
3.876 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 17 Mayıs'ta alıyoruz. 14 Mayıs'taki seçimlerin üzerinden 3 gün kadar geçti. 28 Mayıs seçimlerine de 11 gün var. Erdoğan, %49,5 oyuyla kazanmaya daha yakın taraf. Mecliste de Cumhur İttifakı'nın çoğunluğu sağlandı. Şimdiden iki gazeteci yazı yazmayı bıraktığını duyurdu. Mehmet Yakup Yılmaz, T24'teki yazılarına belirsiz bir tarihe kadar ara verdi.
Fatih Altaylı da Habertürk'e veda etti fakat yazılarına kendi sitesinde devam edecek gibi görünüyor. Yanlış anlamayın bu gazeteciler kovulmuyorlar. Belki de daha fenası, ya yazı yazmayı bırakıyorlar ya da bulundukları kuruma zarar vermek istemiyorlar. 6 ayrı 16 Mayıs'ta Habertürk'te yayınladığı, Bana Katlanan Herkese Teşekkürler başlıklı veda yazısında uzun uzun Habertürk'ün sahibi Turgay Ciner'le ve medya grup başkanı Kenan Tekdaha'yla dostluklarını anlatıyor, onların vizyonunu övüyor ve şöyle devam ediyor.
Ve Türkiye yeni bir dönemece girerken dost dediğim birine daha fazla dert olmamam gerek herhalde. Benim özgürlüğüm onun yükü olmamalı. Ve Türkiye yeni bir dönemece girerken… Bir dakika ya, bizi zaten Erdoğan yönetmiyor mu? Yine Erdoğan yönetecek. Peki ya bu yeni dönemeç neyin nesi?
Sanırım bu yeni döneme cin sadece altı aile değil, herkes farkında. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Gerçekten Erdoğan karşıtı çevrelerde çok karamsar bir hava hakimi. Pasif bir duygu hepimizin yüreğine işlemiş durumda. Korku duygusu. Hepimiz korkuyoruz sanırım. Otoriter tonunu Nazarbayev Kazakistanından alan, İslami tonunu Pakistan'dan alan bir tür Orta Asya-Orta Doğu rejimine dönüşüyoruz.
Hepimizin kaygısı böyle değil. Kimi daha çok Marmara depreminden korkuyor, kimi seçimden sonra artacak kiralardan endişeli, kimi hastanede randevu sırası bekliyor, kiminin kardeşi öldürülmüş, kiminin sevdiği saydığı bir kişi hapiste. Öyle ya da böyle. Değişim isteyen bir toplam, Kılıçdaroğlu'na oy vermek üzere 14 Mayıs 2023 günü sandığa gitti ve bu kişilerin toplamı 24 milyon 568 bin etti.
Tutanak tartışmaları falan var, buraya hiç girmiyorum. An itibariyle bu 24,5 milyon insan korku duygusunu çok net hissediyor ve buna karşı umut pompalamak gerektiğini söylüyor. Fakat nasıl tedirgin olmayalım? Erdoğan'ın 3 aydır sürdürdüğü kampanya ortada değil mi? İttifak kurduğu partilerin takip ettiği çizgi ortada değil mi? Öyle bir koalisyon ki MHP bile solda kalıyor. Yani korku duygusu hakikate daha yakın bir duygu. Korkmakta haklıyız yani.
Buraya hakikatten uzak, içi boş bir umut inşa edemezsiniz. Çünkü hakikat daha güçlüdür. Tablo net. Bu tabloda Erdoğan daha avantajlı ve bunu inkar edemeyiz. Anlık hakikatimiz şudur. Tablo umutsuza yakındır. Emin olun CHP'li yetkililer de bu duyguladır.
Bu tabloya bakıp boş bir umut pompalamak herhalde gazetecinin işi olmasa gerek. Fakat an itibariyle tam da hakikatten uzaklaşmamız yönünde bir telkin seziyorum. Hakikati söyleyerek başlayayım. Durum an itibariyle umutsuza yakındır.
Bu nedenle herkes dört bir ağızdan Kılıçdaroğlu'na akıl veriyor. Gazetecisi, sinemacısı, sıradan vatandaşı… Herkes Kılıçdaroğlu'na tavsiyeler veriyor. Mesela Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan. Ne olur vakit geçirmeksizin, Sevra Anlaşması'ndan sonraki en büyük ihanet belgesi olan Geri Kabul Anlaşması'ndan Türkiye Cumhuriyeti'nin tek taraflı olarak çekileceğini Türk ve dünya kamuoyuna açıklayınız.
ve yine geri kabul anlaşmasından çekilince Avrupa sınırlarını açacağınızı deklare ediniz. Emin olun, yıllardır kanımızı emen sığınmacılardan bir tanesi bile kalmaz. Büyük bir emperyal planı da bozmuş olursunuz. Lütfen." diye tweet atmış.
Bir de böyle dilek emojisi yapmış. Altına da vatandaşın biri yazmış, başkanım tweet atacağını arasana adamı demiş. Tanju Özcan da açmıyor ki diye cevap vermiş, alaya almış biraz. Mesele bu işte. Kılıçdaroğlu'nun yapması gerekenler var ve bu gerekenleri bilirse eğer işin içinden büyük bir kahraman olarak çıkacak belki de kazanacak. Tanju Özcan da akıl veriyor. Ya diyor sığınmacı işine benim kadar eğilmiyorsun. Benim kadar eğilsen bu iş bitecek. Bak ben nasıl aldım boluyu.
Ben doğru yerdeyim şimdi gördün mü? Ben demiştim. Gibi bir duygu barındırıyor. Tweet'i görünce aklıma şeytanın avukatı filminin o meşhur sahnesi geldi. Şeytanın ağzından duyduğunuz o son replik. 2-1
Kesinlikle en sevdiğim günah. Tanju Özcan haklı görünüyor. Kibrinde haklı. Milliyetçi bir yükseliş var. Bunun temelinde sığınmacı karşıtlığı var. Esin Anoğan gerçeği de ortada. Milliyetçi itiraz ortada. Şunları şunları de, acilen sığınmacıların üzerinden bir kampanya kur, bu işi bitir, işte o kadar.
Gerçekten iyi fikir. Emin olun tutma ihtimali var ama içinde bulunduğumuz durumun tarihselliğine pek yakışmıyor bana kalırsa. Yani mesele Kılıçdaroğlu'nun bazı söylemlerinin değiştirilmesinden daha ötesi. Manevra tavsiyesi Tanju Özcan'dan. Bir de manevra yapsak bile artık faydası yok bu iş bitti diyerek zaten Kılıçdaroğlu yanlış adaydı tartışmasını açanlar var. Mesela Levent Gültekin. Aday doğruydu. Her şeyi de doğru yaptı ama bu aptal halk oy vermedi diyorsan veyahut böyle düşünüyorsan siyaseti bırak git kumda oyna bugüne kadar oynadığın gibi." demiş. Oldukça sinirli belli ki. Burada da haklılık payı var. Kılıçdaroğlu gerçekten adaylığını dayatmadı mı? Kamuoyu araştırmalarında en kötü sonuçları çıkarmıyor muydu? Sırf başkan olmak için yapılır mı bu? Ülkenin kaderiyle oynanır mı? Uyan ey ehli vatan kabiliğinden bir duygu var burada da.
Haklı da ne yapacağız? Öyle ya da böyle bir tür wishful thinking diyorlar ya öyle bir duygu içindeymişiz. Kamuoyu araştırmacıları bu nedenle ciddi zan altında. Bana kalırsa kendilerinin açıklamaları gerekir. Neden Erdoğan geride görünüyordu? Neden kazanmaya ramak kalmıştı? Neden hepimiz Kılıçdaroğlu öndeymiş gibi yapıyorduk? Ne yanlış gitti?
Herhalde hile falan olmalıydı. E hile varsa ne duruyoruz? Onursal adı güzel istifa etti. Tuncı Özkan'ın da görevden alındığı söylendi sonra yalanlandı. İki koltuk almaya ramak kalmış bir krizin ardından Kılıçdaroğlu da belli ki eleştirilere cevap verme niyetinde. Çünkü Babala TV'de mevzular açık mikrofonunda konu olacakmış. Bu bölümde Kılıçdaroğlu'nun neyi yanlış yaptığını konuşacağız. Fakat... Tanju Özcan ya da Levent Gültekin duygusu yaratmak istemem. Çünkü bence her ikisi de kibirli bir bakış açısı. Biz burada tevazuyu temsil edeceğiz. Tevazuyu. Çok uzattım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Korkunç, gergin bir doğumlu derler ya. Kılıçdaroğlu'nun adaylığının açıklandığı gün aynen öyle bir gündü. 3 Mart'ta Meral Akşener masadan kalkmıştı hatırlarsanız. Tabi destekleyeni de çok oldu ama destekten çok tepki çekti. Partiden hemen istifalar gelmeye başladı. O Meral Mami imajı çok sarsıldı. CHP seçmeni 3 gün Akşener'e öfke kustu. Muhalif meydanın da sorgulanması gerekir tabii. O 3 gün İYİ Parti'ye ambargo uygulandı resmen. Ama Akşener projeden çekilmişti. Çok netti. Hem de akıllarda şüpheye yer bırakmayacak sertlikte anlatmıştı derdini.
En sonunda söyleyeceklerimi en başta söyleyeyim. Geldiğimiz noktada İYİ Parti bir kıskaca alınmış, bir dayakmaya mecbur bırakılmış, tıpkı yıllardır Türk milletine yapıldığı gibi ölüm ve sıkma arasında bir tercihe zorlanmıştır. Kimse genel anlamda muhalefete zarar vermek istemediği için hakikatten uzaklaşıyoruz. Bu konuşmayı dinlerken aklım çıkmıştı. Bir tarafta Erdoğan, bir tarafta Kılıçdaroğlu varsa bu ölümle sıtma gibi bir şey miydi? Ya o kadar mı kötüydü Kılıçdaroğlu? Yani kararsız kalabildiğiniz bir şey miydi bu? Ya adam yıllardır bir arada durmaya çalışıyor ve bu adama
Sıtma gibi bir şey mi diyeceğiz? Ölümden bir tık öncesi yani Kılıçdaroğlu. Ben izlerken şöyle dedim. Kılıçdaroğlu kazanamaz diye istemiyor değiller. Kazanmasını o kadar da istemiyorlar. Ya sıtma denir mi? Masanın diğer üyelerine de noter masası diyor.
Neyse uzatmayayım ama Akşener de dayanaksız değil. İyi partililerin önemli bir kısmında, özellikle partiyle teması olmayan ama iyi partiye oy vermeye kararlı seçmenlerde şöyle bir duygu oluştu. Ya Akşener haksız değil, kadının doğru argümanları var. Bak Kılıçdaroğlu için anketler riskli diyor. İyi de kardeşim bu kadar da sert kalkılmaz ki diyenler de yine iyi partililerdi.
Sonuçta karşımızdaki de CHP. Onun gücü olmadan biz nasıl yaparız ki? Madem değişim istiyoruz, CHP'siz mi olacak bu iş? Hem de altuşmak gibi bir depremin hemen ardından yine kazanacak aday diyorsun. Artık bu konuyu açmasam mı? Ama Akşener de diyor ki, bu önemsiz bir karar değil. Biz sistemi tartışmalıydık ama sistemi tartıştıramadık. Dolayısıyla adaylık meselesi sistem tartışılırken talih idi ama sistemi tartıştıramadığımız için önemli bir hale geldi. Bu önemli kararı da yeniden istişare etmeliyiz. Aceleye getirmemeliyiz. Çünkü... Bakın bu parlamenter sistemi talep ettiğimiz son seçim. Israrla söyleyeyim, Türkiye ölmez bitmez. Ama ve lakin tekrar söyleyeyim, eğer biz bu seçimi kaybettiğimiz takdirde bir daha parlamenter sistem konuşamayız gelecek seçimlerde.
Böylesi bir kritik seçimden bahsediyorsak ve sistemi tartıştıramamış, adaylık meselesine kilitlenmişsek adayı uzun tartışmalıyız. Çünkü bir sonraki aday öfkeli bir grubun tek adamı olur. Tek adamlık rejimi sürer gider. Öfkeli bir grup ile kibirli bir yapı. Burada oluşan öfkeli bir grupla, burada oluşan kendini beğenmiş bir yapının Tayyip Erdoğan da bir daha aday değil, olamıyor. Üçüncü keresimi, ikinci keresimi şaibeli bir şekilde diyelim kazandı. Bir daha aday değil. Partisinde de adam bırakmadı, insan bırakmadı. Sonuç itibariyle burası beş sene sonra burası alır. Ama parlamenter sistem konuşarak alamaz.
Bu ne demek? Rejim iyice kurumsallaşır. Buradan sonra rejimi değiştirmek öyle seçimle, halkın onayıyla falan olmaz. Halktan sistemi değiştireceğiz diye oy isteyemezsiniz çünkü siz zaten sistemin ana akım siyasi partilerisiniz. Sistemi değiştireceğiz diye bir vaat bundan sonra olamaz. Seçimle iş başına gelen iktidarların yapabileceklerinin sınırı vardır. Akşener aşırı haklı.
Kendisi bu konuşmayı 24 Şubat'ta yapıyor. İyi de madem bu kadar önemliydi, masadan kalkarken neden bu kadar sertti ki? Hakikaten soruyorum. Kılıçdaroğlu ile Erdoğan arasında kalmak, ölümle sıtma arasında kalmak mı? Bugün bu soruyu tekrar cevaplayalım. Siz de cevaplayın. Kılıçdaroğlu ile Erdoğan arasında kalmak, ölümle sıtma arasında kalmak mı? Gerçekten tepki çekti Akşener. Taban bulan bir tartışmaydı Kılıçdaroğlu'nun adaylığına karşı çıkmak.
Bu sertliğin ardından 3 gün sonra açıklandı Kılıçdaroğlu'nun adaylığı ve bu adaylık açıklanırken Meral Akşener de oradaydı. Kılıçdaroğlu, Saadet Partisi önünde Millet Tifakı'nın Cumhurbaşkanı adayı olarak duyurulduktan sonraki ilk cümleleri Halil İbrahim sofrası oldu. Sevgili halkım, değerli kardeşlerim, Yunus Emre, ''Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz'' der. Biz Yunus Emre'nin sözünden aldığımız ilahatla Türkiye'nin bütün renklerini aynı sofrada buluşturmak için yola çektik. Bu sofra Halil İbrahim sofrasıdır.
Burada, yani Saadet Partisi önünde, Türkiye'nin her bir rengine eşit mesafede olacağım, tüm renklerini bir araya getireceğim mesajı veriyordu. Bu noktada çerçeve söz konusu 6 partiyle sınırlıydı. Türkiye'nin yeni siyaset düzlemindeki ağırlık merkezi bu 6 parti olacaktı. Yani HDP yine dışarıda kalacak, ana akımlaşmayacaktı. Sağım ve solum temsilleri masadaydı ve yeni paradigma bu masa tarafından şekillendirecekti.
CHP'nin daha solundaysa masada kimse yoktu. Zaten masa sağcı bir masaydı. Halil İbrahim sofrası olarak dile geliyordu. Bu arada aynı saatlerde de CHP Genel Merkezi'nde partililer toplanıyordu. Saadet Partisi önünde Halil İbrahim sofrası diyerek pozitif bir kampanyanın ilk adımını atan Kılıçdaroğlu, CHP Genel Merkezi önünde de partililere seslenecekti. Burada partililere net bir mesaj verdi Kılıçdaroğlu. ''Ben aday değilim, ben değilim ben. Siz adaysınız.'' dedi.
Sadece ben değil, Sadat militanlarıyla korkuttuklarını sandıkları 84 milyon. Ekmeği, suyu, geleceği çalınmış 184 milyonda aday. Çaldıkları 418 milyar doları geri isteyen herkes aday. Sadece bana oy vermeyeceksiniz. Siz kendiniz, sevdikleriniz ve geleceğiniz için oy vereceksiniz. Çünkü bu düzeni değiştirecek olan sizlersiniz. Bu topyekun bir değişimin başlangıcı. Halktan çalınanı halka geri vereceğiz. Hak ettiğimiz düzeni hep beraber kuracağız.
Birleşe, birleşe kazanacağız. Aday ben değilim, aday hepimiz. Aday ben değilim, aday sizsiniz, aday hepimiziz diyordu Kılıçdaroğlu. Açıkçası sivil toplum örgütlerinin seferber edildiği, değişim isteyenlerin gönüllü faaliyetlerine katıldığı, sokaklarda insanların neden Erdoğan iktidarının değişmesi gerektiğini anlattı. Yani 24,5 milyon insanın o istediği bir toplumsal hareket bekledim. Yani bu tip bir kampanyayı hak ediyorduk. Peki ne yaptık? Muharrem İnce ile uğraştık. Gerçekten tam bir motivasyon kırıcıydı. Kılıçdaroğlu kampanyasına omuz vermek isteyenler yanı başlarındaki İnceciler ile tartışıyordu.
Bu mahallenin yankı odasına en yakın grup Muharrem İncecilerdi çünkü. Muharrem İnce de sağ olsun en sert eleştirilerini Kemal Kılıçdaroğlu'na doğru yapınca İnceciler Kılıçdaroğlu taraftarlarına dalıyordu. Hala da dalıyorlar görüyorum. Gerçekten sinir bozucudur Kılıçdaroğlu taraftarları için. FETÖ'nün siyasi ayağı. Benden başka hiçbiri bunun üstüne gidemez. Hiçbiri. Erdoğan gidemez.
FETÖ'nün eski ortağı. Kılıçdaroğlu da gidemez, o da yeni orta. Bir dakika, buraya tekrar bakalım. Eşit mi ya? Aynı düzlemde mi? Kılıçdaroğlu eşittir Erdoğan mı? Bunu samimiyetle söyleyebiliyor musunuz? Ha o FETÖ'cü, ha bu FETÖ'cü. Ha o eskisi, bu yenisi. İnce'nin oyları buna benzer çıkışlarla eridi. Makul olan seçmenler İnce'den koptu ve Kılıçdaroğlu'na yanaştı. Bu jahrengi bir tipler bile Kılıçdaroğlu'nun desteklediklerini açıkladılar. Fakat hiç ikna değiller tabii projeye. Listelerini hiç beğenmiyorum, asla beğenmiyorum.
Fakat şimdi Cumhurbaşkanlığı seçiminde de oyumu Kemal Kılıçdaroğlu'na söylerken bile zorlanıyorum ama vereceğim. Çünkü durum bunu gerektiriyor şu anda. Muharrem İnce'nin altı boşalınca orada makulden en uzak küçük bir kesim kaldı. Artık baya baya eski CHP'li tipler, düne kadar Erdoğan'a sayıp söven tipler Erdoğan'a oy verecekti.
Tabi Kılıçdaroğlu'na oy vermeyi tasarlayanlar bu akıl dışılık karşısında küfrü döşeniyorlar. Gerizekalı mısınız kardeşim? Kör müsünüz? Erdoğan'a oy vermek ne demek? Delirdiniz mi? Kendilerinin ceferyansını ediyorlar. Muharrem İnci'ye büyük bir kumpas yapılmıştı. İftiralarla, hakaretlerle küçük düşürülmüştü. Bunun intikamını reis alırdı. Oyumuz Erdoğan'aydı. Böyle bir mesajı görünce tabi tüyleriniz diken diken oluyor. Ya yanı başınızdaki adam bu. Önceki seçimde beraber oy kullanmışsınız. Şimdi Erdoğan'cı olmuş.
Fakat ne ara ve nasıl bu kadar kararlı hale geldiler? Bu sorunun cevabını kısa bir aranın ardından vereceğiz. Aradan önce insanların nasıl Erdoğan'cı hale geldiğini konuşuyorduk. Erdoğan'ın kampanyası nefret seansları üzerine kuruluyordu. Kılıçdaroğlu'na destek verenler bayraksızlar, vatansızlar, Allahsızlar, dinsizler. Ancak bunlar Kılıçdaroğlu'na destek verir. Bunların bayrağı var mı?
Bunların ezanı var mı? Var! Bunların dini var mı? Kılıçdaroğlu'na oy vermek öylesine korkunç bir anlama geliyordu ki anneler babalar çocuklarına küstüler. Bunu nasıl yaptılar? Önce kendi tabanlarına, iliklerine kadar korku saldılar. Biz gidersek çocuklarınız eşcinsel olacak dediler. Buna inandı insanlar arkadaşlar. Bakın Kılıçdaroğlu özellik diyor dediler. Bu yerel yönetim özellik şartını anlatıp durdular insanlara. Kürdistan'a özgürlük istiyormuş Kılıçdaroğlu diye manipüle ettiler. Halbuki AB uyum yasalarından bir tanesiydi.
Bu adam zaten Tuncelli. Bu adamdan her türlü hainlik beklenir dediler. Alttan alta ıhçı bir kampanya örgütü dediler. Kılıçdaroğlu kampanyasını sürdürürken bizler İncecileri, Ohancıları ikna etmeye çalışıyorduk. Çünkü zaten Erdoğan %45'i geçemiyorduk ama o araştırmaları öyle söylüyordu. Onları ikna edersek bu iş bitecekti. İdeolojik tartışmalar içindeydik. Ekonomiye odaklanamadık. FETÖ'cü olmadığımızı, PKK'lı olmadığımızı İncecilere anlatmaya çalıştık.
Bu esnada Erdoğan sahaya çıkarak sertlik donu son derece yüksek bir kampanyaya başladı. Hüdaparı yanına aldı ve onlara dört vekillik verdi. Döndü, yeniden refahla 6284'de tartışan bir protokoleyi imza attı. Sadece kendi tabanını bizlere karşı doldurmuyordu. Aynı zamanda kendisi dışındaki kesimlere de gövde gösterisi yapıyordu. Allah aşkına, konuşmaya çekiniyoruz ama normali bir konuşalım ya. Merak edip dinleyen Erdoğan'cı varsa da cevaplasın. O 13 Mayıs'ta miting yasakları başladıktan sonra Ayasofya'daki o toplantı neydi öyle? O bir miting değil miydi? Eğer mitingse o neydi, ne anlama geliyordu? Ayasofya'yı dolduran binlerce insan neden Erdoğan gelince, işte ordu, işte komutan diye bağırıyordu? Bu normal miydi?
Erdoğan, nefret kampanyalarıyla korkuttuğu kitlelerin lideri ve temsilcisiydi. Şunu hayal edin. Kılıçdaroğlu kazanırsa, oğlunuz eşcinsel falan olabilir. Kürdistan'a özellik falan verilmesi gündeme gelebilir. Apo'ya özgürlük falan diyor Kılıçdaroğlu. Buna tabii böyle iftiralar falan da var. Zaten HDP'ye bakanlık vermeyeceği de şüpheli. Bunlara inanıyor musunuz?
Diyelim ki inanmadınız ve hayata karıştınız. Dediniz ki, ya ben Kılıçdaroğlu'na oy veriyorum. Gerçekten sıkıldım. Ekonomiymiş, şuymuş, buymuş. Artık yeter. Çok büyük hakaret işitirsiniz. Terörist misin sen? Milli değil misin? Türk düşmanı mısın? Müslüman değil misin? Korkutulmuş bir toplumsal yapı, kendi içinde itiraz etme potansiyeli olan herkese zulmeder. Zaten faşizmin kitle tabanı bu şekilde
kökleşir, bu şekilde kendini bir sonraki nesillere aktarır. Sıradan yurttaşların bu zorbalığa bilinçli tepkiler vermesi zordur. Ne yapmanız lazım? Bir yandan da bu sistemin mağdurusunuz, çok mutsuzsunuz.
Size bir sokak röportajı dinleteyim. Salk'ta yaşanan randevu krizine ilişkin, hastaneden çıkan bir adama mikrofon uzatılıyor ve adam randevu alamamaktan şikayet ediyor. Ben şimdi hastaneden geliyorum. Bir brünoskopi alacağım. Kasım'ın 18'ine gün verdiler. Peki bende kan kaybı var. O aya kadar ben ne yapacağım? Yani sağlığım kime? Yani emanet.
Bu kişinin Erdoğan'a oy verebilmesi mümkün değil. Zaten röportajın devamında yönetime kızıyor, gitmeleri lazım falan diyor. Ama zannetmeyin ki bu şekilde mağdur olduktan sonra Erdoğan'a karşı oldu. O zaten Erdoğan'ın kampanyasının etki halında değildi. Üzerine bir de mağdurdu, dolayısıyla Kılıçdaroğlu'na oy verdi. Fakat bizden nefret etseydi, çocuğunun eşcinsel olacağını düşünseydi, Kürdistan'a özellik vaat edildiğini zannetseydi, Apo'nun çıkarılacağını falan zannetseydi, korkularla donatılmış olsaydı, belki de bu kadar büyük bir mağduriyet yaşamasına rağmen Erdoğan'a oy vermeye devam edecekti.
Hatta mikrofon uzatılınca, her şey çok güzel kardeşim bırakın beni diyecekti. Bir anımı anlatayım. Seçimden bir hafta önce uçak yolculuğu yaptım, Samsun'a doğru uçtum. Biletim, bu üçlü koltuk düşünün, onun ortasında. Yani bir sağımda biri var, bir solumda biri var. Ben geldiğimde de bunlar çoktan oturmuş, seçime ilişin kaynatıyorlar. Erdoğan her türlü kazanır. Kimse bunlara oy vermez minvalinde bir diyalog geçiyor. Şimdi tam hatırlamıyorum, ben de ortada kaldığım için mecburen konuşmaya dahil olmak zorunda kaldım.
''Siz Erdoğan'a oy vereceksiniz herhalde.'' deyince ben, yanımdaki bana öfkeyle dönüp ''Herhalde yani terörist miyiz biz?'' dedi. ''Ben Kılıçdaroğlu'na oy vereceğim, ben de terörist değilim ağzınızı toplayın.'' falan deyince affalladı. Sana demedik ''Oy verene saygımız sonsuz.'' diye kibarlaştılar. Şimdi bu iki koltuğun tümüyle kendi sosyal çevreniz olduğunu düşünün. Kolay mı ''Hayır ben Kılıçdaroğlu'na oy vereceğim.'' diyebilmek?
Bu arada karşılıklıdır. Mesela benim sosyal çevremde Erdoğan karşılıklıdır. Benim çevremde de Erdoğan'a oy vereceğim demek zordur. Çünkü iki mahallede korkuyor. Fakat hangisinin korkusu haklı? Çok açık ki Erdoğan karşılıklarındaki korku daha hakiki. Çünkü Kılıçdaroğlu'nun kampanyası son derece pozitifti.
Üstelik bu pozitif dile karşı karşıdan gelen söylemlerin büyük çoğunluğu yalandı. Yaşam tarzına ilişkin neredeyse her güvenceyi verdi. Üstelik teröre karşı da sürekli açıklama yaptı. Peki karşı taraftan duyuldu mu bu ses? Açık ve ne söyleyeyim? Kim terör örgütlerin yanında durursa, kim onlarla beraber olursa, kim onların ayağına hakimi savcıyı gönderirse Allah belasını versin.
Duyulmadı. Kılıçdaroğlu'nun kampanyası nefret seanslarıyla gözleri kapatılmış insanlara ulaşmadı. Allah aşkına hangi biriniz AKP'nin seçim videolarını izledi fakat muhtemelen Kemal Kılıçdaroğlu'nun Twitter'a koyduğu videoları izlemişsinizdir. O videoları biz izledik ve kampanya pozitif tutuyoruz.
Fakat Erdoğan'cılar tıpkı bizim AKP videolarını izlemememiz gibi o videoları izlemediler. Kılıçdaroğlu'nun ne dediğini bile bilmiyorlar. Bu esnada Erdoğan hem medyası hem de doğrudan kendisinin miting performansları aracılığıyla Kılıçdaroğlu'nun doğrudan itibarını sarsıyordu. İftiralar da cabasıydı. Mesela Soylu. Her fırsatta Kılıçdaroğlu'nun APO'ya özgürlük vadettiğini söyleyip durdu. Yalandı bu. Karşısında sadece Mehmet Akif Ersoy direnç gösterebildi.
gösteri gösteri diyor ki ben APO'ya özgürlük vereceğim diyor. APO'ya vereceğim demiyor ki. Diyor, diyor, diyor. Kiseli'ye de APO'ya da. Hayır, hayır. Bir kere... Kim diyor efendim? Koskoca İçişleri Bakanı. Herhalde yalan söylemezdi. Kılıçdaroğlu zaten Tunceli'li bir Aleviydi. PKK'ya sempati beslemesi de varoluşu gereği doğaldı. Bölge insanında terörist olma potansiyeli de son derece yüksekti. Zaten PKK'nın 5 tane, 10 tane, 15 tane çocuğu olmuyor muydu? Çocuklar kaç tane?
Herhalde dağdaki terörist kastedilmiyordu PKK'nın 5 tane 10 tane çocuğu var derken. Aday hepimizdik. En azından önem arz eden ilk konuşmada söylenen buydu. Fakat adayın hepimiz olduğunu ancak yumurta kemiğe dayandığında Erhuzurum olaylarının ardından anlayabildik.
Bir de şimdi anlamış bulunuyoruz. Cehennemin sıcağını hissedince. İşte Kılıçdaroğlu'nun eleştirimi budur. Aday sizsiniz dedi ama halkı adaylaştıramadı. Bu iki ayda seferberlik başlatmalıydı. Bir tür milli mücadele gibi kavramalıydık bu iki ayı. Her birimiz Erdoğan'cılara uygulanan nefret kampanyasını aşıp onlara ulaşabilmeliydik. Bunun yerine Erdoğan'a oy vereceğini söyleyenlerle kavga etmeyi tercih ettik.
Çünkü aday biz değildik, aday Kılıçdaroğlu'ydu. Kazanacak adaydı işte. Oy toplamak onun işiydi. Biz kazanacak aday istedik. Zaten tartışma da buydu. Bizim önümüze kazanacak aday konmalıydık. Mamoğlu mu, Yavaş mı, Kılıçdaroğlu mu? Bu salak tartışmanın içinde bir yıl geçirdik. Oyacaktık önümüze ve o bizim yerimize oyları toplayacak, bu karanlıktan kurtulacaktık.
En güzeli de İmamoğlu olurdu. Kazanacak aday tartışması işte bizi bu kadar apolitikleştirmişti. Hepimiz iki ay boyunca evimizde oturup süreci takip ettik. Sosyal medyada ona buna sövdük. Erdoğan'a oy vereceğini söyleyenlere sövdük geçtik.
İnce ve Oğan taraftarlarını ikna etmeye çalıştık. Çünkü tüm ankeş şirketlerine göre öndeydik. Sadece %50'yi geçmekte zorlanıyordu. İnce ve Oğan'ın desteği olursa bu iş tamamdı. Gerçekten de bir sinerji yakalayabilirdik. Dolayısıyla Erdoğan'a cevap vermeye gerek de yoktu.
Erdoğan böylece kendi tabanına hiç ulaşmayan bir siyasi kampanyayla elini rahatlattı. O da hepimizi korkulacak insanlar olarak resmetti. Medyası da sosyal medyada abuk sabuk paylaşımlar yapanları kendi tabanlarını gösterip duruyor. Açık konuşalım bazı gerizekalılar deprem bölgesine küfretmişler ve bunu da videoya çekmişler. Neden? Çünkü hiçbir sorumluluk hissetmiyorlar. Onlara kazanacak aday lazım.
Sonra arkasına yaslanacak, pazar günü mangalını yakacak, seçim bittiğinde de oh be diyecek. İşte kazanacak aday geldi, kazandı gitti. Bu rejimde halk seferber edilmeden ne Kılıçdaroğlu ne de herhangi bir başkası seçimi kazanabilir. Buna inanmıyorum. Hakikati tekrar söyleyeyim. Tablo umutsuzdur. O halde umut pompalamanın bir anlamı yok. Fakat dikkat edin. Yılgınlığa da gerek yok.
Tablo umutsuzsa, tabloyu değiştirmeliyiz. Kılıçdaroğlu an itibariyle her ne yaparsa, kimi ittifakına dahil ederse etsin, kazanması kesin değil. Oğan'ın oylarının tamamını alsa dahi, %50'yi ancak yakalıyor. Onun için de 14 Mayıs'ta sandığa gidenlerin tümünün 28 Mayıs'ta da aynı şekilde sandığa gitmesi gerekiyor. O halde ikinci turda Erdoğan'cıların gevşemesini, sandığa gitmemesini sağlamak gerekir.
Hatta bir kısmı Kılıçdaroğlu'na oy verirse ne âlâ. Bunu da an itibariyle Kılıçdaroğlu tek başına yapamaz. Elinden geleni yapsa dahi zor. Elinin rahatlatılması gerekiyor. Çok büyük bir desteğe ihtiyacı var Kılıçdaroğlu'nun. O da biziz. 24,5 milyonuz ve 1,5 milyon kadar kişiyi taraf değiştirmeye ikna etmek durumundayız. Emin olun, tek başına Sinan Oğan'ın Kılıçdaroğlu'nu desteklemesinden daha etkili bir gücüz.
Sinan Oğan'ı ikna etmek Kılıçdaroğlu'nun işi. Fakat 1,5 milyonu Erdoğan'cıyı ikna etmek bizim işimiz. Bundan çok daha zorlu işleri başardık. Milliyetçiler, Kürtler, Atatürkçüler, Solcular 10 yıl önce bir araya gelip Paksim'de toplandığında da çok daha ağır bedeller ödemeyi göze almışlardı.
10 yıl önce bize uygulanan sertliğe aynı sertlikte devam verebilecek kadar kararlıydık. Aynı durumdayız. Annemiz, babamız, kuzenimiz, dostumuz, mesai arkadaşımız, marketimiz, manavımız, komşumuz... Nasıl ikna edeceğiniz tümüyle size kalmış. Fakat görev basit. 24,5 milyon kişi önümüzdeki 10 gün boyunca 1,5 milyon kişi ikna edecek.
Bunun için hem kişisel çabalar hem de organize çabalar önemli. Nefret duvarını aşacak ve sesini kendi yurttaşına duyuracak. Aksi halde çocuklarımızdan hayır duası beklemeyeceğiz. İlla ki yükselen milliyetçiliği yanınıza çekmek istiyorsunuz. Bu sadece Sinan olanla anlaşmaktan geçmez. Aynı zamanda bu milleti gerçek bir mücadeleyle topyekûn ayakta tutmak durumundasınız.
bir milli mücadele ruhu yeniden oluşmalı. Ne demek 24,5 milyon, 1,5 milyonu ikna edememek? Madem Cumhuriyet tehdit altında diyorsunuz, her bir 15 kişi bir Erdoğancıyı mı ikna edemeyecek? Kılıçdaroğlu'ndan nefret etmek kolay. Hadi komşundan, yeğeninden, annenden, çocuğundan, kuzeninden ya da arkadaşından, marketinden nefret et.
Biz Kılıçdaroğlu'na oy verdik ve terörist falan değiliz. Bayraksız değiliz, vatansız değiliz. Çocuğunuz eşcinsel olmayacak. Türkiye'de bölünmeyecek. Bizler bu ülkenin yurttaşlarıyız. Kılıçdaroğlu aday değil, biziz aday. Değişimi ne kadar istediğimizi göstermek durumundayız. Tabloda değiştirilmesi gereken Kılıçdaroğlu değil. Zaten an itibariyle değiştirilmesi mümkün de değil. Bu denklemde devreye girmesi gereken biziz. 24,5 milyonuz ve emin olun çok kalabalığız.
Erdoğan'ın oyunu 27 milyonun altında tutup, Kılıçdaroğlu'nun oyunu 27 milyonun üzerine çıkarmalıyız. Akıl kötümser sevgili dostlar. Bu tabloya bakıp da iyimser olmak çok zor. Akıl kötümser. Zaten bu nedenle kimseye akıl falan vermiyorum. Ama iyimser olan bir şey var. İrade. İrade iyimser. O yüzden boş hayal pompalayanlara da adalilik tartışmasını başlatıp gidin kumda oynayın diyenlere de 12 gün sonra aldanabilirsiniz.
An itibariyle milyonlarca insanın seferber edilmesi gibi bir görev duruyor karşımızda. Madem bir kuvayi milliye ruhundan bahsediyoruz, yüz yıl sonra halkımızın sırtındaki sorumluluk aynı ruhu yeniden yaşatmaktır. Hepimiz bu işte sorumluluk sahibiyiz. Kılıçdaroğlu kendi işini yapsın, Sinan Oğan'la anlaşsın, videolarını çeksin, kampanyasına devam etsin. Hatta YSK'ya itiraz edilsin, oylara sahip çıkılsın. Milliyetçi seçmenin endişelerine gidersin. Bu Kılıçdaroğlu'nun görevi. Onu biliyoruz, ona o yüzden akıl vermiyoruz. Fakat onu desteklemiş olan bizler de denkleme dahil olmalıyız. Bu denklemi değiştirecek olan 24,5 milyon olan bizleriz. Bu da bizim görevimiz.
Yılgınlık içinde olanlar var. Haklılar da. Fakat onlara özel bir insanın mesajını iletmek isterim. Hatay'ın çocuğu, gezide öldürülen kardeşimiz Ahmet Atakan'ın abisi Zafer Atakan'ın Tren Topik dinleyicilerine gönderdiği mesajı iletiyorum sizlere.
Kaybedilmiş hiçbir şey yok. Daha önce çok hüsranlı günlerimiz, gecelerimiz oldu. Bir sürü kaybedişlerimiz oldu. Genç kardeşim, anlıyorum seni. Moralin, motivasyonun çok düşük. İnanın bize, bu ülkede 20 yıldır biz bunu yaşıyoruz. Kaybedilmiş hiçbir şey yok. Henüz ikinci tur bitmedi. Unutmayın, iki aday yine sil baştan sıfırdan başlayacak.
50 artı biri alan cumhurbaşkanı olacak. Özgür günler için, aydın günler için bir arkadaşını, bir tanıdığını ikna et ve ikinci turda 28 Mayıs'ta sandığa git. Ahmet Atakan'ın o duvarın önündeki pozunu hatırlıyorsunuz değil mi? Ne oldu lan? Büyük adam olamadıysak hayallerimizi satmadık ya diyordu duvarda. Biz de hayallerimizi satmayacağız. Kılıçdaroğlu'na düşen bizi seferber etmek. Bu da Kılıçdaroğlu'na vereceğim akıldır. Herkes akıl veriyor, hadi ben de vereyim. Bu işten kurtulacağız. İnanıyorum, inancımın dayanağı aklım değildir. İradenin iyimserliğine tutunuyorum.
bir de halkın gücüne güveniyor. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar aklınızın kötümserliğine kanmayın, harekete geçin. Göreceksiniz, her şey çok güzel olacak.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.