Podcast

274: Kılıçdaroğlu’nun Babala Çıkarması

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Seçimin ikinci turunda oyunu döndürmek zorunda olan taraf Kılıçdaroğlu ve bunun için risk alıyor. Kılıçdaroğlu’nun Babala Tv yayınını izleyip ondan vazgeçen olmaz ama cesareti her kesimde takdirle karşılanıyor.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.402 kelime · ~22 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 25 Mayıs'ta alıyoruz. Seçimlerin ikinci turuna sadece 3 gün kaldı ve gündemin tartışmasız en çok konuşulan konusu YouTube'da, BabalaTV'de yayınlanan Mevzular Açık Mikrofon programı oldu. 4 saati geçen bu programın ilk 22 saatteki seyirci sayısı 14 milyonu geçmiş durumda. Biliyorsunuz Kemal Kılıçdaroğlu programın konuğuydu.

Oyun değiştirici bir etkisi olur mu olmaz mı? Bunları kamuoyu araştırmacıları analiz eder ama onlar da pek iyi yapamıyorlar işlerini maalesef. Ama biz de bunu yapacak değiliz çünkü zaten böyle bir etkisi olup olmadığını çok değil pazar günü göreceğiz. Fakat ilk kez ana akım bir genel başkan, yani kazanacak çok şey olan ama kaybedecek şeyi de olan bir genel başkan, hem de seçime birkaç gün kala kendisinden neredeyse nefret eden, kendisi hakkında son derece olumsuz fikirleri olan gençlerin karşısına çıktı ve cesaretle soruları yanıtladı. Hemen herkesin ortak görüşü de şuydu. Gerçekten iyi bir performans sergiledi. Bu arada herkes derken muhalif kamuoyundan bahsediyorum. Mutlaka Erdoğancılar bu adama dönük öfkelerini, nefretlerini koruyorlardır. Daha önce mevzular açık mikrofon yayınlarına ilişkin iki trend topik bölümü hazırlamıştık. Bunlardan birinde yeni medya üzerinden mevzular açık mikrofon formatını tartışmıştık. Diğerinde ise gençlerin öfke sorununu bu program üzerinden konuşmuştuk. Bu bölümde direkt Kılıçdaroğlu yayınını tartışacağız. Uzatmayayım ben Ozan Gündoğdu hazırsanız başlayalım.

24 Mayıs akşamı saat 9.30'da Türkiye'nin azımsanmayacak bir kısmı ekran başına geçti, çayını çorbasını içti ve mevzular açık mikrofona katılan Kemal Kılıçdaroğlu'nu izledi. İlk kez merkez siyasetin içinde iktidar alternatifi olan bir cumhurbaşkanı adayı kendisinden hiç de haz etmeyen bir insan topluluğunun karşısına çıkma cesedi gösterdi ve sorulara cevap verdi. Belki de çıkmak zorunda olduğu için bu cesareti gösterdi. 25 Mayıs gününün Tren Topik başlığı da Babala TV'ydi. Bu noktada Oğuzhan Uğur'u kutlamak gerekir. Dönemin ruhunu yansıtan, bu dönemden ilham alan bir konsept yarattı ve etkili oldu.

Transkriptin tamamını oku

Peki neden bu kadar etkili oldu? Bunun birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum. İlki batıda fast jornalizm denilen nitelikten yoksun hızlı habercilik. Mesela yaklaşık 10 gündür iktidar medyası Tekirdağ Belediyesi'nin depremzedelerin evlerinden çıkardığını yazıp çiziyor.

Kimse de demiyor ki ya bunlar psikopat mı? İnsanları neden evlerinden çıkarsınlar? Bunlar insan etiyle beslenen canavarlar mı? Seçime giderken niye böyle bir şey yapılsın? Yahu yapacakları varsa bile seçimden önce yapmazsınız. Aptal mı bu koskoca insanlar? Bu sorular soruluyor tabii de peki olay nedir? Mevzular Açık Mikrofon'daki ilk sorulardan biri Kılıçdaroğlu'na bu şekildeydi.

Efendim işin özetini anlatayım. Orada kalacakları süre, valilik demiş ki şu kadar süre siz bakacaksınız diye. Onlar da sürede olunca valiliğe yazı yazmışlar. Valiliğe yazı yazınca da vay işte bunları şeyden çıkarıyorlar diye kıyamet kopardılar. İşin özü bu. Çünkü ben hemen aradım. Büyükşehir Belediye Başkanı.

Şimdi bu olayın perde arkasını ben de ilk okuyunca ya olacak iş değil, Tekirdağ Belediyesi niye böyle bir şey yapmış dedikten sonra bir iki telefonla vaziyetin gerçeğini kavradım. Yani Kemal Kılıçdaroğlu'nun açıklaması politik bir açıklama değil arkadaşlar, hakikati söylüyor adam. Şimdi bir ülkede kamusal tartışma kültürü olmaz ve medya düzeni tümüyle paramparça olursa başınıza gelecek olan budur. Bu kantarın ayarı da durup dururken bozulmadı bu arada. Bizzat Erdoğan'ın kendisi bu düzeni yarattı. Medya abuk sabuk bir haber yapar, bu haberin saçma sapan olması, asılsız olması normal şartlarda gazeteciyi tedirgin eder. Ya ben der yanlış bir haber mi yaptım acaba?

Bu anlaşılırsa bir daha iş bulamam ya da okuyucuların güveni kalmaz vs. diye endişelenir. Yani yanlış bir haber vermek endişe kaynağı olmalıdır gazeteci için. Ama bu düzende öyle bir şey olmuyor ki. İster iktidar yanlısı olsun, ister muhalif, itibarınızın hiçbir önemi yok. Mahalle dabulcularının peşinden gidiyorsunuz. Yani ne kadar rezil olursanız olun bir iki ajitasyonla takipçi kitlesi kazanabiliyorsunuz.

Fakat bu muhalif medyayla iktidar medyasını eşitleyip üçüncü yolculuğun apolitizmine düşmeyelim. Ortada sadece meyde düzeninin değil, bizzat Erdoğan'ın da manipülasyonu var. Çünkü Erdoğan'ın kendisi depremzedeleri hakaret ediyorlar, otellerden kovuyorlar diye Mesaj veriyor kitlesine. Yahu kim yapıyor bunları? Hakikat ne? Kocaman bir soru işareti. 15 Mayıs'ta attığı tweette şunları söylüyor Erdoğan. Bu çevreler deprem bölgesine gönderdikleri yardımları kesmekten otellerdeki deprem zereleri kapı dışarı etmeye kadar her türlü vicdansızlığı sergiliyorlar.

Dolayısıyla Oğuzhan Oğur'un programı büyük oranda arda arkası belirsiz, bir bütünlüğü olmayan, aslında son derece basit cevapları olan ama duygu yüklü sorulardan oluşuyor. Erdoğan'ın da sırrı burada devreye giriyor. Erdoğan, insanların aklına değil, duygularına hitap ederek kazanmaya başladı. Kitlesi de benzer bir duygusallık içinde. Nasıl mesela?

Soruyu soranlar öncelikle şehitlere selam göndererek başlıyorlar. Ajitatif bir selam ile soruyu soran önce ahlaken durduğu yerin ne kadar doğru olduğunu kendisine ve salona itiraf ediyor. Hamaset siyasetçilerden halka inmiş durumda. Bu tehlikeli bir gelişme bana kalırsa. Mesela memleket partili bir genç sorusuna başlamadan önce şu tiradı atıyor.

Soruma başlamadan önce herkesin müsaadesiyle benim de askerlik görevimi yerine getirdiğim 2021'e 3. tertip döneminde Şırnak'ın Cizre ilçesinde PKK terör örgütü tarafından şehit edilen piyade er Tarık Tarcan'ı ve tüm şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve saygıyla anmak istiyorum. Zaferleri ve geçmişi insanlık tarihiyle başlayan kahraman Türk ordusu ve şanlı Türk milleti dün olduğu gibi bugün ve yarın da terörün her türlüsüne, her türlü uzantısına ne kandil dağcılarına ne de domuz bağcılara geçit vermeyecektir. Bunları kısaca ifade etmek istediğim için teşekkür ederim. Ya da Erdoğan'cı bir genç kadın. Öncelikle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve bu vatan için hain terör örgütleriyle çarpışarak canını vermiş tüm şehitlerimize Allah'tan rahmet dileyerek başlamak istiyorum. Bir Diyarbakırlı gençte de dildeki duygusal tonu hissediyoruz. Siz benim ölmemi ister misiniz Sayın Genel Başkanım? Herhalde istemezsiniz. Salondaki genç arkadaşlarıma Yasin Börü'nün ve çocukluk arkadaşım İstanbul Beşiktaş'taki saldırıda şehit olan polis memuru Murat Yılmaz'ın annesinin ve babasının selamlarını getirdim. Ömrüm boyunca... Çok özür dilerim. Beşiktaş saldırısında değil mi?

Tim 47 saldırısında Murat Karayalan'ın talimat verdiği 37 vatan evladının kahpece şehit düştüğü saldırıda efendim. Bu noktada hakikat arayışından ziyade romantik, duygusal bir tonla karşılaşıyoruz. Zaten ilginç biçimde Türkiye'de de tutan da budur. PKK'ya terör örgütü diyorsunuz, yetmez. Kahpe deyin, bebek katili deyin. Ya tamam diyelim de benim gündelik dilim bu değil ki. Yani ben gündelik dilde de zaten kahpe lafını kullanmam ki. Demesem makbul vatandaş olmuyor muyum yani? Yani sizi nasıl ikna edebiliyoruz?

Denebilir ki e kardeşim bizzat HDP Kılıçdaroğlu'nu destekliyor. Demek ki bu işte var bir şey ki bu sorular Kılıçdaroğlu'na yöneltiliyor. Bu noktada çerçevemizi biraz genişletmeyi öneriyorum. 2014 yılına gidelim. Analar ağlamasın diye gidilen bir seçim ve bingo. Erdoğan'ın oyu %51,5. Çözüm sürecinin ortasındayken aldığı oy bakın. MHP muhalefette öyle düşünün. Yani milliyetçilerin tümü Erdoğan'ın karşısında onlara muhalefet ediyor, Erdoğan çözüm sürecini örgütlüyor ve 51,5 oy alıyorsunuz. O 51,5 bugün aynen aynı şekilde yine oy verdi.

Bugüne geliyoruz, altılı masaya dışarıdan HDP destek veriyor diye kopartılan gümbürtüye bir bakın hele. O halde HDP ya da PKK meselesi değil. Ne peki? Soğuk savaştan bu yana, yaklaşık olarak 1950'lerden bu yana yani, komünizmle mücadele ada altında, Bu halka iftiralarla aşılanmış bir sol nefreti var. Bakın az şey değil bu dediğim. Bugün siyasete yön veren Bahçeli, Erdoğan ve Kılıçdaroğlu gibi isimler, politik bilinçlerini 70'li yılların çatışmacı ortamında kazandılar.

Bahçeli de, Erdoğan da azılı bir antikomünistti. Genel olarak solcuların gerçekten canavar olduğunu zanneden bir iklimde yetişti bunlar. Ve bugün Türkiye'yi yönetiyorlar. Sonuç ne mi oluyor? Kendine Muhabir adlı YouTube hesabı sokakta vatandaşlara bir oyun oynamış, beraber dinleyelim. CHP heyeti HDP ile bir görüşme gerçekleştirecek. Ne düşünüyor vatandaş bunu araştırıyoruz? Allah akıl versin. Neden efendim? Arkadaş o kadar şey cenazesi geliyor hiç düşünmüyorlar mı? Arkadaşlarım uyarıyor şimdi de CHP değilmiş AK Parti HDP ile bir görüşme gerçekleştirmiş. Nasıl? AK Parti bir görüşme gerçekleştirmiş. Vallahi görüşür görüşür. Mecliste grubu var canım. Eliniz alınca bir sürü şehit geliyor diye. Her şeye alıştık artık. Normal. Evet.

AKP'nin ya da Erdoğan'ın yaptığıyla, CHP'nin ya da Kılıçdaroğlu'nun yaptığı aynı reaksiyonu doğurmuyor. CHP'den ya da genel olarak Türkiye'nin siyasi yelpazesinin soluna dönük nefret üzerinden siyaset yapılıyor ve Erdoğan'ın da sırrı bu. Nedir o? Sağcılık değil bakın. Antisolculuk.

sağın tam konsolidasyonunu sağlayan işte o panzehir, anti-solculuk, anti-komünizm. Böylece Erdoğan'ın gitmesinin hayati önemli olduğunu kavrayan CHP, HDP ve tipin tabanları daha çok onlar oluyor. Çünkü bu insanlar rahatlıkla gayrimilliği olmakla, vatan haini olmakla suçlanabiliyorlar. İlle dünya görüşünüz önemli değil, kimliğiniz de bu hainliğin varoluşsal gerekçesi olabiliyor. Aleviyseniz, Kürtseniz hele hele. Buna karşın, genel olarak solda durmuyorsanız, yerli ve milli saflarda olduğunuz ortadadır. Yani Erdoğan'ın dili bu en azından. Çok değil, daha birkaç ay önce Akçener'e evine dön çağrıları yapmış, İyi Parti yerli ve milli ilan edilmişti. Sayın Bahçeli'nin daveti ise en makul çizgide davettir. HDP ile terör örgütleri ile el ele olmak, milli ve yerli olarak düşündüğümüz İYİ Parti'ye hiç uygunda düşmeyebilir. Şimdi İYİ Partili olduğunuzu düşünün. Ben hayal edemiyorum yerli ve milli olduğumuzu iddia ediyor Erdoğan. Yani insanın içindeki tedirginlik işte bir miktar azalır. Ya Allah Allah demek ki biz makulmüşüz.

dersiniz, güç sizi çeker. Erdoğan'a muhalefet etmekle beraber solda konumlanmayanların Erdoğan karşılıklığındaki tonu böylece biraz daha açık hale geliyor. Bu süreçte Türk sahanın manevra kabiliyetinin de ne kadar yüksek olduğunu fark ettik diye düşünüyorum. 3-6 Mart krizi, yani masadan kalkılıyor, 3 gün sonra atılıyor. Sinan Oğan'ın Erdoğan'cı saflara gidebilmesi mesela. Bu süreçte yaşadığımız tipik örneklerdi. Yani çok daha rahat manevra yapabilen bir ideolojik gelenek Türk Sağı. Zafer Partisi mesela. Son dakikaya kadar emin değildik Kılıçdaroğlu'nu destekleyeceğinden. Günün sonunda Erdoğan'ın değişmesinden daha büyük öncelikleri vardı. Ya da Sinan Oğan dediğim gibi. Erdoğan'ın yanına gidebilirdi. İyi Partili Yavuz Aralioğlu mesela. Sıkı bir Erdoğancıya dönüştü şu anda.

Örnekler arttırılabilir. Fakat Babala TV yayınında, Kılıçdaroğlu'na sorulan soruları yalnızca PKK karşıtlığı üzerinden okumak, bu PKK karşıtlığına CHP karşıtlığını da eklemek gerekir dediğim şey budur. Bu CHP karşıtlığını da, ya da başka bir ifadeyle anti-solculuğu da doğru değerlendirmek gerekir. CHP'nin kurumsal kimliği değil, CHP sisteminin kendisine karşıtlıktır bu. Yani tabanı da dahil etmek gerekir.

taban ile parti örgütünü ayırma gereği duymayan bir karşıtlık. Zaten tehlikeli gidişat da budur. Yani CHP'liğe düşmanlıktan doğru CHP'ye düşmanlık. Önce CHP'liğe düşmanlık. CHP'liği İslam düşmanı, Müslüman düşmanı, elit, halka tepeden bakan bir biçimde resmetmek ve buradan kurulan karşıtlıkla siyasetin dilini belirlemek. Türkiye'de iki fotoğraftan birbirine karşılaştık.

Ya şampanya patlatıp bunu sabaha kadar kurtlayanlar olacak ya da temiz alnını şükür için secdeye koyup Rabbine hamd edenler olacak. Buna basitçe siyasal islamcılığın dili olarak okumanın artık Türkiye'yi değerlendirirken yanlış ya da eksik olduğunu düşünüyorum. Hayır. Karşımızda dinsel fanatizmle siyasal fanatizmi iç içe geçirmiş ve ahlaki değerleri de oldukça yıpranmış bir başka akım var. Ben bu akıma Erdoğancılık demeyi tercih ediyorum. Erdoğancılık eşittir, islamcılık değildir. Dolayısıyla tüm islamcılarla beraber Erdoğan da aynı potada eritilemez. Erdoğan'ı tüm islamcılardan ayrı değerlendirmeniz gerekir.

Erdoğancılık kendine has dinamikleri olan Türkiye'nin yeni fenomenidir. Bu noktada Türk sahanın tüm geri özelliklerinin bir vücutta cisimleşmiş biçimidir Erdoğan. Onun kitle tabanı olan Erdoğancılar ise sol nefretiyle direnç bulan bir tür fanatizme savruluyorlar. Neden İslamcılık değil? Çünkü Erdoğan'ı desteklemezseniz artık Müslüman da olamıyorsunuz. Bu bahsettiğim CHP karşıtlığı da oldukça derindir. Yani 70 yıla aşkın bir tarihinden bahsediyoruz ve uluslararası bağlamda olan bir düşmanlık bu.

Dediğim gibi soğuk savaşın eseridir büyük oranda. Camileri yakan CHP, asker kaçağı İsmet Paşa. Şimdi tüm bu yükü umuzlamak zorunda kalan bir genel başkandan bahsediyoruz. Babala yayınında da bu konuya değiniyor.

Kimsinin cami falan yaktığı yok. Çok partili hayata geçtikten sonra İzmit milletvekillerinden birisi demokrat partili çıkıp mecliste bir konuşma yapıyor. Konuşmasında arasında siz camileri yaktınız diyor. O kadar tek cümle. Hiç kimse bundan itiraz etmiyor da ya. Yok öyle bir şey falan. Olmayan bir şey. Sonra bu yaygınlaşıyor. Toplumun herkesi öne yayılıyor. Camileri yaktılar, yıktılar falan filan. Sonunda biz bu konuda bir tarihçi grubu getirdik. Tarihçiler oturdular. Bu konuları araştırdılar. Yakıldığı söylenen camileri bizim tarafımızdan değil. Yunan ordusu geri çekilirken camileri yaktığını, tam tersine CHP'li belediyeleri bu camileri onardığını vs. CHP'yi sever ya da sevmezsiniz. Açık konuşayım ben de CHP'li değilim. Hatta daha ileri gideyim. Erdoğan siyaset dışı kalsın, CHP'nin baraj sorunu yaşayacağını düşünenlerdenim. Gerçekten çok ciddi, yeniden düzenlenmesi gereken bir partiden bahsediyoruz.

Ama tüm bunların yanında, çok uzun yıllardır büyük bir nefret kampanyasına direnen bir parti olduğunu da söylemek gerekir. Erdoğan'cı düzenin takdiri de vurgulamak gerekir. CHP'liye düşmanlık üzerinden, CHP kurumsal kimliğini hedef alma ve CHP'li nefretini olduğundan büyük göstererek bir siyasi nefret kampanyasının mayası haline getirme. Bu depremzelelere dönük hakaretler meselesi mesela. Programda iki kez sorulan soru da buydu. Hangi CHP'li küfretmiş depremzelelere?

Ya da deprem zedelere küfreden kişilerin CHP seçmeni olduğu nereden biliniyordu? Belki İyi Parti seçmeniydi. CHP'li demek daha kolay. Ya da tüm CHP seçmenleri deprem zedelere hakaret mi etmişti? Böyle bir genelleme yapılabilir miydi? Hepsine kocaman bir hayır. Fakat iktidar medyasının haberleri tam tersiydi.

Sanki toplanmış, dediğim gibi insan eti yiyen canavarlar depremzedelere hakaretler yağdırıyor 25 milyon insan. Seçim hezimetini kabullenemeyen CHP'liler halka hakaretler yağdırıyor, küfrediyor. Bunların hiçbir önemi yoktu. Yoksul halka anlatılan CHP'lilerin hepimize küfrettiğiydi.

CHP genel başkanı olarak Kılıçdaroğlu tabi çaresiz. Sürekli düşmanlaştıran. Sürekli karşı tarafı tedirgin hissettiren bir dil. Her türlü kötülüğün içindeyiz biz. Biz kimiz? Biz Erdoğan'a oy vermeyen seküler insanlarız. Whiskey içip insan eti yiyen canavarlılar gibiyiz.

Bu arada Erdoğan'a oy vermeyen dindar insanlar da çevrelerine Müslüman olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Garibim, çaresiz kalmış insanlar. Erdoğan'a oy vermedim ama Müslümanım diyor. Bu nedenle zaten kendisini Erdoğan'cı olarak tanımlamayan on milyonlarca insan kendisini artık bu ülkeye ait hissetmekte zorlanır hale gelmiş durumda.

siyasi yelpazenin soluna doğru gittikçe bu ait hissetmeme hali de giderek koyulaşıyor. Tam burada Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna yolculuk eserinde dediği gibi, Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi hissi, Erdoğan'cı olmayanların iniklerine kadar hissettiği bir endişeye dönüşüyor. Bizzat Cumhurbaşkanı'nın, halkının bir kısmını sevmediği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bunlar böyle. Bunlar çürük.

Bunlar sürtük. Ankara'da polis panzerine tırmanan bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilemem. Ya sen bir partinin lideri olarak bayansın bayan. Mecliste o nasıl bir küfürdür? Ahlak yoksun.

Kızılay nerede diyor. Ne çadırını, ne yemeğini görmedik diyor. Ve ahlaksız, ve namussuz, ve adi. Ve çıkıyor MHP'nin başındaki beyefendi, aile nedir bilmez. Onun böyle bir derdi yok. Çoluk nedir, çocuk nedir bilmez. Onun böyle bir derdi yok. İstanbul'da bir üniversitede, komünist, vatan haini. Bunlar terörist gençler.

Bu nefretin Erdoğan'ın şahsında cisimleştikten sonra Erdoğancıların şahsına zerk edildiği tedirginlik verici bir boyutla karşı karşıyayız. Halka tepeden bakma ifadesi genellikle İslamcılar tarafından kullanılırdı ve CHP'liler için söylenirdi. Fakat işler değişiyor. Erdoğan'ın gücü arttıkça ve Erdoğancılar orta sınıflaştıkça, kentlileştikçe benzer bir eğilim artık Erdoğancılarda da görülmeye başlandı.

karşı tarafı anlama zahmetine girmeyen, halka tepeden bakan bir Erdoğancılık. Kendi 28 Şubatlarını yarattılar. Açım diyene sana sadakam olsun diye 100 lira fırlatan bir yeni orta sınıf. Atpartiye üyeyim de ama açım diyorum. Aç. Aç kalmışım. Hükümeti kötülemeyin o zaman. Sana sadakam olsun. Sana sadakam olsun. Açım dedi. Sen bu adama hakaret ediyorsun. Abla Atatürk var bunun üstüne geri atmayalım.

Muhabir de abla Atatürk var bunun üzerinde atmayalım diyor. Yani tozutuyoruz genel olarak. Fakat şunu da söylemek gerekir. Kılıçdaroğlu'na soru soran gençler saygı sınırlarını çok zorlamadılar. Onun terörist olduğunu ya da terör işbirlikçisi olduğunu düşünüyorlardı fakat yine de sorularını belli bir üslubun dışına çıkmadan sordular. Bu noktada eğer kutlamak gerekiyorsa bu halkın ferasetini de kutlamak gerekir diye düşünüyorum. Az şey değil bu dediğim şey.

bu halkın ferasetine güvenmiyorum vs. laflarını çok duyuyorum. Arkadaşlar bu halk Erdoğan'a 85 milyon direndi. Hala birbirimize girmediysek, hala sokakta birbirimize selam verecek durumdaysak bu halkın feraseti sayesinde. Bakmayın Erdoğan'a oy veriyorlar da hala bizi kesmeye başlamadılar yani.

25 Mayıs günü sosyal medyaya düşen bir haberi dinleteyim size. Süleyman Soylu, biliyorsunuzdur, bir otobüsün içinde İstanbul'u turluyor. Bu esnada Alevilerin yoğun yaşadığı Gazi Mahallesi'nin civarından geçiyor otobüs. Vatandaşlar da Süleyman Soylu'ya tepi gösteriyor. Yanlış anlamayın, Erzurum'daki gibi taşlama falan değil işte. Bağırıyorlar, belki zafer işareti falan yapıyorlar. Süleyman Soylu otobüs yavaş yavaş hareket ederken, mikrofondan hepsine birden, PKK ile iç içe girmişsiniz ama başaramayacaksınız, oh oh, deyip duruyor.

Bakın halka diyorsunuz bunu arkadaşlar. Siyasi rakibinize falan değil. Bizzat sizi protesto eden halka diyorsunuz. Siz PKK'lısınız ama başaramayacaksınız. Oh oh diyorsunuz. Erdoğan'a oy vermiyorsanız PKK'lısınız ya da PKK ile iç içe girmişsiniz. Sandığa gömüleceksiniz. Yahu bu halkı gerçekten seven, sorumluluk sahibi insanın ağzından çıkacak olan şeyler mi bunlar? Halka oh çekilir mi? Bu yüzden bu halkın ferasetinden bahsettim. Gerçekten bu kadar tahrike rağmen çok ağır bir şeyler yaşayabiliriz diye düşünüyorum ama yaşamıyoruz çok şükür.

Burada bölüme kısa bir ara verelim. Böyle finanse ediliyoruz biliyorsunuz. Döndüğümüzde Babalat TV yayını ile beraber devam edeceğiz. Yayın boyunca yolsuzluk meselesine ilişkin neredeyse hiç soru gelmemesi dikkate değerdi. Bu konudaki tek soru Kılıçdaroğlu'nun torununun erken yaşta sigortalı yapılması ile ilgiliydi. Kılıçdaroğlu da hatayı kabul etti fakat bu soruyu anne babasının sorumluluğuna yükledi. Bana sormayın diyerek cevap verdi. Biraz kaçamak bir cevap ama şu da ortada.

Adam tertemiz arkadaşlar. Yani bunu övmek için söylemiyorum. Gerçekten yüreğimden geçtiği için, söylemek zorunda olduğum için söylüyorum. Yani tek bir rüşvet, tek bir yolsuzluk haberi duyamıyoruz iktidar medyasında. Düşünün bu iktidar medyası ki MİT'ten, emniyet istihbarattan beslenen bir güç. Ve buna rağmen bulamıyorsunuz. Buna rağmen Kılıçdaroğlu'nun tek bir yolsuzluk haberini bulamamışsınız.

Bu bence yayının konuşulmayanlar kısmında dikkat çekici bir gelişmeydi. Fakat yine de Kılıçdaroğlu'nda türlü türlü hinlikler olduğunu düşündüren bir mekanizmanın içindesiniz. Erdoğan öyle ya da böyle gidecek. Yani ya sandıkta değişecek bu adam ya da ölüp gidecek.

Fakat Erdoğan'dan sonra bu ülkenin kendi içinde derin bir hesaplaşma yaşayacağını düşünüyorum. Bu noktada Kılıçdaroğlu'nun yeni kahramanlara ihtiyacımız yok sözünü bence benimsemek gerekir. Şimdi 21. yüzyıl aklın ve mantığın, bilginin, birikimin, liyakatin, erdemin, hukukun egemen olduğu bir çağdayız artık. Bu çağda işi ehline teslim etmek gibi, işi bilene teslim etmek gibi, dünyayı keşfetmek gibi, merak duygularımızı büyütmek gibi bir sürecin içindeyiz. İnsanoğlu tekerleği 1 milyon yılda keşfediyor. 1 milyon yılda. Ama şimdi her saniyede birden fazla buluş var. Dolayısıyla içinde yaşadığımız çağ, Türkiye'nin yakalaması ve Türkiye'nin kendi bölgesinde de, Kafkaslar'da da, Orta Doğu'da da, Afrika'da da, bölgenin en güçlü ülkelerinden birisi haline gelmesi lazım. Bunu sağlayacak olan sizlersiniz. Ben değil, sizlersiniz. Yeni kahramanlara ihtiyacımız yok. Akıla, bilgiye, bilime, inanca, buna ihtiyacımız var. Bunu yaptığımız andan itibaren pek çok sorun kendiliğinden çözülmüş olur.

Yeni kahramanlara ihtiyacımız yok ama Erdoğan'ın nefretinin kitlelere yığıldığı bir tabloda da höt zöt yapacak bir lider arayışı yer yer dile geliyor. Soruların hemen hepsinin çerçevesini Milli Güvenlik belirledi. YPG'ye neden terör örgütü değildir dediniz. E o zaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti de terör örgütü olarak tanımlamıyordu. Şimdi tanımlıyor, biz de terör örgütü diyoruz. Dedi mesela.

ya da Kandil'den Kılıçdaroğlu'na dönük yapılan destek açıklamalarını son derece sert bir üslupla reddetti, Kandil'in bu açıklamaları Erdoğan'a destek için yaptığını söyledi. Açıkçası benim de benzer komplotörlerim var. HDP içinde de bu açıklamalardan rahatsız olunduğunu, bu açıklamaların nedenine ilişkin komplolar üretildiğini biliyorum. Safiyane söylemiyorum bunu. PKK ile HDP arasındaki ilişkinin farkındayım ama bu ilişkinin boyutuna ilişkin herkesin yanıldığını düşünüyorum.

Halk kesimlerine resmedildiği gibi bir tablo yok ortada. Kandil'le HDP arasında bir vesayet ilişkisi yok yani. Hani orada dağdan söyleniyor, HDP yapıyor, böyle bir ilişki yok yani. Kandil'den HDP'ye kadar ya da tam tersi gibi bir hakikat de yok. Ama temas olduğu da gerçek. Fatih Altaylı'nın ifadesiyle ortada bir ters kolpa olma durumu bana kalırsa hiç mi az ihtimal değil? Ya düşünün Allah aşkına.

PKK'nın yaptığı açıklamalar olmasaydı, bu halka bunlara oy vermeyin diye ne gösterilecekti? Bu haliyle Kılıçdaroğlu kazanırsa Kürt oylarının desteğiyle kazanacak ama kaybederse de bu kayıpta PKK'nın çok ciddi bir katkısı olacak. Kılıçdaroğlu da bu markajdan sıkılmış olacak ki özellikle bu konudaki açıklamaları son derece sert oldu. Erdoğan'ın adını ağzına aldığı tek bölüm de işte burası oldu.

Müdafaa diyor ki ben anayasanın ilk dört maddesini değiştireceğim. Biz değiştirmesine karşıyız. Onun görüşü öyle, bizim görüşümüz böyle. Merak ettiğim acaba Sayın Erdoğan da anayasanın ilk dört maddesini değiştirecek bir partiyle iş birliği yaptığına göre o da aynı görüşte mi değil mi?

Sayın Erdoğan her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum dedi. Bir de altını çizeyim. Her türlü. Ben de Rize Meydanı'nda da söyleyebilir misin? Gitti Rize'de de söyledi. Her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum diye. Ben altı okunda milliyetçilik yazan bir Kemal Kılıçdaroğlu olarak kendi milliyetçiliğimi bu ülkenin, milliyetçiliğinin, milletinin haklarını sonuna kadar savunurum. Çünkü ben gerçekten de Mustafa Kemal'in milliyetçisiyim. Yani gerçek anlamda milliyetçiyim.

Benim görüşüm böyledir. Kendi ülkemi anayasası var, anayasal kurallar var. Örneği Hüdapar diyor ki ben Türk bayrağı demem diyor. Erdoğan bunu kabul ediyor mu, etmiyor mu? Ben kabul etmiyorum. Bayrağımız Türk bayrağıdır. Onunla da gurur duyarım. Bu kadar. Yine aynı şekilde. Sadat denen bir kuruluş var. Sadat denen kuruluş diyor ki, ben Türkçe'yi kaldıracağım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kaldıracağım. Avrasya'da bir devlet kuracağım. Resmi dili Arapça olacak. Ve bu Sadat'ın başkanı, Sayın Cumhurbaşkanı'nın danışmanı. Benim Sadat'a gidişimin temel nedeni oydu. Sen kim oluyorsun da Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kaldıracaksın, bayrağını kaldıracaksın, dilini değiştireceksin, Erdoğan'ın yanında olacaksın. Ben buna izin vermem dedim.

Öyle ya da böyle, halkın yarısını terörist ilan edebilme gücüne kavuşmuş durumda Erdoğan düzeni. Böyle anılmak, terörist olduğu zannedilerek yaşamak kimse için kolay değil. Mesela Emineşen Yaşar. Onu Türkiye'nin gündemine Kemal Kılıçdaroğlu soktu. Fakat bunu yaparken de türlü iftiralara omuz vermek zorunda kaldı.

Halbuki Şen Yaşar ailesinin derdi adaletten başka bir şey değildi. Emine Şen Yaşar. Kürtçe biliyor, Türkçe bilmiyor. İki çocuğu öldürüldü. Kocasının kafasına hastanede tüp vurularak öldürüldü. Ve bu kadın gitti bir kağıda adalet yazdı. Kağıdın üzerine adalet istiyorum diye. Ya bu kadın linç edildi. Vay bunlar aile PKK'lı diye her türlü suçlama yapıldı. Oysa ya bu kadının bir günahı yoktu ya. Vallahi billahi bir günahı yoktu ya.

8 savcı iddianame düzenlemedi ya, iddianame. Avukatı bana ulaştı. E bir adaletsizlik var burada ya. Ya bir kadın ya, iki çocuğu öldürülüyor, kocası öldürülüyor. Savcı korkutan iddianame yazamıyor. Gittim kadını buldum. Adalet sarayının önünde buldum kadını. Ve bütün avukat arkadaşlarımın bu kadının hakkına sahip çıkın dedim ya. Oğlu tek kişilik ücrete kalıyor biliyor musunuz? Bu kadın hayatı boyunca bize hiç oy vermemiştir. Bak altını çiziyor. Belki sandığa bile gitmemiştir. Emine Şenyaşar'ın kocasını öldüren, AKP'yi destekleyen bir aşiretti. Ve orada herkesi baskı altına almışlardı. Yargı dahil, savcılar dahil, asker dahil. Şenyaşar ailesine de terörist diyorlardı. Bu iklimde Şenyaşar ailesine sahip çıkmanın cesaret işi olduğunu kabul etmek gerekir.

Ya da FETÖ'cüler. Ben size başka bir örnek daha vereyim. Belki şaşıracaksınız. Darbe girişiminden sonra bir kadın öğretmeni tutukladılar. Olabilir. Gözaltına aldılar. FETÖ'cü diye. Karakola götürdüler. Ama bu yeni doğum yapmış. Çocuğun anne sütüne ihtiyacı var. Dedim ki bu çocuğun anneye gönderilmesi. En azından belli aralıklarla anneye götürülüp bu çocuğun anne sütünün emmesi lazım. Koru halinde. Vay işte sen petöcüsün. Ya arkadaş ben çocuğun hakkını savunuyorum. Bu çocuk yeni doğdu ve bu çocuğun anne sütüne ihtiyacı var. Ve çocuğu belli aralıklarla götürürsünüz. Anne sütünü emer, çocuğu alır eve getirirsiniz. Zaten çocuk nezarette kalacak hali yok. Kıyameti kopardım bütün suçlamaları göze alarak. Bakın 16 Temmuz diyorum. 15'in üstünden bir gün geçtikten sonra.

Şimdi ben haksızlık mı yaptım? Yani ben adaleti savundum diye ben kötü bir insan mı oldum? Kılıçdaroğlu adalet yürüyüşünden bu yana haksızlığa uğramış isimlerle, çevrelerle bir toplumsal hareket yaratmaya çalışıyor. Kavala ya da Demirtaş hakkında söylediklerini de bu çerçeveye oturtuyor. Osman Kavala, Demirtaş söyledi. Bakın değerli arkadaşlar, size bir haksızlık yapıldığını düşünelim. Polis geldi, sizi aldı. Diyelim ki bir bakan size kızdı, beyler alın bunu içeriye atın. Aldılar, tutukladılar, savcıya talimat verdiler, hapse attılar. Vahkemeye gittiniz, vahkeme beraat kararı verdi ama hâlâ iş bitmiş değil. Olsun diyorlar, yine içeride tut, bir suç daha uydurun. Bu adalet midir? Eğer Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı var ve bu karar uygulanmıyorsa, Eğer Anayasa Mahkemesi kararı var ve bu karar uygulanmıyorsa ve kararlar uygulanmadı diye ben sessiz kalıyorsam o zaman ben niye siyaset yapıyorum? Eğer siz Anayasa Mahkemesi verdiği kararını en alttaki mahkeme ben bu kararı uygulamayacağım diyor. Anayasa gayet açık. Her organı bağlar diyor Anayasa Mahkemesi kararı, her organı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni de bağlar. İptal ettiği bir eğer yasa varsa biz Anayasa Mahkemesi'nin istediği şekilde değiştiriyoruz ama

Ahim kararını uygulamıyorsun, Anayasa Mahkemesi kararını uygulamıyorsun, sonra dönüyorsun bana, diyorsun ki bunlar niye serbest kalıyor, sen niye söylüyorsun diye. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Bunu asla unutmayın. Erdoğan'a oy vermeyen, bu düzeni eleştiren herkese, ipe sapa gelmez dayanaklarınızla, FETÖ'cü, PKK'lı vs. derseniz, gençler de kendilerini kanıtlamak için sürekli ne kadar milliyetçi olduğunu ispatlamaya çalışır ve giderek zihnimiz vasatlaşır. Bu gündelik dilde kendisini kanıtlamak isteyen insanların daha da milliyetçileşmesine neden olur. Öyle de oluyor zaten. Fakat makul bir milliyetçilik değil bu. Azgın bir milliyetçilik bu. Bakın bu hayırlı bir şey değil. Günün sonunda Sinan Ateş gibi isimleri bile öldürmekten imtina etmeyen bir milliyetçilik.

Bu demin bahsettiğim sorulardan önce şehitlere selam gönderen gençler, büyük ölçüde ne kadar makul vatandaşları olduklarını ispatlamaya çalışıyorlar. Ama bu yayını izleyen alelade bir genci düşünelim. Zihni bulanmamış, ülkenin içindeki bu durumdan hayli sıkılmış bir genç. Kılıçdaroğlu'nu izlese ne düşünür? Vallahi genel bir cevap vermek zor ama mevzular açık mikrofon yayınlarında bu zamana kadarki en doğru konuşmayı sizlere hatırlatmak isterim. O doğru konuşma bana kalırsa Muharrem İnce'nin konuk olduğu yayında genç bir kadın tarafından dillendirildi. İnce'nin sert üstü buna karşı şunları söylüyordu. Biz zaten bundan bıktık. Biz zaten bize bu şekilde konuşulmasından, böyle davranılmasından bıktık. 21 senedir zaten bize bu şekilde hesap ediliyor ve biz artık bunu değiştirmek istiyoruz. Bugün şu an bu durumdaysınız, böylesiniz. Yarın iktidara geldiğinizde nasıl olacaksınız çok merak ediyorum.

Gerçekten çok sıkılmadınız mı ya? Ben kişisel olarak içimi dökeyim, çok sıkıldım. Hepimizin sıkıldığının farkındayım. Çok açık, yüzümüz gülmüyor. Ülkedeki politik kamplaşmanın artık ülkeye dönük aidiyet duygusuna zarar verdiğini görüyorum. Babala Tv'deki gençler TOG ile gurur duymamızı istiyorlar.

Tog'la gurur duyarız duymasını ama Tog'u tanıtan iktidar mensupları her gün bizlere hakaret ederken nasıl içimizden gelsin Tog'a sahip çıkmak? Tog'un sahipleri ortada yokken, Soylu'nun bindiği, Erdoğan'ın tanıttığı Tog'a nasıl sahip çıkalım? İstesek de yapamayız, duygusal olarak koparttınız bizi. Nasıl Tog'la gururlanalım?

Gerçek anlamda beraber sevinemiyor, beraber üzülemiyoruz. Belli ki Erdoğan'cı da olmayacağız, belli ki de bu memleketin yarısıyız. Peki ne yapacağız? Gidecek bir yerimiz var mı? O hale tek bir çözümümüz var. Tezer Özcü'nün ifadesindeki kaderi tersine çevirmek zorundayız. Ha bu seçimde, ha diğer seçimde ya da iletişim kurmak zorundayız. Burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi olmasın artık. Bizim de ülkemiz olsun. Bu kadar dışlanmışlık duygusu tüm ülkeye zarar veriyor.

Bu ülke artık bizim olmalı! Bizi öldürmek isteyenlerin değil! Peki öyle mi olacak pazar günü? Önceki yayınlarda da söylediğim gibi aklım kötümserdir. Yani birinci seçimden önce daha iyiyim sertim. Fakat tablo ikinci seçimle beraber ortada aklım kötümser. Ben Erdoğan'ın daha avantajlı olduğunu görüyorum. Seçimde de ne olur bilemem ama şunu artık söyleyebiliriz diye düşünüyorum. 15 Mayıs sabahını hatırlayın. İki intihar haberiyle uyandık o güne.

İki intihar. Sabah Mehmet Yılmaz artık yazı yazmayı bırakıyorum dedi mesela. Akşamına Fatih Altay'la Habertürk'ten ayrıldı. Gerçek anlamda dağılma riskiyle karşı karşıyaydık fakat dağılmadık. Çünkü anti-Erdoğanizm bu ülkenin gerçek anlamda birleştirici gücü. Ümit Özcağ'cılarla HDP tabanını yan yana getiren nedir diye düşünüyor Erdoğan'cılar şu anda.

İşte budur. Erdoğan'ın bu nefret dilinden yılmış ve kendisini tedirgin hisseden milyonlar sandığa koşuyor. O milyonlar içinde Özdağcı da var, HDP'li de var. Belki kazanacak, belki kaybedecekler. Fakat Türkiye. Beş denizin orta yerinde. Avrupa'nın doğu, Asya'nın batı komşusu bu güzel ülke, artık 85 milyonun mutsuz olduğu bir güzel memleket.

Ve tek bir adamın nefreti yüzümüzün gülmesine mani oluyor. Bu irrasyonel durum pazar günü olmasa da tarih karşısına inilecektir. Hepinize iyi hafta sonları dilerim. Tren topu Pobi Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölümde belki sizin de yüzünüz güler. Umarım öyle olur. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)