladık. Biraz sosyal sorumluluk gibi düşünün. Gazeteciliği aktivistçe yaptık. Size bir çağrı yapıyoruz.
Yapmak zorundayız ama. El birliğiyle bu yerel seçimlerde deprem gündemini siyasetçilere dayatmak zorundayız. Hepsine. İktidarına da muhalefetine de. Depremi konuşmayan adaya oy moy yok diyelim. Erdoğancıları da kırdıysak affola ama siz de biraz kuyruğu yere indiriverin. Trendtopi podbimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar deprem gündemini memleket gündemine taşımak adına elinizden ne geliyorsa yapmanızı dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.