Podcast

297: Kentlerimiz Neden Tekinsizleşiyor?

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Dünyanın en az gülümseyen ülkesiyiz. Aynı zamanda mesai saatleri en uzun ülke de bizim ülkemiz. Tüm bu curcunada her türlü toplumsal hastalık cereyan ediyor. Sokaklarımız giderek tekinsizleşiyor, uyuşturucu ve suç oranları giderek artıyor.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.777 kelime · ~19 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 28 Temmuz'da alıyoruz. Bir numaralı gündem Akbelen Ormanları. İki numaralı gündemde de zamlar var. Ha siz televizyonlara baktığınızda gündem CHP'dir de biliyorsunuz biz o konuyu atlıyoruz. Ne zaman elle tutulur bir tartışma başlar, o zaman CHP'yi konuşuruz. Ama ortada hala altı dolu bir tartışma yok. Tarafların didişmesi hakkındaki haberler de dedikodu gazetecilerin ötesine geçemiyor. Bunlarla oyalanmayalım bu yüzden.

Ha, Akbelen var ama Akbelen hakkında daha uzun konuşmak gerekir. Mesele yine her zaman olduğu gibi tarafların öfkesine kurban gidiyor. Halbuki daha derinlikli işlemek lazım bu konuyu. Bunun için Esmiyor Podcast serisinin hazırlayıcılarından derinaltan ile bir söyleşi de gerçekleştirdik. Önümüzdeki hafta yenineceğiz. Bir de, tabii Akbelen ormanlarının yanı sıra gündemin temel konularından biri de zamlar. Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan ilk enflasyon raporunu 27 Temmuz'da açıkladı.

Enflasyon patikamızda önemli bir güncelleme gerçekleştirdik. 2023 yıl sonu enflasyon tahminimizi %58'e yükselttik. 2024 yıl sonu tahminimizi %33'e güncelledik. 2025 yıl sonunda enflasyonun %15'e girileceğini tahmin ediyoruz. Bir önceki toplantı, yani Şahap Kavcıoğlu'nun son toplantısı da Mayıs ayındaydı, bir de oraya gidelim. Enflasyon tahmin aralığımızın orta noktaları 2023 yılı sonunda %22,3, 2024 yılı sonunda da

Transkriptin tamamını oku

%8,8 seviyelerine tekabül etmektedir. Bakın bir kurumun ne hale geldiğinin en somut göstergesidir bu. Mayıs ayında Başkan Kavcıoğlu, yıl sonu enflasyon tahminini %22 olarak açıklıyor. Geliyorsunuz Temmuz ayına, Temmuz ayında bir diğer Başkan Hafize Gaye Erkan bu tahmini %58 olarak revize ediyor. 36 puan birden arttırıyor. Kavcıoğlu haklıysa adamı neden koltuğundan ettiniz? Yok eğer haksızsa adamı neden BDDK'nın başına geçirdiniz?

Bunlar güzel fakat anlamsız sorular. Bizim derdimiz geçim sıkıntısı. Merkez Bankası hedefine ulaşırsa, 1 Temmuz'dan 31 Aralığa kadar geçen o 6 ayda gerçekleşmesi beklenen enflasyon %32. Zamları da aldınız, geçmiş olsun. Aralığa kadar sıkıntı işiniz. Bu da yıl sonuna dek alım gücünüzün dörtte birinin erimesi anlamına geliyor.

Merkez Bankası'nın yılın ikinci yarısı için yüzde 32'lik enflasyon tahmini gerçekleşirse çalışanların, emeklilerin geçim derdi daha da derinleşecek. Çünkü bu yüksek enflasyon, maaşların çeyreğinin erimesi demek. Fukara Gurmesi yazmış. Mutlu olmayı çok gören, her şeyi kadere yoran, celladına aşık olan, fukaraya gülmek haram. Zamlar gelir seni bulur, olan yine sana olur. Biraz akıllansan ne olur? Fukaraya gülmek haram.

Bu zam haberleriyle dalga geçince belki içinizde kızanlar vardır. Ben bu zam meselesinin, geçim sıkıntısının lüzumundan fazla büyütüldüğünü düşünüyorum. Diyeceksiniz ki yok artık sen de böyle diyorsan biz ne yapalım? Bir durun. Yaşadığımız şeyi geçim sıkıntısına indirgediğimizde hakikatimizi doğru kavrayamıyoruz.

Bu bölümün konusu da bu olacak. Ekonomi dediğimiz zaman geçim sıkıntısını anlıyoruz da bu varsayımla soralım. Türkiye'nin gündemi ekonomi midir? Eğer ekonomiyi geçim sıkıntısı olarak kavruyorsak, bence Türkiye'nin asıl gündemi ekonomi falan değil.

Bu bölümde az tükettiğimiz gerçeğini atlamadan, çok çalıştığımız gerçeğine odaklanacağız. Yani işin tüketim boyutuna atlamayalım diyoruz ama üretim sürecine de odaklanalım diyoruz. Bu çok çalışmanın toplumsal düzenimizi ne hale getirdiğini de ele alacağız. Uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Haber kanallarını takip ediyor musunuz bilmiyorum. Kendi adıma ben çok nadiren 3-4 günde bir akşamları ne konuşuluyor diye şöyle bir bakıyorum. Düşünün. Sürekli gündemi takip etmek durumunda olan ben, 3-4 günde bir haber kanallarına bakıyorum ve emin olun gündemden uzak kalmıyorum. Uzun süredir gerek iktidar medyasında, gerek muhalif medyada CHP konuşuluyor. Nedir bu konuşulanlar diye bakınca anlıyorsunuz ki dedikodunun ötesine geçen bir şey yok. O onu demiş, bu şunu demiş, o aslında bununla berabermiş, bu da aslında şucuymuş falan. Tarafların ne dediğini bilen de yok.

Kılıçdaroğlu gitsin diyen nerede, kalsın diyen nerede, e peki sonra ne yapmalı sorusuna cevap vermiş değil. Dolayısıyla tablo bu anlamda karamsar. Açıkçası ben CHP'nin hak ettiğinin ötesinde bir ilgi gördüğünü düşünüyorum. Eylül yüzü düzgün bir yol haritası açıklanır, memlekette bir değişim umudu filizlenir, ondan sonra CHP hakkında konuşuruz. Konuşuruz da, ya Allah aşkına geçelim şu teraneyi. Başta anlattığımdan ötesi yoktur, bu kadar işte CHP gündemi. Ötede ne var peki?

Mesela Ahmet Kurt var. İnşaat işçisi. Manisa Alaşehir'de 27 Temmuz günü sabah saat 8'de çalıştığı inşaatın dördüncü katından düşerek hayatını kaybetmiş. Şimdi diyebilirsiniz ki olur böyle şeyler. Her zaman gördüğümüz şeyler bunlar. Her zamanki haberler. Fakat bir bilgi daha. Ahmet Kurt 65 yaşındaydı sevgili dostlar. 65 yaşında bir inşaat işçisi. Muhtemelen 7500 TL'lik bir emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyordu. 40 derece sıcakta. Nitekim çalışırken öldü. Abdülhamid Karaş da tıpkı Ahmet Kurt gibi bir inşaat işçisiydi. O da inşaatta çalışıyordu. Abisine kulak verelim. İnşaat güvenliği olmadığı için kimsenin haberi olmadan... Kardeşim düşmüş, 3 saat yerde kalmış. Kalp kaybından. Kardeşimi tesadüfen bir arkadaş gelip bulmuş. Ambulansa haber vermiş. Ambulansa geri dönmüş. Kartal'e, iklim araştırma hastanesine. Orada 3 gün...

Yoğun bakımda kaldı. Orada kardeşimi kaybettim. Sadece Haziran'da ölen işçi sayısı 159'dur. Yani bu saydığım isimler alelade isimler değil, Türkiye gerçeğidir. Karaç, geride dört yetim bıraktı. Buna karşı ana akım siyaset ve medya dünyası, geçim sıkıntısından öteye geçebilen bir bakış açısı sunamıyor. 65 yaşında inşaatta çalışmak zorunda kalan rahmetli Ahmet Kurt'un anısına saygısızlık etmeden bir düşünelim. İnşaatta çalışıyor, muhtemelen emekliliği de var.

Cebine ayda 15.000-20.000 lira geçtiğini düşünelim. Ne diyeceğiz? Ne güzel geçinip gidiyorsun mu diyeceğiz? Hayat zor ama sen de ekmeğini bulmuşsun mu diyeceğiz? Şu anda sadece Allah rahmet eylesin diyebiliyoruz. Günlerdir uyarılar yapılıyor. Bu sıcakta çalışma saatleri yeniden düzenlensin deniyor. Türk Torax Derneği de daha 26 Temmuz'da açıklama yaptı.

Bu düzeydeki sıcaklıklar afet muamelesini hak eder. Dışarıda güneş altında çalışmak hayati tehlikesi olan bir iştir diyorlar. İtalya'da 32 bölgede kırmızı alarm ilan edilmiş. Güneş altında çalışma yasaklanmış. Keza başka ülkelerde de benzer uygulamalar var. Ama Beran Kırmızıgül'ü duyan oldu mu? Olmadı. Hakkını verelim. Konuya eğilen meclisteki tek parti Türkiye İşçi Partisi olmuş. Konuya ilişkin Erkan Baş, 26 Temmuz'da bir açıklama yapmış.

Adına kaza dediğiniz cinayetler potansiyel olarak, tehlike olarak önümüzde duruyor. Çalışma Bakanlığı'nın buna ilişkin bir önlemi var mı? Bir hazırlık yapıldı mı diye sormuştuk. Yanıt Çalışma Bakanlığı'ndan gelmedi ama maalesef üzülerek ifade ediyoruz ki hayat bunun yanıtlarını bize veriyor.

42 yaşında PTT'de taşeron işçi olarak çalışan Beran Kırmızıgül arkadaşımız dağıtımdayken güneş çarpması sonucu hayatını yitirdi. İşte bu, göz göre göre gelen bir cinayettir. Kendinizi suçlu hissetmeyin lütfen. Sistemimiz bunu gündeme taşıyamıyor. Beran Kırmızıgül, Mersin'de bir PTT işçisi. PTT kargularının dağıtımında görevli.

Bu insanlar sayesinde hayatımız bir ritme kavuşuyor. Bu insanlar sayesinde örneğin internetten sipariş verebiliyoruz. Fakat kendisi beyin kanamızı geçirerek hayatını kaybetti. Herhangi bir kronik hastalığı yok. Güneş çarpıyor Beran Bey'i. Geride iki çocuğu kaldı. İşte o kadar. Bir hayat. Öylece geldi gitti.

Berhan Kırmızıgül'ün maaşının enflasyon yüzünden ne kadar eridiği bu aşamada önemini kaybediyor. Enflasyon önemsizdir, onu konuşmayalım demiyorum. Fakat az tüketmemize çok şikayet ediyoruz da çok çalışmamıza pek şikayet etmiyoruz. Hal böyle olunca tüketmek istiyorsan daha da çok çalışmayı göze alacaksın deniyor. Sürekli çalışmak normalleşiyor. İlginç bir örneği Edirne'de yaşadık bu hafta. Sıcaklık rekorları kırılan 26 Temmuz'da Edirne Belediyesi bir sosyal medya paylaşımıyla gündem oldu. Belediye asfalt çalışmalarına hız kesmeden devam ettiğini söylüyordu. Tabii ufak çapta da olsa tepki çekti bu paylaşım. Başka gün mü kalmadı denildi. Bu güneşte asfalt döktürülür mü denildi.

Bunun üzerine Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan açıklama yaptı. Tabii ki bu sıcak günlerde, aşırı sıcak günlerde bir taraftan da sezonu kaçırmadan bu işleri yapmamız gerekiyor. Aksi takdirde biliyorsunuz yollar bozup, işte kaldırımlar bozuk diye sürekli şikayet oluyoruz. İklim değişimi nedeniyle bu sıcakların bu yıl anormal derecede artış gösterdiğini hepimiz biliyoruz. Eğer biz sıcak diye çalışmamazlık yaparsak o zaman bu işleri yetiştirmemiz

Çoğu kişi de hak vermiş Recep Bey'e. Burada tıkanıp duruyoruz. Yetiştiremeyiz deniyor. Benim aklım bu meselede son derece nettir. Yetişmezse yetişmesin. En kötü ihtimalle o yolda asfalt olmaz. İnsan sağlığından önemli mi? OECD, ana işinde haftada 60 saatten fazla çalışanların oranını açıklıyor.

2022 yılı şampiyonu kim? Tabii ki biziz. Ana işinde haftada 60 saatten fazla çalışan oranı Türkiye'de %15.2. Bizden daha fazla çalışan bir başka ülke yok OECD ülkeleri içinde. Arkamızdan Kolombiya, Costa Rica ve Meksika geliyor. Güney Amerika ile yarışıyoruz yani.

Bizden daha çok çalışan yok. Buna karşın Avrupa İstatistik Ofisi Avrupa'da asgari ücret haritasını yayınlamış. En düşük asgari ücret 399 euroyla Bulgaristan'da. Bizdeki bugün itibariyle 382 euro. Biz bu ücretin düşüklüğüne odaklanıyoruz da bu ücreti bu kadar çok çalışarak elde etmemize pek kafa yormuyoruz. Az paraya odaklanırken çok çalıştığımızı ıskalıyoruz.

Bir ilkokul öğretmeni. Özelokulda çalışıyor. Sözleşmesi yıllık. Bir sonraki yıl müthiş bir belirsizlik var. Sözleşmenin yenilenmesi şart. Bu da büyük oranda müşteri memnuniyetine bağlı. Çocuklar ve veliler mutlu olmak zorunda. Öğretmen her gün WhatsApp gruplarında velilerin taleplerine, şikayetlerine yetişmeye çalışıyor.

Çocuklar anlamadığı bir şey olunca telefondan gönderiyor öğretmenine, öğretmen takcevaplıyor. Gecikirse şikayet konusu. Saat önemli değil. Her gün, her saat. Gece yarılarına kadar. Ve elinize ayın sonunda 8-9 bin lira geçiyor. Eylül'deki sözleşmede hadi olsun 12-13 bin lira. Bu kadar sömürü varsa neden sendika kurulmuyor, neden haklarını aramıyorlar diye sorabiliriz. Halbuki özel okul öğretmenlerinin bir sendikası var. Bu çığlığı görmediler! Duymadılar!

Ama bugün bu çığlığın mücadeleye dönüştüğü bir öğretmen sendikası var. Öğretmen sendikasının kararıdır. Üyelerinden, dostlarından bir hakkın ancak elde edilebilmesi için tek seçenek kaldığını, bu seçeneği bir zorunluluk olarak gördüğünü öğretmen sendikası ifade eder. Kimsenin dolduruşuna gelmeden Senin ve karının isyan yüzünden bir yürüyüş başlatıyoruz. Var da gördükleri muamele ne? En önemli işleri, affedersiniz ama dayak yemek. Piyasa yoksullaştırdı, devlet gaza boğdu. Taban ücreti talep eden özel okul öğretmenlerine polis engeli. Mağdur öğretmenler Ankara'da buluştu dün. Özel sektör öğretmenleri sendikasının çağrısıyla Ankara'da buluşan

Özel okul öğretmenleri sorunları ve taleplerini konuştukları bir toplantı gerçekleştirdiler. Öğretmenlerin toplantı sonrası yapmak istediği yürüşü ise polis biber gazı sıkarak engelledi. Çok sayıda öğretmen biber gazına etkilenirken ikisi sendika avukatı 8 kişi gözaltına alındı. Şikayetimiz neye olsun? Çok çalışmamıza mı yoksa az tüketmemize mi?

Şikayet etsek kime edeceğiz? Şikayet ettiğimiz merciden dayak yiyorsak ne yapacağız? Biz tüketime odaklanıyoruz da üretim sürecinden pek bahsetmiyoruz. Akıllı telefonlar nedeniyle neredeyse 18 saat çalışıyoruz. Yatana kadar işle ilgili mesajlar alsanız bundan şikayetçi olmaz mıydınız?

Bir ücretli öğretmen. MEP'te çalışıyor. Sözleşmesi yok, kadrolu da değil. Ders başı 61 lira ücret alıyor. Bu şekilde çalışan 85 bin öğretmen var. Yani MEP sistemindeki her 100 öğretmenden 8'i bu durumdadır. Haftada en çok 30 saat, ayda 120 saat derse girebilir. Maksimum seviyede ders alsanız, aylık geliriniz 7300 lira. Birisi anlatıyor, müdür sağ olsun diyor, derslerimi öğleden önceye aldı. Öğleden 3'te taksiye çıkıyorum, taksi gece 3'e kadar bende.

Ama ben 12 gibi eve dönüyorum. Diyorum ki ne kadar geçiyor elinize? 5-6 bin öğretmenlikten geçiyor. 11-12 bin taksiden eder 17-18 bin lira. Öğretmenlik niye yapıyorsun 5-6 bin lira için diye sorunca da dinleniyorum diyor. E bir yerde dinlenmeniz lazım tabii. 16-17 saat taksicilik yapacağına abimiz 6 saat dersini veriyor, bu esnada dinleniyor. Geriye kalan mesaisini de takside tamamlıyor.

Taksicilik yapanını bilmiyorum ama Türkiye'deki her 100 öğretmenden 8'i bu durumdadır. Bu şekilde ücretlidir yani. Ne diyeceğiz şimdi? Keyfin yerinde taksiye de çıkıyorsun, asgari ücretliden iyisin mi demeliyiz bu kişiye? Yani az tükettiğimiz kadar ne koşullarda çalıştığımıza da odaklanmamız gerekiyor. O maaşı elde etmek için nelerden vazgeçtiğimize odaklanmamız gerekiyor. Burada kısa bir mola verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Eski bir dostum, doktor, nöroloji uzmanı. Geçenlerde denk geldik, bir devlet hastanesinde çalışıyordu. 5 ay kadar önce istifa etmiş. Dedim, ne yapacaksın? Bilmiyorum da dedi, bu günaha daha fazla ortak olmayacağım. Kafamı yastığa huzurla koyamıyorum. Hayırdır dedim, ne oldu? Ya uzan diyor. Günde 70 tane nöroloji hastasına bakılamaz. Adamın kolu titriyor. Ne aile hekimine gitmiş, hiçbir tetkik yok. Deniyor ki, 3 dakikan var, söyle. Bu adamın kolu neden titriyor?

Her geleni tetkike gönderiyoruz fakat o tetkikleri yaptırması da 4-5 ay sürüyor. Bazen risk alıp tesise kalkışıyorsun tabii. Tablo korkunç. Hastalar mutlu ama sonuçta bir doktor yüzü görüyorlar. Eskiden onu da göremiyorlardı. Fakat şimdi doktor görüyorlar da tedavi olmadıklarını, nitelikli bir sağlık hizmeti almadıklarını farkında değiller. Doktor görüyorlar diye sanki iyileştik zannediyorlar. İyileşmeyince de kabak doktorun başına patlıyor.

Tabii. Sonuna kadar reis. Neler yaptı. Bir 25 sene önceki hatırlamazsınız siz. Benim eşim devlet hastanesinde çalışırken... ...sigortada ben çocuğumu gösteriyordum. Birimiz bir kuyrukta biliyorsa... ...bir doktor beni azarladı. Hadi dedi, yürü dedi, git fakültede uğraş dedi. Böyle bir muamele görüyorduk. Şu an biz doktor dövüyoruz. Şu an doktorları beğenmiyoruz, doktor dövüyoruz. O rahatlı. Daha bunun ötesi...

Ne diyeceğiz? Sorun bu doktorun maaşında mı yalnızca? Ama gündem ekonomi dediğimizde doktorun maaşından öteye geçemiyoruz. Ben bir ekonomi gazetecisi olarak söyleyeyim. Gündem ekonomi falan değil. Ekonomidir de bu ekonomi o kadar apolitik değil. Yani mesele doktorun, öğretmenin ya da mesela Beran Kırmızıgül'ün, Ahmet Kurt'un maaşından ibaret değil. Mersin Paşabahçe Cam Fabrikası'ndan bir işçi çalışma koşullarını şöyle anlatmış Evrensel Gazetesi'ne.

Ortam sıcaklığı 60-70 dereceyi bulur. Çalışırsınız, terlersiniz ve sürekli orada kalamadığınız için ya soğuk havanın altına girersiniz ya da dışarı çıkarsınız. Bakın 60-70 dereceyi bulan bir sıcaklıkta günde 8-9 saat çalışıyorsunuz. Daha devamı da var. Sağlığınız etkileniyor mu bundan diye muhabir soruyor. Bizde harman tozları, cam tozları, kimyasallar solunur. Mesela bizim fabrikanın içerisi sürekli süpürülür. Süpürülür ama yer süpürülür.

Havadaki tozları işçiler soluyor. Havadaki tozları ortadan kaldıracak sistemin yapılması lazım. Bir de makineler yağlanır ve bu yağlar yanar. Yanan yağların dumanı maalesef işçiler tarafından solunur.

Sonuç, siligozis ya da kronik akciğer hastalıkları. Ve burada çalışmak için sıraya giriyor insanlar. Çünkü hakkını verelim, Paşabahçe Mersin Fabrikası gerçekten Türkiye koşullarında çok iyi bir fabrika. Maaşlar da kısmen daha dolgun. Düşünün, iyisi budur. Buradan bir tık daha çepere gittiğinizde işçiler çalışma koşulları nedenleriyle ölüyor.

Kod kullanma veya cam fabrikalarında silikozit sorununu çözemedik. Patronlar önlem almak için büyük maliyetlere katlanmak istemiyor. Devlet de zorlayıcı değil. Mevzuat çok düzgün ama uygulayan yok. İtiraz edenin de başında cop biber gazı. Eee kervan böyle yürüyor işte.

Bu işçileri çalıştıran işverenlerin tozlu çalışılan yerlerde 6 ayda bir akciğer grafisi alması lazım, işe girerken alması lazım, ıslak yerde çalıştırması lazım, kişisel koruyucu donanım vermesi lazım uygun maske çalıştığı koşula göre. Bunların hiçbirini yapmamışlar. Dolayısıyla bu insanlar sağlıklı çalışma ortamından yoksun kaldıkları ve insanlık dışı koşullarda çalıştırıldıkları için hastalanmışlar. Bir kısmı hastalığını sürdürüyor, bir kısmı da bu hastalık yüzünden hayatlarını kaybetmiş. Dolayısıyla

Ölüm alması gerekenler adam öldürme suçuna işlenmişlerdir. Benim şahit olduğum benim 8 tane arkadaşım var. 20 yaşında, 22 yaşında, 24 yaşında. Hayatının bağrında insanlar yani hepsi. Genç insanlar. Hayata yeni başlamaya aday insanlar.

Bu anlattıklarım üzerine çok düşünmüyoruz diye bunları önemsizleştiremeyiz. Aldığımız maaşların her geçen gün erimesi son derece önemli bir konu. Fakat bu konu önemli diye çalışma koşullarını es geçmeyelim. Çünkü ekonomimizden çok daha sert şekilde bozulan tüketimimiz değil, üretme biçimimiz.

Burası da ekonomidir de burada meselenin politik yanı daha görkemlidir. Liberal ekonomilerin vaadi, bu deminden beri anlattığım çalışma koşullarını marjinalleştirmek ve emekçi kesimlere çok küçük de olsa sınıf atlama imkanı sunmaktır. Yani, bu çalışma koşulları marjinal olacak, anormal sayılacak bir de fırsatlar olacak emekçilerin karşısında, sınıf atlama fırsatları. İşte liberal ekonomilerin kendilerini yönetme biçimi bu iki sırda gizlidir. Ama dikkat edelim lütfen, vaat budur. Türkiye'de artık bir biçimde bunu bile vaat etmiyoruz. Normalde marjinal olması vaat edilen çalışma koşulları normali temsil ediyor artık. Öyle kamusal bir eğitimden geçip sınıf atlamak da hayal oldu. En iyi kamusal eğitimden geçenler otomobil alamıyor artık. Eğitim de artık ciddi anlamda bir para işi. BBC Türkçe bir Boğaziçi öğrencisiyle konuşmuş.

Bu arkadaşa yurt çıkmamış. Ailesi de emekli insanlar. Nasıl okuyacak bu genç üniversitede? Bu düzen diyor ki hem çalışacak hem okuyacaksın. De ki çalıştı, cep harç değil ama ödeyecek Boğaziçi'nin etrafındaki evlerin kirasını. E böyle bir toplumsal düzende en alttakiler için çok talihsiz bir tablo ortaya çıkıyor. Çalışma koşulları nedeniyle son derece acımasız bir hayat.

sürekli şiddete maruz kaldığınız bir hayat, bunun yanı sıra sınıf atlama imkanının olmaması nedeniyle bu acımasız hayatın kadere dönüşmesi. Böyle bir ortamda genç kişinin iki yolu kalıyor. Ya metamfetamine düşecek ya da huzur islamda diyecek. Diyeceksiniz ki ne alaka? Durunu anlatayım. İçişleri Bakanlığı'nın verilerine baktım. 2009 yılında 103 kilo metanfetamin yakalanmış. 103 kilo. Aradan 10 yıl geçmiş. 2019'da bu miktar 10'a katlanmış ve 1 ton 42 kilograma çıkmış. 2020'de de önceki yılı 4'e katlamış ve 4 ton 168 kilograma çıkmış.

2021'e geldiğimizde de 5 ton 528 kilo metanfetamin yakalanmış. 12 yıl öncesinin 50 katından fazla. Met kullananların %73'ü ilkokul veya ortaokul mezunu. Üniversite mezunlarında bu oran %2,5. Genelde yoksul mahallelerde tüketiliyor.

Buralara ne zaman gitseniz insanlardan duyacağınız ilk sorun bu. Gençler uyuşturucu kullanıyor. Madde bağımlılığı almış başını gitmiş. Ama belli ki gençler bir kaçış olarak görüyor bu işi. Öyle ya da böyle. Etraf her an patlamaya hazır madde bağımlılığıyla dolu. Sentetik uyuşturucu illeti öyle bir yayıldı ve o kadar kolay ulaşılıyor ki adeta bir salgın haline geldi. İstanbul sokaklarında hemen her köşede hayatını bozuk para gibi harcayan bağımlılar var. Şov haber ekibi sadece birkaç saat içinde ibretlik görüntüler kaydetti.

Bu düzenin içinde sınıf atlamak, meşru yollarla imkansızlaşınca gayrimeşru yollar talep görüyor. Dünyada nüfusa göre kıyasladığınızda en kalabalık 18. ülkeyiz. Fakat cezaevindeki tutuklu ve hükümlü sayısında 6. ülkeyiz. 2022 yılında her 100 bin kişiden 325'i cezaevindeymiş. Bu alanda da Avrupa ikincisiyiz.

1 Ocak 2023 itibariyle cezaevlerinde 341497 kişi var ve kapasite doluya yakın. Yani artık yeni suçluları cezaevine koymakta zorlanıyoruz. Bu nedenle yargı mekanizmasında hükmün açıklanmasını geri bırakma gibi çeşitli önlemler alınmaya başlamış. Sizce 2022 yılında kaç kişi silahlı bir cinayet sonucu öldürülmüştür? Kaç kişidir sizce? Tahmin edin.

Görünce çok şaşırdım. Umut Vakfı her yıl basına düşen cinayet haberlerini değerliyor. Yani yerel ya da ulusal basına yansımış tam 2278 cinayet saymışlar. Sadece bir yılda. 4231 kişi de silahla yaralanmış. Günde ortalama 6 kişi cinayete kurban gitmiş. Her gün 6 kişi. Kentlerimiz giderek daha tekinsiz yerlere dönüşüyor.

İstanbul için Beyoğlu, Beşiktaş gece saatlerinde endişe verici durumda. Sadece kent merkezleri değil, kentin her yerinde bir tekinsizlik var. Ben çok dışarı çıkan biri değilim, ben bile hissediyorum. Kadınların falan durumunu düşünemiyorum açıkçası.

Küresel kamuoyu şirketi Gallup, 116 ülkede 160 bin kişiyle yaptığı anket sonucuna göre dünyada öfke duygusunu en çok yaşayan ikinci ülke olarak Türkiye'yi belirlemiş. Birincisi Irak. En stresli dördüncü ülkeyiz. İlk üçte Lübnan, Mısır ve Tunus var. Ve dünyanın en az gülümseyen ülkesiyiz. Bizden daha somurtkan tek bir ülke dahi yok. En somurtuk biziz.

Gelip araştırma şirketinin yaptığı dünya duygu haritası araştırmasında Türkiye en az gülen ülke olurken en öfkeli ve en stresli ülkeler sıralamasında da ilk beşe girdi. Arkadaşlar bir durup düşünelim. Bu tablo sadece enflasyonla, alım gücündeki erimeyle falan açıklanamaz. Bunların etkisi vardır da sadece bunlarla açıklanamaz.

Herkesin bu tabloya bakıp bir analizi olabilir. Göçmenleri sığınmacılara ele alalım. Sayının kaç olduğunu bile bilmiyoruz. Resmi veriler de çelişkilerle dolu. Sadece metropolideki endişeyi düşünmeyin lütfen. Örneğin Hatay'daki Alevi ilçeler yanı başlarındaki cihatçılar Türkiye'ye akın ederse diye endişeli. O kadar yoğun ki silahlanıyorlar. Hiç öyle kuru gürültü de yapmıyorlar. Endişelenmekte haklılar. Bizzat kendilerinden dinledim. Fakat bu tabloyu sadece sığınmacılara da bağlayamayız.

Türkiye'deki göçmen nüfus giderse de sorunlarımız çözülmüyor. Büyük çeteler, mafya grupları peydah olmaya başladı. Ya gözümüzün önünde Sinan Ateş cinayeti işlendi. Var mı? Arkası geldi mi o işin? Yok. Sinan Ateş cinayetinde işin daha da hüzün veren kısmı böyle bir cinayetin ardından MHP'nin o oranlarında erime olmadığı gibi artış olmasıdır. Kimsenin umurunda değil böyle skandallar. Varsa yoksa geçim sıkıntısı. Geçimimiz iyiyse her şey yolundadır. Değilse hiçbir şey yolunda değildir.

Bakın ilginç bir cinayet hikayesi. İstanbul Bostancı'da geçen hafta bisikletçi Doğanay Güzelgün'e otomobil çarpıp öldürdü. Öldürmekle kalmadı, otomobil çarptıktan sonra bir de kaçtı. Kaçan katilin temel ünlü olduğu ortaya çıktı. Kimdir bu temel ünlü derseniz, bu kişi 2013'te Hasan Ferit Gedi'yi, 10 yıl sonra da Ankara'da ülkücü Sinan Ateş'i öldüren tetikçilerin mensubu olduğu Gülsüyü Çetesi üyesi. Yav adam aranıyor zaten.

Gülsu'yu çetesine Sinan Ateş cinayetinin ardından yayınladığımız bölümde uzun uzun anlatmıştık. Henüz beş ay önce İstanbul-Haliç Köprüsü'nde Kaleşnikovlarla çatıştı çeteler. Bir kişiyi de öldürdüler. Ben ilk kez bir mafya çatışmasında Kaleşnikov kullanıldığını gördüm. İstanbul'un ortasında. Yani hani Güneydoğu'da gördük, çatışmalarda gördük, terör saldırılarında gördük ama ilk kez İstanbul'un ortasında mafya çatışmasında Kaleşnikovlar kullanılıyor. Üstelik de

Tuhaf hikayeler dönmeye başladı. Bugüne kadar bu mafya meselesi çok ciddi bir hal almaya başladı. Kardeşim burası Meksiko City mi ya? Kaleşnikov'la saldırmak nedir? Bu rahatlık nedir? Yani sorun sadece sığımacılarla çözülecek bir iş değil derken bundan bahsediyordum. Bir yandan da bu var. Türkiye'de çetelerin, organize suç örgütlerinin 2020'lerdeki durumu 90'lı yılları aratır durumda. Üstelik bu çeteler ulusal ölçekte değil artık. Artık uluslararası ölçekte.

Varlık barışı yasaları nedeniyle yurt dışından gelen paranın kaynağını soramadığımız onlarca cete lideri Türkiye'de ikamet ediyor. Gerçekten abartılı gelmesin lütfen. Türkiye zaten eroinin Afganistan'dan Avrupa ve Orta Doğu'ya ulaştırılmasında güzergah ülkeydi. Yani 1960'lardan bu yana böyleydi.

Fakat şimdi değişen bir şey var. Şimdi kokain ticaretinde de hap durumundayız. Güney Amerika'dan, Avrupa ve Orta Doğu'ya gönderilen kokainin dağıtma üstü Türkiye. Hal böyle olunca, yabancı çete liderleri de burada yakalanıyor. Gazeteci Timur Soykan bir hafta önce bu konuyu ele almış. Avustralya'nın mafyası da burada, Yeni Zeylanda'nın mafyası da burada yakalanıyor, Balkan mafyası da burada yakalanıyor, Kavkas mafyası da burada yakalanıyor, Hollanda mafyası da yakalanıyor, Belçika mafyası da yakalanıyor, Arnavut mafyası da yakalanıyor.

Herkes burada yakıldı. Gerçekten 72 milletten mafya üyesi, Türkiye'de çatışmaya giriyor, yakalanıyor ya da öylece yaşayıp gidiyor. Henüz 10 gün kadar önce, Rusya'nın en büyük çetelerinden, Caniyev Çetesi'nin liderlerinden Huram Kliklatse, Türkiye'de yakalandı. İşin ilginci, Rusya'nın talebiyle İnterpol tarafından aranan bu kişi, Türkiye'de daha önce iki kez yakalanmış, serbest bırakılmıştı. Ya şimdi bu kişi, daha önce 2020'de yakalandı.

2020'nin 31 Ocağı'nda da yakalandı, 2021'in 26 Ekim'inde de yakalandı. Bu kişinin yine önemli bir mafya mensubu olduğu, çok önemli bir mafyanın lideri olduğunu Gidip Süleyman Soylu da söyledi, dönemin İçişleri Bakanı. Ve bu kişi yine Türkiye'ye girmiş, yine Türkiye'de yaşamış ve Türkiye'de korumalarla, zırhlı araçlarla gezmiş. Burada sadece polislik, emniyetlik bir şey yok sevgili dostlar. Burada ortam bulabiliyorlar, fedayı toplayabiliyorlar. Gayrimeşru işlerin üremesine imkan veren bir toplumsal düzenimiz var. Gotham City'e benziyor artık kentlerimiz. Yoksul gençlerin sınıf atlaması bu çetelerle kurdukları ilişkilere bağlı.

Üstelik yasalar da bu çetelerin Türkiye'ye gelmesine imkan veriyor. 400 bin dolara alınan vatandaşlıklar nedeniyle iade talepleri de Türkiye tarafından geri çevriliyor mafya üyelerine. Sonuçta artık adıyla sanıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşısınız. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı iade edilemez.

Biraz önce demiştim ya, böyle bir toplumsal düzende emekçi kesimden gençlerin iki yolu var diye. Ya çetelere girecek, gayrimeşru yollara sapacaklar ya da huzur İslam'da diyecekler. Din konusunda uçlar giderek büyüyor. Ya ateizm artıyor ya da sofuluk. Bu noktada cumhuriyet tarihimizde görülmedik yaygınlıkta bir dindarlığa sahibiz.

Böyle bir ortamda, bu kadar yoğun bir dindarlaşma yaşanan bir ortamda deminden beri anlattıklarımın yaşanmamasını beklersiniz değil mi? Fakat dinin şekil esaslarına hastalık dernesine bağlı iken içeriğe hiç odaklanmıyoruz. Çok şükür cemaat, tarikat ve diyanet düzenimiz de bu içeriğe hiç odaklanmamızı sağlıyor. YouTube fetvacılarından Hüseyin Çevi'nin bu haftaki fetvası sosyal medyada viral olmuş, dinleyelim. Dedi ki,

İkisi de azap görüyor. İkisi de azap görüyor. Biri dedi zinadan dolayı azap görüyor. Biri dedi ayakta bevletmekten sebep. Allah Celle Celaluhu dedi zina edenin kabir azabını iptal edebilir ama dedi ayakta bevlediğini iptal etmez dedi. Niye? O pis hâlle Allah'ın huzuruna duruyor. Bilmeyeniniz olabilir. Bevletmek dediğiniz şey aslında işemek yani. Ayakta işemeyin diyor. Her şeyi yapın da ayakta işemeyin. Tek derdimiz buymuş. Tek bir muhterem hoca efendinin iş cinayetleri hakkında

Sıcakta işi çalıştırmak hakkında, düşük ücretler hakkında, çalışma koşulları hakkında fetva verdiklerini duydunuz mu? Ayakta bevletmek, yani işemek kadar büyük günah yokmuş. Diyorum ya, Frick Show'da yaşıyoruz, bir ucube gösterisi burası. Neyse, uzatmayalım. Tren Topi'yi Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar, ekonomi deyince geçim sıkıntısından fazlasının aklınıza gelmesini dilerim. Hoşça kalın.

Şehrimin tadı ağzımda yine İspaskir, kömür, plastik, çöplük, lastik, egzoz, esrar Ah karanlık Çıkın!

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)