Podcast

300: Akbelen'de Taraflar 2: İnsanlık ve Rantiyeciler (Konuk: Derin Altan)

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Akbelen’de şirket, bölge halkı ve işçiler fotoğrafa yakından bakıldığında görünen taraflardı. Fakat daha geniş çerçevede bir tarafta insanlık diğer tarafta kapitalizmin rantiye sınıfı var. Bu bölümde Esmiyor podcast serisinin yaratıcılarından Derin Altan da bize eşlik ediyor.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.333 kelime · ~22 dk okuma

Çapınar Öleli 60 seneden fazla olmuş, fakat şu ifadesi hala geçerliğini koruyor. Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkanını vermiyor. Gerçekten de öyle. 10 Haziran'da, yani 2 ay kadar önce, medya uzmanı Faruk Bildirici, kendi internet sitesinde dış haberlerin ağırlığının ne kadar az olduğundan bahseden bir yazı kalemi aldı. İzleyici iç politikaya hapsediliyor. Körleşiyoruz, vizyonumuz daralıyor diyor Faruk Bildirici.

Bunun nedeni açıktır. Dış haberler, Türkiye'de en az ilgi gören, dolayısıyla en az reyting kalan, buna karşılık oldukça maliyetli olan bir servis. Okuyucusu, izleyicisi pek yok ama haberler maliyetli. Hal böyle olunca, Türkiye'nin medya organizasyonu dünyadan haberler vermez, bir süre sonra da bu haberleri verebilme becerisini yitirir.

Sonuçta dünyadan haberleri de doğru düzgün veremez hale gelir yani. Günün sonunda dünyadan bir haber, sadece kendi gündemini konuşan kapalı bir topluma dönüşüyoruz. Son dört yıla bir bakalım. Yolumuz uzun, heyecanımız yüksek, gençliğimiz var. 2019'daki yerel seçimlerin muhalefet adına zaferle sonuçlandırılmasından bu yana, Türkiye, Erdoğan düzeninin tasfiye olacağına odaklandı. Muhalif kamuoyundaki bu inanç, Erdoğan'ın da önlemlerini sertleştirmesine, yönetme krizi yaşamasına neden oluyordu. Gerçekten son derece olağanüstü bir 4 yılı geride bıraktık.

Transkriptin tamamını oku

An itibariyle bu olağanüstülük devam edecek mi? Yoksa rejim normalleşme adımlarımı atacak göreceğiz. Ama bu 4 yılda sadece üretim krizi yaşamadık. 2020'de pandemi, 2021'de orman yangınları ve ekonomik bunalım, 2022'de enflasyon, 2023'te deprem ve seçim derken bugüne kadar geldik.

Fakat, Cumhuriyet tarihindeki belki de en olağanüstü 4 yılda dünyadaki gelişmelerden de neredeyse habersiz yaşadık. Halbuki biz tümüyle kendi gündemimize odaklanmışken, 11 Aralık 2019'da, Avrupa Yeşil Mütabakatı, yani İngilizce ifadesiyle Green Deal, AB tarafından imzalandı. Maalesef Türkiye toplumu bu yeşil mütabakat konusunda yeterince bilgilendirilmedi. Muhalefet güçleri de bu mütabakatın sonuçları hakkında yeterince kamuoyu oluşturamadı. Halbuki mesele doğrudan vatandaşın cebini, Türkiye'nin de ekonomisini ilgilendiriyordu. Fakat sadece o değil. Aynı zamanda konu, büyük insanlığın geleceğine ilişkin hayati önemde bir konuyu, yani iklim krizini ilgilendiriyordu. Bu bölümde bu nedenle ilginç bir şey deneyeceğiz.

Bir yandan, Esbjor Podcast serisinin yaratıcılarından derinaltan bizlerle iklim değişikliğinde ne aşamada olduğumuzu anlatacak. Ben de bu değişikliğin neden olduğu ekonomik sonuçları sizlere aktarmaya çalışacağım. Bir derin konuşacak, bir ben konuşacağım. Akbelen'i ele aldığımız ikinci bölümü dinliyorsunuz. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

11 Aralık 2019'da imzalanan Avrupa Yeşil Mütabakatı kamuoyunda pek bilinmiyor ama ittire kaktıra bu dönüşümün önemini iş dünyası yavaş yavaş farkına varmaya başladı. O kadar ki Türkiye'deki organize sanayi bölgelerinde yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik birimleri kuruldu. Bu birimlerden biri olan Ankara'daki Ostim OSB'nin yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik yöneticisi Mustafa Kürşat Şahiner bu mutabakatı Ostim TV'de şöyle anlatmış. Avrupa Yeşil Mutabakatı, Avrupa'nın 2030 yılına kadar karbon emisyon miktarını %55 oranında azaltmasını ve aynı zamanda dünyada ilk karbon nötr kıtağı olmasını 2050 yılına kadar hedeflemektedir. Bu planla ilgili

Öncelikli başlıklar çevre kirliliğinin sona erdirilmesi ve sürdürülebilir ekonominin oluşturulmasıdır. Yeşil Mutabakat Planı ile birlikte 2050 yılına kadar bu bahsettiğimiz 193 ülke kendi eylem planlarını oluşturmakla yükümlüdür. Bilinmelidir ki bu yeni ekonomi modelinin dışında kalan ülkeler pastadan paylarını alamayacaklardır. Ciddi anlamda farklı hükümlülüklerin söz konusu olacağı bu mutabakat metni aynı zamanda bazı fırsatları da getirmektedir.

Sürdürülebilir büyüme. 21. yüzyılın en tılsımlı ifadelerinden biri haline geldi. Ne demek bu derseniz, özetle, tükenebilir doğal kaynaklara dayanmayan büyümedir diyebiliriz. Özellikle petrol bazlı enerji üretiminin tasfiyesi sürdürülebilir büyümenin olmazsa olmazı.

Ama sadece petrol değil, beraberinde doğal kaynakların da yani toprağın, suyun ve havanın da tüketilmemesi şart. Sonuçta bu kaynaklar sonsuz değil. Yani ekonomik refah artarken bu artışı siz tükenebilir bir kaynağa dayandırıyorsanız iyi bir iş yapmıyorsunuz. Ya da havayı, suyu, toprağı tüketerek büyüyorsanız sizin büyümeniz sürdürülebilir değildir. Yani uzun vadede işiniz yaş.

Bu sürdürülebilir büyüme ifadesi bizim 2003'te mevzuata aldığımız, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetim Kontrol Kanunu'nda da yerini almış bir ifade. Yani o kadar da yeni bir kavramdan bahsetmiyoruz. Taa 2003'te bizim mevzuata girebilmiş. Bayağıdır biliyoruz yani söz konusu bu yaşadığımız iklim krizinin yarattığı tehdidi. Bu aşamada derine bir kulak verelim. İklim değişikliği ve iklim krizi aslında baktığımız zaman bizim hayatımızın yani ikimizin hayatının başına tekabül eden bir anlıyoruz ve bunu daha öncesinde de anlaşılıyor. 1800'lerin sonundan zaten bilimsel araştırmalarla anlaşılıyor. 1970'lerde petrol firmaları bile bunları artık anlıyorlar.

Ama 1980'lerin sonundan itibaren artık bu konuda çok daha ciddi bir bilgi birikimi oluşuyor. 1992'de zaten bu konuda Birleşmiş Milletler'de bir çerçeve sözleşme yapılıyor, iklim değişikliği çerçeve sözleşmesi. 1992. Aslında çok uzun süredir konuşulan bir konu ama çok uzun süre bu ileriki bir gelecekte olacakmış gibi lans ediliyor.

Neden? Çünkü insanın zihni lineer çalışıyor. Yani doğrusal bir denklem. Ama iklim değişikliğine baktığımız zaman bunun kimyasal ve bilimsel, fiziksel temeli eksponansiyel. Yani böyle yavaşça hızlanıp sonra zıp diye yani COVID gibi. Bugün 3 kişiye bulaşıyor. Bir sonraki gün 3000, bir sonraki gün bakıyorsunuz bütün dünya kapanmış. Yani COVID'de hatırlarsanız Mart başında ya bunu abartıyorlardı. 18 Mart'ta bütün dünya kapanmıştı.

Aslında benzer bir grafik var. İnsan zihni eksponansiyel artan grafikleri anlamıyor. Yani maalesef makine bunu algılayabilecek gibi değil. Yani yapabileceğimiz bir şey yok. Bu noktada akla büyümek zorunda mıyız sorusu gelebilir. Eğer nüfusumuz artıyorsa aynı miktarda tüketmek için ya daha çok kaynak yaratmak zorundayız ya da nüfusumuzun artışını engellemek durumundayız.

Bu kaynağı nasıl yaratacağız? Bunun toplam dört yolu var. Kısaca söyleyeyim size. Birincisi, emek gücü miktarını arttırabilirsiniz. Yani ya nüfus artışı olabilir ya da mesela dışarıdan Türkiye'ye 30 milyon insan gelir, o insanları istihdam ederseniz süper, büyürsünüz. Sermaninizi arttırabilirsiniz ya da topraklarınızı büyütebilirsiniz. Mesela Devlet Bahçeli'nin şu ifadesi aslında ekonomik büyüme nedenidir. 81 düzgeden hemen sonra

82 Kerkük, 83 Musul deme hakkının önünde hiçbir güç duramayacaktır. Musul ve Kerkük Türkiye topraklarına katılırsa, bu bölgede üretilen mal ve hizmetlerin fiyatları da bizim gayri safi milli hasılarımıza eklenir ve ekonomik olarak geçen yıldan daha fazla gelir elde ediyormuş gibi görünebiliriz ve büyürüz dolayısıyla. Fakat bu saydıklarımın neredeyse hiçbiri sürdürülebilir değildir. Mesela emek gücünü arttırarak büyüyelim. Ne yapacağız? 500 milyon nüfuslu bir Türkiye mi olacağız? Üstelik nüfus projeksiyonları da 2040'tan sonra 100 milyonun üzerine çıkan Türkiye nüfusunun artık plato yapacağını söylüyor. Yani nüfus artışımız 2040'larda duracak. Bu nedenle nüfus artışından kaynaklanan ekonomik büyümenin sonuna geleceğiz 2040'larda.

Bir önceki bölümde zaten bu yaşlanma meselesinden bahsetmiştim. Şimdi gelelim toprakla büyümeye. Diyelim ki Musul'u ve Kerkük'ü aldık. Toprak fethederek sonsuza dek büyüyemezsiniz. Musul'u ve Kerkük'ü aldınız, ya sonra? Şam'ı da mı fethedeceksiniz? Türkiye'nin el değmemiş koylarına oteller diktiğinizde, tesisler inşa ettiğinizde de benzer bir etki yaratırsınız. Heh işte bingo. Onun da sonu vardır.

Dolayısıyla sürdürülebilir değildir. Bir doğal kaynak bulabilirsiniz. Örneğin mesela Gabar'da petrol buldunuz da ekonomik olarak büyürsünüz. Bu iyi haberdir de bu kaynak da sonu olan bir kaynak olduğu için sürdürülebilir değildir. Gabar'dan petrol çıkıyor. Şimdi Amerika çıldırmaz mı? Avrupa çıldırmaz mı? Daha yeni başladı.

Nasıl bir petrol olduğunu da söyleyeyim. Benzeri Suudi Arabistan'da da var. Çıktığı an traktörü çalıştırabilecek bir kabiliyeti de var. Gravitesi çok yüksek. Gabarda petrol bulduğunuzda Amerika, Avrupa çıldırıyor mu? Valla bilmiyorum. Bundan 50-60 yıl önce olsa belki iştahları kabarıyordu diyebilirsiniz. Fakat an itibariyle bir toplumun

petrole dayalı bir zenginleşmesi ancak kısa vadeli olabilir ya da mevcut büyüme patikasını bir doğal kaynağa dayanarak değiştirmesi mümkün değil artık. Ama kısa vadeli olabilir dediğim gibi. Çünkü dünyanın mevcut büyüme konjonktürünün sonuna gelmiş durumdayız. Peki, mesele yalnızca ekonomik mi? İklim değişikliğinin sonuçlarını ne şekilde gözlüyoruz? Dünyayı geçtim, doğrudan biz Türkiye'de ne durumdayız?

Bana sorarsanız, Türkiye en riskli ülkelerden bir tanesi. Ya bunu nasıl söylersin? Çok rahat söyleyeyim. Suriye sınırının güneyine bakalım ne var? Ağaç var mı hiç? Ve iklim değişikliğinde ısınma yaşandığı zaman oradaki çöl ortamı diyelim veya o iklim yavaş yavaş kuzeye doğru çıkıyor. İlk çıktığı zaman ilk duran sizsiniz zaten. Daha sonrasında enerji bağımsızlığını sağlayabildiğiniz zaman, gıda bağımsızlığını sağlayabildiğiniz zaman, toplumu bu konularda eğittiğiniz zaman,

Ya karbonları ben mi saldım, bu benim problemim değil, bu Batı'nın problemi demediğiniz zaman aslında bu olayın çözümünde ben Türkiye'nin çok rahatça bir yer alabileceğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye'de ve Anadolu kültüründe bizden bile önce burada yerleşmiş olan bazı temalar, işte bunun imece olabilir, yardımlaşma olabilir, başkalarının dertlerinde de dert edinmek olabilir. İşte Avrupa Birliği'nin yeşil mütabakatı da bu zeminin üzerine yükseliyor. Tek bölümde bu konuyu eritmemiz mümkün değil ama bizleri doğrudan ilgilendiren odak sorunumuz sınırda karbon düzenleme mekanizması. Avrupa Parlamentosu kısaca SKDM denilen bu düzenlemeyi 16 Mayıs'ta resmi gazetede yayınladı. Tarihe dikkat 16 Mayıs. O esnada bizim her zaman olduğu gibi bambaşka gündemlerimiz vardı.

Buradayım ve buradayım. Siz de buradasınız. Vallahi de billahi de sonuna kadar mücadele edeceğim. Sınırda karbon düzenleme mekanizması bizim yine ilgi alanımıza giremedi. Tren topik olamadı. O günlerde yine kendi iç gündemimize dalmış durumda didişiyorduk. İstanbul Maden ve Metal İhracatçıları Birliği üyeleri için bir bilgilendirme videosu hazırlamış. Oradan dinleyelim. Nedir bu sınırda karbon düzenleme mekanizması ya da kısaca SKDM?

Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında sera gazı emisyon azaltım hedefine ulaşılması açısından temel araçlardan biri SKDM olarak kısaltılan sınırda karbon düzenleme mekanizması. SKDM ile Avrupa Birliği için de 2005 yılından bu yana uygulanan emisyon ticaret sistemine eşdeğer bir karbon fiyatlandırmasının ithalat aşamasında da uygulanması öngörülüyor. Teknik bir anlatım Türkçesi ne? Türkçesi Avrupa Birliği kendisine üye olmayan ülkelerden.

İthalat yaparken ürünün içerdiği karbon salınımına göre ek ithalat vergisi alacak. Yani bu karbon salınımı denilen hadise öyle alelade söylenmiş bir aydın tavrı değil. Artık doğrudan ekonomimizin bir parçası. Yani Avrupa Birliği diyor ki ben senden mal alırken ürünün içerdiği karbon emisyonuna bakacağım.

Bu ürünü üretirken kullandığın enerjiden tut da ürünün içerdiği kimyasallara dek inceleyeceğim. Siz de bunu raporlamakla sorumlusunuz. Eğer mütabakatın standartlarına uymuyorsa senin malını daha pahalı hale getirecek bir vergi uygulayacağım. Böylece senin malının rekabet gücü azalacak.

Ben buna ithalat vergisi diyorum ama aslında tam bir vergi de değil. Avrupa Birliği'ne ihracat yapmak isteyen şirketler kirletme hakkı sertifikaları satın alarak yani ilave bir maliyete katlanarak söz konusu ticaretlerini bu şekilde gerçekleştirmek zorunda kalacak. Dolayısıyla AB'ye mal satan bu ülkeler maliyetlerini ya fiyatlarına yansıtacak yani daha pahalıya satacaklar mallarını ya da kar marjlarını düşürecekler. Bu noktada yeşil dönüşümünü tamamlayan ülkeler, böyle bir maliyete katlanmayacağı için söz konusu bu ülkelerin rekabet gücü artacak yani aslında yeşil dönüşüm birçok ülke için bu anlamda bir fırsat yaratıyor. Daha da basitleştirirsek, bu yeşil dönüşüm işini ciddiye almaz isek biz, AB'ye mal ihraç edemeyeceğiz.

AB'nin mütabakat metnini 193 ülkenin imzalaması da Avrupa Birliği'nin ticari ve finansal hacminin yarattığı motivasyon aslında. Yani herkes bu pastadan daha fazla pay almak için şu anda birbiriyle yarışıyor. Fakat Batı bu konuda duyarlı görünse de aslında tek bir Batı yok, iki Batı var. Madalyonun diğer yüzünde de iki yüzlülükle karşılaşıyoruz. Pakistan'da mesela iklim değişikliğinden kaynaklı iki büyük olay yani yağmur ve buzlarimiz aynı anda oluyor. 33 milyon insan, tekrar ediyorum 33 milyon insan evsiz kaldı Pakistan'da iki sene önce. O olaydan hemen birkaç ay sonra kop.

27'ye biz gitmiştik Mısır'da ve ben tabii ki de direkt Pakistan standına gittim ve oradaki insanlarla bu konuyu konuştum. Bana söyledikleri şey, yani biz ne kadar Türkiye ilişkin eleştiriler de yapsak, benim şahsi görüşüm dünyadaki ülkeleri üçe ayırırsak birinci kısmın altlarına doğrudur Türkiye. Yani bir deprem olduğu zaman bile Çok fazla şey eleştirebilirsiniz ama devlet yapısı oranın tekrar kurulması için, okulların eğitimi tekrar olması için seferber olduğu zaman belki ek vergi yükü getirir. Dersiniz ki yani abi toplamıştın vergiyi oradan yapsın. Hani böyle eleştiri yapabiliriz ama organize olabiliyor. Pakistan'da söyledikleri, bu evler bu arada kerpiçten yani hani selde hemen gidiyor. Bir nesil kesin gitti. Yani bir nesil eğitim, sağlık yani hiçbir şey beklemeyin. O insanların kendilerini toparlayıp iş gücüne, entelektüel kültürel birikimini geliştirmesini beklemeyin. Bir nesil sadece hayatını devam ettirmek için devam edecek. İkinci nesili belki kurtarırız. Çünkü Pakistan'ın zaten altyapısında bir sıkıntı var. Diğer bir örnek de şöyle vermişti ve biraz sinkaflı bitirmişti. Dünyanın bazı bölgelerinde yaşanan problemler çok daha rahat göz artı edilebiliyor.

Örnek veriyorum. Kanada'daki orman yangınlarından dolayı New York'ta duman olduğunu hatırlıyorsun diye düşünüyorum. O mesela herkesi de öğreniyor. Ama dünyada 7 milyon kişi hava kirliliğinden ölüyor her sene. 7 milyon insan. Bunların neredeyse tamamı gelişmekte olan ülkelerde. O yaşanılan duman içerisinde geçiyor bazı insanların hayatları.

Buna da orada parantezi kapatıyorum. Geri dönüyorum Pakistan konusunda. Şunu söylemişti. Notredam'ın çatısı yandığı zaman, tabi bunu dini bir sebeple kesinlikle söylemedi. Sadece Avrupa medeniyetinin ve gelişmekte olan ülkeler diyelim ki kendisi gelişmemiş ülkeler diyordu bu arada. Çünkü gelişmekte olan ülkeler yanlış bir tanımlamadır. Burası gelişmedi demişti. Notredam'ın çatısı yandığı zaman 1 milyar dolar toplanmış bir haftada

Pakistan 1 milyar dolar istiyormuş yani acil müdahale işte okulların ve şeyin kurulması için. 3 ayda 170 milyon dolar toplayabilmişlerdi. Yani burada da aslında bu arada biliyorsun noturdan dünyanın en zengin kurumlarından bir tanesinin mal varlığı olarak geçiyor. Yani öyle bir maddi bir ihtiyaç da tabii çok da yoktu. Tabii oralarda farklı sebepler de var. Yani bu karşılaştırmanın çok doğru olmadığını da kendisi de söylüyordu ama o kadar canı ve yüreği yanmış ki işini gücünü her şeye bırakmış ve bu konuya girmişti.

Şimdi Avrupa Yeşil Mütabakatı 16 Mayıs'ta yürürlüğe girdi de peki ne zamandan itibaren başlayacak? Yani bu bir takvimi var mı bu işin? Dinleyelim. SKDM 1 Ekim 2023 tarihinde yalnızca raporlama yükümlülüğüyle sınırlı olarak uygulamaya girecek.

1 Ekim 2023 ile 31 Aralık 2025 tarihleri arasında mali yükümlülük oluşturmayacak bir geçiş dönemi olacak. Bu dönemde ithal edilen ürünlere gömülü emisyonlar için herhangi bir ücretlendirme yapılmayacak. Geçiş döneminde veri toplanması ve düzenlemenin iyileştirilmesi hedefleniyor. Mali yükümlülüklerin devreye girdiği asıl uygulama dönemi 1 Ocak 2026 itibariyle başlayacak. Demek ki 1 Ocak 2026'dan itibaren bu işlere başlayacağız.

Şimdi bu aşamada da bir dönüşüm geçirmemiz gerek. Ne yapacağız? Mesela termik santrallerin toplam enerji üretimindeki payını azaltmamız lazım gibi. Şimdi düzenleme 2019'da imzalandıktan hemen sonra bu sınırda karbon düzenleme mekanizması devreye girecekti aslında. Fakat 2020'de başlayan pandemi nedeniyle süreç biraz uzadı. Fakat artık daha fazla vaktimiz kalmamış durumda.

Türkiye, AB'ye ihracata devam etmek istiyorsa yeşil dönüşüm şartlarını yerine getirmek zorunda. Aksi halde durum vahim. Bir veri. 2022'de Türkiye toplamda 257 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirmiş. Toplam dünyaya 257 milyar dolarlık mal ihraç etmiş.

Bunun %40'ına karşılık gelen 103 milyar doları ise Avrupa Birliği ülkelerine yapılmış. Türkiye ihracatının hemen hemen yarısının Avrupa Birliği'ne yapıldığı düşündürse yeşil dönüşümü en çok ciddiye alması gereken ülkelerin başında geliyoruz. Aksi halde büyük ekonomik sorunlar yaşayabiliriz. Benim gözlemim, iklim krizi konusunda endişeliyiz de, sonuçlara hakkında yeterince bilgi sahibi değiliz. Tam Pınar'ın sözündeki gibi, kendimiz dışındaki dünyaya yabancıyız. Bu bilgisizlik hali, siyasetçiler tarafından da manipüle ediliyor.

2021'deki orman yangınlarını hatırlayın. 2010'lar boyunca yanan orman varlığı 2021'de sadece tek bir yılda yanmıştı. Ve kimse iklim krizini konuşmamıştı. Antalya'da Diyarbakır plakalı araçlar durduruluyordu hatırladınız mı? Ya bu iklim krizinden kaynaklanıyor diyenlere de PKK'lı diye saldırılıyordu.

Bunu bir çiftçinin veya ormancı bunu söylemez çünkü doğanın nasıl çalıştığını bilir. Sen bunu anca nerede söylersin? Beşiktaş'ta evinden tweet atarsın bunu. Çünkü rasyonel bir mantık yürütmeye çalışırsın. Ama eğer uzun süre boyunca 30 derecenin üstünde, %30 demin altında ve belli bir rüzgarda olursa

Zaten ısınmış kuru yük bu o sebeple veya bu sebeple işte sıçramadan birisi sigarasını atar bir şey olur. Sigarasını atan kişi orman yaktı anlamında söylemiyorum. Yani en ufak sebepten ya bu nasıl biliyor musun? Trafik kazası olmuş ve iki kişi çıkmış.

Kafa kafaya dalacaklar artık. Yani orada birisinin korna çalmasından bile dalabilirler. Yani orası hakikaten patlamaya hazır bir bomba olmuş. Şimdi bu patlamaya hazır bomba Akdeniz coğrafyasında daha önce de oluyor. Yani orman yangınları olan şeyler. Ama biz 15 günde Türkiye'de 50 yılda yanan orman alanı yandı. Bu arada aynı tarihte Sibirya'da da ormanlar yanıyordu. Orman

yangınlarıyla orman varlığı yok olmuyor. Orman kendi haline bırakıldığında yeniden büyüyebiliyor zaten. Orman her yerden ürüyebiliyor. Bilenler biliyordur mesela, Çernobil'de bile orman fışkırdı. Madencilik faaliyetleri ormanları Çernobil'den çok daha uzun yıllar boyunca yok ediyor. Bölgeyi çölleştiriyor. Hele ki kömür ve taş ocaklarının üzerinde yeniden orman bitmesi uzun zaman alıyor. Toplam sera gazı emisyonunu da emen şey ormanların kendisi. Yani aslında sera gazı emisyonunu azaltmak istiyorsak ormanlarımızı korumak durumundayız. Bu yeşil mütabakat için de son derece önemli. Türkiye'nin sera gazı emisyonları ne durumda peki? Bunu kısa bir adadan sonra konuşalım.

Türkiye'nin toplam seragaz emisyonları 2021 yılı itibariyle 564 milyon ton karbondioksit eş değerine ulaşmış. Bunu böyle karbondioksit eş değeriyle anıyorlar toplam seragaz emisyonunu. Bu toplam küresel emisyonun sadece %1.1'i. Yani aslında Türkiye toplam küresel kirliliğin %1.1'inden sorumlu. Ama dikkat, son 10 yıl veri alındığında emisyon salınımını en hızlı arttıran iki ülkeden biri Güney Kore, diğeri Türkiye. Yani demek ki büyüme var, ekonomik büyüme var ama bu büyüme diğer ülkelere kıyasla doğal kaynakların daha fazla tüketimiyle gerçekleşmiş.

Yani ne demek bu? Sürdürülebilirlik sorunu var. Bu noktada termik santraller karbon emisyonu konusunda en sabıkalı enerji üretimi olarak dikkat çekiyor. Tema Vakfı konuya ilişkin bir bilgilendirme içeriği de hazırlamış. Elektrik üretmek için kömürü yakıt olarak kullanan santraller ekonomik sebeplerle çoğunlukla kömür madenlerinin yakınına kurulur.

Madenden çıkarılan kömür kırıcılarla küçük parçalara ayrılır veya toz hale getirilir. İşlenen kömür yakılır ve bu işlemlerde yoğun miktarda atık külü ortaya çıkar. Sadece bu değil, aynı zamanda enerji üretimi her gün binlerce litre su tüketimiyle birlikte gerçekleşiyor. Her gün binlerce ton su kullanan santraller iklim kriziyle birlikte kuraklık riskini daha da arttırmaktadır.

Deşarj edilen su toprağı ve suyu kirletir. Atık kül tepelerinden rüzgar ve yağmur etkisiyle kimyasallar çevreye yayılır. Yani aynı anda hem suyu hem havayı hem toprağı tüketerek enerji üretiyorsunuz. Bu sürdürülebilir değil. Peki bitecek mi? Bir süre sonra fosil yakıtlar o kadar azalacak ki fiyatı maksimum seviyeye çıkacak. İşte bu ortamda en değerli yakıtlara sahip olmak anlamlı hale gelecek.

Ama dünyadaki her şeyde bildiğimiz gibi dengeyi kurmak çok zor. Bir medeniyet geliştiriyorsunuz. Medeniyetleri fosil yakıtlar üzerinden geliştiriyorsunuz. Sadece arabalar ısınma olarak bakmayın. Çeliği üretirken doğalgazla, kömürle üretiyorsunuz. Yani medeniyetinizin temel taşı yakıt olarak fosil yakıt. Bunu değiştirmek muazzam zor. Bunu dövüştürürken de bu fosil yakıt bütün ülkelere 197'si eşit dağıtılsaydı yine daha kolay olurdu. Herkes aynı anda bırakırdı ama bir kısmına çok

büyük fosil yakıt kaynakları bahşedilmiş. Bunlar dünyada çok ciddi güç odakları oluşturmuş. Hem politik olarak hem şirket olarak ve düzenleyici kurumlara, kanun koyuculara bunlar çok ciddi lobby çalışmaları yapmış. Onun dışında sosyal medya gibi ortamlarda da Kulağına kar suyu kaçırarak veya uzmanlarla konuşarak veya işte sürdürülebilirlik diye bir terim çıkararak o petrolün son damlasına kadar, o kümürün son gramına kadar kullanılması için elinden geleni yapacaktır diye düşünüyorum. Yani fosil yakıtlar geleceğimizde olmayacak. Fakat biz fosil yakıtları bir süre daha tüketmeye devam edeceğiz.

Fakat bu aynı zamanda söz konusu bu yakıta dayalı enerji üretiminin de eskidiği anlamına geliyor. Bu esnada insanlığın 19. yüzyılda inşa ettiği medeniyeti, yani petrol bazlı sanayi toplumunu kökten değiştirmek durumundayız. Bir önceki bölümde toprağın veriminin düşüşünden bahsetmiştik mesela.

Bu da bir ekonomik maliyet. Yani termik santral bir ekonomik değer üretiyor ama ekonomik olarak ölçülebilir olmayan ek maliyetler de yaratıyor. Bunları geçelim. Zaten genel olarak bunu hesap edebilecek bir medya düzenimiz de buna duyarlılık gösterecek bir kamuoyumuz da yok maalesef. O yüzden anladığımız dilden konuşalım ve konuya geri dönelim. Bu yeşil dönüşümü gerçekleştirmezsek aç kalacağız. Çünkü Avrupa'ya mal satarken zorlanacağız.

Şimdi biz kentte yaşayan insanlar olarak doğayla temasımız daha zayıf. Ama sadece mal satarken zorlanacağız ifadesi meseleyi yeterince açıklamıyor. Önceki bölümde Muhtaç adındaki tarım belgeseli deneyimimizi anlatmıştım size. Türkiye'nin çiftçileri iklim değişikliğini doğrudan deneyimliyor ve tarıma verdiği zararı yaşıyorlar. O yüzden ben çiftçilerle konuştuğum zaman hepsinin ağzından iklim değişikliğini, hava değişikliğini, küresel ısınmayı duydum. Yani sadece mal ihracatı değil, tarım da tehlikedir.

Eklim olayları da genellikle toprakla, tarımla, denizle uğraşan insanlar tarafından fark ediliyor. Mesela El Niño, bugün çok konuşulan bir olay. El Niño, güney salınımı. Adının El Niño olmasının sebebi, bu fenomen daha çok aralık aylarında fark ediliyor ve El Niño, küçük İsa çocuk anlamına geliyor ve Perulu balıkçılar denizdeki balık eksikliğinden bunu fark ediyorlar. Yani abi burada balıklar gitmiş, burada akıntılarla ilgili bir olay var diyorlar ve El Niño ismi oradan geliyor.

Aslında iklim hareketinde çok fazla, iklim biliminde daha doğrusu, çok fazla amatör toprakla veya dünyayla çalışan insanlar yapmış olduğu araştırmalar var. Çünkü siz burada oturduğunuz zaman anlamıyorsunuz. Mesela sıcak hava dalgası bir iklim afeti midir? Bir afet midir? Sıcak hava dalgası evet bir afettir. Yani sel yerine bir hava geliyor. Ama bunu afet olarak tanımlamakta birazcık daha böyle dikkatli davranmaya çalışıyoruz. Çünkü klimalı ortamlar içerisinde yaşama ihtimalimiz var en azından. Yeşil dönüşüm deyince sadece ihracata ya da tarıma dönük bir etkiden bahsetmiyoruz. İşin bir de finans sektörü boyutu var. Dünya Bankası'nın verilerine göre dünya piyasalarında 90 trilyon dolara ulaşan tahvil var. Ne demek tahvil? Borçlanma kağıdı yani. Fakat 2016'da imzalanan Paris İklim Sözleşmesi ile birlikte yeşil tahvil adı verilen yeni bir finansman türü ortaya çıktı.

Ne demek bu? Yeşil tahvil şu, doğal yaşama, çevreye, iklime fayda sağlayarak sürdürülebilirliğe katkıda bulunan projelere bütçe ve kaynak yaratan tahvil, işte yeşil tahvil. Yani bu yeşil dönüşümde mütabakata uygun hareket eden ülkeler finansmana çok daha kolay ulaşacak. Dünyada an itibariyle 694 milyar dolarlık yeşil tahvil var. Bu çok büyük bir pasta ve bu pasta giderek de büyüyor. Ne kadar büyüyor mesela? 2016'dan bu yana yeşil tahvil hacmi %370 artmış durumda. İtal enerji bağımlısı ve kronik döviz açığı bulunan Türkiye için bu fonlardan uzak kalmanın maliyeti çok büyük. Yani ucuza para bulabildiğimiz bir kaynak var ortada fakat biz bu kaynaklardan kullanmak istemiyoruz. Ne büyük lüks.

Türkiye'nin elektrik üretiminde yenilenebilir enerjinin payı teşviklerle giderek artıyor. Bunu kabul etmek gerekir. Ancak elektrik üretiminin yüzde 65'i fosil yakıtlardan karşılanıyor. Bunun peyderpey azalması lazım. 2026'tan sonra da neredeyse tümüyle bitirilmesi lazım.

İktidar medyası da diyor ki, Almanya neden kömürden vazgeçmiyor? Mesela Kanal 24'ten Hikmet Genç bu soruyu sormuş. Hikmet Genç de gazeteci olduğunu iddia ediyor ama bu sorunun üzerine biraz araştırma yaptık. Ben size verileri paylaşayım. Almanya'da da durum şu bu arada. 2030 yılına kadar tüm kömürlü termik santralleri kapatma kararı almış durumdalar. Hatta santrallerini kapatmaya da başladılar. Fakat...

Ukrayna Rusya krizinden sonra Rusya doğalgazı kesince bazı santralleri yeniden açtılar. Ya Almanya övecek değilim, bu duruma düşmelim de. Dezenformasyonun da anlamı yok. Avrupa Birliği üzerinde Almanya'nın etkisi çok büyük. Almanya kömür santrallerini 2030'a kadar kapatıyorsa çevre ülkeleri ne zaman kapattıracaklar sizce?

Şimdi bir sayalım. Sayı saymayı biliyoruz. 2023'teyiz. Hatta 2023'ü geride bırakmamıza 5 ay kaldı. Bu yılı saymazsak, Thermic Central deyince aslında 5-6 yıllık ömrü kalmış bir teknolojiden bahsediyoruz. Genel olarak vaktimiz daraldı çünkü. Artık sonuna geliyoruz.

Yani iklim bilimci değilim. Bu konuya bayağı hayatımın büyük bir kısmını verdim. Türkiye'de bu konuyla ilgili uzman olan 150 kişiyle konuştum. Bu konuda yüksek lisans yaptım modelleme ve analiz konusunda. Şunu net biçimde söyleyebilirim. Bu konu 150 yılın sonu... Yani 150 yıl sonunun konusunu insanlık zaten tartışmaz bile. Yani kelimesi bile geçmez. Bu konu 30 yıl sonranın konusu mu diye bir tartışmalar oluyordu. Özellikle de 2000'lerin başında, 2010'larda vesaire. Şu anda bu konu 2030 bile çok

Geç, 2030'dan önce konuşmamız gerekiyor dediğimiz bir noktadayız. O halde yavaş yavaş sadede gelelim. Bir önceki bölümde Akbelen yaşayacaksa Yeniköy ve Kemerköy santralleri kapatılmak zorunda demiştik. O bölümü dinlemediyseniz lütfen dinleyin. Ya da tersi de geçerliydi. Santraller yaşayacaksa Akbelen ölecek. Peki ne için öldürüyoruz Akbelen'i?

2026'dan itibaren başımıza bela olacak. 5-10 yıl içinde çok daha büyük maliyetler yaratacak. Pek çok finansman fırsatını da kaçırmamıza neden olacak termik santalleri için. Şimdi soralım, Akbelen mi yaşasın yoksa Yeniköy ve Kemerköy termik santalleri mi? Rasyonel bir bakış açısının cevabı bu bilgiler çerçevesinde açık.

Akbelen yaşamalı ve bu sadece romantik bir doğa sevgisinden kaynaklı değil. Gerçekten son derece akılcı bir cevaptır Akbelen'in yaşaması. Yeniköy ve Kemerköy santralleri de kapatılmalı. Bu da son derece rasyonel. Fakat enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız? İşte bir akılcı soru da bu. Ciddi bir sorun bu. Aktivistlerin bir kısmı tüketimin kısılması gerektiğini söylüyor.

Yani sen istediğin kadar tüketimlerini kısmaya çalış. Zaten nüfus artışı bir kere arttırıyor. İkincisi, kullandığımız teknolojiler daha enerji ihtiyacı oluyor. Yani şimdi kuantum bilgisayarlardan bahsediyoruz. Hani konuştuğunuz konular bunlarda. Yapay zekadan bahsediyoruz. İşte blockchain teknolojilerinden. Yani para bile basılı halden dijital bir noktaya geçtiği zaman enerji harcıyor. Bunda ayıp bir şey yok.

Bir kere bunu anlayalım. Yani enerji ihtiyacının artması. Kardashev denilen bir astrofizikçi var. Kardashev, medeniyetleri enerji ihtiyacına göre tanımlar. Yani daha doğrusu enerjiyi nasıl ürettiklerine. Bir tanesi, güneşten enerji gelir, onu kullanırsın. Sonuçta fosil yakıtı bu arada, güneş enerjisi. Yani o bir bitkiydi, aşağı gitti fosil oldu. Yani onu öyle diyor. Daha sonrasında kendi güneşinin enerjisini yüzde yüz çekersin. İşte onun Dyson küresi falan gibi bu arada. Yani bunları, bu Dyson küresini mesela bence bir YouTube'a yazmak lazım.

Sevgili Derinaltan'ın tavsiyesi üzerine neymiş bu Dyson küresi diye araştırdım. Orijinal fikir. Güneşin enerjisinin kontrol altına alınabileceği varsayımı üzerine kurulu bir teknolojik fikirden bahsediliyor. Dyson küresi nedir? Evrim Ağacı'nın kurucusu Çağrı Mert Bakırcı'dan dinleyelim. Dyson küresi, güneşin veya bir başka yıldızın etrafını tamamen solar panellerle kaplamayı öngören bir mega yapı. Tabii söz ettiğimiz şey güneşin kendi yüzeyini değil, belli bir mesafede etrafını kaplamak. Yani sadece yüzeyine inmeyi gerektiren bir sistem değil. Bütün etrafını belli bir artık inşaatın yapısına bağlı olarak, yüz milyonlarca kilometre de olabilir, on milyonlarca kilometre de olabilir,

ama belli bir mesafede etrafını sararak güneşin saçtığı bütün enerjiyi kullanabilmeyi hedefleyen bir küre. Hemen heyecanlanmayın, ortada bir proje bile yok, henüz teori aşamasındayız. Ama şunu söyleyebiliyoruz. Fosil yakıtlar falan son derece eski bir teknoloji artık. Dünya bunları geride bırakalı çok oluyor. Dolayısıyla bunlara artık bir bedel ödememiz son derece yanlış.

Fakat kolay paranın yarattığı iştah Türkiye'de en güçlülerin elinde. Tüm bu enerji kaynakları içinde en kirlisi hangisi derseniz de cevap açık. En kirlisi kömür tabii ki de, net. Bu arada Change.org bir imza kampanyası yaratmak istiyorum. Hani imza kampanyaları hep şey ya, iklime dur diyelim falan. Ben kampanya yaratmak istiyorum. İlkokul 1-2-3'teki her çocuk yatağına veya bir termik santrale gidip yanında kalması lazım bir gün. Gotham City'dir o aralar.

Yani oralar böyle somadan mesela yanından geçerken uzaktan bakabilirsiniz veya işte yatağına da bakabilirsiniz. Bunlar hakikaten korkunç yerler. Gündelik endişeler içinde koşuşturup dururken bir de oturup iklim değişikliğine dertlenmek buna vakit ayırabilenlerin yani büyük oranda orta sınıf denilen kesimlerin işi. Bu noktada da Türkiye'deki siyasi iktidarın bu kesimlerle ideolojik bir karşılık içinde olduğunu söylemekte yanlış olmaz. Ama çare yok. Bir biçimiyle bu konuda duyarlılık yaratmak durumundayız.

İktidarın kitle tabanı da zaman içinde bu kesimlerin uyarılarıyla alay eder hale geldi. Belki şöyle desek işimizi kolaylaştırabiliriz. Hac döneminin yaza denk geldiği dönemden sonra artık yazın hacca gidilemeyecek. Çünkü hava iki derece ısındığı zaman gidilebilecek ama çok ciddi anlamda sağlık riskleri barındıracak. Türkiye'de ilim değişikliğini nasıl gündeme deriz sorusunun cevabı. Hacca gidemeyeceksiniz galiba. Mesela bu bence çok önemli bir konu. Çünkü senin hayatını öyle etkiliyorsan, onu önemsiyorsan oradan biz konuşalım.

İnsanlığın endişeleriyle, Türkiye'nin endişelerini aynı frekansta buluşturmak zorundayız. Yoksa, başta da söylediğim gibi insanlıktan kopuyoruz, vizyonsuzlaşıyoruz. Yaşamamız buna bağlı. Yaşamak için bu çabayı göstermek bizim sorumluluğumuz.

Umarım başarabiliriz. Son sözümüz de böyle olsun. Akbelen yaşasın, santraller kapansın. Tren Topiği Pol Bimedya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar gelecek endişelerinizin azalmasını dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)