
3.658 kelime · ~18 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 14 Ağustos'ta alıyoruz. Hasret bitti, süperlik başladı. Ahalinin gündeminde ise enflasyon var. Geçtiğimiz 5 yılda dolar her yükseldiğinde Berat Albayrak'ın şive komedisi performansını izliyorduk ya, şu dolar 10 lira olacak ya 15 lira olacak ya dediği konuşma.
Zamlardan sonraki Gırgır Şamata'nın yeni fenomeni artık Süleyman Soylu. Berat Albayrak'ın koltuğunu almak istiyordu, bir çekişme vardı aralarında geçmiş 5 yılda ve sonunda kazanan Süleyman Soylu oldu. Oh çektirip duruyoruz kendisine. Neden oh çektiriyoruz? Çünkü akaryakıt yerinde durmuyor arkadaşlar. Mazot 39 liranın üzerinde. 14 Mayıs günü 18,5 liraymış. Seçim bitmiş, aradan 3 ay geçmiş, bu 3 ayda %110 zam gelmiş.
Bunu gören vatandaş tam buraya bir ''Ooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooo Şimdi Süleyman Soylu demişken kendisi koltuğa veda etti fakat kendisiyle birlikte gelenler de gidiyor. 10 Ağustos'ta 16 vali merkeze çekildi ve 57 yeni vali atandı. Ya ne oluyoruz? İktidar mı değişti? Yok, Süleyman Soylu gitti. Ya zaten 81'imiz var.
Neredeyse tamamen değişti valiler. 57 ilin valisi değişti. Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'ya yakın bazı valiler merkeze çekildi. Afat Başkanı Yunus Sezer, Edirne Valiliğine atandı. 16 vali ise merkeze çekildi. Valiler değişti. 2 Ağustos'ta da 52 ilin emniyet müdürü değişmişti. Ya bir performans düşüklüğü mü var? Hırsızları mı yakalayamıyordu bunlar? Uyuşturmuş kaçakçılarını mı yakalayamıyorlardı? Neden değişti?
Bunlara ilişkin soru soran gazeteci olsa cevaplayacak yetkili yok. Öyle emrolundu ve uygulandı. Soylunun da artık adı kaldı. Bakalım hayatımıza bir daha nasıl girecek. Yerel seçimlerde illaki ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum. Çünkü orada da enteresan şeyler oluyor. Şimdi soru şu. Yerel seçimlerde ittifak olacak mı? Bunu deyince ne anlıyoruz? Muhalefet cephesi bir araya gelecek mi diye anlıyoruz değil mi? O devir geçti artık.
Atıyorum mesela İYİ Parti ile CHP yan yana gelecek mi? Bu sorular artık eskidi. Siz hiç İYİ Parti ile MHP yan yana gelecek mi diye düşündünüz mü? Bir hayal edin, bulunduğunuz kentte 3 aday var. Bir CHP'nin adayı, bir AKP'nin adayı, bir de İYİ Parti ile MHP'nin ortak adayı. Ne alaka demeyin. Devlet Bahçeli kendi üslubuyla bunu teklif etti İyi Parti'ye. Bunu da CNN Türk yayınına gönderdiği bir mesajla ilan etti. Gelin dedi, yerel iktidarda komşu olalım. Yerel seçimlere beraber girelim.
Bahçeli'nin sevgili izleyiciler mesajı şu İYİ Parti'ye. Çağırdık dönmediğimiz yuvaya, yerel iktidarda komşu olalım, ülke hayrına. İYİ Parti'yle MHP seçimlerde belli illerde yan yana gelir mi? Olabilir. Mesela İYİ Parti eski şehir milletvekili Nebi Hatipoğlu iki hafta önce T24'ten Eray Görgülü'ye konuşmuş. Demiş ki İYİ Parti CHP'yle yan yana gelmemeli. Gelecekse sağ partilerle bir araya gelmeli.
Kesinlikle CHP ile birliktelik istemiyorum. İyi parti birliktelik yapacaksa sağ partilerle yapabilir. Kesinlikle iyi partinin bir sol parti ile ittifak yapması taraftarı değilim. Eskişehir'de de diğer illerde de kesinlikle kendi adaylarıyla seçime girmeli. Şimdi şöyle bir listeyi gözünüzün önüne getirin.
Hangi sağ parti bu? Deva gelecek saadet falan olmadığına göre geriye ya AKP kalıyor ya da MHP kalıyor. E konuşulan parti iyi parti ise MHP daha yakın bir seçenek. MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yonter'de 10 Ağustos'ta Haber Global'de Hatipoğlu'na seslenmiş.
Ne olacak göreceğiz. Bu arada İyi Parti Sözcüsü Kürşad Zorlu da bu davete yazılı cevap vermiş. Ülke hayrına gelin İyi Parti'de birleşelim diyor o da. Fakat MHP'nin adını anmadan tabii. İyi Parti'deki ideolojik sancıya, MHP elindeki ağrı kesiciyle yanışıyor. Diyor ki sizin ağrınızın devası bende. Bu arada gözler Meral Akşener'i de arıyor tabii. İyi Parti sözcüsü Kürşat Yılmaz, Akşener'in 26 Ağustos'ta tarihi bir konuşma yapacağını duyurdu. Akşener, 26 Ağustos'ta saat 16.00'da Afyon Kapalı Spor Salonu'nda partisinin yerel seçim startını verecek. Bakalım ne diyecek, bilmiyoruz da.
İYİ Parti'de vaziyet bu. CHP'de ne var derseniz, CHP'de kayda değer bir şey olursa ben size söylerim arkadaşlar. Boşverin CHP'yi takmayın. Aynı tas aynı hamam gidiyorlar. İçi dolu bir tartışma, üzerine konuşmaya değer bir şey ortaya çıkarsa o zaman konuşuruz. Böyle böyle yaşlanıp gideceğiz. Sadece bugüne ait olanı konuşmaktan öteye geçemeyen toplumsal düzenimiz için için çürüyecek. Bu didişme hali yüzünden çürüyeceğiz. Gelecek endişeleri orta yerde duruyor ve biz bu nehre kapılmış sürükleniyoruz.
Bu bölümde bu toplumsal düzeni bizlere armağan eden partiyi, yani AKP'yi konuşacağız. Niye AKP'yi konuşacaksın, ya da hangi bağlamda konuşacaksın dersen, bugün 22 yıllık iktidar partisinin kuruluş yıl dönemi. Konumuz da o yüzden AKP olacak. O halde gelin bunu konuşalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Tam 22 yıl önce, 14 Ağustos 2001'de kuruldu AKP. Bugünün tren topiği de AK Parti 22 yaşında etiketi. İlk kurulduğunda adlarını AK Parti olarak söylerlerdi, hala da öyledir. AKP diyene de kızarlardı.
AKP diyenler de, neden size AK demek zorundayız derlerdi? Ben o zamandan bu yana AKP derim. O ilk tartışmaya kendimce hak vermiştim. Çünkü bizde parti isimleri baş harflerin kısaltmasından oluşur. İşte CHP, MHP, DSP, DYP, ANAP vs. şeklinde. Böyle alıştık yani. Hepsini baş harfleriyle anıp, Adalet ve Kalkınma Partisi'ne AKP demek dururken neden AK diyelim, onlar istiyor diye.
Fakat zaman içinde AK Parti demek norm oldu, AKP demek muhaliflikten sayılmaya başladı. Şimdi herkes AK Parti diyor. AKP ifadesi muhaliflere kalıyor. Halbuki başta yani 2000'li yıllarda sadece AKP'liler AK Parti derdi. Hatta onlar bile yer yer AKP deyiverirlerdi. O kadar ki Yozgat'ta AKP'den milletvekili olmak isteyen bir vatandaş inatla AKP deyince il başkanından zılgıtı yemişti hatırladınız mı?
Partim adına, AKP adına... Bir saniye baba, bir saniye. Tamam, özür dilerim. Tamam, rica ederim. Sen önce hangi partiden aday mı olduğunuzu biliyor musun? Evet, AKP. AKP. AKP olur mu ya? Pardon, AK Parti. Özür.
Şimdi Mavra'yı geçelim. Çok partili dönemde hiçbir parti AKP kadar uzun süreli bir iktidar nasip olmadı. Tamı tamına 21 yıllık bir iktidar. Az değil. Böylesi bir partinin neyi başarıp neyi başaramadığını artık söyleyebilecek kadar zaman geçti. Yani 21 yıldır başarılamayanı, bundan sonra da başarılamayacak olanları tespit edebiliriz.
Aslında başarı demek doğru olmayabilir. Sonuçta başarmak için çaba gerekir. Bugünden bakıldığında anlaşılıyor ki AKP bazı konuları umursamadı bile. Vizyonu buna yetmedi, buna kafası çalışmadı, buna kapasitesi yetmedi. Partiye oluşturan aklın çerçevesi sınırlıydı. Bu bölümde son 21 yılda çözülmesi gereken, çözmek zorunda olduğumuz, çözecek gücümüzün olduğu, fakat AKP'nin umrunda olmadığı için çözüme kavuşmayan sorunlarımızdan bahsedeceğiz. Öyle zannediyorum ki bu saydıklarımızı iktidarı destekleyenler de kabul edecektir.
Bu sorunlar öyle sorunlar ki her biri Türkiye'nin geleceğine ulusal güvenlik riskleri bıraktı. Hiçbirini muhalefetten de duyamıyoruz bu arada. Fakat ham hakikattir anlatacaklarımız. Bunlardan herhalde ilk akla geleni depremdi. 17 Ağustos ve 12 Kasım'da yaşanan 99 depremlerin hafızası hala tazeyken iktidara geldi AKP. Gündemimiz depremdi yani AKP iktidara geldiğinde.
İktidara geldiği 3 Kasım 2002'de memleketin en popüler kişilerinden biri, depremde de lakaplı Ahmet Mete Işıkara'ydı. Kandilli Rasathanesi Müdürü Işıkara, o günlerde televizyonlara çıkıyor ve deprem değil, bina öldürür diyordu. Bu sloganı ondan öğrenmiştik. Deprem değil, bina öldürürdü. Zeminin koşullarına göre yapının dizayn edilmesi lazım.
Deprem mühendisi yumuşak bir zeminede deprem güvenli konut yapar. Yapabilir. Yapabilir. Hiç de hiçbir şey olmaz. Işık Ara Hoca depremle yaşayan bizlere sihirli formülü açıklıyordu. Bu depremler hep olacaktı ama depremlerin afete dönüşmemesi mümkündü. Bunun için bina yapısı tohumuzu sağlamlaştırmak zorundaydık.
Gölcük ve Düzya depremlerine İstanbul depremi takip edecekti çünkü. Ham hakikati bu. Acilen bina sonunu dönüştürmeliydik. Peki yaptık mı? 20 yıl bakın 20 yıl. Yaptık mı? Cevaplayalım. Türkiye İstatistik Kurumu'nun 2021 yılına ilişkin bina ve konut nitelikleri araştırması günümüzde ne durumda olduğumuzu gösteriyor. Devletin resmi verisi yani. Buna göre şu anda oturduğumuz binaların sadece %47.4'ü yeni deprem yönetmeliğine göre yani 2000 yılından sonra yapılmış. Binaların %52.6'sı 2000'den önceki yapılar. Son 20 yılda bu yapıların dönüştürülmesi gerekiyordu. Yapıldı mı? Yapılmadı. Bunlar Türkiye ilişkin veriler.
İstanbul Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Burak Gökçe'nin paylaştığı verilere göre ise İstanbul'daki binaların %70'i bakın Türkiye'deki binaların %47'si 2000'den sonra yapılmış İstanbul'daki binaların %70'i 2000'den önce yapılmış sadece %30'u 2000'den sonra yapılmış 207 bin bina risk altında. Yani ufak bir depremde gidecek durumda. Buğra Bey hatırlarsanız Tren Topik'te bizlere anlatmıştı İstanbul'un durumunu. Deprem hafızasını diri tutmak başlıklı Tren Topik bölümünden dinleyelim. Ne kadar 2000 öncesi bina var? 2000 öncesi bina stoğumuz %70 İstanbul'da. Çok büyük değil mi bu? Çok büyük. Sayıya vursanız mesela ben... 800 bin. 700 binin üzerinde diyecek. 800 bine yakın, yaklaşık. AKP iktidarının bana kalırsa en büyük başarısızlığı İstanbul'du. Burada başarısızlık ifadesini dikkatli kullanmak gerekir. Çünkü başta da belirttiğim gibi ortada bana kalırsa bir vizyon da yoktu. Yani bir çaba yoktu. Yani depremle ilgili esaslı bir hazırlık yapılması gerektiğine ilişkin bir endişeleri yoktu.
Kısa vadeli yaşayan, ülkenin geleceğine ilişkin riskleri bertaraf etme kapasitesinden yoksunluğun en önemli kanıtıydı bu. AKP çok güzel didişiyordu rakipleriyle. Bu didişme hali içerisinde toplumsal düzenimiz tıkır tıkır işliyordu fakat gelecek risklere hiç odaklanamıyorduk. Vakit bir türlü geçmiyor da didişe didişe yılları, on yılları geride bıraktık. Bir deprem endişesiyle geçen 20 küsür yıl ve sonuç.
Ben duvar patlamasına uyandım. Beni biri çekti dışarı. Dışarı adımımı attım. Aşırı bir toz vardı. Herkes çığlık atıyordu. Herkes bir yerlere koşmaya çalışıyordu.
Devlet daha ne yapacaktı diyenler vasat bile değil. Vasatın altındaki zekadaki insanlardır. Onları ciddiye almaya gerek yok. Gerçek bu. AKP iktidarı Türkiye'yi depreme hazırlamadı. Maalesef. Bunu bir kinle, nefretle söylemiyorum. Gerçek bu. Herkesin kabul etmesi gereken bir gerçek. Umursamadılar. Bugün ölülerimizi sayamıyoruz. En son açıklanan veri 16 Nisan'a ait. 6 Şubat depremlerindeki ölü sayısı 50.500.
Sayamadığımız bir ölü sayısı var. Sayının 100 binin üzerinde olduğunu biliyoruz artık. Ondan sonra artık açıklamayı bıraktılar. Bilanço'yu yıllar sonra öğreneceğiz. 17 Ağustos depreminin bilançosunu 2009'da hesap edebilmiştik. Hepimizin başı sağ olsun. Sorumluları Allah kahretsin. Akıl almaz bir umarsızlık halidir Türkiye'nin deprem gerçeğini umursamamak.
Bakın 5 gün önce çevre ve şehircilik bakanı Mehmet Özasaki İstanbul depremine ilişkin bir basın toplantısı düzenledi ve ilave önlemler aldıklarını açıkladı. Riskli olarak söylenen 1,5 milyon civarında yapı var. 600 bini de ilk etapta çok daha fazla hasar görecek gibi, yıkılacak gibi gözüküyor. Ondan dolayıdır ki bizim bu çalışmaları daha da hızlı hale getirmemiz lazım.
Hemen yıkılacak gibi mi gözüküyor? 600 bin bina diyor. Sayıya bakın. Dalga geçer gibi. Bizim bu çalışmaları daha da hızlı hale getirmemiz lazım diyor. Ya ne gerek var acele etmeyin. Biz 20 küsur daha bekleriz. Zaten siz iktidardasınız. Zaten sizin iktidardan düşmeniz de mümkün değil. Ya 20 küsur yıldır iktidardasınız ve yarın İstanbul'da deprem olsa yüz binlerce konut risk altında. Ya bu ayıp değil midir? Beyefendi hızlı davranmamız lazım diyor.
İnsanın gerçekten çıldırası geliyor. Bakın Erdoğan ölene dek iktidarda kalacaktır. Aman değişmesin baş tacıdır. Fakat bir halkın hayatta kalma mücadelesinden bahsediyoruz. Ayıp değil mi? 20 yıla yakın bir iktidarın vizyonu Türkiye'nin deprem gerçeğini çözmeye yetmiyor. Yetmeyecek de belli bu. Gerekirse İstanbul için özel bir yasa çıkarıp bir an önce başlayalım. Allah korusun buradaki
Düşünülen ve söylenen depremin altından kalkabilme ihtimali çok gözükmüyor. Dolayısıyla 21 yılın sonunda AKP'nin Türkiye'nin sırtından yüklediği bir bilançodur depremi ciddiye almamak. Ve bugün yaklaşan İstanbul depremi artık hepimiz biliyoruz ki bir ulusal güvenlik riskidir. 6 Şubat'tan önce tam anlayamıyorduk. Ama İstanbul'da benzer bir deprem olduğu zaman neler yaşayacağımızı artık biliyoruz. Önlem alabilirlerdi. Hem devletin gücü ve imkanı vardı hem de yeterli süre vardı ama önemsemediler. Yakın zamanda yaşayacağımız İstanbul depreminde ölecek olanların kanı bu iktidarın elindedir bana kalırsa. AKP için net şekilde Türkiye'yi depreme hazırlamadı diyebiliriz.
Bunu kafası çalışan, fanatizmin gözünü henüz kör etmediği AKP'liler de kabul edecektir sanıyorum. Fakat sadece deprem değil, bir gıda krizi kapımızda. Tarımda çalışan nüfusun yaş ortalaması giderek büyüyor. Çiftçinin ortalama yaşı 50'nin üzerine çıkmış durumda. Çiftçi çocukları kente göçüp işçi olmayı tercih ediyor. Çünkü 21. yüzyılın köyleri kentlere oranla mahrubiyet bölgesi maalesef.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanı Şemsi Bayraktar henüz iki ay önce, 11 Haziran'da bu sorunu vurgulayan bir açıklama yapmış. Tarımda çalışan nüfusun yaş ortalaması tarımı olumsuz etkiliyor. Genç nüfus sürekli azalıyor ve kırdan göçüyor. Gençleri tarımsal üretime sevk edecek doğru politikalar uygulanmaz ve ciddi teşvikler verilmezse uzun vadede ülkemizin gıda az güvenliği üzerinde ciddi riskler ulaşacaktır. Çiftçi çocuklarının tarımsal üretime katılmaması boşuna değil. Mesele sadece teşvik yani para pul da değil. Para pul mesele değil hatta. 20 yaşındasınız ve köyde yaşıyorsunuz diyelim. Size soru. Kimle evleneceksiniz? Köyünüzde akrabanız bir kız ya da erkek yok. Hadi birini buldunuz diyelim. O kişiyi köyde yaşamaya nasıl ikna edeceksiniz? Hadi diyelim ki onu da ikna ettiniz. Çocuğunuzu okula nereye götüreceksiniz? Çoğu köyde okul yok. Taşımalı eğitimle kilometrelerce yol gidiyor çocuklar.
Hadi çocuğu kaydedecek okul da tamam. İnternet sorununuz var. Hatırlasanıza pandemide köylerde uzaktan eğitim büyük bir soruna dönüşmüştü. Hadi interneti de hallettiniz. Şimdi sıra geldi geçim meselesine. Bu ardan üretim maliyetleriyle, değişken fiyatlarla ne kadar dayanabilirsiniz? Mazotun hali ortada.
Hangi ülkede 3 ayda %100 zamlandı mazot? Mesele sadece mazota zam gelmesi değil. çok daha büyük bir meseleden bahsediyorum. Onu sadece bir örnek olarak verdim. Fakat yeri gelmişken belirteyim, özellikle kuru tarım yapılan bölgelerde, hububat üretiminde mazot çok ciddi bir maliyettir çiftçi için. Örnek veriyorum, Ege'de, Alaşehir'de, 4-5 dönüm arazide üzüm bağınız olsun veya Antalya'da, Serik'te o kadarlık bir seranız olsun. Geçinir gidersiniz. Traktörlük işiniz de çok yoktur.
Ama mesela Konya'ya gidin, Sivas'a, Urfa'ya gidin. Geçimlik buğday üretiyorsanız en az 150-200 dönüm araziniz olmalıdır. O arazi de traktörsüz işletilemez. O traktör de su gibi mazot içer. Süleyman Soylu, Gabar'daki petrolden bahsederken boşuna, al direkt traktöre koy ya demiyordu. Çiftçinin oyunu nasıl alacağını biliyordu. O, profesyonel bir siyasetçiydi.
Nasıl bir petrol olduğunu da söyleyeyim. Benzeri sudu Arabistan'da da var. Çıktığı an traktörü çalıştırabilecek bir kabiliyeti de var. Gravitesi çok yüksek. Çiftçinin yaş ortalamasının ellinin üzerinde olması demek, 10 yıl içinde tarımda ani duruş riskiyle karşı karşıya olmamız anlamına gelir. Tarımsal nüfusun son demlerini yaşıyoruz. Yaşlı çiftçi demek, bir ulusal güvenlik krizi demektir.
Bir anımı anlatayım. Pandeminin ilk ayları. Muhtaç belgeseli için Sivas Zara'dayız. Zara Ziraat Odası Başkanı Zeki Şimşek'in yanına gittim. Dedim ki bu bölgedeki genç çiftçilerden biriyle röportaj yapmak istiyoruz. Yardımcı olur musunuz? Zeki Bey genç derken dedi. Kaç olsun? Dedim ki 30'lu yaşlarında olsun. Dedi ki 30'lar 40'lar çok az var. Ya 50'ler 60'lar var ya da onların çocukları 10'lu 20'li yaşlarındakiler var.
30'lu 40'lu yaşlarında kimse çiftçilik yapmıyor. Peki dedim çocuklarla konuşuruz. Gittik bir dağ başına. Hasan abi, buğday üreticisi. Baktım bizi bekliyor tarlanın başında. 57 yaşında. O bölgenin en genç çiftçilerinden. Gözümle gördüm. Son demlerini yaşıyor tarım. 5-10 yıl daha geçinmek için üretecekler ve sonra ölüp gidecekler. Çocukları ise kente göçüyor.
Biraz yorulduk. Burada kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde 21 yıllık iktidarın hiç umursamadığı krizlerimizi konuşmaya devam edeceğiz. Kentte yaşayıp ahkam kesebilirsiniz. Reisinizi canınızdan çok sevebilirsiniz. Ama AKP için Türkiye'yi bir gıda krizine hazırlamadı dendiğinde söyleyecek bir şeyiniz yoktur. Yüzünüz yere eğilir. Yani memleketi gözleyen, tarımı bilen herkes bu dediğimi kabul eder. İsterseniz Erdoğan'ı canınızdan çok sevin. İktidarın geleceği düşünen bir tarım vizyonu bulunmuyor. Ham gerçektir bu. Fakat maalesef halkımız duruma sanırım hiçbir zaman uyanmayacak.
Biz gari kendi petrolümüzü çıkardık kimseye minanımız yok. Türkiye'nin her tarafı petrol. Güldür güldür petrol akıyor. Altın petrol. Güldür güldür akıyoruz oğlum. Artık bundan sonra zafer bizim oğlum.
Bir gıda krizi yaklaşıyor. Dünyada gıda milliyetçiliği tartışılıyor. Pandemi paranız olsa bile gıda ithal edememe ihtimalini acı şekilde gösterdi bizlere. Merkez kapitalist ülkeler, yani batı ülkeleri diyelim ya da tarıma yöneliyor artık. Sanayi ülkeleri tarım ürünü ithal eder önermesi eskide kaldı. Fil dişi sahilleri iklim kriz nedeniyle kakao ihracatının yarı yarıya düşeceğini söyledi.
Akdeniz ülkelerinde de yine iklim değişikliği nedeniyle büyük bir zeytin krizi yaşanıyor. Biz de haklı olarak zeytinyağı ihracatını durdurduk. Ama 90 liradan 170 liraya çıktı zeytinyağının kilosu. Yani gıda da ithalat ve ihracat artık serbest değil. Yeni bir döneme girdik artık.
Bir başımızdayız ve gıdamızı bu topraklarda, altını çiziyorum, bu topraklarda kendi kaynaklarımızla üretmek zorundayız. Fakat yıllardır söylenen iklim değişikliği tehlikesine uygun bir gıda politikası vizyonu sunamadı AKP. Acısını gıda enflasyonu olarak yaşıyoruz. Tüm dünyada gıda fiyatları düşerken Türkiye'de %61'lik gıda enflasyonu var.
Evet, Türkiye'deki durumun aksine aslında bütün dünyada gıda fiyatları düşüyor. FAO Gıda Fiyat Endeksine göre küresel gıda fiyatları son iki yılın en düşük seviyesinde. Deprem riski, gıda krizi riski. Bir de demografik risklerimiz var. Bu başlığı ikiye ayırmak mümkün. Birincisi sığınmacı meselesi. İkincisi ise yaşlanma meselesi. Demografik kriz başlığı altında bana kalırsa başı sığınmacılardan önce nüfusumuzun yaşlanması çekiyor. Yaşlanıyoruz tespitini yaptıktan sonra konuya ilişkin birkaç veri sunayım size.
Nüfusu en gençten, en yaşlıya doğru, küçükten büyüye dizince, orta noktanın yaşı, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana 30'un altındaydı. Hatta, 1923'den 1980'e kadar ortanca yaş yatal bir seyiriz yolu denebilir. Örneğin, 1940'da 19.6 olan ortanca yaş, 1980'de 19.9'muş. Bakın 20 bile değil, çok genç bir nüfus yani, ilk 60 yılın nüfusu.
Fakat 1980'den sonra ortanca yaşımız büyümeye başlıyor. Neden? Çünkü kente göç artıyor, işçileşme artıyor. Artık 7-8 üyeli hanelerden 3-4 üyeli hanelere dönüşüyoruz. Ve böylece 2012'de ortanca yaşımız ilk kez 30'u görüyor. O günden bu yana da artmaya devam ediyor. 2022'de ortanca yaşımız 33,5.
Türkiye'de nüfus yaşlanıyor. Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre 65 yaş üstü nüfus son 5 yılda %22,6 arttı. 8,5 milyon kişiye yaklaştı. Yapılan projeksiyona göre 2080 yılında Türkiye'de her 4 kişiden biri 65 yaş üstü olacak.
Şimdi ortanca yaş verisi meseleyi tam olarak idrak etmemizi engelleyebilir. Sanki herkes 33,5 yaşındaymış gibi bir algıya neden olabilir. Halbuki ortanca yaşın artması 65 yaş üstü bağımlı nüfusta da artışlar yaşandığını gösteriyor. 1980'de ülkemizde 65 yaşın üzerinde 2 milyon 113 bin kişi yaşıyormuş. 2000'de bu sayı 3 milyon 859 bine yükselmiş.
Bu gayet normaldir çünkü 65 yaş üzerindeki nüfus artışının toplam nüfus artışıyla paralel erlemesi beklenir. E zaten 1982'nin arasında da paralel erlemiş. Nüfus ne kadar arttıysa yaşlı nüfus da o kadar artmış. Bu gayet normal fakat... 2000'li yıllardan itibaren işler değişmeye başlamış. 2000'den bu yana nüfusumuz 64 milyondan 85 milyona çıkmış. Yani %32 artmış. Fakat 65% nüfusumuz, veriye dikkat edin, 3.859.000'den 8.451.000'e yükselmiş.
Nüfusumuz %32 artarken 65 yaş üstü nüfus artış oranı %119. Nüfus artışının neredeyse 4 katı. 2000 yılında her 100 kişiden 6'sı 65 yaşın üzerindeymiş. Bugün her 100 kişiden 10'u 65 yaşın üzerinde. 2060'ta her 100 kişiden 20'si, 2080'de 25'i 65 yaşın üzerinde olacak.
Bu bir demografik gerçek. Bunu durdurmamız mümkün değil. Buna uyum sağlamalıyız. Türkiye'nin yaşlı nüfus oranı ilk kez dünya ortalamasının üzerine çıktı.
65 ve daha yukarı yaştaki yaşlı nüfus oranları incelendiğinde geçen yıl en yüksek yaşlı nüfus oranına sahip ülke %35,9'la monarka oldu. Türkiye'nin yaşlı nüfus oranı %9,9'la dünya yaşlı nüfus ortalamasının hemen üzerinde ölçüldü. Peki buna çare ne? Çok açık ki sosyal güvenlik sistemimizi bu yeni duruma göre yeniden organize etmemiz gerekiyor.
Yaşlı nüfusu öldüremeyeceğimize göre, 15-64 yaş arasındaki istihdam oranını arttırmamız gerekiyor. Örneğin, Almanya ile aynı nüfusa sahibiz. Bizde kamu ve özel toplam sigortalı ve sigortasız 32 milyon çalışan var. Aynı nüfuslu Almanya'da 46 milyon kişi çalışıyor. Yaşların barınma sorunu ise başka bir risk. Bugün 30'lı 40'lı yaşlarda olan çalışanlar çalıştıkları süre boyunca ev sahibi olamayacak ve emeklilerinde kiracı olacaklar. Nerede yaşayacaklar, ne yapacaklar belirsiz. O halde konu sorununu çözmemiz gerekiyor. Devasa bir dolu sorun. Peki Erdoğan'ın bu yaşlama meselesine karşı vizyonu nedir?
En iyi arabalara binin! En güzel evlerde oturun! Üç değil, beş çocuk yapın! Tamam peki seni mi kıracağız reis? Yapalım o halde. 1 çocuk, 2 çocuk, 5 çocuk, 10 çocuk berekettir. Vizyon sorunumuzdan bahsederken kastettiğim buydu. Bir memleketin demografik gelişimine isyan ediyor reis. Ya bu memleketin 40 yıllık bir gerçeği zaten toplumsal hayat buna göre organize olmaya başlamış. Sen dedin diye 5 çocuk mu yapacak millet? Hatırlıyor musunuz 6 Şubat günü de depreme isyan etmişti.
Ya bu gelişimi bir hakikat olarak kavrayıp önlem almak gerekmez mi? Depreme kızmak ne demek? Demografiye kızmak ne demek? Önlem derken daha çok çocuk yapmamızı teşvikleyin elbette. Bu sürdürülebilir olmaz. Yeni duruma adapte olacak bir yapı kurmamız gerekiyor.
Bu yaşlanma meselesini ciddiye almıyoruz ama geleceğimizi etkileyecek belki de en büyük risktir bu iş. Türkiye'nin üretim yapısı teknoloji yoğun değil, emek yoğundur. Önlem almazsak yakın zamanda hizmet sektöründe 60 yaş üstü çalışanlara sanayi sektörünü gençlere bırakacağız. Eğer böyle giderse McDonald's'ta, Burger King'te, Starbucks'ta falan 60'lı yaşlarında çalışanlar göreceğiz.
Yaşamak için çalışacak yaşlılarımız. Şu anda da görmeye başladık zaten. Emeklilik sistemimiz çökecek. Kamu giderlerinin yarısı emeklilere gidecek. Eskiden emeklilik yaşını büyütürdük. Böylece sorunu hallettik zannederdik. Halbuki halının altına süpürürdük sorunu. Orada da deniz bitti. Köklü bir sosyal güvenlik reformu ve beraberinde ekonomik yapının istihdamı arttıracak şekilde dönüşmesi lazım.
Fakat tam tersine. Şimşek frene basıyor, işsizlik yaratarak enflasyonu dizginlemeye çalışıyor. Türkiye %5.5 büyürken bile %10'luk işsizlikle yaşıyor. Türkiye İstatistik Kurumu, Haziran ayına ilişkin işsizlik verilerini açıkladı. İşsiz sayısı bir önceki aya göre 2 bin kişi artarak 3.337.000 kişi oldu. İşsizlik oranı ise %9.6 olarak verilere yansıdı.
İşsizlik kronikleşiyor ve nüfusumuz yaşlanıyor. Sağlıklı çalışan bir sosyal güvenlik sisteminde her 4 çalışana bir emekli düşmesi gerekirken bugün her 1.69 çalışana bir emekli düşüyor. Ve oran giderek düşüyor. Bu demografik riske karşı da herhangi bir planımız programımız falan yok. Sığınmacı göçmen sorununa ise hiç girmiyorum. Ne yapacağız? Hiç bilmiyorum. Gönderecek miyiz? Entegre mi edeceğiz? Yok eğer göndereceksek ne duruyoruz?
Yok göndermeyeceksek bunu söylesinler de bir entegrasyon programı uygulansın. Yani planımız nedir? Ya da bir planımız var mıdır? Bu nedir ya? Milyonlarca insan öylece plansızca erişip gidiyor memlekette. Apayrı bir konu. Üzerine tek bir bölüme sığmayacak kadar fazla materyal olan bir konu. Deprem krizi, gıda krizi ve demografik listeler.
Tüm bu başlıklar maalesef umrunda olmadı 21 yıllık AKP iktidarının. Maalesef diyorum çünkü hepimiz bunların çilesini çekeceğiz. AKP bugün doğum gününü kutluyor. Lideri Erdoğan ise artık 70 yaşında. Belli ki yaşadığı sürece bu memleketi yönetecek. O kazandı. Erdoğancılar muradına erdi. Yaşadığı sürece onun taraftarları onu el üstünde tutacak. Ona dönük eleştiriler hakaretlerle karşılanacak. Onu eleştirenler, onun muhalifleri vatan hainliğiyle suçlanacak.
Ancak, AKP iktidarının 21 yıldır umursamadığı sorunlar, Erdoğan'dan sonraki iktidarların omzuna yıkılacak. Ve takdir edersiniz, saydığım sorunlar öyle alelade sorunlar değil. Her biri ulusal güvenlik ölçeğinde üzerine titrememiz gereken riskler. Ama gündelik hayat akıp gidiyor işte. Düşe kalka, bata çıka, ağır aksak.
Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete derler yani işte öyle. Tüm bu başarısızlıkların yanında bir de ekonomi var tabii. Ona ilişkin hiçbir şey demiyorum. Reis bir tanedir. Ekonomiye kimse kötü diyemez. Geçim sıkıntısı vardır diyen de haindir kardeşim. Ona hiçbir şey demek gerekmiyor. Orta oyuncular yıllar önce bugünkü durumumuzu anlatan bir şarkı yapmış. Benim de önüme düştü, hoşuma gitti. Dolara Endeksli Yaşam demişler şarkıya. Derya Baykal'ın sesiyle dinleyelim.
Siz kur farkıyla yaşaya durun, yaklaşan krizleri de pek düşünmeyin. Çünkü belli ki bu krizleri aşacak bir toplumsal düzenimiz, bu krizleri dert edinecek bir iktidar partimiz yok. Muhalefet öldüğüne göre, iyi ki doğdun AKP. Trend to People, bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar, ya yüzünüzü güldürmeye çalışın, salın gitsin. Hoşça kalın.
Dolara düğümlü yaşam Dolara düğümlü yaşam Dolara düğümlü yaşam Dolara düğümlü yaşam Efektif aldış çapraz kurlar Bir sterlin kaç dolar Efektif satış çapraz aşık Getap altın ne durumda? Altın bitti Alman markı Borsa birleşik endeksi Hangi yatırım fonları? Dikkat kapanış fiyatı Doğma da düğün...
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.