Podcast

298: Akbelen'de Taraflar: Bölge Halkı, Şirketler ve İşçiler

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Akbelen Ormanları eşine az rastlanır bir tartışma ortamı sunuyor. Bir tarafta bölge halkı sağlığı ve toprakları için endişeli. Şirket parasını düşünüyor. İşçiler ise işlerini. Peki kim haklı?



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.502 kelime · ~18 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 31 Temmuz'da alıyoruz. Televizyonların akşam kuşağı CHP'yi konuşuyor. Bunun yanında Esenyurt'taki cinayette gündemi epey meşgul etmiş gibi görünüyor. Gördünüz mü duydunuz mu bilmiyorum fakat olay korkunç. Olayın güvenlik kameraları görüntüleri de cinayetin kamu vicdanında yarattığı etkiyi arttırdı. Görüntüler sosyal medyada hızla yayılırken insanlar kentlerimizin ne kadar tekinsiz hale geldiğini konuşuyordu.

İstanbul Esenyurt'ta dört kişi, girdikleri tekel bayiğinde bulunan üç kişiyle önce tartıştı, sonra onlara kurşun yağdırdı. Bilen çoğu iki ölü, bir yaralı. Ölenlerin bir yirmi, biri yirmi dört yaşındaydı. Olaydan sonra yakalanan Murat Özer'in ifadesine göre, olayın nedeni alacak verecek davasıydı. Bakın, alelade bir tekel bayiğinden bahsediyoruz ama adeta cephanelik gibi. CNN Türk muhabiri Çağdaş Evren Şenlik olay yerinden anlatmış.

Bir de bıraktığımız cuma günü saatler 23.30'u gösterdiğinde bir silkel varinde meydana gelmişti bu olay. İş yerine gelen 4 kişi, içeride bulunan 3 kişiye adeta kurşun yağdırmıştı ve saldırıda 2 kişi hayatını kaybetmiş. Bir kişi de ağır yaralanmıştı ki ağır yaralanan kişinin de tedavisi hala devam ediyor. İşte o saldırganlar lüks araçla olay yerinden kaçmıştı ve ihbar üzerine olay yerine polis ve sağlık ekipleri gelmişti ve bir soruşturma başlatılmıştı Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından. Ve o soruşturma kapsamında şu detayı da hatırlatmakta fayda var, iş yerinin geçtiğimiz aylarda da

Transkriptin tamamını oku

Kurşunlandı ortaya çıkmıştı ve saldırının gerçekleştiği olay yerinde elbette ekipman bir inceleme yaptı ve inceleme sonucunda 1 adet 7.65 mm ve 11 adet 9 mm tolan bulunmuştu. Ayrıca olayın yaşandığı işletmede 1 pompalı tüfek, 2 tabanca, 50 adet mermi ele geçirilmişti. Bir önceki bölümümüzün konusu tam da buydu. Biz konuştuktan sonra kentlerimizin tekinsizliği tren topik oldu. Belli ki böyle bir gündemin varlığı önümüzdeki dönemde kendisinden daha çok bahsettirecek. Çünkü gündelik hayatımızın ritminin içinde şiddet giderek artan oranda var olmaya devam ediyor. İşte ne var? Bir kere herkesin yaşadığı kentin olağan şiddeti var. Ne demeye çalışıyorum? Kırmızı ışık var, korda var, polis var, gürültü var. Bunlar belki her ileri kapitalist ülkede var ama bizde bir de taciz var, mobbing var, angarya var, yoksulluk var, metanfetamin var, kaptagon var, yolsuzluk var. Ve siz gık diyemiyorsunuz.

Çıt çıkaramıyorsunuz. Yasaklar da var. E nefret de var. Hem de öyle basit bir nefret değil. Bizzat kişinin varoluşuna dönük bir nefret var. Cem Adrian konseri bildiğimiz hedef göstermelerin ardından bir gün kala iptal edildi. Yozgat'ta Sarıkaya Belediyesi yaz konserleri etkinlikleri kapsamında sanatçı Cem Adrian'ın sahne alacağını duyurdu. Ardından eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek konser afişini paylaşarak Cem Adrian'ı hedefe aldı. Eli de boş Twitter'da yazmaya devam ediyor Gökçek. İnanamıyorum ama merak etmeyin buna müsaade etmeyecek sorumlu yiğit insanlar var. Yarını bekleyin inşallah dedi. Paylaşımdan bir gün sonra Sarıkaya Belediye Başkanı konserin iptal edildiğini duyurdu.

Dinlediğiniz bu haber 4-5 gün öncesine ilişkindir ama yeri geldi diye değinmek istedim. Ben Cem Adrian'ın cinsel kimliğinden habersizdim. Bilmiyordum yani. Heteroseksüel midir? Eşcinsel midir? Hiç araştırmamıştım. Yani daha doğrusu niye araştırayım ki yani hiç ilgimi çekmemişti işin bu yönü. Sosyal medyada dolaşan iddialara göre eşcinselmiş. Hakikaten bilmiyorum. Belki de yalandır.

Gözgatlıların ya da Melik Gökçek gibi tiplerin ilgisini ama çok çizbediyor bu cinsel kimlik meselesi. En çok bu kesimler merak ediyor böyle şeyleri. Ya kardeşim sizin merak edecek başka işiniz yok mu? Gerçekten tuhaf bir sapıklık. Esaklansın. Bir

de üzerinizde öz Türk erkeği olma sorumluluğunuz var. Üzerde bunca şiddet boca edilmiş. Türk erkeği olma sorumluluğuyla yetişmiş. Öfkenin, nefretin bu kadar sıradanlaştığı bir toplumda neden çeteler üremesin ki? Hatta üremezse bir tuhaflık olurdu.

Silah neden bu toplumun ayıpladığı bir şey olsun ki? Daha doğrusu böyle bir toplumun ayıpladığı bir şey olsun ki? Tam tersine, yine toplumumuz feraset sahibiymiş bile denebilir. Yüzyılda köyden kende göç etti, kadın erkek ilişkilerini yeniden düzenlemeye çalıştı ve uzun süredir dünya vasatına göre ağır çalışma koşullarında yaşıyor. Giderek de bu çalışma rejimi otoriterleşiyor.

Dünyanın en uzun süre mesai yapan ülkesiyiz. Geleceğimiz, üzerine hiç konuşmadığımız endişelerle dolu. İlk akla gelenler, milyonlarca göçmenle ne yapacağımız. İkinci akla gelen, ya deprem ülkesiyiz, var mı geniş çaplı bir planımız? İstanbul geri sayıyor, unuttuk gitti. Üçüncü akla gelen, nüfusumuz yaşlanıyor. Emeklilik sistemimiz çökecek. Ya bunu bile dert etmiyoruz.

Cumhuriyetin ilk 90 yılında ortalama yaşımız 20'lerdeydi. İlk kez ortalama yaşımız 30'ların üzerine çıkmaya başladı ve giderek yaşlanıyoruz. Bunca endişenin orta yerinde, zaten çeteler olmazsa tuhaf kaçmaz mıydı? Bu nedenle bu caniliklerin daha da artacağını söylemek yanlış olmaz sanırım. Düzenin içinden fışkıran bir irin çünkü bu. Bu düzen değişmediği sürece mafyalar, çeteler gitmez.

Ama Allah başımızdan eksik etmesin kurban olduğum Cumhurbaşkanımızın danışmanı meseleyi çözmüş. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral yakalanan zannılardan Murat Özel'in fotoğrafını paylaşarak şunları yazmış. Bu namussuz için ve onlara ortaklık edenler için yaşasın idam. Kısasta hayat vardır. Aksi halde ailelerin yüreği soğumaz. Heh.

Her bir şeyimiz tamdı, idam olmadığı için oluyordu bunlar. Vasata, akılsızlığa, düşük zekalığa nasıl teslim oluyoruz değil mi? Yürü be Oktay Saral, sen biliyorsun bu işi. Yaşasın idam. Tam da ihtiyacımız olan şey. İdam gelecek, dertler bitecek. Hem zaten şeriatta da idam var. Kısas olsa başımıza bunlar gelmez. Başımıza ne geliyorsa şeriattan uzaklaştığımız için gelmiyor mu zaten?

Vurmanın ayrı bir cezası olur ama öldürme varsa bak şimdi satırla kesti, bıçakla kesti. Bunlar kesinlikle Sultanahmet meydanında sallandırılması lazım. Bu zaten Allah'ın emridir yani. Tabi vasata bu kadar teslim olduğumuz bir ülkede durup ince şeyleri düşünmeye vaktimiz olmuyor.

Ben de önceki bölümde ince bir hata etmişim. Onu düzelteyim. PTT işçisi Beran Kırmızıgül'ün güneş çarpma sonucu öldüğünü söylemiştim. Aslında iyi bir haber. Beran Hanım yoğun bakımdaymış. Ölmemiş. Bir de Beran Bey demişim. Halbuki Beran Hanım doğrusuymuş. Özrümü ileteyim.

Bugünün konusu benim bu atladığım ince şeyler olacak. Durup ince şeyleri düşünecek fırsatımız yok. Bu konuyu akbelen ormanları bağlamında konuşacağız. Uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

21 yıllık uzatmalı bir iktidar ve bu iktidarın değişmesinden ödü patlayan, fanatikleşmiş halk kesimleri. Bu ikisi bir araya geldiğinde bir sonuç ortaya çıkıyor. Katiyen ama katiyen, yanlış giden bir şey asla kabul edilmiyor. Her ne olursa olsun, her ne yapılırsa yapılsın, bu iktidarın suçu değildir deniyor. İktidarın ete kemiğe bürünmüş hali olarak Erdoğan ne eylerse güzel eyler. Allah birdir, Erdoğan iki.

Şimdi siz 20 yıl boyunca kahvede çok büyük konuşmuşsunuz. Erdoğan demiş, başka bir şey dememişsiniz. Bu kadar büyük laf ettikten sonra aksi yönde söz söyleyebilir misiniz? Birinci Allah, ikinci Edo. O kadar yani. Benim kayınbabamdı. Kılıçdaroğlu'nun zamanında akırda hayvanlarımızın kazıkları vardı. Ondan bile vergi alıyordular. Yok iken yani. Yani kazık var diye. Anlıyor musun?

Bunca fanatizm etraflıca tartışmamız gereken konuların etrafında didişmemize neden oluyor. Böyle bir toplumsal düzenin içinde ormanları koruyabilmek mümkün mü? Dilsiz garibanlar nasıl koruyacaksınız onları? İmkansız demeyelim de zor elbette. Bir ormanın katline üzülmek ince iştir.

Bir şeye üzülmek genel olarak ince bir iştir. Ve bunca irinin ortasında durup ince şeyleri düşünecek vakti yok kimsenin. Kimsenin demeyelim, yine bir grup duyarlı orta direk kesimler bu işin peşini bırakmıyor. Gündem Akbelen Ormanları ile Yeniköy ve Kemerköy Termik Santralleri. Tabii sadece duyarlı orta direkler değil, ikiz köylülerin de 2019'dan beri verdiği mücadeleden bahsediyoruz.

Yani zaten konuya duyarlı kesimlerin bildiği bir mücadeleydi İkizköylülerin mücadelesi. 17 Temmuz'dan sonra da mücadele boyut kazandı. İkizköylü bir yurttaş direnişin nasıl başladığını anlatmış. 17 Temmuz'da bir gece sabahın erken saatinde motor seslerine uyandık. İşte benim evim hemen burada ya. Konum, konşu hemen internetten, telefondan bilmem neden koştunuz oraya. Ondan sonra işte orada bir çağrı yaptık. Bütün eş, dost ne varsa sağ olsunlar bize destek oldular. İşte o gün bu çadırlar kuruldu. Tabii sadece İkizköylüler değil, başka illerden çevreciler de toplanıyor Akbelen'e.

Bizi sesimizi duyan yok mu? Yetişen yok mu? Ankara'daki Sayın Tarım Bakanı, bu ormanı sen mi koruman lazım, ben mi korumam lazım? Bu ormanı ben seninle korumaya çalışıyorum. Şimdi millet veryansın ediyor ve duygusal bir atmosfer oluşuyor.

Bu bölümde bu duygularımızdan mümkün olduğunca arınalım ve aklımızla bir karar verelim. Duygularımız zihnimizi manipüle ediyor çünkü. Hakikati doğru kavramımızı engelliyor. Lüzumundan fazla sevgi veya nefretten bahsediyorum. Meseleyi dost, doğru ve objektif biçimde ele alalım. Bunun için söz konusu Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerinin nasıl ve ne zaman kurulduğuna bakalım öncelikle.

12 Eylül darbesinin ardından 4 yıl kadar geçmiş. Asker iktidarı Turgut Özal'a teslim etmiş. Özal da enerji yatırımlarında gaza basmış. Bu yatırımlarda da başı termik santraller çekiyor. Daha önce kömür yataklarının bulunduğu Zonguldak'ta Çatalhazı Termik Santrali ya da Soma'da Soma Termik Santrali açılmıştı ama ülkedeki termik santral sayısı 80'li yılların başı itibariyle son derece az. Özal bu santralleri yurt çapına yaymaya kararlı. Hedefinde Güney Ege var.

Tabii o zamanlar için turistik yerler de bu kadar değil. Bizde turizm 80'lerden sonra patlamıştır biliyorsunuz. O dönemde verimli tarım arazilerinden ibaret yerlerden oluşuyor Güney Ege. Gerçekten cennet gibi. Bölge insana da termik santral nedir bilmiyor. Neye yol açar bilen yok.

Ama kulaklarına gelen şeyler var. Mesela yatağında bir yer var. Ya da somada bir yer var. Bunları duyuyorlar. Bir kere toprağın verimliliğini bitiren bir şey Termik Santral. Özal da Muğla'ya gidiyor ve köylülerle konuşuyor. Bugün direnen Milas halkının tam 40 yıl önce Turgut Özal'la yaşadıkları bir dakikalık ibretlik diyaloğa kulak verelim mi? Gönül kalır canım merak etme.

Burası daha da şenlenir. Birçok şeyler gelir, turistler gelir, daha güzel olursunuz. Servis antrenmanı olacaktır. Yanlış söylemişlerdi.

bak sen beni dinle Bu yapılır yapılmaz, o ayrı hikaye. Ama bu memlekette medeniyet gelmesi için elektriğin gelmesi lazım. Köylüler meyvelerimiz kurur diyor. Özal da yok yok kurmaz diye biraz da köylüyü küçümseyen bir üslupla konuşuyor. Ben hayatımın hiçbir döneminde bizzat tarımla uğraşmadım. Fakat 2020 yılında pandemi başladıktan sonra Muhtaç adında bir tarım belgeseli çektik.

Bu belgesel kapsamında sayısız köy gezmişizdir. 7 bölgeye de gitmeye çalıştık fakat sadece Karadeniz'e gidememiştik. En çok çekim yaptığımız yer de neresiydi biliyor musunuz? Ege'ydi. Çünkü Ege'de tarım deyince köylünün en büyük çilesi enerji santralleriydi.

Gerek jeotermal, gerek termik santraller çiftçinin ekmeğiyle oynuyor. Hem şunu diyebilirsiniz. Ya hiç mi enerji üretmeyelim? Hayır, bunu konuşacağız. Jeotermal santraller mesela temiz enerjidir. Temiz denir ama bizde mevzuata uyulmuyor ki. Jeotermal santral yer altından çektiği suyu arıtıp, yer altına geri enjekte etmek zorunda. Ama etmiyor.

Sonuç, yeraltı sularını enerji şirketi çalınca, yeryüzünde üzüm bağları, zeytinlikler, incir ağaçları kuruyor. Dönemin Aydın Tabip Odası Başkanı Metin Aydın, jeotarma santrallara ilişkin BBC Türkçe'ye konuşmuş. Birincisini tarım arazisine yapıyorsunuz, topraklarınızı kirletiyorsunuz, incir ve zeytin bağçılarının içine yapıyorsunuz, incir ve zeytin bağçılarını öldürüyorsunuz. 2018 yılında Germancık, Alangül ve Bukharkent'te iki olay yaşandı. Jeotermal Santral'a yakın 2000 tane yaklaşık incir ve zeytin ağacı bir aylık bir zaman dili içinde kurudu. Köyünler de öldü. Söken Tarım İlçe Müdürü'nün tutanağı var. Jeotermal Santral alan bölgelerde kesinlikle hayvancılığın yapılamayacağı şekilde bir açıklaması var. Diyeceksiniz ki, ya jeotermal temiz değil miydi? Dediğim gibi temizdir temiz olmasına ama Santral yer altından çektiği suyu geri enjekte ederse temizdir. Bütün suyu jeotermal çekiyor, geri enjekte de etmiyor.

Yaptığı yasaktır da yeterince paranız varsa devlet sizi pek zorlamıyor işte biliyorsunuz. Manisa Alaşehir'den bağları kuruyan üzüm çiftçisi Ramazan Çopur'u dinleyelim. Ben de üzümcülüğü bırakıyorum tamamen. Çiftçiliği de bırakacağım. Kızımı da okutsam başka hiçbir şey istemiyorum. Ondan sonra kim ne yaparsa yapsın. Boş arazim olacak olsun. Ondan sonra sana Allah hak getiren. Babam döverdi. İnan döverdi. Bu halimi görecek döverdi bana.

Bir soyup olamadın diye. Maalesef. Bitmiş. Atay adigarı toprağında artık üzüm bağ yetişmiyor. Alaşehir'den bahsediyoruz. Dünyaca ünlü üzüme olan bir kentten bahsediyoruz. Şimdi 1984'e geri dönelim. Muğla, Yeniköy'e gidelim. Ne diyordu genç köylü Özal'a?

Yani, yanisi şu. 1984 yılından dinlediğiniz bu ses kaydında, öz alan meyvelerimiz kurur diyen çiftçi sonuna kadar haklıydı. Özal ise yok yok kurumaz derken ya yalan söylüyordu ya da konudan bir haberdi. Burada küçük bir mola verelim. Döndüğümüzde termik santrallerle tarımın ilişkisi üzerine konuşmaya devam edeceğiz.

Jeotermal'in tarıma verdiği zararı anlattık. Peki kömür madeni ve termik santral tarıma nasıl zarar veriyor? Arkadaşlar, bunu gözünüzle görünce dehşete kapılıyorsunuz. O yüzden gözünüzle görmeniz lazım. Mesela somaya gidin. Başlıca sorun küldür. Bildiğiniz kül. Kömür madenini merkeze alın ve birkaç kilometrelik bir yarı çap çizin. O dairenin içinde hangi bitki varsa bu bitkilerin üzerine bu kömür külleri yapışır.

Siz fark etmezsiniz bir süre sonra bakarsınız ki yapraklar simsiyah olmuş. Böylece bitki nefes alamaz ve verimi düşer. Soma'da bizzat konuştuğum zeytin üreticilerin en büyük şikayeti ağaçların veriminin %70-80 oranında düşmesiydi. Bakın %70-80. Yani sadece zeytinliklerin kesilmesi değil mesele. Santral zeytinlerin verimini de bitiriyor. Yoksa şirket mesela diyor zeytinleri taşıyoruz diye. Önemli değil bu. Peki ekonomik olarak ne anlama geliyor zeytin? Zeytinin yetişmesine uygun coğrafyada 12 milyon hektar boş alanımız var.

Biz buraya zeytin ağacı diktiğimizde 3.6 milyar zeytin ağacı varlığımız olabiliyor. Bugün dünyanın toplam zeytin varlığı 1.1 milyar civarında. Bizim 3.6 milyar zeytin ağacı varlığına sahip olduğumuzda yaklaşık 5 milyonun üstünde insana istihdam sağlayabiliyoruz. Altını çizerek söylüyorum, bugünkü Türkiye bütçesinin

Üçte biri büyüklüğünde bir katma değer üretiyoruz. Çok basit bir hesap yapalım. Kömürün kilosu 9,5 lira civarında. An itibariyle dalından toplanan herhangi bir işleme tabi tutulmamış zeytinin kilosu ise 30 lira. Üstelik maden çıkaracağız diye kazıldıktan sonra söz konusu arazi, 49 yıl sonra onu ormanlaştırmak da zannedildiği kadar kolay değil. Çünkü bölgenin altı kayalık.

Kömürün 3 katı fiyatı var zeytinin fakat binlerce insanın geçimi yerine tek bir sermayeden rantı daha önemli oluyor. Çünkü sermaye siyaseti finanse ediyor. Yani mesele yalnızca ağaç gölgesinden ibaret değil. Termik santraller tarımı doğrudan vuruyor. Dolayısıyla İkizköy halkının mücadelesi kendileri adına son derece hayatidir. Fakat bir yandan da enerji üretilmesi lazım. Sadece bitkileri de değil, yöre halkının sağlığına da zarar veriyor.

sürekli kül yuttuğunuzu düşünün lütfen. Pandemiyi hatırlayın. En büyük risk nerelerdeydi? Büyükşehirlerde. Bu nedenle büyükşehirlerdeki önlemler diğer şehirlere göre daha farklıydı. Fakat büyükşehir olmayan bir kentimiz de büyükşehir muamelesi görüyordu. Hatırladınız mı? Zonguldak. 30 büyükşehir ve Zonguldak. Neden peki? Bu gece itibariyle ülkemizin 30 büyükşehiri ile

Akciğer rahatsızlıklarının sık görüldüğü Zonguldak ilimizi belirli istisnalar haricinde araç giriş çıkışına kapatıyoruz. Kömür madeninin o kente verdiği zararın en çarpıcısı insan sağlığında yaşanıyor. Pandeminin başlamasıyla anlaşıldı ki, gündelik hayat akıp giderken, zonguldaklının ciğeri çürümüş. Başka yerlerde ayakta atlatılan COVID-19, zonguldaklıyı entübe ediyor. Sadece zonguldak da değil. Maraş'ta, Afşin Termik Santrali'nin yarattığı etkiyi bir vatandaş, Demirören Haber Ajansı'na anlatmış. Ben iki tane ağabeyimi kaybettim, kanserden. Annemi oğlunu kaybettim, yeğenimi kaybettim.

Abinin bir tanesi şu anda tükle yaşam veriyor. Bu külün bize yüzde yüz zararı var. Dışarıya çamaşır seremiyorlar. Yani yedi yirmi dört saat bu kül gece daha fazla oluyor.

Dolayısıyla hem yöre insanının doğrudan sağlığını hem de bölge tarımını tehdit ediyor termik santraller. Bu noktada bölge insanı ne kadar isyan etse azdır. A'dan Z'ye kadar haklılar. Şimdi bir de Yeniköy-Kemerköy termik santrallerini işleten Limak ve İçtaş cephesinden bakalım meseleye. En son nerede kalmıştık? 1984'te. Özal'ın Muğla gezisinde. Konuşmanın devamını dinleyelim. İnsanlar buraya kolay kolay gelseler, o vakit şuralarda birçok yerlere, tepelere doğru güzel villalar yapılsa, bir sürü inşaat olsa, insanlar daha fazla iş bulmaz mı? Tam da Özal'ın dediği gibi oldu. Dağa, taşa, her yere inşaat yaptık ama insanlar daha kolay iş bulamadılar. Hatta tam tersi oldu. Tarımın tasfiyesiyle kentlere göç etmek zorunda kalan çiftçiler kentte işsizlikle mücadeleye başladılar.

Kendi kentlerinde yaşamak da artık imkansız hale geldi. Muğla bugün metrekare başına kira bedelinin 204 TL olduğu bir kent haline geldi. Bu alanda en pahalı ilimizdir Muğla. İstanbul'dan da daha pahalıdır. An itibariyle işsizlik oranının %9,5'tür.

Son yıllara göre düşüktür ama biz yıllık bazda çift taneli işsizliği ilk kez 2002'de deneyimledik. Yani Özal'ın daha kolay iş bulacaksınız dediği 1984'ten daha zor iş buluyoruz. Kiralar da almış başını gitmiş. O tarihte Yeniköy termik santrali inşa ediliyor. Yapan devletin şirketi EUH'tir. Yani Elektrik Üretim Ananım Şirketi. Aradan 30 yıl geçiyor. Geliyoruz 2014'e. Yeniköy ve Kemerköy termik santralleri için özelleştirme kararı verilmiş. İşçiler direniyor, satmayın deniyor. Üstelik santraller para basıyor yani kâr da ediyorlar. Dönemin Türkiye Maden İşçileri Sendikası Şube Başkanı Süleyman Girgin'e kulak verelim.

Cumhurbaşkanı'na ve başbakanı o dönem başbakanına soruyoruz. Dört yüz elli milyon zarar ediyor Zonguldak diyordu. Sanki zarar etmesinin sorunu oradaki işçilermiş gibi. Pekala. Yatağı Yeniköy, Kenarköy, Termik Santrali'ne kömür ocakları zarar etti diye mi satıyorsunuz?

Elbette özelleştirmek karşı da hareket dinlenmiyor ve 18 Nisan 2014'te yapılan ihaleyi I.C. İçtaş 2 milyar 671 milyon dolar alıyor. Ciddi bir para ödemişler. Aradan 6 ay kadar geçiyor. Limak ve İçtaş bir ortaklıkla YK Enerji'yi kuruyorlar ve 23 Aralık 2014'te söz konusu santrallerin işletmesine YK Enerji üstleniyor. Her iki şirkette politikleşmiş şirketlerdir.

Dolayısıyla Akbelen direnişine dönük muhalif kamuoyu desteği de, direnişin karşısındaki iktidar direnişi de, büyük ölçüde bu şirketlerin iktidarla kurduğu ilişkiden kaynaklanıyor desek yanlış olmaz. Şirketlerden biri Limak'tır ki İstanbul Havalimanı'nın işletmecisidir. Diğeri de İştaş'tır ki o da 3. Köprünün ve Zafer Havalimanı'nın işletmecisidir. Garanti edilen yolcu sayısının %99 altında kalan yolcu sayısıyla Zafer Havalimanı biliyorsunuz zaten gündemden düşmüyor.

Kütahya'da açılan Zafer Havalimanı 2023 yılında da garanti edilen yolcu sayısını karşılayamadı. Taahhüt edilen 439.244 yolcunun sadece 17.785'i havalimanını kullandı.

Fakat bu bilgiyi göz ardı edelim. Yani Yeniköy ve Kemerköy santrallerinin işletmecilerinin iktidarla kurduğu alengirli ilişkiyi bir kenara bırakalım. Zihnimiz manipüle olmasın, duygusal davranmayalım. Şirket özetle şunu diyor arkadaşlar. Kardeşim, ben iki buçuk milyar dolar parayı sadece bu santral için değil, aynı zamanda bu santrale tahsis edilen kömür avzası için verdim.

Kömür yoksa santral neye yarar? Kömür de Akbelen ormanının altında. Aha da taa 1984'te çizimler yapılmış, projeler yazılmış. Maden santrale tahsis edilmiş. 2014'te ben bu santrale alırken de devlet biliyordu kömürü nereden çıkaracağımızı.

Her şey de mevzuata uygun yapıyor. Aha da belgelerim. Devlet de bana bu santali satarken, kömürünü buradan çıkaracaksın demiş. Ya devlet demiş bunu. Şimdi bana iki ihtimal kalıyor. Ya bu iki buçuk milyar doların üzerine su içeceğim ve santali kapatacağım, ki ne münasebet, ya da Akbelen'e dalacağım. Dolayısıyla kendi bulunduğu yerden şirket de haklıdır.

Ne biçim hak bu diyebilirsiniz. Fark etmez. Adamlar parasını vermişler. Devlet de en üst otorite olarak demiş ki peki kardeşim kömür çıkarmak hakkındır. Zaten bunun için bize para verdiniz. Şirketin hakları ortada. Yöre halkının derdi de ortada. Üzerine bir de termik santral işçileri var. Yetkili sendikat test işte açıklama yapmış santral kapanmasın diye.

Test işle ile şirketin patronun durumunu hiç kurcalamıyorum. Sendikanın durumu bellidir. Ama ya işçiler? Biraz empati yapalım. Termik santral işçisinin yerine bir kendinizi koyun ve öyle dinleyin. Kapattan sonra ne yapacağız? Yani nerede iş bulacağız? Hadi ben buldum ve diğer arkadaş nerede bulacak? Veya o buldum ben nerede bulacağım? Yani burada 1000 kişiye, 1500 kişiye yani bir anda iş sağlamak zor. Yani nerede sağlayacaksın? Yani en az 4000 kişinin yemeksiz kalması demek. Kapandığında.

Yani bunu kim sağlayacak? Yani 4 bin kişiyi kim doyuracak? Şöyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ya bu santral çalışmaya devam etsin de kömürü Akbelen'den çıkartmasın. Böyle bir şey yok arkadaşlar. Dediğim gibi Akbelen Ormanları taa 1984'te bu santrale tahsis edilmiş. 28.300 hektarlık bir alandan bahsediyoruz. An itibariyle kesilen 70 küsur hektar bittiğinde de devamı gelecek. Yani ormanın tümü kömür havzası.

Ve 2014'te devlet Akbelen'le birlikte, altını çiziyorum, Akbelen'le birlikte santrali içtaşa satmış. Yani devletin kendisi suçlu burada. Ha başka bir kömür madeninden Muğla'ya kömür getirebilirler, ancak bunun için harcanan enerji, üretilen enerjiden çıkarıldığında ortada bir şey kalmıyor. Yanisi şu, ya Akbelen yaşayacak ya da Yeniköy ve Kemerköy termik santralleri. Her ikisi de yaşasın diyemezsiniz.

Akbelen ölmesin demek eşittir, Yeniköy ve Kemerköy santralleri kapatılsın demektir. Ve evet kapatılmalıdır da. Fakat neden kapanması gerektiğini bir sonraki bölümde konuşalım. Biz bu bölümde tarafların argümanlarını size sunmuş olduk. Fakat daha meselenin iklim krizi, Paris Sözleşmesi, Yeşil Dönüşüm gibi boyutları da var. Burada final yapalım. Bu bölümün başında sizlerle 1984'e gitmiştik.

Meyvelerimiz kurur diyen Milaslı kadını hatırladınız mı? O köylünün adı Emine Çakırmış. Halen Milas'ta yaşıyormuş. 10haber.net'ten gazeteci Hazar Dost, müthiş bir habere imza atmış ve gitmiş Emine Çakır'ı bulmuş. O zamanlar çocuk yaşlarda olan Emine Çakır, ikiz köylülerle aynı durumda olduklarını söylüyor. Biz ne yaşadıysak aynısını yaşıyorlar diyor. Allah kimseye yaşatmasın diye ekliyor.

Evlerimiz kesilmesin, zeytin ağaçlarımız gitmesin. Hepsi kesildi ki. Diyelim benim dedemin yüzünün bir zeytinlik arazisi vardı, benim kendi dedemin. Hiçbir tane dikil ağacı kalmadı, yeri kalmadı. Para nereden olur? Para nereden yeter? Yetmez ki. Böyle aklıma geldi de hani insanlar aynı bizim gibi bağırıyor. Biz de aynıydık, aynı şeyi yaşadık. Onlar da aynı şeyi yaşıyor. Çok kötü bir şey ama Allah yaşatmasın.

Türkiye, Akbelen için sembolik bir karar verecek. Ya ormanına sahip çıkacak ya da santrale. Demek isterdim. Fakat meseleyi ciddiyetle ele alıp tartışamıyoruz. Santralin faydasıyla ormanın faydasını kıyaslayıp hepimizin içine sinen bir karar alma süreci yaşayamıyoruz. Dolayısıyla Türkiye bu konu üzerinde düşünüp karar vermeyecek. Zaten kararını vermiş toplum kesimleri birbiriyle didişecek.

birbirine sövecek. Bu esnada iktidar medyası devreye girecek ve direnişçilere türlü iftiralarla saldıracaklar. Kanal 24'ten Hikmet Genç'in 31 Temmuz'da yaptığı gibi. Henüz Erdoğan konuşmadı. İktidar medyasının döşediği yoldan reis ilerleyecek ve ardından bir karar verecek.

Bu esnada Akbelen'i savunan insanlar çeşitli hakaretlere maruz kalacak. Erdoğancılar da bu hakaretleri tekrarlayacak. Sinirimi zıplaya zıplaya takip edeceğiz süreci. İktidar medyası Erdoğan'ın doğa sevgisini anlatıp durmaya başlamış bile. Ağacı böyle seven bir lider, şöyle ağaçlandırma yapan bir lider. Yahu sakin olun. Reise bir şey olduğu yok. Reise bir şey diyen de yok. O bizim bir tanemiz.

Onu bir kenara bırakalım. Anladık reise laf yok. Allah bir reisi ki onu çok seviyoruz. Sevmeyenden ankördür. Çok yorulduk biliyorum. Bu didişmeden, muhalefetinden de iktidarından da çok yorulduk. Bu bölümde yüzünüzü güldüremedik. Kusura bakmayın. Finali benim de çok sevdiğim Şanışer'in yeni çıkan şarkısının duyurusuyla yapalım. Üç gün önce yayınlanmış. Şarkının adı Duvar. Nefes almak zor bu memlekette diyor Şanışer.

Nefes almak zor bu memleketten Herkes istiyor gitmek Artık tüm semtler kalabalık Tüm tenha sokaklar işlek Bir çıkış göster çal bir şarkı Korkularımı dinlet Mahallemi inlet Bir tepedeyim mevzimi korumam gerek Ama içimde kalmadı istek Yolu var yorum yok Tren Topiği podimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek didişmek yerine dayanışmanın değerini bildiğiniz günler dilerim. Hoşçakalın. Kuşun başındayım olmaz dümdüz Peşimde oldular içimde korkular

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)