
3.563 kelime · ~18 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 15 Temmuz'da alıyoruz. Hepinizin içinin kıpır kıpır olduğunun farkındayım. Yakın zamanda Avrupa Birliği standartlarında bir demokrasiye ve tüm Avrupa'yı vizesiz seyahat etme imkanına kavuşacağız. Diyeceksiniz ki ne oluyor Ozan? Duymayanınız var mı bilmiyorum ama müjdemi isterim arkadaşlar. Reis masaya yumruğunu vurdu. Avrupa Birliği'ne giriyoruz.
Üç gün önce Litvanya'daki NATO zirvesine giden Erdoğan, seyahatinden önce gazetecilerin sorularını yanıtladı. Orada hepimize müjdeyi verdi. Önce gelin Türkiye'nin Avrupa Birliği'nde önünü açın, Ondan sonra biz de Finlandiya ile ilgili nasıl onun önünü açtıysak İsveç'in de önünü açalım." Ben de canlı izledim toplantıyı. Dedim ki oldu bu iş. Çünkü herkes bilir ki Erdoğan'ın ağzından söz bir kere çıkar. O söz çıktığında da konu kapanmış sayılır.
İsveç'in NATO'ya üyeliğini onaylayınca anladım ki bitti bu iş. Litvanya'nın başkenti Vilnius'ta Türkiye, NATO ve İsveç liderleri bir üçlü zirve yaptı ve zirvenin sonunda bir bildiri yayınlandı. Buna göre Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsveç'in NATO üyeliğini onayladı. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg'in konuşmasında Türk televizyonları canlı yayınladı.
E şimdi söylenenler ortada. Bize de bekle bize Avrupa demek düşer sanırım. Bu arada biz bu kaydı 15 Temmuz'da alıyoruz da bir şey hatırlattı mı bu size? Evet, o darbe girişiminin ardından 7 yıl geride kalmış.
Biz eskiden yurt dışında Fethullah Gülen'in Türkiye'ye iadesi için posta koyardık. O işi unuttuk herhalde. Her ne olduysa artık oradaki papazı istemiyoruz. Reis'in şimdiki hedefi Avrupa Birliği.
Bu arada şöyle bir iktidar basınına baktım. Ya bir Allah'ın kulu da bu AB masalını anlatmak istemez mi? Kimse anlatmamış. AB'ye giriyoruz desek millet neticesiyle güler bize diye herhalde dalga geçmişler. Goygoyu geçelim. Şimdi İsveç işi mecliste. Fakat yeni dönemde Erdoğan'ın işi daha zor. Çünkü MHP ve Yeniden Refah gibi iki ortağını sürekli olarak ikna etmesi gerekiyor.
Diyeceksiniz ki amma da yaptın Ozan o da dert mi? Lütfen öyle demeyin. Bahçeli bu İsveç meselesinde topa basıyor. Reis nasıl ikna edildiyse Bahçeli'nin de ikna edilmeye ihtiyacı var belli ki. Baksanıza 13 Temmuz'da ne demiş? Milli varlığımızı doğrudan tehdit eder.
kanlı terör örgütlerine kucak açar. Bunların terörist devşirmesine ve haraç toplamasına kendi başkentinde göz yuman mahut bir ülkeyle bir güvenlik bimarisinin bünyesinde nasıl buluşacağız? Böylesi bir acizliğe nasıl göz yumacağız? Bunu nasıl hazmedeceğiz? Sadece Amerika Birleşik Devletler istedi diye F-16 ile ilgili parmak sallanıyor diye zillete tamam mı diyeceğiz? İsveç, PKK'nın Avrupa'daki mağarasıdır. Kandil Dağı neyse Stockholm aynısı.
Erdoğan artık bir yolunu bulup ikna edecek Bahçeli'yi. Aksi halde sadece AKP oylarıyla İsveç'in NATO işi yaş. Erdoğan'ın da karizması çizilir bu durumda. Ama ortada yeni bir dönem, yeni bir tablo var. Erdoğan bu dönemde Bahçeli'ye ve artık Fatih Erbakan'a daha fazla taviz vermek zorunda kalacak. İlk sınav İsveç'in NATO üyeliğinde.
Bu sınavlar tat kaçırırsa, Erdoğan belki de yeni ortaklar aramaya başlayabilir. Belli mi olur? Bekleyip göreceğiz. Şimdi, Avrupa Birliği'ne girmemize sayılı günlerin kaldığı şu günlerde, Sofilerin yüreği Kore'lere döndü. Diyeceksiniz ki, Sofi ne Ozan?
Sofi ne diyorsanız, bu hikaye ilginizi çektiyse bu bölüm tam sizin için. Üç gündür trendlerden düşmeyen bir tarikatı, menzili konuşacağız bu bölümde. O halde daha fazla uzatmayalım, ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Sevgili dostlar, esasında bu bölümde CHP'yi konuşacaktık. Bunun için elimizde materyaller de vardı. Mesela Tanju Özcan. Mesela Levent Gültekin'in anlattıkları. Hatta oturdum bir bölümde hazırladım. Fakat o bölüme ne oldu biliyor musunuz? Çöp oldu. Şu nedenle çöp oldu. Ben bölümü hazırlarken bile sıkıldım. Sizin dinlerken içiniz bayılır diye düşündüm. CHP'yi geçiyoruz bu nedenle. Menzil daha eğlenceli.
Daha doğrusu genel olarak kurumsal siyaset üzerinde konuşulmayı çok hak etmiyor bana kalırsa. Fakat! Tarihçi Ali Yaycıoğlu'nun medyaskopa konuk olduğu 13 Temmuz'da yayınlanan OK programı lütfen izleyin. O yayını tümüyle dinlemenizi tavsiye ederim. Benim diyeceklerimi Yaycıoğlu hoca daha derli toplu biçimde anlatmış. Ben sizi oraya yönlendirmiş olayım ama o programdan
Küçük bir parçayı da burada analım. İyi Parti buna çok uyuyor. Ya hepsi uyuyor şu anda. Mesela şimdi seni dinlerken. Tabii tabii. İyi Parti, İyi Parti hepsi uyuyor. Ve ideolojik tartışmaların ciddiyeti yok. Mesela İyi Parti'de de öyle hani yani böyle bir tartışma hani milliyetçilik üzerinden çok şey söyleniyor ama ciddi bir içi dolu etli bir tartışma yok. Cumhuriyet Halk Partisi'nde yok.
Son derece önemli. Siyasi partilerin devri bitiyor. Partiler birbirinden farksızlaşıyor ve liderlerinin kişisel karizmalarına yaslanıyorlar. Bu ortamda din gibi, milliyetçilik gibi politik akımlar yeni dönemin belirleyicisi oluyor. Çünkü ideolojiler çöküyor. Bu ortamda kurumsal siyasette siyasal İslamcılar kazanıyor, sivil toplum faaliyetlerini de cemaatler veya tarikatlar ele geçiriyor.
Bugünkü konumuz da bu meseleye ilişkindir. Menzil, ya da bir başka adıyla Semerkant Tarikatı. Hayatınızda hiç menzil tarikatı üyesi tanıdınız mı bilmiyorum. Ama menzilin şeyhi, Abdülbaki Erol'un ölümünün ardından üç gündür tren topik konusu menzil tarikatı. Tarikat mı, cemaat mi, bir sivil toplum faaliyeti mi o da pek net değil. Ne derseniz doğrudur. Hem tarikattır, çünkü şeyhi var. Hem cemaattir, çünkü menzil aynı zamanda Nakşibendi tarikatı Halidiye koluna mensuptur.
Hem de bir sivil toplumdur, dernekleri var, vakıfları var. Biz bu nedenle İslami ekol diyelim. Bir kere tarikatlara İslami ekol dedim diye Twitter'da linç edilmiştim. Yani İslami ekol değil, tarikat diyeceksiniz diyorlar. Tarikata da böyle olumsuz bir anlam yüklüyorlar. Halbuki bunlar da tarikat olduğunu kabul ediyor ki. Neyse o aklıma geldi, geçelim bunu.
Menzil ilginç bir ekol. Adıyaman'ın Menzil Köyü'nden tüm Türkiye'ye yayılan bu tarikatın hikayesi son derece enteresan. Bir kere bu çaptaki diğer tarikatların aksine merkeze uzakta, çevrede yürüyen bir ekolden bahsediyoruz. Mesela yine Nakşibend'e ekollü İsmail Ağa'nın, İskender Paşa'nın, Eren Köy'ün merkez üstleri İstanbul'dur. Fakat menzil öyle değil. Doğum yeri Adıyaman'ın Kahta ilçesinin Menzil Köyü.
Mensupları da kendilerine Sofi diyorlar. Independent Türkçe'nin genel yayın yönetmeni Nevzat Çiçek'i dinleyelim. Peki nasıl Sofi olunur? Bunun için menzile gitmeniz gerekiyor. Menzile gidip tövbe edeceksiniz.
Şimdi menzile gidip tövbe etmek olarak ifade ettiğim seromaniği biraz açmamız gerekiyor sanırım çünkü öyle basit bir tövbeden bahsetmiyoruz. Tarikatın merkezden bu kadar uzak olmasına rağmen bu derece popüler olması bu tövbe ritüelinden kaynaklıdır. Özellikle 70'li yıllarda, alkol, kumar, kadın zaafı olan kimseler bu köye giderek tövbe ediyor ve günahlarından arındıklarını düşünüyorlar. Bir süre köyde kalıp kendi kentlerine dönüyor ve eğer ki tarikat yoluna devam ediyorlarsa sofi oluyorlar.
Şu soru haklıdır. Ya İstanbul'da tövbe etmekle Menzil köyüne gidip tövbe etmek neden farklı olsun ki? Allah tövbekarın nerede tövbe ettiğine mi bakmaktadır? Bunlar haklı sorular fakat mesele biraz daha tasavvufi. Bunlar bu anlayış için cevabı son derece basit sorular bu arada arkadaşlar. Burada tasavvufi bir anlayış devreye giriyor.
Şeyhi şahit gösterip tövbe alma deniyor buna. YouTube hocalarından Kerem Önder ki 700 bin takipçisi var, bu konuyu şöyle açıklamış. Tasavvuf değil, İslam'da şeyhten tövbe almak diye bir şey yoktur. İslam'da şeyhi vesile edip, şeyhi şahit yapıp tövbe etmek vardır. İslam'da tövbe almak yoktur. İslam'da nasuh tövbesi yapmak vardır. Bir velinin huzurunda bu tövbeyi yaptığı zaman onu şahit kılmış olursun. Daha bir tövbene sadık olursun.
Tasavvufta şahitli tövbe vardır. Yani siz şeyhten tövbe almıyorsunuz. Bu zaten şirk gibi bir şey. Eee ne o zaman? Şeyhi şahit göstererek tövbe ediyorsunuz. Daha doğrusu kılıfı budur bu işin. Böylece katmerli bir tövbeniz oluyor. Şimdi biraz seremoniye bakalım. Menzil köyüne gidiyorsunuz. Tövbe edip dönmüyorsunuz. O gece orada kalıyorsunuz. Şeyhe bağlanıyorsunuz.
Bu arada bağlanmak derken kelimenin gerçek anlamıyla bağlanmaktan bahsediyorum. Nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Buna rabıta da deniyor. Nakşibendi geleneğine uygun biçimde rabıta ediyorsunuz. Rabıta birlik demek. Belki fotoğraflarda görmüşsünüzdür. Şeyhe bir ip aracılığıyla bağlanıyorsunuz.
Ben ip diyorum da tabi bir sarığın kuşakları bu ipler. Sarığı sağ elle tutuyorsunuz. Aynı anda yüzlerce kişiden bahsediyorum bu arada, tek bir kişi değil. Bu tören ile aslında biraz önce dinlediğiniz biçimde tövbenize şahit oluyor menzil şeyhi. Zaten tövbeyi de şeyh söylüyor, müritler tekrar ediyor.
Kurbanım lütfen dinleyin. Sarıkları çekmeden, astırmadan havaya kaldır kurbanım. Sarı sağ elle avucumuzu içeri tutuyorsunuz. Avuçları kapatın kurbanım. Söyleyin yavaş sesle tekrar ediyorsunuz. Söyledim tekrar ben yavaş söyleyeyim. Ya Rabbi,
bütün yapmış olduğum günahlardan ben kuşmanım. Keşke yapmasaydım. İnşa'Allah bir daha ben yapmadım. Bu arada menzilde diğer ekollerden farklı olarak şeyhin pozisyonu son derece yüksek. Şeyhlerine Seyda ya da Gavs-i Sani diyorlar. Ne demek o? İkinci Gavs gibi. İlki Abdülkadir Geylani. Menzil şeyhlerin de rütbesi Gavs-i Sani. Gavs da tasavvuftaki en yüksek rütbe. Bu arada literatürü de biraz aktarmış olayım. Bunlar keramet sahibi arkadaşlar.
Ne farkı var? Bu iddialar yani. Peygamberlerin diyorlar mucizeleri olur, Allah dostlarının da kerametleri olur. Menzil şeyhi de Allah dostudur. Peki ne tip kerametlerdir bunlar? Şöyle mesela. İbn-i Câdıb-ül-Hemeden diyor ki, bir gün diyor Abdülkadir Geylali'nin hizmetçisi vardı diyor. Eve geldi ki hizmetçi ölmüş. Evet.
O çok zoruna gitmiş. Bu Azrail bana haber etmeden... ...gelip de bizim hizmetçinin canını alıyor... ...hemen Azrail'in peşine düşüyor. Azrail'in peşine düşüyor ve Azrail de diyor... ...o gün mesaisini tamamlamış diyor... ...alttaki canları almış diyor, bir sepete koymuş diyor... ...koluna takmış diyor, götürüyor yukarıya.
...ıslık çala çala gidiyor. Teslim etmeyin. Fakat Şahı Abdülkadir'in bir vasıt, bir lakabı da bazıdır. Şahin yani. Hiç önünde bir şey durmaz. Kaçmaz. Kaçmaz. Şahin hemen... Yakalan. ...yolda yakalıyor. Yakalıyor ve Azrail'e diyor ki... ...bizim hizmetçinin canını almışsın benden habersiz diyor. Hı hı.
E diyor ki Allah diyor emir verdi, ben de aldım diye. Ver emir zikanını geri ver diyor. Vermem diyor. Verirsin vermem derken... ...bu diyor ki ben sana gösteririm diyor. Bir Azrail'i pataklıyor... ...ve kolundaki sepeti de alıyor... ...ve sepeti sallıyor. Sepeti sallayınca... ...o gün ölmüş olanların hepsinin ruhları uçuyor... ...herkes gidip sahibini buluyor... ...ve o gün ölenler hepsi yeniden diriliyor.
Abdülkadir Geylani aslında İslam tarikatları içindeki en eskilerinden biri olan Kadirye'nin kurucusu. Kürtler arasında da en yaygın tarikatlardan biri Kadirye'dir. 11. yüzyılda yaşamış bir kişi bu. Menzilciler de Abdülkadir Geylani'yi rehber kabul ediyorlar ama Kadirye'den değil Nakşibendi tarikatı Halidiye kolundanlar. Kendi şeyhlerine de Gavs ya da Gavsisani ünvanını yakıştırıyorlar. Şeyhlerine de insanüstü özellikler bahşediyorlar. Düşünün işte, icabında Azrail'in karşısına çıkıyor, sepeti tokatlıyor, bütün canları geri salıyor vs. Şimdi siz Azrail'in sepetinin tokatlanmasının şaşkınlığını yaşarken biz kısa bir ara verelim, sonra bu tövbe seansının detaylarını konuşacağız.
Menzil köyü deyince aklınıza alelade bir köy gelmesin. Köyün otobanı var, adına buhara evleri denen siteleri var. Yani bir tür tarikat gettosundan bahsediyoruz. Menzil köyüne gidince sadece tövbe etmiyorsunuz. Bu aslında çok parçalı bir süreç. Bu süreçte çorba ve ekmekle besleniyorsunuz.
Ekmeğin mayasının da Kerbela'dan bu yana saklandığı iddia ediliyor. Yani bu ekmeğe de bir kutsiyet atfediliyor. Hazreti Hüseyin'in yediği ekmeği yemiş sayılıyorsunuz. Zaten Abdülbaki Erol resmi adı. Normalde Abdülbaki El Hüseyni olarak anılıyor kendisi. Buradaki El Hüseyni, Hüseyin'in soyundan anlamını taşıyor. Zaten Abdülbaki Erol da kendisini Seyyid olarak tanımlıyor. Ne demek o? Yani Hazreti Muhammed'in soyundan gelen kişi.
Gavus hazretlerimizin vefat haberini aldık. Rabbim Celle Celaluhu onun makamını âli eylesin. Tabi ki de kendisi peygamber torundur, seyittir. Bunu hep söylüyoruz. Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam'ın soyundan geliyor. Biz bunu biliyoruz, biz buna yakin ediyoruz. Kendisi Allah dostudur, Gavus'tur.
Kutuptur. Özellikle Orta Doğu bölgesinde şeyhlik iddiasındaki hemen her kişi aynı zamanda seyitlik iddiasındadır bu arada. Bir süre sonra kanıksanıyor tabi bu durum. Seyit değilse şeyhten de sayılmayınca insan haliyle şeyh olmak istiyorsa seyitlik iddiasında da bulunuyor.
E bu iddiada bulunduktan sonra 1500 yıllık bir soy ağacı çıkartmanın ne kadar zor olduğu ortada olduğuna göre, bu iddiaların ne kadar doğru olduğunu sizlerin yorumuna bırakıyorum. Tabii sadece bunları söyleyince eksik kalmış oluyor. Oraya gidince sizin tövbeniz için hazırda bekleyen bir şey bulamıyorsunuz. Sonuçta bir kişiden bahsediyoruz. Yani o kadar kolay değil.
Bir de hizmet etmeniz lazım. Artık orada size ne görev verirlerse, yeri gelir ekmek dağıtırsınız, yeri gelir oradaki bir inşaatta çalışırsınız, yeri gelir oradaki harmanları biçersiniz vs. Bu işin maddi bir karşılığı yoktur. Bedavaya hizmet edersiniz. Menzil şeyhi aslında isterse melekleri de çalıştırabilir de, sofilerin kazanmasını istemektedir. Yüce Nakşibendi yolunun önemli amellerinden biri de hizmettir.
Hizmet, müridin kendini yetiştirmesinde ve manevi olarak yükselmesinde en önemli basamaktır. Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri, geceleri sofiler uyuduktan sonra lavaboları temizleyerek, Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni Hazretleri de hizmet yapmak maksadıyla Şah-ı Hazne'nin sürüsünün ahırında tezekleri bir taraftan öbür tarafa atarak bu yolda ilerlemişler ve Benliği yıkmışlardır. Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni Hazretleri bir gün müritlerinden ahırın önündeki samanları ahırın üstüne atmalarını ister. Sofiler samanları ahırın üzerine atarken üçlerinden biri, mübarek bize niye hizmet ettiriyor ki? diye içinden geçilir. O esnada mübarek Gavs gelir ve, ''Sofiler, çok yoruldunuz. İsterseniz bir çay molası verin, hem dinlenmiş olursunuz.'' buyurur.
Çay içme esnasında içinden bunları geçiren Sofi'nin kalp gözü açılır ve samanları meleklerin taşıdığını görür. Gavs kubsesi ruh buyurur. Sofi, gördün mü? Biz istesek Allah'ın izniyle bu işi meleklere bile yaptırırız. Ancak istiyoruz ki Sofiler kazansın.
Şimdi bir düşünelim. İstanbul'da yaşayan, kendi halinde bir Müslüman kişisiniz. Ne işiniz olur Adıyaman'ın Kahta ilçesinin Menzil köyünde? Yani hayat sizi oraya nasıl götürür? Burada Menzil'in tövbe kapısı olma iddiası son derece etkili bir silah.
Zaten diğer tarikat ve cemaatlerden ayrılan kısmı da söz konusu bu tövbe ritüelidir. Ruşen Çakır'ın 1991'de yayınlanan Ayet ve Slogan kitabından bir bölümü sizlere okuyayım. 1970'li yıllarda İstanbul'un Çağlayan semtinde genellikle yaz aylarında Adıyaman'a otobüsler kalkardı. Rize, Trabzon gibi Karadeniz illerinden göçmüş.
Çoğu küçük esnaf kökenli insanlar bir ibadet ciddiyeti içinde kiraladıkları otobüslerle yüzlerce kilometre kat ederlerdi. Mahallede içki, kumar vs. alışkanlıklarına tutkun çok sayıda erkek büyük ölçüde ailelerinin zorlamasıyla çıktıkları bu yolculukların ardından tövbe etmiş olarak dönerlerdi. Şimdi genel olarak içteki kumar, uyuşturucu, fuhuş gibi bağımlılıklarınızdan kurtulma yolu olarak menzil köyü öne çıkıyor. Oraya gidiliyor ve burası bir nevi amatem görevi görüyor. Tövbe ediliyor. Disiplinli biçimde çalıştırılıyorsunuz. Bir şeyhe bağlanıyorsunuz.
Aynı değildir ama psikolojik etkisinin Hristiyanlıktaki günah çıkarmaya benzediğine eminim. Sofiler hayatlarında bir kere menzile gitmiyorlar. Sık sık gidiyorlar. Yani aslında her gittiklerinde günahlarından arınmış hissediyorlar kendilerini. Bunu da bir ibadet olarak yapıyorlar. Menzile çorba içmeye gitmek. Bu bir ritüel. Haydi Sofiler çorbaya! Sofiler çorbaya! Çorbaya Sofiler! Haydi Sofiler çorbaya!
Çorbaya söyle çorbaya. Genelde gariban halk kesimleri için de popüler bir tarikattır menzil. Tesadüf etti önceki bölümde demiştik ya, İsmaila ve menzil üye sayısı en yüksek olan iki ekol. Üye sayısı çoktur da, bu çokluk genellikle yoksul gariban insanların tarikatı olmasındandır. Şimdi ben böyle dedim diye menzilin parası yok zannedilmesin. Ohoo! Hem de ne biçim. Aslında tezgah iyi tezgah.
Yüz binlerce bedava çalışanınız var. Yüz binlerce. Hiçbir holdingde bu kadar çalışan yok. Bunlar bedava çalışıyor. Çalışanlar para pul istemiyorlar. Hatta çalışanların bir miktar parası varsa hem çalışıyorsunuz hem de gidiyorsunuz bağış yapıyorsunuz.
Hizmet etmeye ibadet sayan yüz binlerce insan. E bu insanların aynı zamanda müşteri olduğunu da düşünün. Tarikatın mallarından, hizmetlerinden satın alıyorlar. Semerkant yayınları, Beşir Derneği gibi sivil toplum faaliyetlerini de finanse ediyorlar. Sağlık sektöründe çok gelişmiş durumdalar. Hatta birçok sağlık bakanı bu tarikatın mensubu.
Mesela Abdülbaki Erol'un öldüğü İstanbul'daki Emsey Hastanesi, tarikatın en büyük sağlık kuruluşlarından. Doktorlar da dahil olmak üzere çalışanlar sofilerden oluşuyor. Hastaneyi de 9 yıl önce Erdoğan açmış bu arada. resmi açılışını gerçekleştirdiğimiz Emsey Hastanesi'nin İstanbul'umuza, ülkemize hastalarımızın şifa bulmasına vesile olmasını Allah'tan temenni ediyorum. Bu noktada samimiyetle düşünelim. Bu insanlar aynı zamanda gerçekten yardıma muhtaç insanların da yanındalar. Hele ki deprem bölgesinde. Sofiler deprem bölgesinde son derece aktif çalıştılar.
Bu esnada tarikatlarına da mürit topladılar. Olağanüstü bir felaketle baş başa kalan insanlar menzil sofilerine sığındılar. E menzil sofilerinin de arkasında Afat var, Kızılay var. Lütfen empati yapın. Tüm yakınlarınızı kaybetmişsiniz, sığınacak bir liman kalmamış, kimse yok. Yanı başınızda da icabında depremi durdurma kudretinde olduğu iddia eden insanlar var.
Şaka yapmıyorum. Menzil şeyhi gerekirse depremi de durdurur. Menzilin ileri gelenlerinden Şemsettin Bektaşoğlu, Menzil şeyhi Abdülbaki Erol'un kerametlerini anlatıyor. Halk korktu, telaş etti, sokağa çıktı. Bundan yardım istediler. Bu da zelzeleye doğru hitap etti. ''Ey zelzele, sen Allah'ın bir mahlukusun. Allah'tan seni sakinleştirmesini dilerim.'' dedi.
Sakinleş dedi. Zelzele kendi lisan-ı haliyle ona cevap verdi. Dedi ki, sana itaat olunmakla emrolundum dedi ve zelzele bitti. Dedim ya doğaüstü mertebeler atfediliyor Abdülbaki Erol'a diye. Abdülbaki Erol'un şahsına özel değil bu. Önceki şeyhlerde de aynı durum söz konusuydu. Menzil şeyhine olağanüstü mertebeler atfediliyor.
Şimdi sadece tövbe kapısı olarak mürit toplamıyor menzil. Özellikle güneydoğu illerinde çok sayıda sübyan mektebi ve medreseleri de var. Bunlar yasa dışı tabii ama işte devrin ne devre olduğunu biliyorsunuz. Bu medreselerde yeni müritler yetişiyor. Birçoğunun adı da şeyhleri Abdülbaki Erol ile aynı. Tıpkı Abdülbaki Dakak gibi. Hatırladınız mı?
Şanlıurfa'nın Haliliye ilçesinde 12 yaşında bir çocuk bir ahırda ölü bulundu. Asılı halde. Abdülbaki Dakak, bu arada çocuğun ismi, yatılı bir Kur'an kursunda, üstelik de izni olmadığı belirtilen bir Kur'an kursunda eğitim görüyordu. İstemiyordu da orada olmayı. Bir iki kez kaçmaya çalıştı. Ailesi tarafından geri getirildi. Belli ki zorla kalıyordu. Abdülbaki Dakak'ın ölümünün ardındaki gizem anlaşılamadı. Henüz bir ay önce işlendi bu cinayet. Belki de intihar. 12 yaşındaki bir genç insan 3 yıldır bu medresede yatılı olarak kalıyordu. İntihar mıydı yoksa bir cinayet mi bilen yok. Fakat medresedeki diğer çocukların iddianameye girmiş ifadeleri nasıl bir ortamda yetiştiklerini de gözler önüne seriyor.
Şöyle denmiş. Ceza aldığımızda bize dayak atılıyordu. Dayak atma kimi zaman sopa ile kimi zaman tokat atma şeklinde oluyordu. Bir puan sistemi uygulanıyordu. O puanın altında kaldığımızda tek ayak üzerinde bekletme gibi cezalar da veriliyordu.
Abdülbaki Erol, 74 yaşında bu camia için önemli biriydi. Peki, menzil şeyhi öldüyse yeni şeyh kim olacak? Biliyorum sabah akşam bunu düşünüyorsunuz, acaba kim olacak diye. Bir kere yeni şeyhin belirlenme usulüne bakalım. Yani nasıl belirleniyorlar? Sonuçta cumhurbaşkanı seçimle geliyor. Burada da babadan oğula bir transfer var ama halifeleri de var. Normal şartlar altında cemaatlerde halifelik olmuyor.
Bu halifelik, şeyhlik işleri büyük ölçüde tarikatlara ilişkin makamlar. Yani cemaat eşittir, tarikat demek doğru değil. Meselenin detayları var. Fakat bu boya erişmiş cemaatlerde kurumsal devamlılık önemli. O yüzden artık tarikatlaşıyorsunuz. Hele ki merkezden uzaktaysanız, bağlılığı ölçmek için önemli bir şeyhe ihtiyacınız var. O yüzden artık tarikatlaşmış bir cemaattir menzil için diyebiliriz. Ne yapacaksınız? Yüz binlerce insanın bağlılığını yok mu edeceksiniz?
Yeni bir şeyh bulmanız lazım. Bu noktada bir iki yöntem var. En popüleri şeyhin sağlığında kendisine halife ataması. Peki Abdülbaki Erol yapmış mı bunu? Yapmış. Menzilde de bu var ama sıkıntı şu, tek bir halife yok. Halifeler var. Hayda, iş karıştı şimdi. Nevzat Çiçeği dinleyelim. Bütün Nakşi geleneğinde olduğu gibi halifeleri var. Yani Konya'da halifesi var, İstanbul'da halifesi var. Farklı illerde halifeleri var. Ve bu halifeler kendi işlerinde aslında şeyhi seçerler ama
Şeyh sağlığında bu halifeler içerisinde birini işaret etmişse zaten doğal olarak bu kendi içerisinde gerçekleşecek. Bu da büyük ihtimalle cenazenin kabulüyle birlikte yani taziyelerin kabulüyle birlikte ortaya çıkan bir süreç. Şeyhlik makamı şeyh hayattayken bu kadar yüceltilince şeyh öldükten sonra aynı iddiaya sahip kişilerin de keramet göstermesi gerekiyor. Aynısı İsmaila'da Mahmut Usta Osmanoğlu ölünce de yaşanmış. İsmaila üç parçaya bölünmüştü. Görünen o ki menzilde de aynı durum yaşanıyor. Menzilde şeyhin büyük oğlu Muhammed Saki Erol'un gavs ilan edilmesine kardeşleri karşı çıkınca film koptu. Semerkant Vakfı'na alternatif vakıf, yeni yayın evi ve medya oluşturulmaya başlandı. Bu arada devir artık teknoloji devri. Bu toplantılarda konuşulanlar ortalığa kolay saçılabiliyor. Biz de işleyiş hakkında daha çok bilgi ediniyoruz böylece. Abdülbaki Erol'un, Muhammed Saki'nin yani oğlunun cenazesinin ardından Sofilerle konuşmasının ses kaydını gazeteci Timur Soykan paylaşmış. Söylediğim gibi 9 halifesi vardı. 3 tanesi ufak etti. 6 tanesi hayattadır. 3 tanesi evlatlarıdır.
Havs Hazretleri, Seyyidina Hazretleri vefat ettiği zaman, belki babamın iki tane, bir iki tane halifesi burada, birisi biraz rahatsızlık etti. Kulları topladı, çağırdı. Bu saadetler size bu irşad yetkisi vermiştir. Yalnız sizler ricamız, Kur'an'a, sünnete adaba riayet ederek irşadınızı yapın.
Tabii ki burada köyde tövbe verme müsaadesi vermedi. Vermiyorlar. Yani yok öyle bir şey. Buradan öğreniyoruz ki toplam 9 halife var. 3'ü ölmüş, hayatta olan 6 halife. Bunların da 3'ü Abdülbaki Erol'un oğulları. Tüm halifelerin irşad yetkisi var. Ne demek o? Irşad doğru yolu gösterme demek. Yani bu 6 halifenin kendi müritleri olabilir. El almışlar yani Abdülbaki Erol'dan.
Bu müritlerin mürşidi olabilirler yani. Fakat menzilde asıl hikaye tövbe vermek dediğim gibi. O tövbeyi kim verecek? Nerede verecek? İşte orası büyük mesele. Ses kaydını devamını dinleyelim. Ama şimdiki durum şu oldu. Üç tane evladı da halifeslidir. İrşada yetkilidir. Bugün biraz evvel yaptığımız görüşme neticesinde böyle bir karar alındı. Üçü de irşad faaliyetlerini devam ettirmek istiyorlar.
Bu arada dikkatinizi çekmiştir, çığlıklar kendinden geçen sofilerin sesleri. Üç oğul da irşad faaliyetlerini menzilde devam ettirmek istiyor. Şimdi tek köyde üç şey. Nasıl olacak bu iş? Böylece menzil köyündeki üç cami, üç oğul arasında bölünüyor. Birisi eski camide, birisi yeni camide, birisi de alt tahtta. Öyle uygun görüldü.
Benim şahsım eski camide bu faaliyetini yapması, bu yeni yazılı camide Seyyidin Mehmet Vatani'nin faaliyetini yapması, alt kattaki camide Seyyidin Mubarek'in o faaliyeti yapması. Bu noktada bir şüphe ortaya çıkıyor. Gavs öldü. Yaşasın yeni Gavs gibi bir durum olmadığına göre o halde alınan tövbeler, çekilen zikirler ne olacak? Ondan da diğer oğul Fettah Erol bahsediyor. Son derece çarpıcı bir an bu. Tüm zikirler, tüm tövbeler iptal oldu diyor Fettah Erol. Sofiler tabii son derece üzülüyor. Allah için gönlünüze göre bundan sonra zikirinizle, ibadetlerinizle devam edelim. Ama bu saatten sonra
Zikirleriniz hepsi iptal olmuştur. Vekillikleriniz iptal olmuştur. Ne bir kişi farklı bu saatten sonra tövbe veremez. Ne herkes. Vekil de tövbe veremez. Sofi de zikirini soracak ondan sonra. Bütün zikirlerini yenilemesi lazım. O yüzden hiç kimse tövbe vermez.
Allah razı olsun. Allah ayırmayacak ne olur. Şimdi ortada 3 şeyh var. Bütün tövbeler, zikirler iptal. Aslında bu 3 gafs adayının boy ölçüşeceği yeni bir süreç. Menzil ilk kez denemeyecek böyle bir süreci. İnsanlar yine menzile gidecekler ama görünen o ki artık tövbe verecek tek bir şeyh yok menzilde. Zaman içinde bu şeyhlerden biri öne çıkacak ve tövbe seansları yeniden başlayacak.
Kim bilir, belki de tövbe vermeye devam edecek üç şeyhin üçü de. Kimi bir şeyhe, kimi başka bir şeyhe bağlanarak tövbe edecek. Ama menzil köyüne çorba içmeye gitme ritüeli belki de hiç bitmeyecek. Ve elbette bu tezgah sürdüğü müddetçe, yüzbinler belki de milyonlarca insanın maddi ve manevi sövülüsü de devam edecek. Sofiler, şeyhlerine itaat etmek uğruna devlet imtiyazlarını tarikatları için kullanacak.
Nefis şeytan azdırır, gel tövbeyi al kurtul. Anadan doğmuş gibi, kundakta imiş gibi, tertemiz olur kişi tövbe ettiği zaman. Daha fazla uzatmanın anlamı yok. Tren topu podb media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar kendi aklınızla alay edilmesine izin vermediğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.