
3.819 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 11 Temmuz'da alıyoruz. Edirne'de 662.siz düzenlenen 40 Pınar yağlı güreşlerinde yeni bir başpehlivanımız var. Yusuf Can Zeybek. Şimdi bilenlerle konuştuğum bu ismi unutmayalım çünkü çok önemli bir güreşçi olacağına ilişkin böyle iddialar var. Şimdi başpehlivan yeni de kendisi Antalyalı. Yine bilmeyenler için söyleyeyim. Antalya pehlivanlar kenti olmasıyla gururlanıyor.
Kendisi de güreşçi olan başpehlivan eşi Sümeyye Zeybek, İhlas Haber Ajansı'na konuşmuş. Bekliyordum evet, ona her zaman inanıyorum ben. Avrupa ve Dünya Şampiyonları'na ben de güreşçiyim kendimde. Avrupa ve Dünya Şampiyonları'na ona hep kendine inan diyordum. Kırk Pınar'da da aynı şekilde kendine inan. Yusuf kendine inandığı zaman o bir marka, ahlakıyla, sporculuğuyla bir örnek bir sporcu. İnandığı zaman inşallah ebedi kemere sahip olacak. Bunu göreceksiniz. Bunu buraya, bugün burada söylüyorum.
Şimdi Sümeyye Zeybek'i şu yüzden anmak istedim. Başbehlivan Yusufcan Zeybek, rakibi İsmail Balaban'ı yeniyor ve yendiği anda o heyecanla eşi Sümeyye Zeybek'le birbirlerine koşuyorlar. Birbirlerine sarılıyorlar, eşi de dinlediğiniz güreşçi. Belli ki güzel bir yol arkadaşlığı bu. Yusuf'tan Zeybek tuttu. Yükleniyor. Kazandı. Kazandı. Kazandı. Kazandı. Yusuf'tan Zeybek. Yusuf'tan Zeybek. Yusuf'tan Zeybek. Kırk Mınar. Başbeylivanı. Türkiye Başbeylivanı
Şimdi sizler normal insanlar olduğunuz için eee ne var bunda diyorsunuz fakat normalimiz kaydı sevgili dostlar. Başpehlivanın bu hareketi milliyetçi muhafazakar bir takım tipleri çileden çıkartmış. Sosyal medyada başpehlivan ayıplanmış. Hala anlamayanlarınız olabilir. Ya niye ayıplanmış ne var ki bunda falan diye.
Aklı evvelin biri demiş ki, o doğalı çayıra yakışıyor mu bu görüntü? Görüntü dediği başbehlivanın karısını kucaklaması bu arada. Büyütme Ozan iki üç tane zibidi diyebilirsiniz fakat o kadarla kalmıyor işte biliyorsunuz. Real maddete transfer olan asfaltı delen çiçek Arda Güler hepimizi gururlandırmıştı. Önceki bölümde dinlediniz. Fakat İslamcıların bir kısmı buna da takılmış. Ya diyeceksiniz ki, burada neye takılmışlar?
Real Madrid'in armasında haç varmış arkadaşlar. Ben de ilk defa dikkat ettim. Ona takılmışlar. Armaya baktım ya nerede bu haç diye. Siz de bakın lütfen. Şimdi armanın üzerinde bir tane taç var. Taçın üzerinde de mercimek büyüklüğünde bir haç var. Hüseyin Çevik diye bir tip kendisine hoca diyor. Başına da bir sarık takıyor. Youtube'da da 489 bin takipçisi bulunuyor. Bu haça takmış efendim.
Birkaç kişiden de şey duydum mesela. İşte Real Madrid'in formasında haç maç vardı. İşte onu nasıl yiyecek o forma ediyor. İşte kimileri de işine bak sen haça mı takıldın falan. Arkadaşım zaten Müslüman o haçı giyemez. O haçı takamaz yani. O haç olmaz. Onu söylüyorum ben.
Oraya gelene kadar zaten 40 tane mesele var, o ayrı bir şey. Futbolu işte ya, futbol caiz mi ki de bunları konuşursun? İşin başına girersen zaten şu andaki ahvalde evden camiye, camiden ev olmamız lazım. Bak açık konuşuyorum ha. Bu arada kafalar da karışık. Kimi İslamcılar da LGBTİ hareketine destek veren Barcelona'ya gitme dedi ya, Arda Güler'le böbürleniyor.
İslamcıların hedefinde baş pehlivan Yusuf Can Zeybek ve Arda Güler'in dışında da isimler vardı. Kim o? Hande Yener. O ne yapmış? Ta 2009'da LGBT'yi onur yürüyüşüne, elinde ahlaksız yazan bir dövizle katılmış. Müdafai İslam adlı bir grup da 14 yıl önceki bu görseli paylaşarak, iptal edin konseri diyor. 14 yıl önce bakın.
Hatırlarsınız, yine AKP'li Tekirdağ Süleyman Paşa Belediye Başkanı Melek Mosto komiseri yüzünden daha bir ay önce görevden alınmıştı. Bu müdafaa-i İslam hareketi de Balıkesir Belediyesi'ne şikayet telefonları açıyor. Süleyman Paşa Belediyesi'ni görevden aldırdık diye de abu altından sopa gösteriyorlar. Bu telefon görüşmelerinden birini de kaydetmişler, sosyal medyaya koymuşlar.
Şöyle olmuştu hatta, Tekirdağ Belediyesi'ne de daha önce Süleyman Paşa Belediyesi'ne de epeyce bir tepki olmuştu. Kendisi bu tepkileri dinlemedikten sonra görevinden de alınmıştı. Bu bir tehdit değil tabii ki. Bizim yapabileceğimiz bir tehdit değil zaten ama biz vatandaş olarak sadece talebimizi bildiriyoruz ve bir gerekenin yapılmasını istiyoruz açıkçası. Ben ilgili yöneticilerimle görüşüp bu konuya geleceğim efendim, merak etmeyin. Yani sosyal medyada hakikaten bir beklenti var yani. Bu kadar tepkiye rağmen bir açıklama yapılmaması gerçekten insanları üzüyor. Bunu da iletirseniz memnun oluruz. Çok teşekkür ederim, sağ olun. Peki ne oluyor? Konsere saatler kala etkinlik iptal ediliyor. Hande Yener de sosyal medyada veryansın etmiş, tepki göstermek lazım vs. diyor.
İslamcı tahakkümden böylece kendisi de payını alıyor. Gayrimilliği sanatçılar listesinde konumlanıyor. Şimdi gayrimilliği sanatçı olur da gayrimilliği sanat olmaz mı? Olur elbette. 5 yıldır restorasyonu yapılan İstanbul Feshane'de İBB bir sanat sergisi açıyor. Fakat sergideki bazı eserlerden rahatsız olmuyor. Şimdi ben rahatsız olmuyorum, siz rahatsız olmuyorsunuz. Bir takım milliyetçi muhafazakar çevreler rahatsız oluyor. LGBTİ propagandası yapılıyormuş.
Günlerdir iktidar medyasında işlenen konu bu. Fikirde Birlik ve Mücadele Platformu diye bir şey kurulmuş, Başkanı Kürşat Mircan da fesane önünde açıklama yapıyor. kültür sanat adı altında, burada içeride sergilenen sanat kesinlikle sapkınlığı özendirmektedir ve bizim manevi dokumuzla, milli kültürümüzle yakından uzaktan alakası yoktur. Örtüşmemektedir. Çatışmaktadır. Bu arada benim gözleyebildiğim kadarıyla yapılmasına izin verilen tek basın aşamasıdır seçimden sonra. Açıklamanın ardından öfkeli güruh tekbirler eşliğinde sergiye girmeye çalışıyor. Böyle yalandan bir itişkakış, sonra dağılıyorlar.
Bu fikirde birlik ve mücadele platformu neymiş ki diye baktım. Hatırlar mısınız? Eylül ayında bir büyük aile buluşması başlıklı bir miting yapılmıştı. Ha işte onlar bunlarmış efendim. Bitti mi? Bitmedi. Sosyal medyada Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat'a bir vatandaş yazmış. Başkanım demiş. Başörtüsü ve sakal özgürlüğü istiyoruz. İnternete baktım. Başörtülü pilot yok mu acaba diye şaşırdım çünkü. Başörtülü pilot var. Yani bunun önünde bir engel yok.
Ama sakal yasak. Allah Allah dedim. Acaba neden yasak diye küçük bir araştırma yaptım. Şimdi efendim, uçakta olağanüstü koşullarda pilotların yüzlerine taktığı oksijen maskesinin tam oturması, bir oksijen kaybı olmaması için sakal yasakmış. Yani sadece bizde de değil, tüm dünyada pilotlarda uzun sakal yasak, böyle kirli sakalı serbest bırakıyorlar ama böyle sünnet sakalı dediklerimiz, o İslamcıların bıraktığı o yuvarlak sakalı
Yasaklıyorlar. Fakat bunu gel de bizimkine anlat. Neyse. Türk Hava Yolları Başkanı Ahmet Boğat bu mesaja cevap vermiş. Ne beklersiniz? İnsan gibi açıklama yapsın değil mi? Ya da hiç cevap vermesin. Yok öyle olmamış. Demiş ki, başörtüsünde bana haksızlık etme. Ben kızlarımı sınava sokabilmek için Beyoğlu'nda peruk almış bir babayım.
Sonra devam etmiş. Sakal talih bir konu demiş oraya geçiştirmiş. Asıl demiş kokpitte ve kabinde namaz görevini ifa etmek isteyenler için düzenleme geliyor. Ey gidi be. Fatih Altaylı da 10 Temmuz'daki YouTube yayınında güzel bir benzetme yapmış.
köpeksiz köyü bulmuşlar değneksiz geziyorlar. Kimse bir şey demiyor kardeşim. Bunlar köpeksiz köyü bulmuş değneksiz gezer gibi akıllarına gelen her şeyi söylüyorlar. Her türlü çağ dışı talepleri dile getiriyorlar ve diğer insanlar susuyor. Kardeşim başka sivil toplu örgütü yok mu burada? E yok. Var mı bu toplumsal düzende sivil toplumun yaşama şansı? Neyse bunları uzun konuşuruz. Bu bölümün konusu zamlar olacak arkadaşlar. Ama şimdi böyle deyince kel alaka sanıyoruz. Halbuki değildir. Gerici saldırganlık ile zamlar arasındaki illiyet bağını konuşacağız bu bölümde. O halde daha fazla uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Girişte asabınızı bozduk. Bir şiirle havamızı bulalım. Şairimizin mahlası Fukaragurmesi. Şiirin adı ise Fukaralar Nasılsınız? Efendim başlıyorum.
Uzun zamandır açsınız. Sayamadım ki kaçsınız. Seçimi de kazandınız. Fukaralar nasılsınız? Sabah akşam karbonhidrat. Her şey kader, her şey fıtrat. Kolide çayla bakliyat. Fukaralar nasılsınız? Herkes kötü, herkes illet. Size kaldı vatan millet. Ülke Allah'a emanet. Fukaralar nasılsınız? Nasılsınız fukaralar? Bu şiirin ardından zamları daha iyi konuşuruz diye düşündüm. Ve başlayalım şimdi.
Eşitsizlik, batıda çok tartışılan bir mesele bu. İnsanın adalet duygusunu zora sokan bir mesele. Eşit olmak adil olmak mıdır? Eşitlik adalet midir? Bu etik felsefenin bir konusu. Fakat, adalet duygusunu zora sokan eşitsizlik üzerine düşünmeye değer. Günümüzdeki her toplumsal düzen, Bir takım eşitsizlikler üzerine kuruluyor. Fakat her toplum söz konusu bu eşitsizlikleri meşrulaştırmak zorunda. Yoksa yaşayamazsınız. Bir biçimiyle bazıları ezen olacak, bazıları ezen olacak fakat ezenlere çok takılmayacaksınız. Bunu meşrulaştırmak zorundasınız.
yoksa bütün politik ve sosyal yapı çökme tehdidiyle baş başa kalır. İşte bunun olmaması için egemen bir anlatıya ihtiyacınız var. Bu egemen anlatının adına da ideoloji diyelim. Mevcut Türkiye düzeninde İslam dini bir ideoloji olarak eşitsizliğin meşrulaştırılması için kullanılan bir kılıfa dönmüş durumda. Blue TV'de yayınlanan Doğu Demirkol'un başrolünü oynadığı Doğu dizisinden bir parça bu kaydı hazırlanırken önüme düştü.
Peygamberimiz diyor ki... ...Yaradan buyurdu ki... ...ilmi isteyene... ...parayı istediğime veririm. Yaradan... ...parayı vereceği kişiyi kendisi seçiyor. Sen diyor... ...seninle daha çok paylaşıyorum. Sana izzeti ikramda bulunuyorum ama neden? Benim olanı... ...yeryüzünde... ...kullarıma... ...pay et diye. Peki...
Sence de Yaradan'ın bizzat seçtiği bu kula bizim de hürmet etmemiz gerekmez mi? Şu sapkın zihniyetine o kadar güzel bir kılıf bulmuşsun ki inanacak gibi oluyorum. Ama konuyu dağıtma. Diyebilirsiniz ki Ozan komedi dizisinden analiz kasıyorsun. Öyle değil. Ben size uzun uzun hoca efendilerin dediklerini de dinletirim. Din zaten başlı başına bir ideoloji kabul. Fakat bu ideolojiyi nasıl ele aldığınız da önemlidir.
Bu noktada, bizde garibanın, fukaranın cemaati deyince akla iki tanesi gelir. Biri İsmail Ağa'dır, diğeri Menzil. İsmail Ağa'dan Cübbeli Ahmet'e kulak verelim. Diyeyim size bir zenginlik usulünü. Konuşma defini aramayın, canınız çıkar. Her gün yüz kere. La ilahe illallahü'l melikü'l hakkü'l mübin. Bu kadar, yüz kere. Yüzüncü de derse Muhammedun Resulüllah sadıkul ve adilemin. Dualarım kitabında var bu hadislerimin kaynağı. Yüz kere oku, parayı koyacak yer bulamazsın. Ben niye böyle yapmıyorum? Nasip değil, yapamıyorum demek ki.
Durumum çok iç açıcı değil. Bu ekip Nakşibend'dir. Bizdeki tarihleri 200 yılı geçmez. Fakat memleketin hakim tasavvuf akımı o da budur. Halbuki bu topraklarda binlerce tasavvuf akımı var da bu Nakşiler kadar dünyevi olmadıkları için kaybolup gitmişler. Tarikatlar ve cemaatler kapatılsın derken de aslında kastedilen genellikle Nakşilerdir.
Nakşiler işi biliyor, bir biçimde sağ partiler üzerinden siyasete sızıyor, egemen anlatının çerçevesinden dünyayı yorumluyorlar. Bunların dilinde eşitsizlik bir kader olarak anlatılıyor yoksullara. Gerçek İslam bu mudur değil midir? Bunun cevabı bende değil.
Ben zaten beğenemez bir kişiyim fakat mesela ilahiyatçı Mustafa Öztürk YouTube'daki son yayınında Nakşi İslam'ını ele almış. Sünni dünyanın efendim bu Nakşi bendi dediğimiz yapısının içerisinde zerre kadar irfan, zerre kadar vicdan, zerre kadar merhamet, zerre kadar insan sevgisi, zerre kadar hayvan sevgisi, zerre kadar doğa sevgisi olduğuna Bu noktada Nakşi anlayış, kadim Anadolu irfanı dediğiniz şeye uzaktan yakından değmez, dokunmaz. Bakın, geçmişte yaşamış ve bizim toprakların kültürüne rengini vermiş pek çok cemaat, tarikat, ariftir, irfan sahibidir. İlla sünni olmak zorunda da değil. Alevi-Bektaşi geleneği de dahil buna. Fakat mevcut iktidarın da, hakim toplumsal düzenin belirleyicisi de Nakşi İslam anlayışıdır.
Bu anlayış da sapına kadar düzen içidir. Düzen, kapitalizm üzerinden eşitsizlik pompalıyorsa, bu anlayış, bu eşitsizliği meşru hale getirmenin yollarını arar. Kısmen Hinduizmi de andırır. Ne alaka diyeceksiniz? Hakim İslam anlatısına göre, yoksullar için bu dünya zulüm çekmek için birebirdir. Bu çekilen çilenin acısı cennette çıkarılacaktır. Zengin de parasıyla puluyla sınanmaktadır.
Cehennem ona garibandan daha yakındır. Şimdi fakir cennete 500 sene evvel giriyor, zekatını veren zengin, sabreden fakirden 500 sene sonra cennete giriyor. Yani samimi söylüyorum şu dünyada 5-10 senelik yani hayattaki efendim o zenginmiş, ben fakirmişim mukayesesini insan yapar mı? 500 sene! İkisi de cennete hak etmiş ama insan 500 sene evvel girmek ne demek ya?
Valla insanın fakir olası geliyor. Neyse ki başımızda böyle bir iktidar var da hepimizi 500 sene evvel cennete sokmanın koşullarını hazırlıyor. Bizde baş belası bir vergi var. Katma değer vergisi. 1985'ten beri var bu vergi. Literatürde KDV gibi vergilere genel tüketim vergileri deniyor. Tersi özel tüketim vergilere. Çok şükür o da bizde var ÖTV. Ne fark var bu ikisi arasında?
KDV piyasada alınıp satılan her mala uygulanır. Her mala. KDV'den kaçmak mümkün değildir. Fox TV'de Çalar Saati sunan sevgili Ezgi Gözeger, KDV'ye gelen zamın anlamını güzel ifade etmiş. Zam yağmuru bugün itibariyle başlıyor.
Bugün itibariyle zam yağmuru başlığı atmamızın sebebi sıradaki haber. Çünkü biliyorsunuz açılışta da söyledik. Günlerdir zaten artık ezberledik. Yüzde 8, yüzde 10 oldu. Yüzde 18, yüzde 20'ye çıkartıldı. KDV'de yapılan bu oransal değişiklik belki aldığınız bir üründe size 1-2 liraya mal oluyor ama tamamını düşünürseniz size de maliyeti çok yüksek oluyor. Devlete de, hükümete de gelirinin ne kadar yüksek olduğunu aslında
algılayabiliyorsunuz. Çünkü aldığınız iğneden ipliğe her şeyde bu KDV oranları uygulanıyor. Bugün itibariyle bu zam yağmuru başlıyor. Şimdi bu zamları neden yapıyorlar? Neden vergileri arttırıyorlar? Bu noktada ekonomi alanında anti-enflasyonist çeşitli bakış açıları var. İşte parasalcı bakış diyenler, keynesiyen bakış, postkeynesiyen bakış, marxist bakış vs. vs.
Mehmet Şimşek bu paradigmalar için de parasalcı ya da monetarist bakışa daha yakın bir isim. Dünyada da geçer akçe büyük oranda budur. Bu bakış açısında enflasyon her zaman, her yerde parasal bir olgudur. Para miktarı artarsa enflasyon olur, enflasyonu azaltmak için piyasadan para çekmek gerekir ki bu acılı bir süreçtir.
Bunun için ilk önlem faizi arttırmak, böylece kredi arzunu kısmaksa diğeri mali disiplindir. Yani bütçe denkliği. Bu ne demek? Vergileri arttır, harcamaları kıs. İşte size anti enflasyonist politika demektir. Sıkılaştırıcı para ve maliye politikası. Burada kısa bir mola, sonra söz konusu sıkılaştırıcı politikanın hastayı iyileştirip iyileştirmediğini konuşacağız.
Şimdi sıkılaştırıcı politikalarla hasta iyileşiyor mu? Söz konusu bu politikalar Türkiye'de krizleri önlüyor mu? Geçici bir süre için evet. Ama krizler devam ediyor. Tarihçi Emrah Sefa Gürkan bu konudan bahsetmiş. adam smith diyor ki işte herkes kendi işinde özelleşirse dünya muhteşem bir sistem olur falan. tabii yalan. her ekonomik krizden sonra tekrardan bize bunun doğru olduğu söyleniyor. bu finans dünyasının en büyük oyunudur. bu yanlış. yanlış. kapitalizm inherently contradictory'dir. kapitalizm kendi içinde tezat vardır. bugün
klasik ekonomist ve onların devamı… herkes bunu bilir. bunu herkes bildiği gibi kimse de o ekonomistlerle böyle bir diyalog falan girmiyor. çünkü bu yanlış. milton friedman'ın dedikleri yanlış. 50'deki 60'taki şikago okullarının dedikleri yanlış. yanlış ve bir dezenformasyon. böyle olmuyor. kapitalizm habire krize giriyor. insanları mahveden bir şey. insanlar çok kötü şartlarda çalışıyor. köylülerin bir anda toprağından kopup köyden kente geçmek öyle özenilecek bir şey değil. işçi de değil. ne kadar dandik şartla çalışırsa, biz elitler için o kadar iyi. öyle düşünecek ve onun yasasını yapacak. anlıyorlar insanlar onu hayvanlar gibi çalıştırıyorlar. yani, yanisi şu. seçimden önce bastığımız paraları, seçimden sonra cebimizden alacaklar. hepsi bu. böyle krizlerden kurtulduğumuz yeni bir müreffeh düzen kurmuyorlar yani.
altı üstü seçimden önce bastığımız paraları şimdi cebimizden alıyorlar. Şunu derseniz haklısınız. Ya zaten bizim para enflasyona gitti, haklısınız. Paramız arttı da etin kilosu 400 lira oldu, haklısınız. E zaten ekonomistler de enflasyonu bir çeşit vergi olarak değerlendiriyorlar. Önceki gün Habertürk'te İstanbul Üniversitesi'nden Ege yazgan bu konuya değinmiş. Bu arada enflasyon da
sizin ödediğiniz bir vergi öyle düşünebilirsiniz yani enflasyonda sonuçta devletin yaptığı harcamaların parasal gelişleme ile merkez bankası tarafından yaptığı parasal gelişleme ile sizin elinizden real satın alma gücünüzü alması demek o yani çünkü devlet karşılıksız diyelim ki hani o eski terimle para bastığı zaman o ne demek karşılıksız o sonra fiyatları arttırıyor Dolayısıyla devletin o yapmış olduğu karşılıksız demek yani ya borçlanmayla finanse edecek ya vergiyle finanse edecek. Bu ikisiyle yapmazsa para basarak yani karşılıksız o anlamda para basarak finanse ederse o zaman neyle kim bunu ödeyecek? Tabii ki o harcamayı yapmış olan devletin ödemesi de enflasyon olarak hepimizden alınacak. Şu soru güzel soru. Bitti mi? Bu kadar mı? Yani biraz KDV'ye zam, biraz harçlara zam, MTV'yi katladık, ÖTV'yi yapıştırdık. Bitti mi? Yok. Daha yeni başlıyoruz. Seçim bitti. Daha durun. Kerel seçimler bitsin de o zaman görelim.
Bundan sonra bizi bekleyen saldırı enflasyonun yanı sıra işsizlik olacaktır. Seçimden önce piyasaya pompalanan para, çarkların daha hızlı dönmesini sağlamış ve böylece işsizlik düşmüştü. 10 Temmuz'da işsizlik oranları açıklandı. Mayıs ayı işsizlik oranı mevsim etkilerinden arındırılmadan %8.8. Bakın bu, 2014 Nisan'dan bu yana görülen en düşük işsizlik oranıdır.
Buna rağmen Almanya işsizliği mesela %5.7, neyse onu geçelim. Dolayısıyla seçim kazandıran da budur. Halkımız çok şükür işimizdeyiz, gücümüzdeyiz demektedir. Çünkü güvencesizleştirilmiş, tüm garantileri elinden alınmış milyonlar için işsizlik, enflasyondan, hayat pahalılığından daha büyük tehdittir.
İşsizlik düpedüz ölümken enflasyon sıtmadır. Çünkü milyonların işsizlik karşısına dayanacak bir tasarrufu yoktur. Üstelik enflasyon patronla işçinin arasını açmaz. İş barışını bozmaz. Çünkü enflasyon patronun suçu gibi görünmemektedir. Suçu esnafa, markete atıverir, yolunuza devam edersiniz.
Ama işsizlik öyle olmaz. Nitekim Erdoğan'ın da en büyük korkusu işsizliktir. Düşük faiz demenin yüksek enflasyon demek olduğunu Erdoğan da bilir de düşük faiz demek, asıl düşük işsizlik demektir. Erdoğan onu ister. İşsizlik düşük olsun, biz seçimleri kazanalım. Dert budur. E bunu ideolojinize eklemelisiniz. Ne yapacaksınız? Neymiş efendim? Faizleri düşürüyormuşuz. Benden başka bir şey beklemeyin.
İşte eşitsizliği meşrulaştıran bir ideolojimizi bulduk. Nedir? Bu anlamıyla Türkiye'deki İslamcılık. Fakat enflasyon pahasına düşürülen işsizliğin sonuna geldik. Bugünden itibaren enflasyon kontrol altına alınmaya çalışılırken ekonomi soğutulacak ve işsizliğin pay der pay arttığına tanıtıp geleceğiz. Fakat bilin bakalım bu hikayede ne yok? E seçim yok.
Şimdi enteresan bir soruyu gündemimize taşıyalım. Madem bizde eşitsizliği meşrulaştıran, böylece yeni nizamın omurgasını oluşturan, bu nizamı ayakta tutan ideoloji İslamcılıktır, o halde buna nasıl bir karşı hamle geliştirilebilir? Cevabı basit. Eşitsizliği meşrulaştıran, yoksulluğu sanki bir kadermiş gibi kodlamamızı sağlayan ideolojiye karşı memleketin başka bir ideolojiye ihtiyacı var. Çok basit.
Buna basit anlamıyla sol diyemeyiz. Sol deyince herkesin aklında aynı şey canlanmadığı gibi kimsenin aklında da net bir şey ortaya çıkmıyor. Kimi sola kayalım deyince HDP'le daha yakın olalım, kimi LGBT'yi hareketini falan anlıyor. Yani sol, maalesef bir tür insan hakkı mücadelesi gibi kodlanıyor artık.
böyle insan hakları ihlallerinin peşine koşan bir akımmış gibi. Halbuki Sol buna indirgenemez. Mesele büyük ölçüde emeğe ilişkindir. Haberini hiç gördünüz mü bilmem. İççi Sağlığı İç Güvenliği Meclisi'nin Haziran ayı raporu 10 Temmuz'da yani dün yayınlandı.
Buna göre sadece Haziran ayında 159 işçi iş cinayetlerinde can verdi. En büyük işçi kıyımı Ankara Altındağ'da MKR'in fabrikasındaki barut patlama sonucu meydana geldi. Makine ve kimya endüstrisinin Elmadağ'daki yerleşkesinde patlama oldu. Enkaz altında kalan 5 işçi ne yazık ki hayatını kaybederken Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın talimatıyla soruşturma başlatıldı.
İslamcılar, mukaddesatçı sağcılar veya milliyetçi muhafazakârlar. Adına her ne dersek diyelim, bu akımlar arasında nüanslar olabilir ama ortak bir özellikleri var. Dindarlığı değil, dinbazlığı merkeze alan siyasetler, iş cinayetleri dahil olmak üzere emekçi kesimleri uygulanan her tür baskıya kaza-kader çerçevesinden bakıyorlar. Bunun için varlar. Doğumları soğuk savaşa denk geldi ve anti-komünist tedrisatla yoğruldular.
Fakat tablo ortada. Haziran'ın bilançosu 159 işçinin canıdır. Bu ölümlerde birinci sıra %18'lik oranla bu düzenin lokomotif sektörü inşaatta yaşanmıştır. Siyasal İslam, eşitsizliği mistifike ediyor. Mistik bir anlatı sunuyor. Göklerden gelen bir karar olarak lanse ediyor kendisini. Eşitsizlik kusan, bu eşitsizliği sanki bir kast sistemi mişçesine kabullendiren bir ideoloji bu. Çelişkili biçimde, yoksulları kendisine bağlıyor. Modernleşme krizlerinin ortasında yürüyen bu ideolojide, Erdoğan geniş emekçi kesimlerin temsilcisi olarak konumlanıyor ve onlara çoğunluk olduğu hissini yaşatıyor. Tayyip Erdoğan. Var mı başka? Allah gibi adam. Allah gibi adam demeyin. Doğru bir tabir değil kendisi. Allah'a benzetmek olmaz. Allah'a benzetmek olmaz ama. Allah bir, Tayyip iki. Allah gibi adam. O halde bu mistik anlatının makyajına dökecek, ham hakikati çığıracak bir ideoloji bu zehrin panzehridir.
Bu noktada gözler ana muhalefet gücü olan CHP'de. Fakat CHP'nin de pergeli nereye sabitlediği pek belli değil. Seçimler bittiğinden beri paradigma iflas etti dememin nedeni de budur. Artık Erdoğan karşısındaki güçlerin salt demokrasi talep ederek bir araya gelmesi, beklendiği gibi bir sinerji yaratmayacak.
Bu sinerjinin maksimum seviyesi 2023 seçimleriydi, o da kazanmaya yetmedi. Bu düzenin sonu, anti-Erdoğancıların bir araya gelmesinden ibaret basitlikle gelmeyecek. Ha Erdoğan gidebilirdi. Seçimlerden önceki bir yıl boyunca yapılan fahiş hatalar yapılmasaydı, bugün Erdoğan iktidarı olmayabilirdi. Ama daha önce de dediğimiz gibi,
Bu, Erdoğancılardan alınan emanet oylara bağlıydı ve Erdoğancılığın karşısına başka bir ideolojiyle çıkıldığı anlamına da gelmezdi. Çünkü geniş muhalif çevrelerin etrafında uzlaştıkları bir ideoloji, bir büyük anlatı bulunmuyor. O yüzden beyaz atlı prens arıyoruz. Adayımız kim olsun diye. O noktada İslamcılık karşısında laiklik savunusu elbette önem kazanıyor. Fakat ben bu önerinin de altının boşaldığını düşünüyorum. Mesela Fatih Altaylı, bu konser festival yasaklarına ilişkin muhalefete yüklenmiş. Haklıdır da, bir dinleyelim. Ya muhalefette bir şey yok kardeşim, muhalefette bir şey yok ya. Ya Kemal Kılıçdaroğlu mesela, ne bekliyorsun kardeşim? Veyahut Meral Akşener, ne bekliyorsun kardeşim? Veyahut da Ümit Özdağ.
Veyahut da Muharrem İnce. Ne bekliyorsunuz buna bir şey söylemek için? Ne bekliyorsunuz? Siz de mi aynı kafadasınız? Siz de mi bu olsun istiyorsunuz? Hatta iktidarın içindeki insanların... Kardeşim bir dakika ya. Diyemiyor mu kimse kardeşim bunları? Hadi iktidar demiyor, muhalefet niye demiyor ya? Neredesiniz ya? Kemal Bey ne bekliyorsunuz? Zaten bir şey yapmıyorsunuz. Bir tane tweet atıyorsunuz. Ata ata atacağınız bir tweet. Başka bir şey yapmayacaksınız. Biliyorum da. Bari o tweeti atın ya.
Haklı olmasına haklıdır da pergelin ucunu boşuna söylemedim. Laikliği savunacaksınız da pergelin ucunu nereye batıracaksınız? Yani daireyi hangi eksende döndüreceksiniz? Mesela laikliğin tasfiyesini bir milli güvenlik sorunu olarak görüp, anayasayı hatırlatarak mı ilerleyeceksiniz? Yani meseleyi bir milli güvenlik konseptinden mi ele alacaksınız? Deniz Baykal'ın yaptığı buydu. O dönem Türk Silahlı Kuvvetleri de siyasete müdahildi. Bir biçimiyle güçlü bir pozisyon tutabiliyordu Deniz Baykal.
Bu siyaset, CHP'yi ve sosyal demokrasiyi bir tür orta sınıf ideolojisi haline getirdi ve emekçilerden kopardı. 90'lı yıllar boyunca yaşadığımız ve 2000'li yıllarda devam edilen budur. 2010'larda da bu aşılamadı. Ya da laikliğin tasfiyesini, böyle milli güvenlik meselesi değil de yaşam tarzına müdahale başlığıyla mı ele alacaksınız? Yani bir milli güvenlik konseptinden ziyade daha liberal bir yerden mi ele alacaksınız?
Bunların her ikisi de, yani anayasal güvence de, yaşam tarzına özgürlük bahsi de, gelecek endişeleri daha güçlü olan ve kendilerini orta sınıf olarak nitelendiren kesimlerin dertleridir. Bu kesimler de zaten Erdoğan'ın karşısında konumlanıyorlar. Çoğunluk olmadıklarına göre Erdoğan'ın da pek umurunda değiller. Peki Kılıçdaroğlu ne yapıyor? O halde laikliği yüksek sesle savunmayalım, laiklik endişelerini kaşımayalım çizgisini takip ediyor. Bu da olacak iş değil ama, samimiyetle söylüyorum,
layıklıyı bir orta-üst tabaka ideolojisi yapmaktan daha faydalıdır. Gerçekten layıklık bir küçük burjuva anlatısı olarak sunulacaksa hiç sunulmasın daha iyi. Layıklık bir sokak röportajında dillendirilen şu kalıba sığamaz mesela. Laiklik, rahat rahat gezmek, rahat rahat eğlenmek, rahat rahat okuyabilmek, rahat rahat yiyebilmek ve içebilmek için. Bu hanımefendi haksız mıdır? Haklıdır, doğrudur. Ama sadece buraya sığamaz. Siyasal İslam bir büyük anlatı, bir ideolojidir. İktidarın, vergi politikasının emin olun laikliğin tasfiyesiyle ilgisi var. Sadece yaşam tarzına güvence başlığıyla değerlendirilemez laiklik.
Doğrusu, laikliğin, emekçilerin alın teri olduğunu vurgulamaktır. Laiklik, işçinin, emekçinin alın teridir. Sadece vurgulamak da yetmiyor. İslamcılığın, laikliğe gedik açarak eşitsizlikleri derinleştiren bir ideoloji olduğunu anlatabilmektir. Geniş halk kesimlerinin laikliğin anlamına kavramasını sağlamadan laikliği savunmak, Türkiye'de artık havanda su dövmekten farksız durumda. Hiç savunmayın daha iyi. Laiklik bir orta sınıf meselesi haline gelecekse bırakın dağınık kalsın.
Neyse, biz daha buradayız. Erdoğan da daha burada. Bu konuyu daha uzun uzun konuşuruz. Önceki bölümde hepimizin ortak bir sevincine Real Madrid'te Arda Güler'i konuşmuştuk.
Uzun zamandır da bir ulus olarak sevinmiyorduk demiştik. Tam tersi de geçerliydi. Ortak bir acıda birleşemiyorduk. Demeye kalmadan başımıza geldi. Maalesef Özkanuğur'u kaybettik. Sevgili Ünsal Ünlü'nün, Özkanuğur'un bir özelliğine ilişkin vurgusu beni çok etkiledi. Herkesin sevdiği çok az isim kaldı Türkiye'de diyor Ünsal Ünlü 10 Temmuz yayınlandığı. Herkesin ortak şekilde sevebildiği çok az insan var artık ülkede.
Hakikaten. Çünkü insanlara kul takmak, özellikle sosyal medya üzerinden bir yerine yapışıp onu aşağı çekmek mümkün ve çok uygulanan bir sistem maalesef bu. Ama Özkan Uğur'la ilgili hiç kimse bunu yapamadı. Çok daha uzun konuşulmayı hak eden bir değerdi Özkanur, affedin. Ama genç dinleyicilerimiz varsa MFÖ hayranlarının bildiği bir hikayeyi paylaşayım. MFÖ konserlerine hiç gittiniz mi bilmem. Tüm MFÖ konserleri önce sürpriz biçimde bitirilir, şaşırıverirsiniz. İlk konserde size başta tadınız kaçar. Konserin başlamasından böyle 45-50 dakika sonra MFÖ sahneden bir anda yeni verir. MFÖ hayranları ise son derece keyiflidir, rahattır.
Çünkü gedikli hayranlar bilir ki bu bir feyktir. MFÖ seyirciye naz etmektedir. MFÖ sahneden iner ve herkes hep bir ağızdan efsane haline gelmiş bir MFÖ şarkısını söylemeye başlar. MFÖ'yü sahneye yeniden çağırmak için seyirciler hep bir ağızdan bu şarkıyı söylerler. Hayranların bir tür gitme deyişidir bu. Biz de bu efsane şarkıyla veda edelim Özkan Uğur'a.
Tren Topiği podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek sevdiklerinizi ele güne karşı yalnız bırakmayın. Hoşçakalın. Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.