Podcast

265: Selahattin Demirtaş Trend Topic’te; "Ötekine doğru adım atmalıyız"

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

2016’dan bu yana hapishanede olan Selahattin Demirtaş bu bölümde Trend Topic’in konuğu oluyor. Demirtaş gündelik hayatını nasıl organize ettiğinden, milliyetçi çevrelerle kurduğu ilişki ve güncel siyasi olaylara yaptığı yorumlara kadar gündem yaratacak açıklamalar yaptı.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.812 kelime · ~19 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kadri 4 Mayıs'ta alıyoruz. Yani seçime sadece 10 gün kaldı ve bu bölümde çok ilginç bir konuğumuz var. Kimdir peki? Selahattin Demirtaş.

Şimdi duyunca şaşırabilirsiniz ya da belki de başlıkta görünce zaten şaşırmışsınızdır. Nasıl olacak o iş diye. Dinleyin bakalım nasıl olacak. Benim de ilk kez deneyimlediğim bir şey. Daha önce Tayfun Kahraman'la benzer bir çalışma yapmıştık ama bu biraz farklı oldu. Girişi biraz uzatacağım affedin. Şimdi alışkanlığımız konumuzu titriyle çağırmaktır. Daha önce Ali Babacan, Erkan Baş, Temel Karamoğluoğlu ile söyleşiler yapmıştık. Bunların hepsi aynı zamanda genel başkanlar biliyorsunuz.

Peki Selahattin Demirtaş'ın titri ne? Hapse girdiğinde HDP eş genel başkanıydı. 2018 seçimlerinde HDP'nin cumhurbaşkanı adayıydı. Fakat bugün ne bir genel başkan ne de bir cumhurbaşkanı adayı. Üstelik kendisi 4 Kasım 2016'dan bu yana tutuklu yargılanıyor. Yani 5-10 gün önce de girmedi içeri. Yaklaşık 7 yıldır hapiste tutulmasına rağmen popüleritesini koruyabildi. Hatta belki de arttırdı.

Transkriptin tamamını oku

O kadar ki hapisteki bunca yıla rağmen 2023 seçimlerinin öznelerinden biri oldu Demirtaş. Erdoğan bu popülaritenin farkında olacak ki Demirtaş'ı meydanlarda diline doluyor. Bunların en sonuncusu 30 Nisan'da Ankara mitinginde yaşandı. Yani biz böyle bir görevde olduğumuz sürece ne Selo çıkabilir ne de, affedersiniz, o evlat, yavru katili çıkabilir. Çıkamaz.

Hapisteki tek HDP'li Demirtaş değil. Demirtaş, yargılandığı davadaki tek sanık da değil. Peki neden Demirtaş? Ya da tırnak içinde Selo? Bu sorunun cevabına, konjonktürel olarak popülarite kazanmış bir siyasetçi diyemeyeceğimizi düşünüyorum. Demirtaş alelade bir siyasetçi gibi düşünülmemeli. Çünkü o, özellikli bir konuda yani Kürt sorunu başlığında bu denli popülarite kazanmış biri.

Alalade bir popülist siyasetçi değil yani. Bu da onu DEP, HEP, HADEP, DEHAP, DTP, BDP, HDP ve Yeşil Sol olarak son 40 yıla 8 parti sığdırmış bir hareketin günümüzdeki resmi değil ama doğal sözcüsü yapıyor. Üzerine dönüp çok ciddi bir nefret kampanyası yürütülmesine rağmen bir biçimde sempati toplayabiliyor. Cezaevinden Özgür Demirtaş'a sataşıyor mesela ve hapisteki 7 yıla rağmen tren topik olabiliyor bir tweetiyle.

Ekonomist Özgür Demirtaş hiçbir siyasetçiyle akrabalık bağım yok dedi. Sonra Selahattin Demirtaş ona bir yanıt verdi. Niye böyle olduk amcaoğlu? Sen özgürsün, ben rehineyim diye mi diye? Demirtaş'ın Özgür Demirtaş'a sataşması onu tren topik yaptı. Tabii sadece HDP seçmenleri paylaşmıyor. Baya milliyetçi çevrelerden tipler de güldüklerini itiraf ediyorlar bu tweete. Bu çok zor bir şey, bunu kabul edelim. 7 yıldır içeridesiniz ve siyaseten, tırnak içinde söylüyorum, dayak yiyorsunuz.

Üzerinize yönelen eleştirilere cevap veremiyorsunuz. Buna rağmen sizden yeterince nefret edilemiyor. Bir biçimde insanları güldürme ya da tebessüm ettirmeyi başarabiliyorsunuz. Hapiste değilken de hafızamızda kalan nüktadan yönü kuvvetli bir siyasetçi oğluydu zaten Demirtaş'ın. İsmimi Serahattin Evbi'den almışım. Ona layık değilmişim. Üç gündür üzüntüden uyuyamıyorum. Başbakan bana artık Serahattin demeyecekmiş.

Ve biz gerçekten bu kadar zeki bir başbakanımız olduğu için çok gururluyuz. Böylesine muhteşem bir seçim kampanya hamlesi beklemiyorduk biz. Ne yapacağımızı şaşırdık. Bize Selahattin de demeyecek artık.

Şimdi Demirtaş için yalnızca nükteden şakacı siyasetçi demek de doğru olmaz sanırım. Yani bütün hikayesi şakacı olmasından ibaret değil. Aynı zamanda önemli bir politik liderden bahsediyoruz. Kendi adıma liderliğinin parladığı pek çok olay takip ettim. Fakat bence 2015 yılı bu anlamda Demirtaş'ın siyasi yolculuğunun en kritik yıllarından biriydi.

Bir kere Mart 2015'teki seni başkan yaptırmayacağız çıkışı, Haziran 2015 seçimlerine damga vuracaktı. Demirtaş liderliğinin test edildiği onlarca olaydan biri bu çıkıştı. 7 Haziran 2015 seçimlerine 3 ay kala alınan bu net duruş, seçimlerin tansiyonunu arttıracaktı. Ne demekti Erdoğan'ı başkan yaptırmayacağız? Atmosfer oldukça gergindi. HDP bağımsız adaylarla seçime girse sorun yoktu da parti olarak giriyordu ve barajı aşması durumunda AKP tek başına iktidara veda ediyordu. Bu gergin atmosfer Demirtaş'ı seçimlerin kritik ismi haline getirmişti.

Oldukça enteresan bir ortamda haziran seçimlerini ilerliyorduk. Demirtaş liderliğinin sınandığı diğer olay da seni başkan yaptırmayacağı çıkışından 3 ay sonra işte bu haziran seçiminden 2 gün önce Diyarbakır'da yaşandı. 7 Haziran seçimlerine sadece 48 saat var. AKP'nin tek başına iktidarının sarsılmasına günler kalmış. Biz de arkadaşlarla Ankara'da Konur sokakta bir binanın üst katındaki bir mekanda Selahattin Demirtaş'ın Diyarbakır mitingine bakıyoruz.

Henüz demir taş çıkmamış ama televizyonlar canlı yayında. Diyarbakır meydanında seçime 48 saat kala büyük bir bomba patlatılmıştı. 100 binlerin içinde büyük bir patlama meydana gelmişti. O zamana kadar da böyle bombalara alışkın değiliz bu arada. Ankara'dan bakınca ilk tespitimiz Diyarbakır'da seçimlerin gerçekleştirilememe ihtimaliydi. Bu yüksek bir olasılıktı çünkü Diyarbakır'ın orta yerinde büyük bir bomba patlatmışsınız, ölü sayısı bile belli değil. HDP mitinginin orta yerinde patlayan bomba seçime 48 saatten az zaman kala ne derseniz deyin çok büyük bir provokasyondu.

Diyarbakır gençleri barut fıçısı haline gelmişken onları sakinleştirip evlerine göndermeyi başaran da yine Demirtaş oldu. Patlamadan birkaç saat sonra bir otobüsün üzerine toplanan kalabalığa konuşan Demirtaş, Diyarbakırlıları evine göndermeyi ve halkı seçimlere odaklamayı başarabilmişti. Partimizin ve halkımızın iradesinin büyüklüğünü göstereceğimiz dakikalardır. Havanda, meydanda gösterdiğimiz savcılığı, disiplin çok daha büyük bir taciye vermedi. Siz disiplinli olduğunuz için başaramadılar.

Burada önemli olan Demirtaş'ın yaptığı konuşma değil, bu konuşmanın kitleler tarafından dinlenmesi ve gerçekten de insanların evine dönmesiydi. Fakat gösterdiği liderlik neredeyse hiçbir zaman takipçilerini pişman etmedi. Bu nedenle işte konuğumuz Demirtaş. Girişi lüzumundan çok uzattığımın farkındayım ama özel bir bölüm olduğu da ortada. Daha fazla uzatmadan ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Çeviri Selahattin Demirtaş'la hapse girdiğinden bu zamana kadar onlarca röportaj yapıldı. Fakat bu röportajların hepsi yazılı dokümanlardı. Sesini ve görüntüsünü duyabilmemiz mümkün değildi. Bu nedenle Demirtaş'ın takipçileriyle kurduğu tüm ilişki yazılı kaynaklara dayanıyor. Denebilir ki normal olan da budur işte adam hapiste zaten daha ne istiyorsun. Fakat normale hangi zamandan ve hangi mekandan baktığınıza göre iş değişiyor.

ve Altyazı M.K. Gelin, zamanı ve mekanı biraz değiştirelim. Terörle mücadelenin hukuk sınırları dışına çıktığını artık herkesin kabul ettiği, beyaz torosların korku saldığı, depli vekillerin hapse atıldığı 1994 yılına gidelim. Yaklaşık 30 yıl geriye.

Depliler yaklaşık 10 aydır cezaevindeler. Bu süre zarfında acaba hiç geçmişin bilançosunu yaptılar mı? Acaba hiç yaklaşımlarını, düşüncelerini sorguladılar mı? Bunları öğrenmenin en iyi yolu soruları kendilerine sormaktı. Biz de sorduk. İşte Ankara kapalı cezaevinde deplilerle gerçekleştirdiğimiz söyleşe. Mehmet Ali Birant gerekli izinleri alıyor, televizyon kameralarıyla Ankara cezaevine gidiliyor ve burada tutuklu dep vekilleriyle bir söyleşi gerçekleştiriliyor.

Üstelik bu söyleşi Show TV'de primetime'de yayınlanabiliyordu. Ve bunu bugün karanlık olarak andığımız 90'ların ortasında yapıyordunuz. Buna karşın bugün Demirtaş'a ulaşabilmenin tek yolu var, o da mektuplar. Bu nedenle normali tartışmak gerekir. 94 yılında normal sayılan bugün neden imkansızdır?

Kendi adıma bir gazeteci olarak söyleyeyim, mektuplar aracılığıyla röportaj yapılamaz. Ya da yapılır da bu yapılan şeye tam anlamıyla bir röportaj denemez. Röportajda taraflar bana kalırsa mutlaka yüz yüze olmalıdır. Karşınızdaki muhatabınızın cevabına ilave bir soru ekleyebilmelidir röportajcı. Aksi durumda etki gücü de düşük olan çeşitli cevapları yazılı şekilde edinebilirsiniz.

Bu uzun röportajları okuyanlar da sınırlı sayıda insanlar. Bu nedenle Demirtaş röportajımız bir miktar zamanımızı aldı. O yüzden biraz geciktik zaten, farkına varmışsınızdır. Cevaplarına kuyruk sorular ekledik, tekrar gönderdik. Bu anomali halini ilave mesailerle aşmaya çalıştık. Cevaplar Demirtaş'ın isteği üzerine bir parti görevlisi tarafından seslendirildi. Bu esnada Demirtaş'ın basın ekibiyle de beraber çalıştık.

Tüm bu mesai boyunca Demirtaş'ın hapishane şartlarını nasıl engel olmaktan çıkardığını da anlamış oldum ben kendi adıma. Ya da çıkarmaya çalıştığını diyelim. En başta haber takibi. Haber içeriklerinin hemen hepsi internet ortamında artık ve hapishanede internet imkanı yok. Televizyon ve gazeteler toplam haber avuzunun sadece bir kısmını oluşturuyor. Peki Demirtaş gündemi nasıl takip ediyor? Tabii ki dışarıdaki imkanlarla kıyaslandığında cezaevinden gündemi takip etmek oldukça zor ve sınırlı.

Yine de hiç olmadığı söylenemez. Birincil haber kaynağımız tabii ki televizyon ve gazeteler. Televizyon ve gazeteler birincil haber kaynağı da acaba hangi televizyonlar ve gazeteler? Havuz medyası var. Onların dışında bir tek Halk TV izleyebiliyoruz. Ayrıca her gün beş gazete alıyoruz. İlk duyduğumda bana ilginç geldi. Demirtaş Halk TV izliyor yani.

Fakat şöyle düşünmeyin, sabah kalkıyor, işini gücünü hallediyor ve akşama kadar AkTV'yi seyrediyor. Böyle bir şey yok. Bu süre içinde gördüğüm şey şu, Demirtaş sabahın erken saatlerinde kalkıyor ve avukatları aracılığıyla aslında bir seçim sürecini organize ediyor. Dolayısıyla tek haber kaynağının televizyon ve gazeteler olduğunu söylemek hatalı olur. Demirtaş, başka bir haber kaynağınız var mı soruma şöyle cevap verdi.

Kısmen var aslında. Avukatlarımız her gün mutlaka uğruyor ve dışarıdaki gündemi bize sözlü olarak aktarıyorlar. Haftalık bir saat aile görüşü ve on dakikalık telefon görüşünde de dışarıdan kısaca haberler alıyoruz. Twitter'dan yapılan açıklamalar da bu sayede oluyor sanırım.

Evet evet, bütün bu saydığım kaynaklardan bir öngörü oluşturarak söylem üretmeye çalışıyorum. Gün içinde tüm gelişmeleri de not almaya dikkat ediyorum ki herhangi bir ayrıntıyı da kaçırmış olmayalım. Tükenmez kalem bitirdiğim oluyor yani. Tükenmez kalem tükeniyormuş. Onu da burada yaşayarak öğrendim. Peki zor olmuyor mu? Olmaz mı? Sonuçta burası yüksek güvenlikli bir ceza infaz kurumu ve her şey çok fazla kısıtlı, engellenmiş durumda.

Yine de elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Demirtaş'a son zamanlarda tren topik yapan enteresan bir olay var. Girişte de bahsetmiştim. Özgür Demirtaş tweeti. Hiç bilmeyenler için mevzuyu bir özetleyeyim. Özgür Hoca her fırsatta Selahattin Demirtaş'la bir akrabalığım yoktur açıklaması yapıyor. Tabii kendisini sürekli bu açıklamayla hatırlatma hali küçük çapta bir geyik konusu da olmuş durumdaydı. Derken bu geyiği köpürten bir çıkış geldi Demirtaş'tan.

Özgür Demirtaş'ın, ben Selahattin Demirtaş'la akraba değilim dediği bir açıklamasını alıntılayan Selahattin Demirtaş, şu mesajı paylaştı. Niye böyle olduk amcaoğlu? Sen özgürsün, ben rehineyim diye mi? Bu amcaoğlu diye seslenmesi Özgür Demirtaş'a son derece sempatik bulundu anladığım kadarıyla. Bu bölüme hazırlarken baktım, bu tweet 63 milyondan fazla kez görüntülenmiş, 30 binden fazla kez retweet edilmiş, 237 bin kişi tarafından beğenilmiş. İyi de Selahattin Demirtaş hapse gideli neredeyse 7 yıl oluyor.

Üstelik Özgür Hoca televizyonlara da çıkmıyor, gazetelerde de yazmıyor. Yani Selahattin Bey dışarıdayken de Özgür Hoca böyle meşhur biri değildi. Yani son 7-8 yılda meşhur olmuş birisi Özgür Demirtaş. Peki Tutsak Demirtaş, Özgür Demirtaş'ı tanıyor mu? Hiç tanımıyorum açıkçası. Özgür Bey'in başarılı bir akademisyen olduğunu duydum. Son zamanlarda da sosyal medyada biraz ironiyle sıkıştırılmaya çalışıldığını avukatlarımdan öğrendim.

Selahattin Demirtaş'ın bu tweetinden sonra Özgür Demirtaş da bir izin tweetle karşılık verdi. Burada uzun uzun anlatmayayım şimdi. Ama bahsetmeye çalıştığım şey şu. Selahattin Demirtaş'ın bu sataşması tümüyle apolitik bir şakada değildi. Özgür Demirtaş, Selahattin Demirtaş'la beraber anılmak istemiyor gibiydi.

Bu da muhtemelen Selahattin Demirtaş'ın üzerine yüklenen nefret kampanyasının bir sonucuydu. Yani Selahattin Demirtaş olmasa da örneğin Ozan Demirtaş olsa belki de Özgür Hoca bu kadar ben Ozan'ın akraba değilim deme telaşına girmeyecekti. Hatta bu tweet televizyonlara bile konu oldu. Muhtemelen Selahattin Demirtaş da kendi tweetini televizyondan izledi. Peki ya sosyal medya? Bu tweetin ardından sosyal medyadaki gündemi takip edebildiniz mi diye de sordum Selahattin Bey'e.

Evet, avukat arkadaşlar anlattılar. Benimle ilişkilendirilmesinden kaygılı gibi gördüm biraz. Bunu anlayışla karşılıyorum. Sonuçta kendisi konforlu bir alanda, popüler olmanın keyfini yaşayan Özgür Demirtaş olarak, Tutsak Demirtaş'la anılmayı hoş karşılamayabilir. Yapacak bir şey yok. Haklının, mağdurun, mazlumun yanında olmak çoğu zaman bedel ödemeyi göze almayı gerektirir. Ben bu nedenle buradayım. Bu şekilde bedel ödemeyi göze alamayanları da yadırgamamak lazım. Özgür Bey'e özgür ve huzurlu yarınlar diliyorum. Bunun için mücadele ediyoruz zaten. Basit bir sosyal medya gündemi gibi gelebilir fakat bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum.

Türkiye'de siyasetin ağırlık merkezi, HDP karşıtlığında buluşmuş durumda. Lüzumundan çok daha fazla HDP'yi konuşuyoruz ve hepimiz HDP'yi konuşurken, HDP'lileri de konuşturmuyoruz. Haliyle ortada geniş halk kesimleri için uzak durulması gereken bir tırnak içinde söylüyorum, yaratık oluşuyor. Bu yaratıkla kimse yan yana görünmek istemiyor. Hal böyle olunca, bu yaratığa uygulanan hukuk dışılık, kimsenin cesaretle teşhir edemediği, kimsenin cesaretle üzerine gidemediği bir şeye dönüşmüş oluyor.

İyi de bu yarattığa 7 milyon insan oy veriyor. 7 milyon! Üstelik en çok HDP karşıtı görünen, siyasetini buradan kuran isimler bile Demirtaş'ın davasını hukuksuz buluyor. Adil yargılanmadılar diyor. Adil yargılandılar mı derseniz bence adil yargılanmadılar. Evet, adil yargılama yapılmadı. Kendisi hakkında 30 Kasım 2018'de Ayım tahliye talep etti. Talebin ardından Erdoğan kendi hükmünü açıkladı.

AİM'in verdiği kararlar bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yaparız, işi bitiririz. Fakat AİM kararı, anayasanın 90. maddesine göre bağlayıcıydı. Hal böyle olunca, Demirtaş'ın başka bir davadan içeride tutulması gerekti. AİM kararının uygulanmasına ilişkin tartışmalar yaşanırken, sürpriz biçimle Demirtaş'ın 2013'te yaptığı bir konuşma nedeniyle süren davada kesin hüküm verildi. Tarih 4 Aralık 2018.

Yani 30 Kasım 2018'deki Ay'ın kararından sadece 5 gün sonra jet hızıyla yeni bir karar açıklandı. Böylece tutukluluk süreci uzadı. Süreç uzadıkça hukuk siyasete engel olmaya başlıyordu. Ay'ın bir biçimde düşman gösteriliyordu da pek ya Türkiye'nin kendi ülkemizin anayasa mahkemesi ne olacaktı? 19 Haziran 2020'de anayasa mahkemesi tutuklulukta makul sürenin aşıldığını hükme bağladı.

Uzatmayalım. An itibariyle Demirtaş, siyasi hayatında yaptığı konuşmaların dışında herhangi bir suçlamayla yargılanmıyor. Fakat hepimizin Demirtaş hakkında bir hükmü var sanırım. Hepimiz suçlu veya suçsuz diyoruz. Buna karşılık tüm bu hikaye içinde bana kalırsa gazeteci İsmail Saymaz'ın yorumu dikkate değer. Ay'im kararının uygulanmaması üzerine Saymaz şunları söylüyor iki yıl önce. Bizim ülkemizdeki hukuk Ay'ime tercih edilebilir bir hukuk mudur? Bizim ülkemizde icra edilen, üretilen hukuk karşısında biz kendimizi gerçekten güvenli hissediyor muyuz? Gerçekten karşımızdaki hakim savcıların siyasal etki altına kalmadan

Siyasal baskı altında olmadan karar verdiğimize, elimizi kalbimize koyarcasına iman edebilir miyiz? Mümkün mü böyle bir şey? Değil. Gerçekten Demirtaş'ın içeride tutulmasını sırf Demirtaş'ı sevmediği için hoşgörenler, adil bir hukuk düzeninde yaşadığımızı mı düşünüyor? Yargının, siyasetin etki alanında olmadığının hayalini mi kuruyor? Ya da yürütme erki arzu etmesine rağmen yargıya nüfuz edemiyor mu? Bu soruların cevaplarını aslında siz de biliyorsunuz.

Ancak bir siyasi liderin sürekli olarak uğradığı hukuksuzluğa vurgu yapması da akılcı değil. Peki bu bariyeri aşabilmek için ne yapıyor Demirtaş? Bu soruya cevap aramadan önce kısa bir ara verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz. Aradan önce sürekli uğradığınız hukuksuzlukları anlatarak da kitlelere ulaşamıyorsunuz demiştik.

Hapisteki bir politik lider olarak Debirtaş da öncelikle üzerine uygulanan nefret kampanyasını aşmaya çalışıyor. Ancak sadece kendisiyle ilgili olmadığını, genel bir nefret kampanyasının iktidar eliyle yürütüldüğünü ve bunu aşmaya çalıştığını da vurguluyor. Kendimle ilgili herhangi bir şey için çaba göstermiyorum. Hayır, nefret dilini kırmaya çalışıyorum diyebilirim.

Ozan Bey, bir gazeteci olarak çok iyi bildiğiniz gibi Türkiye'de nefret dilini kuran da yaygınlaştıran da başta Erdoğan olmak üzere iktidarın troll orduları, havuz medyası ve iletişim başkanlığı. Bunların dönemi de bitmek üzere zaten. Sonrasında herkesin kendini topluma anlatması daha kolay olacak. Kaldı ki ben 7 yıldır suçsuz yere bir hücrete tutulurken ve cevap imkanım bile yokken bu iktidar ordusu kesintisiz bir şekilde aleyhime kampanya yürüttü. Bizleri dinleyenlerde şöyle bir izlenim oluşmasın. Ciddi bir nefret kampanyası var fakat Demirtaş'ın seveni de Demirtaş'ı çok seviyor. Yani öyle 3-5 kişiden de bahsetmiyoruz.

2018 seçimlerinde hapisteyken aday olan Demirtaş da hapisteyken 4 milyonu aşkın seçmenin oyunu alabiliyor. Milliyetçi kesimlerin bana kalırsa atladığı konu bu. HDP'ye ya da Demirtaş'a verilen oyların zorla verildiği şeklinde bir algıya sahipler ya da buna inanmak istiyorlar. Fakat öyle ya da böyle milyonlarca insan çok seviyor Demirtaş'ı.

Selahattin Demirtaş senin için ne ifade ediyor? Benim babamdan daha ötürü bir insandır benim için. O kadar seviyorsun? O kadar seviyorum yani. Babamı sevmeyen ben o adamı seviyorum. O kadar? O kadar. Ben bunu buradan söylüyorum. Ben o adamı babamdan daha çok seviyorum.

Yani Türkiye'nin önemli bir kesimine eli kanlı bir terörist olarak tanıtılıyor ama yine önemli bir kesimi de onu babasından çok seviyor. Nasıl oluyor bu? Ne diyebilirim ki? Teşekkür ediyorum. Sağ olsunlar, var olsunlar. Açıkçası sevgiye de, saygıya da layık olmak için ekstra bir çaba göstermiyorum. Neysem o olmaya devam ediyorum sadece. Belki bazı kişilere pek inandırıcı gelmeyecek ama neredeyse her gün

Başımı yastığa koyduğumda benim için edilen duaları hissediyorum. Her avukat görüşünde onlarca selam iletiliyor. Evet, halkın çok önemli bir kesimiyle sevgi bağımız sürüyor. Hücredeki en büyük dayanaklarımdan biri de budur. Tamam severi çok ama nefret edeni de az değil. Türkiye'nin milliyetçi çevreleri onu hapiste görmekten çok memnun.

Hatta Erdoğan'ın seçim vaatlerinden biri, Selo'yu hapiste tutmak. Peki, Demirtaş kendisini milliyetçi çevrelere anlatmak arzusunda mı? Milliyetçi çevreler dahil toplumun tamamına demokrasiyi, adaleti, insan hak ve özgürlüklerini anlatmak zorundayız. Bu biraz zaman alacak ama AKP sonrası dönemde bunun imkanları çok daha fazla olacak. Bu noktada çift taraflı düşünmek doğru olacaktır. Demirtaş, milliyetçi çevrelere sesini duyurmaya çalışırken kendi tabanından da tepki çekme tehlikesiyle karşı karşıya. Dolayısıyla ince bir ip üzerinde siyaset yapmaya benziyor bu durum.

Mesela, Meral Akşener'le kahvaltı talebi. Hatırlarsınız, 2020'nin başında Demirtaş, dışarıda olsak Başak'la birlikte Akşener'in kafasını çalar, kahvaltıya gelirdik diye bir tweet yazmıştı. Bu tweet haftalarca tartışıldı ama her iki tarafta da tartışıldı. Yani Akşener'le kahvaltıya HDP tabanında da homurtular yükseldi.

Bugün ise İyi Parti ile çok daha gergin durumdalar. Acaba bugün Demirtaş dışarıda olsa Akşener'e kahvaltıya gider miydi? Doğrusu bu konu çok fazla istismar edildi ve son derece iyi niyetli bir mesaj adeta terör ile işbirliği veya asena ile işbirliği gibi farklı çevrelerce üstünde tepinilen bir şeye dönüştürüldü. Böyle olmasının baş sorumlusu elbette iktidar çevreleri.

En küçük insani bir diyaloğu bile bir histeri krizi ve linç kültürüyle saldırı malzemesi haline getiriyorlar. İnsanlıktan çıkmış bir ruh haliyle iyi, güzel, doğru olan her şeye barbarca saldırıyorlar. Bu konuyu da böyle ele aldılar. Ben dışarıda olsam hepsine gereken cevabı verirdim ama cezaevinden bu konuyu deşmek istemiyorum. Yoksa söylenecek çok şey var.

Konu milliyetçi çevrelere gelmişken son dönemde konuşulan bir iddiayı kısaca size sunayım. Yeşil Sol Parti ya da HDP nefreti üzerinden, bugün çok parçalı olan milliyetçi siyasetin seçimden sonra bir araya gelebileceği dillendiriliyor. Saydığınız bu çevrelerin birleşip, bölünüp, küçülüp, dağılıp ya da ayrılıp yollarına devam etmeleri beni hiç ilgilendirmiyor. Bize niye öfkeliler onu da bilmiyorum. Milletin 418 milyar dolarını çalıp devleti çökerten AKP ile sorun yaşamayanlar neyin kimin milliyetçiliğini yapıyor? Milliyetçilikleri bir tek bize kabaran ırkçılık değilse nedir bu yaptıkları kendilerine sormaları lazım. Milliyetçi çevreleri sadece bir grup siyasetçi olarak düşünmemek lazım bence. Kamuoyunda HDP eşittir PKK gibi yaygın bir kanaat de var.

Bu kanaatin ama haklı dayanakları da yok değil. Her ne kadar HDP kendi kurumsal açıklamasını aksi yönde yapsa da, DEP'ten, HADEP'ten, DTP'den beri süregelen bir ilişkilenme olduğu da çok açık. Yani HDP eşittir PKK demek doğru olmasa da, HDP ile PKK arasında bir dirsek teması ve ilişkilenme olduğu da ortada. Ben bu noktada iki yıl önce bir trafik kazasında kaybettiğimiz bir gün yazarı Cüneyt Ceben Oyan'ın takipçisiyim açıkçası. Yani onun sesine kulak vermek gerektiğini düşünüyorum. Ceben Oyan, ablası Yasemin Ceben Oyan'ı ve arkadaşı Onat Kutlar'ı Taksim'de 95'te gerçekleşen bir bombalı saldırıda kaybetmişti.

Ceben Oyan, ''Katile katil demezseniz, mağdura da mağdur dememiş olursunuz.'' diyor. Bu önemli bir ifade. Tekrar edeyim. ''Katile katil demezseniz, mağdura da mağdur dememiş olursunuz.'' diyor. Bu anlamda PKK, ülkemizde yüzlerce sivilin katili. Bunu demediğimiz, yani PKK'ya katil demediğimiz takdirde, Kürt sorunu başlığında da ilerleyemiyoruz. Kısır bir itişmenin içinde kayboluyoruz.

Fakat Kürt sorunu da hakikat. Hal böyle olunca, HDP'nin ya da Yeşil Sol Parti'nin güçlenmesi, sözünü duyurması geniş kesimlerin güvenlik endişelerini arttırıyor. Bu endişeyi kendi adama haksız da bulmuyorum. Tahrik edilmiş bir endişedir, lüzumundan fazla köpürtülmüş bir endişedir ama haksız değildir, bunu demeye çalışıyorum.

30 yılı aşkın süredir silahların konuştuğu bir ortamda siyaset yapıyorsunuz ve barışı savunuyorsunuz. Bu çok zor. Bu ortamda yani 2023 Türkiye'sinde silahlar Kürt sorununun çözümünü hala katlı sağlıyor mu? Bizler sivil, demokratik, barışçıl yol ve yöntemleri seçmiş siyasetçileriz.

Her sorunun şiddet ve silah dışı yollarla çözümünü savunmak ve bunun siyasi, hukuki koşullarını yaratmakla sorumluyuz. Bana göre başka bir çözüm yolu da yöntemi de yok. Topluma bu konuda güven ve güvence vermekte siyasetçinin sorumluluğundadır. Bu noktada Demirtaş özelinde ama genel olarak Kürt siyasetinde silahın çözüme katkı sağlamadığına yönelik bir yaklaşımın yükseldiğini gözlüyorum.

Demirtaş da bu eğilimi açığa çıkarıyor. Bu noktada 2013-2015 arasındaki çözüm sürecine ilişkin de öz eleştirel bir tutum takınıyor Demirtaş. Çözüm sürecine dair öz eleştirileri peki hala geçerli mi? Demirtaş çözümün adresini şeffaflıkta arıyor ve çözüm adresi olarak meclisi gösteriyor.

Fakat sadece bu kadar mı? Çözüm sürecine dair halkın bir kesiminde çok ciddi bir öfke de var. Bu öfke, Erdoğan karşılığı çevrelerde de hayli fazla. Bu nedenle, Kürt sorununun çözümü denince, PKK ile hükümetin kapalı kapılar ardında gizli görüşmeler yapması algılanıyor.

Hal böyle olunca, Kürt sorununa çözüm istemek, PKK ile Cumhurbaşkanı görüşsün demek anlamına geliyor ki bu kolay kolay dillendirilebilecek bir şey de değil. Demirtaş ise çözüm sürecindeki hatayı sürecin büyük ölçüde kapalı kapılar ardında gerçekleşmesine bağlıyor ve şeffaflığa vurgu yapıyor. öz eleştirisini de buraya dayandırıyor. Çözüm süreci şeffafça yürütülmeyip, meclis bypass edilince, sürecin bitirilmesi de son derece hızlı oldu.

Bu atmosferde Demirtaş'a vurarak SALT-HDP karşıtlığı üzerinden siyaset yapmak son derece kolaylaştı. Demirtaş'ın çözüm sürecinden yıllar önce Öcalan'ın heykelini dikeceği sözleri de Demirtaş denince akla gelen ilk ifadelerden oldu. Ben ne zaman Demirtaş'la ilgili bir tweet yazsam hemen altında birileri bu ifadeleri hatırlatıyor. Buna alışsanız yorulur. Çünkü daha biz başka lafların heykelini dikeceğiz heykelini.

Bu arada Demirtaş'ın aynı günün devamında söyledikleri de şunlar, onu da hatırlatalım. Anladığım kadarıyla o konuşmanın ardında da Demirtaş durumu kavrayıp böyle bir açıklama yapıyor. Bu açıklamanın yapıldığı güne ilişkin yaptığım araştırmaların sonucunda anladığım şu, ortada ciddi bir gerilimin ardından yapılmış bir konuşma var. Fakat problem olan şu, Öcalan deyince alkış topluyorsunuz. Bu da ilginç bir sosyolojik durum.

Şunu söylemek doğru olmaz. HDP ya da Yeşil Sol Parti Öcalan'ı sevmiyor. Aslında Öcalan'ı bir terör örgütü lideri olarak görüyor. Hayır, bunlar yanlış olur. Öcalan'ı bir halk önderi gibi kavruyorlar. Kürt sorununun çözümünde de en önemli adres olarak Öcalan'ı gösteriyorlar.

Fakat burada şu konu önemli bana kalırsa. Fark ettiyseniz derdini Türkiye'nin geri kalanına anlatmaya dönük bir çaba var Demirtaş'ta. Ne diyor mesela cevabında? Meramımızı daha iyi cümleler seçerek anlatmayı önemsemek gerekir.

Bu noktada 40 yıllık bir politik gelenek olarak Kürt siyasetinin son 10 yılına Türkiye İleşme Tartışmaları damga vurdu. Bunu yaparken Türkiye soluyla dirsek teması da kurdular. Zaten HDP biraz da bu dirsek temasının adıydı. Bu yolla Türkiye'nin Kürt sorunu dışında kalan başlıklarına da söz üretmeye başladılar.

Güneydoğu bölgesinin dışında da politik faaliyetlerini arttırdılar. Fakat yeterince türkiyelileştiler mi? Ya da şunu diyelim, mevcut durum daha da derinleştirilmeli mi yoksa bu kadar türkiyelilik yeter mi? Bizim türkiyelileşmekten kastımız herkesin kendini Türk ve sünni olarak tanımlaması değil elbette. Türkiye'nin tüm ezilen, emekçi sınıflarının, kimliklerinin ve kültürlerinin, haklarının ayrımsız bir şekilde savunulmasına biz türkiyelilik diyoruz. Ve bu iddiamızdan vazgeçmiş değiliz. Zaten Türkiye'nin bütün Türk Milliyetçisi Partilerinden fazla oy ve destek alıyoruz. Asıl Türkiye'li olmayanlar ırkçı, milliyetçi, şovenist partilerdir. Onlar Türkçüdür, Türkiye'li değildir. Ezilen, yok sayılan, dili yasaklanan, işkence gören, zulüm altında olan biziz. Dolayısıyla birilerinin hassasiyetine özen gösterilecekse ırkçılığın hassasiyetleri değildir o. Bizim hassasiyetlerimizdir. Bu cevaptan anlıyoruz ki Demirtaş politik çizginin değişmesini değil, politik çizginin daha fazla açıklanmasını, izah edilmesini hedefliyor. Fakat Türkiye'de milliyetçi kesimler ikna edilmeden ya da bu kesimlerdeki nefret dili biraz olsun yumuşamadan Demirtaş'ın dediklerinin duyulması bana kalırsa mümkün değil.

Buradane Demirtaş'a, Türkiye'deki milliyetçi çevrelere bir mesajınız var mı diye de sordu. Milliyetçi olup da ırkçılık yapmayanlara bir önerim olabilir. Vatansever, yurtsever olmayı denesinler. Tüm halkların, dinlerin, dillerin eşitliğine, güzelliğine inansınlar. Bu daha demokrat bir tavır olur. Ben şahsen öyle yapmaya çalışıyorum. Herkes asgari düzeyde bu noktada buluşmayı hedeflerse o zaman birbirimize doğru adım atmak da kolaylaşır. Bence herkes ötekine doğru bir adım atmalı.

Ama buluşma noktası demokrasinin evrensel ilkeleri olmalı. Ben Türk milliyetçiliğinin hassasiyetlerine doğru adım atmam. Atamam çünkü milliyetçiliğin hassasiyeti uzlaşma değil ayrışma. Milliyetçiler demokrasinin asgari hassasiyetlerini dikkate alırsa bu daha doğru olur. Selahattin Demirtaş'la bir söyleşi yapabilmenin imkanlarını zorladık. Fakat en fazla bu kadar oluyor işte.

Selahattin Bey'in son sözleriyle bölümün sonuna gelelim. Bu bölümde sadece biz siyasiyle röportaj yapmak istemedik. Aynı zamanda hukuksuzca hapiste tutulduğu, anayasa mahkemesi ve ayım tarafından da tescil edilmiş bir siyasinin şartlarını, dünyaya baktığı yeri, gündelik hayatını anlamaya çalıştık. Çok derin konular konuşmadık belki ama bunun nedeni ne biziz ne de Demirtaş. Kimsenin birbirini dinlemeye tahammül etmediği bu atmosferdir bunun nedeni.

Tren Topiği hobby medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar umudunuzu kaybetmeyin. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)