Podcast

263: Deprem hafızasını diri tutmak (Konuk: Buğra Gökçe)

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Trend Topic'te 6 Şubat travmasını unutturmamaya çalışıyoruz. Bir şehir plancısı olan İBB Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Buğra Gökçe bu bölümde konuğumuz. Gökçe ile 6 Şubat'ın hafızasını diri tutmanın önemini, yaklaşan Marmara Depremini ve İstanbul'un hazırlığını konuştuk.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

5.775 kelime · ~29 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 28 Nisan'da alıyoruz. 6 Şubat'ın üzerinden neredeyse 3 ay geçti. Seçimlere sadece 16 gün kaldı. Bu iki tarih arasında geçen zamanda neyi konuşacağımızı bilemez haldeyiz. Tren Topik'te deprem konusunu gündemle ilgili yaptığımız yayınlar arasında mutlaka vermeye çalışıyoruz.

Fakat bunu iradi olarak yaptığımızı vurgulamak durumundayım. Çünkü maalesef deprem gündemini kaybediyoruz. 50 binin üzerinde insanımızın hayatını kaybettiği Kahramanmaraş merkezi depremlerin belki de çok daha büyük ölçeklisi Marmara bölgesinde geri sayım halinde. Dolayısıyla yaklaşan Marmara depreminin 6 Şubat gibi büyük bir felakete dönüşmemesi için seçimlerden sonra Türkiye'yi yönetecek iktidarın birinci meselesi bu olmak zorunda.

Bu nedenle seçimleri ve depremi birbirinden ayrı okumaya çalışmanın bir yanılgı olduğunu düşünüyorum. Herhalde Kemal Kılıçdaroğlu da bizim gibi düşünüyor olsa gerek. Neden böyle söyledim? Çünkü 23 Nisan'da Twitter'da bir yanına Ekrem İmamoğlu'nu, bir yanına da Mansur Yavaş'ı alarak bir video yayınladı Kılıçdaroğlu. Yiğitlerin mesajıyla paylaşılan bu videoda Kılıçdaroğlu bu konuyu gündeme getirdi ve İmamoğlu'na özel bir görev verdi.

Transkriptin tamamını oku

Türkiye'yi afetlere hazırlamak ve kentlerimizin dirençliğini artırmak istiyorum. Bu görevi en iyi kim yapar? Tabii Ekrem Başkan yapar. İstanbul'da ve dünya tarihinde 10 metroyu aynı anda yapan bir kişi var. Bu görevi ona vereceğiz. Bu berbat şehirleşmeyi bitirecek olan yiğit odur. Yani Ekrem Başkan'dır.

Bugün konuğumuz Ekrem İmamoğlu değil belki ama bir şehir plancısı olan ve İBB Genel Sekreter Yardımcısı olan Dr. Buğra Gökçe. Bölüm boyunca kendisi bizimle beraber olacak. Kendisini İstanbul'un deprem dönüşümünden sorumlu yöneticisi olarak tanımlarsak hata etmiş olmayız. Aynı zamanda seçimden sonra Türkiye'nin deprem dönüşümünden sorumlu olacak olan Ekrem İmamoğlu'nun da ekip arkadaşı.

Bu anlamda Buğra Gökçen'in adını daha sık duyacağımız günler gelmeden önce biz de kendisiyle konuşalım istedik. O halde girişi daha fazla uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Deprem gündemini halkın iradesine bıraktığımız zaman unutuyoruz. Bunun çeşitli sebepleri var. Deprem gündemi giderek reyting düşüren bir şey olmaya başladı. Dolayısıyla bu gündemle yayınlar yapmak çok işlevsel değil birçok kanal için. İnsanlar görmek istemiyorlar. Kimileri bunu daha afili bir terimle anıyor. Merhamet yorgunluğu falan diyor. Fakat bu afili terimlerin arkasına sığınmayalım. Baya baya deprem gündemi halkın önünden kaçırılmaya çalışılıyor.

Bunlar talih meseleler ancak hakikat şu, depremi takip etmekte zorlanıyoruz artık. Hatta belki siz de bu bölümü dinlemeye karar vermekte tereddüt etmiş olabilirsiniz başlığa baktıktan sonra. Seçimlere şunun şurasında ne kaldı kaygısıyla seçimlere dair bölümler bekliyor olabilirsiniz Trentopik'ten. Ama resmi verilere göre sayıları 50 bini aşkın insanın hayatını kaybettiği bir felaketten söz ediyoruz.

Çevre Şehircilik Bakanı Murat Kurum'un paylaştığı verilere göre 13 milyonun üzerinde insanın etkilendiği, 5 milyonun üzerinde insanın ise göç etmek zorunda kaldığı bir felaket bu. Ve depremzedeler aramızda. Aramızda olmaya da devam edecekler. Bizi 6 Şubat'ta neler olduğunu durmaksızın hatırlatacaklar. Nitekim böyle de oldu. Muharrem İnce'nin katıldığı Mevzular Açık Mikrofon yayınında Hatay'da ailesini kaybetmiş bir depremzede İnce'ye tam da bunu hatırlattı. Şu an hala kayıp kaç kişi var biliyor musunuz? Devletin verdiği 50 bin. Kayıp o değil. Şu an hala enkazdan bulunamamış. Bilmiyorum. Sen nereden biliyorsun onu merak ettim. Çünkü benim ailem kayıptır ve ben tüm kayıp aileleriyle tek tek kendi biletişime geçtim. Kimse de arkamda değildi. Hiçbir muhalefet de arkamda değildi. Siz de arkamda değildiniz. Sadece bir parti arkamdaydı. İsmini vermeyeceğim. Onun dışında kimse yanımda değildi. Hala kayıplarını televizyon televizyonu çıkıp arayan insanlar varken biz hala seçim konuşuyoruz. Siz seçim konuşuyorsunuz. Bunda halkın takdirini var. 10 binlerce insan kayıplarını arıyor. Bir yandan da aynı ülkede depremi konuşmaktan imtina etmeye, yüzümüzü oradan çevirmeye başladık. Buğra Gökçe'ye bu soruyu sorarak başladım. Böylesine büyük bir felaketi nasıl unutabiliriz? Buğra Bey bu unutma halini bir yerel yönetici gözünden değerlendirdi.

Genel olarak insanoğlunun psikolojisinde de, biraz ruh halinde de unutmaya eğilim de var. Çünkü o acılarla sürekli yaşanmıyor ve bir şekilde o acılı oğlu dünyadan çıkmak anlamında insan işte uyuyor. Biz bu filmi biraz daha gecikmeli, biraz daha zor unutulan bir haliyle 99 depreminde de gördük esasında. Yani 99 depreminin yaşattıklarını da hakkıyla sonuçlandırıp, gerekli dersleri çıkartıp, alması gereken önlemleri alıp kentlerimizi doğru, yerinde, sağlıklı bir şekilde yapılandırmadık. O ortada yani. Şimdi de yine daha hızlı çıkıyoruz. Araya bir seçim psikolojisinin girmiş olmasından kaynaklı. Bir de tabii büyük kentlerde bir takım insanlar bu acıları yaşamadı. Yerinde yaşayan ateş düştüğü yeri yakıyor Ozan Bey. Yani acısı olan için yakınını kaybetmiş, bulamayan, hala cesedine ulaşamadım diyen için bu çok başka bir acı. Bambaşka bir acı. Burada dünyadan bir haber, kendi hayatını devam ettiren insanların kavrayabilmesi de çok güç. Onun için bunu bizim sıcak tutmamız ve hem bu acının hem de bu yaşadığımız, yaptığımız yanlışların üstüne yeni bir şeyi, sağlıklı bir şeyi inşa etmemiz gerekiyor. Yani şöyle bir yere giderse hakikaten çok acı olur. Bakınız, valilik Kahramanmaraş depremi olduktan sonra İstanbul Valiliği 6 Şubat depreminden birkaç gün sonra İstanbul'daki 93 tane okulun boşaltılmasına karar verdi. Doğru, çok yerinde bir karar. Ama geriye gidelim. Nereden geldik bu karara? 6 Şubat'tan hemen sonra hatırladığımız gerçek neydi? 99 depreminden sonra İstanbul'da yapılmış çokça plan var. Deprem master planları var. İstanbul'un üstelik çektiği nazım planı var, çevre düzeni planı var. Japon hükümetinden, Dünya Bankası'ndan alınmış kredilerle kamu kurum kuruluşlarının binalarının güçlendirilmesine ilişkin programlar var. İSMEP bunlardan bir tanesi ve okulların ve kamu kurum kuruluşlarının depreme hazırlıklı hale getirilmesi anlamında bir çerçeve çiziyor. Buna göre bu program kapsamında İstanbul'daki birçok okul yenileniyor.

Yıkılıyor, yeniden yapılıyor. Birçok kamu kurum kuruluş binasına müdahale ediliyor. Ama sonra biz sonunu kaybediyoruz. Toplum olarak biz de unutuyoruz. Hesabını da sormuyoruz. Bu programların ikisi de fail ediyor. Dünya Bankası buradan verdiği kaynağı kesiyor. Çünkü kaynağın bir yerden sonra amacı doğrultusunda kullanıldığından emin olamadığını düşünüyor. Ve biz de o okulları bırakıyoruz, unutuyoruz. O okullar, tespit edilmiş okullar. Yani herhangi bir depremde risk altında olan okullar. Bu noktada

belki araya girmek doğru yeri vurgulamak açısından faydalı olabilir. Bakın İstanbul'da 93 tane devlet okulundan bahsediyoruz. Her birinde en azından biner öğrenci olsa 93 bin çocuk. Velileri kamuya emanet etmiş bu çocukları. Ve binaları her an çökebilecek durumda. Ve yıllardır kimse bu okullara dokunmuyor. Tam bir Aziz Nesinlik hikaye. Yıllardır ne milli eğitim bir adım atıyor, ne de veliler çocuklarının okulun çökebileceğinden endişe ediyor.

Ne zamana dek 6 Şubat'a dek. O gün yaşanan depremlerin yarattığı travmayla veliler sıkıştırıyor ve İstanbul Valiliği harekete geçmek zorunda kalıyor. Hem de yarı yıl tatilinden iki gün önce. Halel Acele. Efendim şimdi sıcak bir gelişmeyle devam edelim. Yarı yıl tatilinin bitmesine iki gün kala İstanbul'da riskli durumda olduğu açıklanan 93 okulun tahliyesine karar verildi. Karar öğrencileri de velileri de şaşkına çevirdi.

Pazartesi günü itibariyle biliyorsunuz okullar açılacak, ders zili çalacak ve İstanbul Valiliği de az bir zaman kala dikkat çeken bir duyuru yaptı. Riskli durumda olan 93 okuldaki öğrencilerin depreme karşı güvenli okullara nakledileceği açıklandı. Bu haber Türkiye'deki devlet aklına ilişkin son derece çarpıcı bana kalırsa. Maraş merkezi bir deprem yaşanıyor ve o dakika İstanbul'daki riskli binalar akla geliyor.

Yıllardır tek bir adım atılmayan 93 okul için alelacele harekete geçiliyor. Peki şimdi, şu anda deprem paniğini atlattık ve farkındaysanız her şey ama her şey aynen devam ediyor. Ne zamana kadar? Sıradaki faciaya kadar. Bu anlayış, bu yönetme biçimi çok açık vurgulamak gerekir, halk için tehdittir.

Buğra Gökçe de bu unutma hastalığına vurgu yapıyor. Deprem için ayrılan kaynakları da unutuyoruz diyor. Mesela deprem vergilerini. Söyleşeye kaldığımız yerden devam edelim. Buğra Bey'e valiliğin kendilerine bir açıklama yapıp yapmadığını da sordu.

Valilik bir açıklama yaptı ve ihtiyaç hasıl olduğundan boşalttığını söyledik. Ama ben geri kalanını kazıyıp size tarif ediyorum. Neden bu noktaya geldik? Bu bahsettiğiniz unutmuşluk, ihmal etmişlik sorununun ta ortası. Yani şeyi de unutuyoruz. Özel iletişim vergiler alındı deprem için. Deprem vergileri toplandı. Bir müddet sonra da toplumumuz verdiği verginin de peşine düşmüyor. Yani şunu söylemeye çalışıyorum. Planlar yapılıyor.

İstanbul'un desantralize edilmesine daha fazla yoğunlaşmamasına, o zaman nüfus yaklaşık 10 milyon deniliyor ki bu nüfusun artmaması lazım. Hatta etap etap 8-9 milyonu düşürmek hedef olmalı. Bunun için de İstanbul'un bir takım işlevlerinin desantralize edilmesi lazım. Ne demek desantralize? dışarıya taşınması lazım. Kırklar elinden Bilecik'e kadar olan hatta İstanbul'un bazı sanayi ve hizmet sektörleri dağıtılmalı. Ne yapılmalı? Mesela bazı endüstriyel işlevler, limanla irtibatı daha sınırlı endüstriyel işlevler bu hatlar dışında Tekirdağ'ın kuzeyiyle Bilecik'e kadar dağılmalı. Bazı özel hizmetler İstanbul'a gelmesi teşvik edilmek yerine Anadolu'daki başka kentlere gönderilmeli. Ne gibi? Mesela İstanbul bir üniversite öğrencileri cenneti olmamalı. Yani İstanbul'a milyonu aşkın üniversite öğrencisi davet edilmemeli. Bunlar üniversite kentlerine yeni oluşturacak ya da kapasitesi çok yüksek olan Anadolu'da bir sürü üniversite kentimiz var. Eskişehir bunlardan birisi, Bursa, İzmir. Antalya, Mersin. Bunlara dağıtılabilir, desantralize edebilir. Dolayısıyla İstanbul'un bu anlamdaki taşıma kapasitesi de zorlanmayabilir dendi. Şimdi bunlar yapıldı mı? Yapılmadı. Bunları tek başına belediye yapabilir mi? Bunları belediye yapamaz. Bu bir ülke politikasıdır. Ülkede bunları kim yapar? Devlet Planlama Teşkilatı yapar. Ne oldu? Kapatıldı. Bizde milli güvenlik denince akla gelenler nizama ilişkin de fikir verir. Milli güvenliği genelde dış kaynaklı ve dünyevi tehditlerden ibaret kavruyoruz. Suriye, PKK, Rusya, ABD, Kıbrıs vs. Milli güvenlik meselesi denince bunlar anlaşılıyor.

Halbuki 6 Şubat'ta gördük ki Türkiye'nin deprem gerçeği en önemli milli güvenlik sorunlarının başında geliyor. Yani eğer ki siz milli savunmaya milyarlarca dolar ayırıyorsanız buna da ayırmak durumundasınız. Bakın, Buğra Bey'in bahsettiği 2011'de kapatılan Devlet Planlama Teşkilat, yani kısa adıyla DPT, 2000 yılında, yani 99 depreminden hemen sonra, durumu böyle kavrayarak İstanbul için bir acil önlem raporu hazırlıyor. Hangi birim? Dikkat çekelim. Bölgesel Gelişme Özel İhtisas Komisyonu.

Bu komisyon taa 2000'de diyor ki İstanbul'un 10 milyon olan nüfusunu arttırmamanın yolları şunlardır. İşte Anadolu'ya yatırım yapılmalı, konut politikası şu olmalı, kent Trakya'ya doğru yayılmalı, çeşitli teşvikler falan. DPT tam 23 yıl önce diyor ki, aksi olmazsa, metropol niteliği kazanan yerleşme merkezlerimizde açık işsizlik, arazi spekülasyonu ve yanlış yapılanma, enerji ve su yetersizliği, çevre kirliliği ve kent içi ulaştırma güçlükleri gibi sorunlar giderek altından kalkılması güçlesen bir yoğunluk kazanacaktır. Raporda aynen bu ifadelere yer verilmiş. Tam 23 sene önce böyle demiş DPT. Fakat siyaset durumu böyle kavramımıza engel oluyor.

Kapattık bu kurumları. Şimdi ne oldu? Buraya daha fazla işlev getirmeyin, burayı daha fazla konsantre etmeyin denilen bir yerden olur mu? Burayı finans merkezi yapacağız, daha fazla işlev getireceğiz, İstanbul'u daha fazla konsantre edeceğiz seçimi yapıldı. Yani 10 milyonlukken 8 milyona düşsün, 9 milyona düşsün denilen İstanbul resmi olarak 16 milyona gayri resmi olarak 18-19 milyona çıkartıldı. Şimdi bu tabii kentin taşıyacağı kapasitenin çok daha üstünde bir şey. Bu sadece kentte yaşamı güçleştiren, ulaşımı, barınmayı güçleştiren bir şey olmakla kalmadı. Böyle bir deprem riski yaşayan bir Marmara Denizi'nin, ki Marmara depremidir sadece İstanbul değil, tamamını haddinden fazla yüklemiş, şişirmiş, yeni büyük risklerle yüze getirmiş oldu.

Burada olası bir depremin ülkeye çok büyük bir hem endüstriyel, hem siyasi, hem hukuki, hem gelecek kaygısı taşıyacak çok büyük bir beka sorunu yaratabileceği ortada. Burayı yeniden konsantre etmek ülkeye iyilik mi? Bölgeye iyilik mi? İstanbul'a iyilik mi? Daha ilerisini sorayım Ankara'ya iyilik mi? Yani finans merkezinin merkez bankasını, halk bankasını. Kamu bankalarının tümünü İstanbul'a getirmek, İstanbul'u bir finans merkezi yapmak belki iletişim teknolojilerinin, bilgi teknolojilerinin bu kadar yaygınlaşmadığı 30 sene önce bir anlam taşıyabilirdi. Neden? Finans merkezi sermayenin, üretimin yoğunluklu olduğu yerlerde yapılabilir. Şimdi iletişim teknolojisi cep telefonumuzun ucunda. Kimse banka şubesine de gitmiyor. Bankalar da birbirlerini ziyaret ederek değil, online işlemlerini yapıyorlar.

Dolayısıyla bu işlevlerin nerede olduğundan daha çok nasıl kümelendiği, nasıl networklar kurduğu önemli hale geldi. Siz böyle bir durumda bu işlevleri Ankara'dan İstanbul'a getirdiğinizde İstanbul'a binlerce yeni çalışan, binlerce yeni iş-ev yolculuğu, üstüne üstlük metrosu yok henüz. Bunu yaptınız, açıyorsunuz ama toplu ulaşımı yok. Tahmin edersiniz ki bunun sonuçları muazzam bir trafik anlamına geliyor.

İstanbul'da yaşamak kabustan farksız. Kilometreye düşen insan sayısı 3062. Bu açıdan Türkiye'de nüfus yoğunluğunun açık ara farkla en yüksek olduğu ilden bahsediyoruz. İkinci il hangisi biliyor musunuz?

İstanbul'un hemen yanı başındaki Kocaeli. Onun da nüfus yoğunluğu 576. Yani İstanbul, Kocaeli'nin neredeyse 5 kat daha fazla nüfus yoğunluğuna sahip. Kocaeli de ikinci. Tabii böyle olunca bu ne demek biliyor musunuz? Bu İstanbul'a taşıma kapasitesi üstünde binlerce insan, yol ve yolculuk demek. Yeni bir yüklenme demek. Yeni afet risklerini gelecek insanların ihtiyaçlarını karşılamak üstünden ars talebi dengelemediği için piyasanın koşullarına teslim etmek demek.

Dahası bu orada çalışanlara da kötülük demek. Çünkü orada çalışanlar kamu görevlileri. Kamu görevlilerin aldığı maaş belli. O maaşla Ankara'da yaşamak çok daha mümkün ama İstanbul'da değil. Kamu çalışan arkadaşların biz niye İstanbul'a geliyoruz, nasıl yaşayacağız diyorlar o bankalarda çalışanlar. En daha ilerisini söyleyeyim bu Ankara'ya da kötülük. Ankara Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti.

Ve başkentlik işlevlerinin en önemlisi bu tip işlevlerdir. Başkentlik kimliğini veren, başkente adını ruhunu veren dünyanın birçok kentinde de başkent bu işlevleriyle birlikte başkent olur. Bu noktada anladığım kadarıyla 85 milyonun tamamı, bütün siyasi yelpazelerin tamamı İstanbul'un kapasitesinin üzerine çıktığını farkında. Ben emin değilim. Cumhurbaşkanı bugün finans merkezi açıyor dünyada neyse.

Burada söyleşiyi ufak bir keseyim çünkü bu sohbet benim aklıma geçtiğimiz ay yapılan Erdoğan'ın katıldığı NTV Star ortak yayınını getirdi. Takip etmemiş olanlar için paylaşayım. Erdoğan çok ilginç bir açıklama yapıyor burada. Çünkü İstanbul'un kendisi Türkiye'nin gelişiminin önünde kocaman bir soruda dönüştü ve Erdoğan da bunun farkında. İşte bir ay önceki NTV Star ortak yayınında bununla ilgili söyledikleri.

istanbul'da da belediye başkanlığımda benim 8 milyondu istanbul'un nüfusu. ama şu anda istanbul'un nüfusu 15 milyonu geçti. böyle bir durumda. ve bir de tabii yani planlama noktasında istanbul maalesef zannedildiği gibi planlanmadı. zannedildiği gibi planlar uygulamaya konulmadı. çünkü kimse o planlara ne yapmıyor? uymuyor.

Önce İstanbul'a girişlerin vizeye tabi olması gerek gibi eski bir projesinden bahsediyor. Ama sözlerini kimse planlara uymadığı şeklinde bitiriyor. Bunu da sordum Buğra Bey. Çünkü bu vize devletin ne düzeyde çalıştığına ilişki de çok fazla fikir veriyordu.

Şimdi birbiriyle çelişen şey o yani. Vize gelmeli demek başka bir şey. Yani biz ne dediğimize değil, ne yaptığımıza bakalım. Bunu kolaylaştıran, buraya gelinmesini teşvik eden işleri mi yaptık? Buraya gelinmesini güçleştiren, bu işlevleri desantralizen, dağıtan şeyleri mi yaptık? Bunları dağıtırsınız, devlet gücü elinizde 21 yıldır. Şimdi adam oraya gelmek istemiyor ki kamu bankasındaki. Ama siz bu işlevleri buraya taşıyınca mecburen geliyor. Yani başka yere dağıtırsanız oraya gider. Peki birçok vaadinden de

Bu noktada iktidar aslında taviz vermiyor. Mesela depremden sonra Kanal İstanbul tekrar zikredildi. Şunu anlamıyorum ben. Siz yerel yöneticisiniz. Bu haliyle halkla da temas halindesiniz. Ben korkarım mesela. Ben atıyorum Cumhurbaşkanı'nın yerinde olsam, böyle bir felaketin ardında İstanbul'a, ya ben Kanal İstanbul diye bir projem var, onu da hala istiyorum dediğim zaman gelecek tepkiden korkarım. Bu insanlar şey yapmıyorlar mı? Buna tepki göstermiyorlar mı? Kanal İstanbul istiyor mu İstanbul'u? Yok, Kanal İstanbul gibi bir İstanbul'un gündemi de yok, ihtiyacı da yok. Ama Kanal İstanbul'un ön tarafındaki kıymetli, plandaki kıymetli yerlerin daha çok uluslararası alana, belki de Arap yoğunluklu alana satıldığı ya da satılabileceği yönünde haberler ya da istihbaratlar okuduk, duyduk. Daha sonra 2022'nin 50'li ayında Bakanlık bir İstanbul'da ve tüm kentlerde dar gelirliğe, orta gelirliğe konut projesi açıkladı.

İstanbul'da açıkladıklarının çok büyük bir kısmı Kanal İstanbul'un arka tarafında... ...Arnavutköy, Esenyurt kırsalında yeni imara açılacak yerler. Kanal İstanbul'un sınırları içerisinde. Yani Kanal İstanbul'u meşrulaştırmak için... ...dar gelirliği, orta gelirliği orada yer yapıyoruz diye bir vaatte bulunurdu. Para toplandı. Peki araya gireceğim. Şimdi Çevre Şehircilik Bakanı Murat Kurum'a göre iddiası o ki... ...bir milyon konutu kuzeye taşıyacağız biz diyor. Şimdi bu proje kapsamında mı bu?

Bilmeyenler için hemen dinleyelim bizim Çevre Şehircilik Bakanı Murat Kurum'un projesini. Proje özetle şöyle. Diyor ki İstanbul'da 1,5 milyon konut var. 1 milyon konutu kuzeye taşıyacağız. 500 bin de yerinde kalacak. Yerinde. 500 bini Anadolu yakasındaki belirlediğimiz rezerv alanlara, 500 bini Avrupa yakasındaki belirlediğimiz rezerv alanlara, 500 binin de olduğu yere. Olduğu yere. Olduğu yere...

Söyledikleri şey rezerv alanlar. Birisi Pendik'te, birisi Kanal İstanbul'un kuzey hattında olan kısımlar. Görebildiğimiz, bu da bizim tahminimiz. Devletimizin bakanlığı bunları da bizle paylaşmıyor. Çünkü biz Kanal İstanbul'u kabul etmediğimizi söylediğimiz için bunlarla ilgili bir fikir danışılacak noktada da değiliz. Ama şöyle bir acayip şey var. Bu şehir, demin bahsettim 10 milyonken yeni planlar yapılmış. Batı koridoru, yani ben çocukken... Rahmetli anneanneme gelirdik, trene bindiğinizde Sirkeci'den Kumkapı'da inerdik. Sorardım, Halkalı yazıyor, neresi? Oğlum orası İstanbul değil, çok uzak derlerdi. Şimdi 25 sene, 30 sene önceye gidelim. Çok uzak olan Halkalı, çok yakın şu anda. Onun arkasına birkaç tane daha şehir, ilçe eklenmiş vaziyette. Buralara milyon milyon nüfuslar geldi. Esenyurt milyonun üstünde, Çekmece milyonun üstünde. Buralara milyonluk nüfuslar geldi de. İstanbul'un deprem sorunu bitti mi? Bitmedi elbette.

Aksine arttı. Zaten Buğra Bey, çözümün temel yöntemlerinin başında İstanbul'u küçültmenin ve nüfusu da azaltmanın olduğunu dile getiriyor. Bu konuya gireceğiz. Ama burada bölüme kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Bölümden önce İstanbul'un nüfusu ve bu nüfus yoğunluğunun deprem riskine olan etkisini konuşuyorduk. Ve Buğra Bey bu konudaki temel çözümlerden birinin İstanbul'u küçültmek ve nüfusunu azaltmak olduğunu söylemişti. Elbette bunun önünde çeşitli engeller de mevcut. Sözü yine kendisine devredelim. Bir akademik geçmişi olan bir şehir plancısı olarak söylüyorum. Büyükşehir Belediyesi'nin imarını yönetiyorum. Kent planlamasından sorumluyum. Gördüğüm resim bu. Yani bu şehri daha fazla büyütmeye çalışmak şehre ihanet efendim. Taşıyabilecek bir şey yok ki. Devletin bunları taşımak için her yıl yapmak zorunda olduğu raylı sistem yatırımları, altyapı yatırımları bunları hesaplasanız bunları burada yapmak yerine

daha küçük kentlerde yapmaya kalksanız o bu altyapı yatırımlarıyla o küçük kentlerde bir bölümünü yapmadan, metro yapmadan inşa edebileceğimiz kentlerde bunları yönetebiliriz. Daha az kaynak ayırarak hem oralarda adam akıllı kentler inşa edebiliriz, hem buradaki karmaşıklaşmış sorunlardan burayı seyreltiriz. Yani buna ihtiyacımız varken dönüp yenisini yapacağız. Şimdi bir de ikiyüzlü kentleşme diye İlhan Tekeli hocamızın bir kavramı vardı. Ne demek o? Ne demek bu? İlhan Tekeli der ki, sorsanız vatandaşa, herkes en yeşil, en ferah, yanında parkı, spor alanı olan yerde oturmak ister. Peki bunu yapmak için sizin parselinizin de yarısına ihtiyacınız var. Sizin de yeriniz olsun dedi, benimkini olmasın der.

Benimki o. Bu ikiyüzlü benden alma, benden hiç alma der. Bu ikiyüzlü bir kentleşme şey. Şimdi taksici için de böyle. İstanbul'da da şöyle bir psikoloji var. İstanbul'a bir sene önce gelen, bir sene önce geldiğini unutuyor, artık kimse gelmesin. Yeter artık. Bu da böyle bir ikiyüzlü şeydir. Bir dakika yani kimin daha önce geldiği, kimin daha sonra geldiği üstünden konuşmuyorum.

Gelenin de suçu yoksa. Bu bir yanlış politikalar silsilesinin bizi getirdiği nokta. Yani tabii ki o insan da buraya keyfinden gelmek istemiyor. Ama dönüp baktığınızda, vize verelim bunu dediniz de bunu ne yaptınız? Yani bunun dediklerinizin tersini yapmaya başlarsanız, sonuçlar başka türlü olursa dönüp oraya tekrar vize koyalım. Yani ben geldim, ben iktidardayken bunlar böyle olmasın. Ben iktidardan giderken bunu tekrar bırakıyorum. Benden sonrakiler vize koysun. Ben onu böyle okuyorum yani. Şimdi biraz İstanbul'daki bu 6 Şubat sonrası vaziyete odaklanalım istiyorum. Siz demişsiniz ki iki buçuk yıl boyunca... ...107 bin binaya gitmişiz tespit için. Fakat 6 Şubat'ın ardından... ...45 gün içerisinde 160 bin bina bizden... ...hadi gelin buraya tespit edin demiş. Bu tespit, hasar tespit talebi... ...azaldı mı, arttı mı, aynı mı gidiyor? Ne durumdayız? Şimdi çok büyük bir hızla 140 binlere, 150 binlere yükseldi. 160 binler de durdu. Şimdi vatandaşımız da... Tamam, bahsettiğiniz unutma iklimine, uyku mevsimine geldi. Ama bizim şimdi buna hızlıca yetişmek yönünde... ...bir iyi bir program uygulamamız gerekiyor. Çünkü talep çok büyük. Ama daha önemlisi şu. Şimdi reşete veriyoruz insanlara. Dönüp A grubu binanız, E grubu diye. Şimdi E grubu... En kötüsü E grubu mu? En kötüsü E grubu. 318 tane de E bile olmayan var.

O ne demek? Durduğu yerde yıkılabilir. Şimdi buna bir program dahilinde yıkıyoruz. Daha önce Avcılar'da ilkini yıkmıştık. 3 Şubat'ta depremden önce ilkini yıktık. 6 Şubat depremi olduktan sonra Kartal'da yıktık. Bir tanesi Avcılar'da güçlendirildi. Önümüzdeki günlerde 10-12 tane daha toplu olarak yıkacağız.

E durumunda olan kaç bina var? 318 tane E bile olmayan, 1207 tane D ve E olan var. Bu ilk tespitlerimizden gelen rakamlar. Şimdi yeni tespitlerimizde bunları eklenecekler var. Biz ilk tespitlerimizde görece en sorunlulara gitmişiz. Bunlar ufak bir depremde bile artık ayakta duracak durumda değiller. Dayanamaz. Şimdi bizim dönüp bu binaları rehabilite etmemiz, güçlendirmemiz ya da yıkıp yeniden yapmamız gerekir. Affedersiniz, bina değil mi efendim? Şey değil, daire değil yani. Hayır, bakın 318 bina küçük geliyor. O yüzden sordum. 318 bina küçük geliyor ama 8-9 bin insan yaşıyor içinde. Toplamda o D ve E'lerle beraber on binlerce insandan bahsediyor. Tabii, şimdi bu kadar insanın canını kurtarmış olacağız. Elman canım, İstanbul'da 1500 tane bina nedir ki diyorsunuz ama... ...1500 tane binadaki daire sayısını nüfusla çarptığınızda... ...50 bin lira yakın rakam buluyorsunuz. Böyle hafife alınır rakamlar değil. İşte Kahramanmaraş depreminde ölmüş kadar insanın... ...en muhtemel İstanbul depreminde ölmesi gereken kişilerin...

Canını kurtarıyoruz esasında. Burak Bey, bu binalarda oturanlar vaziyeti bilmiyorlar mı? Şimdi öyle bir sarma oluşmuş ki Ozan Bey. Bu binalarda oturanlar, ben göreve geldiğim gün... ...çok kıymetli Tayfun arkadaşımızın başlattığı, Tayfun Kahraman'ın başlattığı... ...buradan ona içten selam, sevgi, kucak dolusu hürriyet dilekleri iletiyorum. Umarım ki öyle olacak bir ay sonra. Onun başlattığı bir çalışma. Tayfun eğer çalışsaydı benim dairemin başkanı olacaktı. Bana bağlı bir dairenin ama eş zamanlı olarak ben İstanbul'a geldim, Tayfun hapse girdi. Bir hatırlatma, geride bıraktığımız hafta Gezi davasının yıl dönümüydü. Yargılanan isimler iki kez beraat ettikleri davadan üçüncü kez yargılanıp hapse atılmışlardı. Bir yılı hapiste geçirdiler. Bunlardan biri olan Tayfun Kahraman, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Yönetimi Kentsel İyileştirme Daire Başkanı'ydı. Kemal Kılıçdaroğlu da 6 Mart'taki adaylığının ilk konuşmasında sadece ben değil, Tayfun'un kızı Vera da aday demişti.

Gezi Parkı davasında haksız yere hapise yatan şehir plancı Tayfun'un biricik kızı evladımız Belamızdağday. Tayfun başkanımız önüne bir program koyuyor ve diyor ki biz bu yapıları analiz edelim başkanım. Çünkü 6306 sayılı tek yapı ölçeğindeki dönüşme esas kanun, yapıların analiz edilmesinden sonra bir karot numunesi alınıyor ve bu eğer yapı riskli çıkmışsa size 60 gün süre veriliyor. En fazla mücbir bir takım olağanüstülükler var ise 30 gün daha uzatılabiliyor, daha fazla uzatma hakkı yok ve siz esasında maksimum 3 ay içerisinde yapınızın elektriği, suyu kesiliyor ve yapıdan çıkmak zorundasınız. Devlet bunu yıkmak zorunda. Şimdi vatandaş bu resmi görünce diyor ki ben bu yapımın analizini yaptırtmam. Bunun da yasadaki şartı üçte iki çoğunluk olması lazım apartmanda. Kat malikler içinde. Şimdi kat maliklerin bir bölümü buna razı gelmiyor. Neden? Nasıl gelmez diyorsunuz? Kiracı var zaten mesela. Şimdi dönüp bakmışsınız. Ben dedim ki bu 318 binadakilerin ne kadarı ev sahibi kiracı? Bunu bana bir getirin bakalım. %60'ı kiracı. Kiracının hiç söz hakkı yok mu efendim? Yok. Mal sahibinin. Mevzuatımız böyle. Şimdi bunları değiştireceğiz işte. Ev sahibi diyor ki ben bu yapımın test yapılmasını istemiyorum. Biliyorum çürük. Zaten bildiğim için ben oturmuyorum. Kiraya verdim. Eskiden başımı sokacak yer olarak yapmıştım. Sonra canımı kurtardım. 2-3 tane daha daire sahibi oldum. Sağlam yerdeyim. Bunu kiracı düşünsün.

Burada devletin bir zorlayıcı aracı yok mu? İşte yapmıyor. Yapılmamış. Yapılmamış. Yapılmamış. Yani şimdi dönüp ev sahibi diyor ki ben bu kiracıdan kira alıyorum. Kira yardımı devlet veriyor. İstanbul'da bir yıl önce 1150 liraydı. Ben buradan kiracıyı çıkartmam. Yapıma test de yaptırmam. Test yaptırırsam çürük olduğunu elime verirsiniz. 90 gün içinde boşaltmak zorundayım. Zaten burada bir de kaçak kat vardı. Ben kaçak da yaptım. İmar Barışı'ndan aldım.

Ama İmar Barışı'ndan bunu aldım ama yıkıp yeniden yapmaya kalkarsam o bir katı yapamayacağım. Eski katına göre yapacağım. Niye yıkıp yapayım? Hem bir katım eksilecek. Metrekarem düşecek. Kira gelirim azalacak. Bu dursun abi diyor. Benim problemim değil. Kiracıya soruyorsun. Kardeşim çık burada. Niye burada oturuyorsun? Nasıl çıkayım? Diyor ki nasıl çıkayım? Ben asgari ücretle çalışıyorum. Burada kira 3.500 lira, 4.000 lira. Daha fazlasını veremem. İstanbul'da başka yerde 10.000 lira, 20.000 lira kiralar var. Ben mecburum bu şeyi. Biliyorum, doğru. Ama çarem yok diyor. Başka şehirden niye geldin?

İşte evladım okuyor, benim işim burada. Başka hiçbir çaremiz yok, burada oturmak zorundayız. Bu hocam sistemik bir arız olduğunu düşünüyorum. Belediye başkanının aşırı namuslu olmasıyla çözülebilecek bir şey mi bu? Yoksa başka regulasyonlara mı ihtiyaç var? Bakın, şimdi bakanlık kendi koyduğu kuralları kendisi çiğnerse...

Söz bitmez mi? Söz biter. Ben size iki tane örnek anlatayım. Yani İstanbul'un üçte ikisi rezerv alan efendim. Bakanlık rezerv alan ilan etmiş. Yani yetkiyi sen kullanma, ben kullanacağım diyor. Yetkiyi ben kullanacağım deyince de sanki her şey meşruymuş gibi orayı imara açtık. Burada yoğunluğu değiştirdik. Burada adamına göre ilave emsal verdik. Buradaki yolu buna kaydırdık. Böyle planlar geliyor bakanlıktan sürekli. Ben her ay en az on, on beş tane plana itiraz yazısı imzalıyorum. Bakanlığın İstanbul'da onayladığı. İtiraz ediyoruz bu plana. Her ay bir iki tane de plana iptal davası açıyorum.

Normalde bunun başka ülkelerde, başka kentlerde tersi olur. Belediyeler oraları imara açmak veren, ister bakanlık, bir üst kurum denetler yapamazsın der. İstanbul'da tam tersi. Biz bakanlığı denetliyoruz. Yapma, açma burayı diyoruz. Bu çok tuhaf değil. Merkezi idare, yerel idarenin yetki alanına da gasp ederek, ama hukuki tamam, gasp ederek oranın imar hakkında fikir sahibi... Şimdi hukukilikle meşruluk çok başka bir şey Ozan Bey. Hukukilik şöyle bir şey. Yani kanunu siz çıkartıyorsunuz. Rezerv alan diyorsunuz. Rezerv olunca yetkiyi alırım diyorsunuz. Ama esasında rezerv alan şöyle şöyle olursa bu amaçla da kullanmıyorsunuz. Ama yetki bende diyorsunuz. Hukuki meşru mu değil. Şöyle bir şey var. Şimdi siyasetçiler topluma göre yön almak zorundalar. Toplumun karşı çıktığı veya toplumun istemediği bir şeyi iraden siyasetçi onu yapamıyor. Şöyle bir sorunla karşı karşıyayız. Geçenlerde bir emlakçıyla konuşuyorum. İBB'nin uygulamasından şikayetçi. Zaten kiralık konut yok.

Bir de tutturmuşlar hasar tespit yapalım hasar tespit yapalım diye. Milleti sokağa attılar diyor. E millet de sokağa çıkmış kiralık ilan arıyor. E kiralık ev yok.

Arz yok, bir anda talep çok. Dolayısıyla kira fiyatları artıyor. Ya şimdi sonu da yok yani bu işin. Ama bu şöyle, birincisi bu tespit yanlış. Biz kimseyi sokağa atmıyoruz. Sokağa atan... Açıklayabilir misiniz? Sokağa atma durumu 6306 sayılı yasa kapsamında eğer karot numunesi aldık, bu testi yapmışsa bahsettim, 60 ila 90 gün içinde çıkar. Biz yaptığımızda önüne bir öngörü, bir reçete veriyoruz. Diyoruz ki sizin binanız E, gidin bir an önce bunu yenileyin. Korktuğumuz şey... Yarım kaldı onu söyleyememiştim hatırlattığınız iyi oldu. Korktuğumuz şey ne? Depremin sıcaklığında hemen bu binayı yenileyelim diyen vatandaşlar o sıcaklık geçip tekrar malcanın yongası haline gelince ondan vazgeçiyorlar. Yani bizimkinde o 60 günlük 90 günlük zorlamalar olmadığı için bunu söyleyen emlakçı arkadaş eksik bilgiyle konuşmuyorsa art niyetli. Öyle bir şey yok. Biz kimseyi sokağa atmıyoruz. Barınma sorununun kaynağı biz değiliz. Barınma sorununun kaynaklarını söyleyeyim. Şimdi bu şehirde çok yüklü miktarda amaç dışı orta üst lüks gelir grubu konutu falan yapılmıyor. Gerçek ihtiyaç sahibinin önelik sosyal konut yapılmamış. Rezidanslar boş. O rezidansların birçoğu boş. Kamu alanına yapılmış konutların üçte birinde elektrik, su, doğal gaz aboneliği yok.

Yani kimse oturmuyor. İstanbul'da dört yüz bini aşkın boş konut var. Dört yüz bin boş konut. Tahminimiz. Peki bu yatırım amaçlı değilse ne diye boş duruyor? Bunun taleplisi kim? Arap turist. Piyasada öyle bir noktaya gelmiş ki paramızda pul olduğu değer kaybettiği için... ...bizim vatandaşımızın gücü yetip kiralayamadığı yeri turist geliyor. Çok daha yüksek fiyata kiralıyor. Bundan otuz sene, otuz beş sene önce Kemal Sunal'ın oynadığı bir Arap turist filmi vardı. Oraya geri geldik.

Gayrimenkul yabancıya satılmasın değil ama sınırlama getirsin. Bakın Vancouver iki yıl askıya almış. Benim bir barınma sorunum var. Şimdi İstanbul'da bunu biz öncelikle vatandaşımızın evini sokacağı yere bir şey getirmemiz lazım. Ya da o evini boş tutan spekülasyon yapan emlakçıya, mülk sahibine katlamalı emlak vergisi getirmemiz lazım. Bir dakika o burası boş duruyor ise o evin emlak vergisi ikincisi için şu kadar, üçüncüsü için bu kadar olması lazım. Yaptırım getirmemiz lazım. onu amaca dışında değil, amaca uygun kullanıyorsa yani riskli yapıdan, sizin eviniz riskli, kiralık yer bulamıyorsunuz, evini ona verirsen emlak vergini şu kadar indirimli alıyorum ya da almıyorum demeli. Bu 400 bin boş konut büyük ölçüde lüks daireler diye düşünüyorum. Orta üst gelir grubu. Orta üst gelir grubu.

Şeyde çok tartışıldı tabii. Önceliklerimiz bir anda değişti 6 Şubat'ta. Ve 6 Şubat'tan uzaklaştıkça eski önceliklerimize geri gelmeye başladık. Yani o lüks konut merakına. Aynen. Hiç yaşanmamış gibi bu 60 günü geride bırakmış gibi devam ediyoruz. Fakat hafızalarda Erdoğan'ın bir lafı da kaldı. Zaten 2000 öncesi binalar yıkıldı.

Son afette yıkılan tüm binaların %98'inin 1999 yılı öncesi inşa edilenler olması bize bina standardı ve denetimi konusunda kat ettiğimiz ilerlemeyi göstermekle birlikte işi daha sıkı tutmamız gerektiğini de hatırlatıyor. Şimdi belli ki 2000 sonrası yapılan binalar biraz daha güven veriyor. Bunu kabul etmek lazım. Tabii. Fakat 2000 öncesi binalar da İstanbul'da orta yerde duruyor. Ne kadar 2000 öncesi bina var? 2000 öncesi bina stoğumuz %70 İstanbul'da. Çok büyük değil mi bu? Çok büyük. Sayıya vursanız mesela ben... 800 bin. 700 binin üzerinde diyeceğim. 800 bine yakın, yaklaşık. Peki...

Eğer 25 yıldır İstanbul'da bu 99 öncesi yapılmış binaların yenilenmesi anlamında bir program uygulanmış olsa, nüfus 10 milyondan 16 milyona resmi olarak çıkarken, o 10 milyonluk kesim büyük ölçüde yenilenmiş olsa %70'de kalır mıydı bu rakam? Mümkün değil. Yani onu bir eksiltip eksilttiğinizin yerine yaparsanız gençleşir. Orayı eksiltmeyelim, yenisini yapalım nüfus artsın ama orası olduğu gibi dursun derseniz gençleşmiyor.

Şimdi önümüz seçim, böyle final yapalım. Anlattığınız çözüm önerilerinin tümünde aslında merkezi idarenin yani hükümetin ön alması, yasama meclisinin harekete geçmesi gerekiyor ve belli ki çok geç kalmışız. Yani her şey için geç demiyoruz ama heba ettiğimizde 20 küsur yıl var anlaşılan o ki 1999 depreminden bu yana. Siz bu anlayışın devam etmesi halinde nasıl bir İstanbul öngörüyorsunuz? Yani kabus İstanbul'da ne yaşayacağız? Bir de bir rüya var mı? Yani bu kentte mutlu yaşayabilir miyim ben? Şöyle bir endişe taşıyorum. Mesela ekonomiyi konuşuyoruz. Ya sanki soğanın fiyatı düşse herkes rahatlayacak gibi. Halbuki memleketten çok daha farklı ufuklar gelişmeli. Başka bir vizyonu olmalı diye düşünüyorum. Yani açlığı çözdüğümüz zaman iyidir işte bu iş gibi. Burada da öyle.

Sanki binalarımız sağlam olsa İstanbul mutlu bir kent olacak gibi düşünüyor. Bir kabus senaryosu bir de pembe bir senaryo İstanbul için anlatabilir misiniz? Ya ben sadece merkezi yönetim üstünden bir şey tarif etmedim ama onun temel politikaları oraya dayanıyor. Ama merkezi yönetim, Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri, sivil toplum örgütleri, meslek odaları artık bizim bütünlüklü bir yapıyla başka bir şey inşa etmemiz gerekiyor. Ben yaptım olduğudan başka bir katılımcı süreç yönetimi tarif etmemiz gerekiyor ve hayata dair insanlarımızı da katan, yeri geldiğinde onlarla da uzlaşan başka bir müzakere süreci tarif etmemiz gerekiyor. Ve bu insanları mutlu edebilecek, yani açlığa mahkum olmaktan bir tık üste çıkartarak buna tamah etmesini sağlayacak düzenden daha iyi bir düzene geçmemiz gerekiyor. Bir makastayız. Yani bu makas öyle bir makas ki hayat daha iyi bir yere tabii ki bazı temel yaklaşım biçimlerinin...

...bazı sistematik unsurların değişmesiyle akabilir. Yani ben ara ara işte Ulaştırma Bakanlığı, Çevre Şehircilik Bakanlığı... ...televizyonda son on beş gündür, bir aydır izliyorum. Kendimden utanıyorum. Demek ki diyorum hani bunları biz yanlış yaptık arkadaşlar, değiştirecek. Yani sanki sütte leke var, bunları yapan yönetenler de yok. Yenisini şöyle yapacağız diye anlatıyorlar. Ben yirmi yıldır bunları söylüyorum. Ben de hayret ediyorum. Ben oda başkanı olarak bunları söylediğimde falan çoğu kez Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde Melih Gökçe'nin kurumunda sürüldüm. Teröristsin sen falan diye. Yani biz 20 yılları bunları söylerken bir bedel ödeyerek geliyoruz. Bir takım cezalar çekerek geliyoruz. Şimdi bizim söylediklerimizi tersini yapanlar bize söylüyorlar.

Ben kendimden utanıyorum diyorum ki herhalde bir kusur var bizde yani böyle bir şey olamaz. Kimsenin aklıyla kimse alay etmesin. Bazı şeyleri doğru yapmak için akla, bilime, bu ülkenin önemli yetişmiş bilim adamlarına da, çok önemli bir akademiyasına da, çok kıymetli bir yetişmiş bürokratik altyapısına da sahip olduğu görüldü. Konuşuluyor, söyleniyor, görev alabilecekler, sorumluluk alabilecekler. Sosyal medyaya bile baksanız gençlerin çok büyük bir ivmesi, büyük bir şey. Ben takip ediyorum, benim hesabımda inanılmaz bir etkileşim oluyor. Yani siz de görüyorsunuz. Gençler, ben belki de zaman zaman çok keskin şeyler söylüyorum. Yani duyulması insanların çok hoşuna gitmeyecek şeyler söylüyorum. Moral bozuyor bazen. İmar Barışı'yla ilgili filan yazdığım şeyler üç dört milyon görüntüle mi aldı? İmar Barışı'nı deprem sonrası ülke gündemine ben taşıdım. Acı reçeteler tarif ettim filan ama... ...hani daha önce bunu söylesem, siyasetçi sen ne diyorsun? Bize oy kaybettireceksin diyebilirdi belki. Ama şu anda tüm Türkiye, Cumhurbaşkanımız benim dediğim noktaya geldi. İmar Barışı büyük kötülük katalog suçlarına sokacağız diye. Ben icat etmiştim İmar Barışı'nı. Utandım kendimden. Böyle bir şey olabilir mi? Yani hakikaten bir yol ayrımındayız. Sistematik olarak doğruları, kamu yararına olanları söyleyenlere yol vermek gerekir. Onlar bazı şeyleri değiştirebilir. Bir matematik insansınız, teknik insansınız.

Bahçeli değilim, matematik insanın lafını o söyleyerek geldi. Ben bir bahçeli değilim, öyle hesaplar yapamam. Bugün öyle oldu. Ne görüyorsunuz seçimde, öngörünüz nedir? Ben siyasi bir tahminde bulunmayayım ama... ...sokakta gördüğüm şey hakikaten artık toplumun bir değişime... ...ve bu içinde bulunduğumuz, konuştuğumuz sıkıntılardan çıkmak için... ...bir arayışa yöneldiği yönünde. Umalım ki öyle olsun. Teşekkürler, sağ olun. Ben teşekkür ediyorum.

Tren topuyu bir süredir takip edenler tarafsız gazeteciliğe ilişkin konuştuklarımızı hatırlarlar. Türkiye'nin mevcut şartlarında Erdoğan'ı ortaya alan bir tarafsızlığın gazetecinin sorumluluğu olmadığını düşünüyorum. Yani Erdoğan ile rakibi arasında tarafsız kalmak gibi bir sorumluluğumuz yok bana kalırsa. Çok ama çok açık ki yönetme krizi olan bir iktidarla karşı karşıyayız ve Türkiye bunu hak etmiyor.

Hep diyorum ya, hakikat. Artık mevcut iktidarın tel tel döküldüğü tam anlamıyla bir hakikat. Biz bu yayını sizler için hazırlarken seçim kampanyaları hızla devam ediyordu. Türkiye'nin böylesi bir deprem gündemi varken ve çok açık ki şehirlerimiz bu gerçeğe uyumlu değilken, 20 küsur yıldır bu konu yeterince ciddiye alınmamışken, 10 binlerimizi kaybedeli daha 3 ay olmamışken, yöneticiler halkın karşısına hangi argümanla çıkacaklardı? Ne diyeceklerdi? Nasıl o isteyeceklerdi? İşte bu soru benim aklımı kurcalarken, Bu argüman bulma zorluğunu İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ aşmış görünüyor. Bekir Bozdağ ki kendisi adalet bakanıdır diyor ki 14 Mayıs'ta ya şampanya patlatanlar sevinecek ya da tertemiz alınları secdeye uzananlar. 14 Mayıs'ın akşamı. Türkiye'de iki fotoğraftan birini karşılayacak. Ya şampanya patlatıp bunu sabaha kadar kutlayanlar bulacak ya da temiz alını

Şükür için secdeye koyup Rabbine hamd edenler olacak. Toplumun nasıl ikiye böldüğünü ve buradan nasıl siyasi rant devşirmeye çalıştığını, aciz için de bunu yaptığını farkındasınız değil mi? Siz bunları dinlerken belki de hastaneden randevu sırası bekliyorsunuz aylardır. Belki Avrupa vizesi için reddedilmekten sıkıldınız. Belki çocuğunuzu devlet okuluna göndermek istiyor ama bu kalitesizlik karşısında özel okullara her ay binlerceleri ayırıyorsunuz.

Belki ev sahibinizle kavga ediyorsunuz kiralar yüzünden. Belki İstanbul'da trafiğe küfrediyorsunuz. Belki de bir deprem olsa ne yapacağınızı düşünüyorsunuz? Çocuğunuzu, eşinizi, annenizi, babanızı... Belki 6 Şubat'ta kaybettiğiniz yakınlarınızı arıyorsunuz.

Belki ama düşünmeyin sevgili dostlar, başınız secdeye değiyorsa kime oy vereceğiniz belli. Siz Erdoğan'a mahkumsunuz. Bu iktidarın anlattığı bu. Hatta hatta, diyelim ki siz 14 Mayıs'ta Erdoğan'ın değişmesini istiyorsunuz. Bu anlayışın değişmesini istiyorsunuz. O halde darbe destekçisiniz. Neden mi böyle diyorum? İçişleri Bakanı öyle diyor da ondan. 15 Temmuz onların fiili darbe girişi oldu. Şimdi,

Burada söylüyorum, 14 Mayıs'ta siyasi darbe gelişimleridir. Bu kadar açık geldi. 14 Mayıs 2023, Batı'nın siyasi darbe gelişimidir. Türkiye'yi tahsil etmeye yönelik hazırlıkların 14 Mayıs'ta her birini bir araya getirerek oluşturabilecek darbe gelişimidir. Bir seçimi, üstelik tarihinde iktidarın karar verdiği bir seçimi bile darbeye benzetiyorlar.

Türkiye'nin bu deli gömleğini yırtıp atacağına inanıyorum. Belki de aksi türlüsünün hayalini kuramıyorum. Ama öyle ya da böyle, Türkiye günün sonunda büyük bir medeniyet mirası olduğunu kanıtlayacaktır. Bu bölümü depremde yakınlığı kaybedenler için değil, hala kayıplarına ulaşamayanlar için hazırladık. Depremi unutmamak, unutturmamak zorundayız. Aksi halde hepimiz için bu topraklar acı hatıralarla anılacak.

Türkiye çok ama çok acı bir felaketi geride bıraktı. Fakat değişim talep etmeme misalinde, dağ acılarına da gemeyiz. Deprem gerçeğiyle yüzleşmek durumundayız. Bunun da Murat Kurum gibi, Süleyman Soylu gibi, Bekir Bozdağ gibi tiplerle olmayacağı ortada yeni bir vizyona ihtiyacımız var.

Umarım bu vizyonu hayata geçirebiliriz. Tren Topiği podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar hafızanızı diri tutun çünkü bu pisliğin panzehri hafızamız olacak. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)