
2.997 kelime · ~15 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 18 Nisan'da alıyoruz ve bugün itibariyle seçime sadece 26 gün kaldı. Son bir haftadır gündemin tren topik konularını derlememiştik. Siz de bu süre içinde Saadet Partisi lideri Temel Karamoğluoğlu ile söyleşimizi dinlemiştiniz. Buna benzer söyleşilere devam edeceğiz ancak Türkiye fotoğrafını bizlere gösteren tren topik konularında konuşmayı bırakmayacağız.
Peki bu bölümde neyi konuşacağız? Biliyorsunuz listeler açıklandı ve CHP sıralarından meclise girecek Sadullah Ergin ile İYİ Parti sıralarından meclise girecek İdris Naim Şahin çok tepki çekti. Hatta belki de listelerin tüm yükü bu isimlerden özellikle eski adalet bakanı Sadullah Ergin'in üzerine yıkıldı. Sadullah Ergin Ankara'da dördüncü sıradan milletvekili adayı ve bu arada Muharrem İnce'de bu boşluğa çok sert dalıyor.
Ben Silivri zindanlarında bu ülkenin paşalarını, generallerini, gazetecilerini savunurken bu adam adalet bakanıydı. O zamanın, o zamanın adalet bakanını Ali Divocu'yu, Atatürk'ün çağın kayasına, CHP'nin 4. sırasına, cumhuriyetin kalbine hançerdir bu! Bu mu vefa?
Aslında bu bölümün ilhamını da bu listelerden hareketle iki takipçimiz verdi. Biri diyor ki, e-siyasal İslam kılık değiştirip devam edecekse ne anladım ben bu bahardan? Bence güzel soru. Ne anladık bu işten? 2000'li yılların Adalet Bakanı dönüp meclise CHP sıralarından girecekse ne biçim bahar bu? Bu hakiki bir soru. Başka bir genç takipçimiz de diyor ki, her seçim kader seçimidir deyip insanları kandırmayın.
Her seçime kader seçimi diyoruz, Erdoğan kazanınca bir sonraki seçim kader seçimi oluyor. Öyleyse bu seçim neden kader seçimi olsun? Bu da güzel soru. Ne olacak yani? En kötü ihtimalle Erdoğan bir kez daha kazanır, böylece yaşayıp gideriz, beş yıl sonra yeniden seçim var zaten. Bu bölümde bir yandan bu haftanın gündemini sizlere sunarken, bir yandan da bu iki soruya cevap vermeye çalışacağız. Bu seçim neden kader seçimi ve siyasal İslam kılık değiştirip devam mı ediyor?
İşte cevap arayacağımız sorular. Girişi uzatmadan bölüme geçelim. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
2023 seçimlerine sadece 4 hafta kaldı. Atmosfer oldukça gergin ama seçim havası yok. Geride bıraktığımız haftada siyasetin en yoğun gündemi listeler üzerine döndü. Listelerin açıklandığı gün biz de Saadet Partisi Genel Merkezi'nde Temel Karamollaoğlu'yla sohbet etme imkanı yakaldık. Ankara'ya gitmişken okuldan arkadaşlarla turlama fırsatım oldu. Bu arkadaşlar da siyasetin içindeki kimseler. O yüzden liste tartışmalarının ilk günlerini Ankara'dan gözleyebildik.
Bu üç günlük geziden bana kalan ilk hikaye şu. Her mahalle kendi içindeki diğeriyle uğraşıyor. Mesela Muharrem İnce en çok nerede gündem derseniz, en çok gözlediğim kadarıyla CHP'lilerin ve İyi Partililerin gündeminde. Saadet'te ve HDP'de Muharrem İnce bu boyda bir gündem değil. Saadet'te gözler yeniden Refah seçmeninde. Yeniden Refah'ın Cumhur İttifakı'na katılmasından sonra acaba seçmenleri Saadet'e geçer mi? Ya da Erdoğan'a mı oy verirler? Edindiğim izlenim şu. Saadetçiler bu oylara yönelmiş durumda. Bu noktada son derece sert bir anti-Erdoğancı dil tutturuyorlar.
Bunu yaparken de milli görüş geleneğine referans veriyorlar. Özellikle yaşadığı dönemde Necmettin Erbakan'ın Erdoğan hakkındaki ifadeleri onların en büyük dayanakları oluyor. Temel Bey'le söyleşimizde kendisinin tonunun en sertleştiği yer şurasıydı mesela. Ben 67'de Erbakan Hoca'yı tanıdığım zaman, Tayyip Bey o zaman tabiri caizse kısa pantolonluydu, 13 yaşındaydı daha. Siyaset nedir bilmezdi. Saadet'te
gündem yeniden refah. HDP'de de gündem tip. Duymuşsunuzdur, seçimlere ittifak çatısı altında ama kendi logolarıyla girecek tip. Bu durum DONT sisteminde ve yeni seçim kanununda çok dezavantajlı. Buna karşın tip, kendi oylarını yeşil sol partiye taşımak yerine kendi logosuyla seçime girmeyi tercih etti.
Bazı bölgelerde HDP'li aday ile TiP'li adayın birbiriyle yarışması anlamına geliyor bu. TiP'in bu konuda çeşitli argümanları yok değil tabii. Onlar da bu formülün emek ve özgürlük ittifakı için daha avantajlı bir sonuç yaratacağını anlatıyorlar. Hangisinin haklı olduğunu zaman gösterecek. İki tarafta kendi tezinde çok iddialı. Ama 15 Nisan'da Selahattin Demirtaş takipçilerine deyim yerinde ise TiP'e oy vermeyin çağrısı yaptı. Attığı tweette şöyle sesleniyor takipçilerine.
Merhaba, aklındaki gönlündeki partiye oy vermek için çok haklı nedenlerin olduğundan eminim. Ama senin oyunla milletvekili çıkarılmazsa bunun çok ağır sonuçları olacak. Lütfen akılcı olanda birleşelim. Oyunu milletvekili çıkarabilecek partilere ver lütfen. Milletvekili kazandırmayan her oy Erdoğan'a yarayacak. Oy verdiğin parti milletvekili çıkaramazsa kendi elinle kendi geleceğini karartmış olacaksın. Yani şakası yok. Ya tam diktatörlük ya da demokrasi. Bildiğini biliyorum. Yine de vurgulamak istedim. Selam sevgilerimle. HDP cephesi bana kalırsa tipi biraz küçümsüyor. Sıfır çekeceklerini varsayıyorlar. Böyle bir hava var yani HDP'de. Eğer seçimlerde tip bir başarı elde edemezse gerçekten haklı çıkmış olacaklar.
Ama tip cepheste diyor ki, bu formülde %3'lük, 4'lük o öğrenlerine erişebiliriz. Bu aslında hepimizin avantajınadır. Tam gaz bir seçim kampanyası yürütüyorlar, bu noktada kamuoyunda tanınan bilinen isimlere milletvekillikleri teklif ettiler ve bu sayede tipin çok sayıda popüler temsilcisi oldu. Özgüvenleri çok yüksek, solcuları da heyecanlandırmış görünüyorlar.
Bu aralar, malumunuz seçim şarkıları da yayınlanmaya başladı. Tip ile HDP'nin seçim şarkıları seçmenlerinin duygularını bana kalırsa çok iyi yansıtıyor. Tipin seçim şarkısı mesela Sezen Aksu'dan gelmiş. Tip seçmenine duygu durumuna yakın bir şarkı olur.
Ya efendisi olacağım kendi hayatımın, ya bu yerden gideceğim. Karşıyım her şeye, karşıyım var mı? Rabbim adaletin bu kadar mı? Tipin şarkısı bu. Seçmenine ulaşıyor. Onların duygu durumunu bence güzel resmediyor. Tip adına iyi bir seçim şarkısı. Fakat demiştim ki tiple HDP'nin seçim şarkıları seçmenlerinin duygu durumunu iyi yansıtıyor.
Gerçekten aradaki farkı da bence şarkılar iyi özetliyor. HDP'ninki de öyle. İradesi en çok bassı gören seçmen kitlesi HDP'de. Son yıllarda Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçin'in öldürülmesinden tutun, seçilen belediye başkanlıklarının hemen hepsine kayyum atanmasına kadar olağanüstü bir baskıyla karşı karşıyalar.
Partilere de kapatılmak üzere. Üstelik, HDP tabanının çok sevdiği Selahattin Demirtaş da hapiste. Bu kadar baskı içinde bir siyasi hareketin kas gücü zayıflıyor. Buna karşılık, HDP'nin seçim şarkısı bu burukluğun içinden çıkıyor. Güzel güzel muhatap zırhlı yazıyor Güzel güzel muhatap boğazlar
Şarkı söylüyor. Emek ve Özgürlük İttifakı'na tablo bu. Dediğim gibi her mahalle kendi arasındaki çekişmelere odaklanmış durumda. AKP de bundan azade değil tabii. Orada da MHP'nin ayrı listeyle seçime girmesi bir krizin göstergesi. Çünkü çok açık ki ortak listeyle girilmesi bu sistemde AKP'yi pek çok ilde birinci parti yapabilir.
Ve bu sayede çok sayıda milletvekili elde edilebilirdi. MHP o işe taş koymuş görünüyor. Bu kendilerin de hayrına değil tabii. Üstelik onların tip gibi bir gerekçesi de yok. BBP'yle yeniden Refah kendi adıyla giriyorsa, biz de kendi adımızla gireriz diyorlar ve kestirip atıyorlar. Yani bu daha akılcıdır demiyorlar. Direkt, dandun. Biz böyleyiz, işimize gelirse tavrı var. Size kabaca kamplaşmanın taraflarını ve duygu durumunu sunmuş olduk.
Sorun da tam burada başlıyor. 2023 seçimleri, tıpkı önceki seçimler gibi bir kimlik sayımına dönüşmeye aday. Süreç son derece apolitik ilerliyor. Kimse, değişimin, toplumsal değişimin ve siyasal değişimin boyutunun farkında değil. Kabus gibi geçen son 5 yıla rağmen, iktidar bluğu %40 gibi bir oyu arkasında tutabiliyor. İşte 2023 seçimlerinin neden bir kader seçimi olduğu da burada gizli.
Bizim AKP iktidarı boyunca çok uzun süre farkına varmadığımız bir hadiseydi bu. Nedir? Durumun ciddiyetini kavrayamadık. Uyaran sosyologlar oldu, fakat bu uyarılar geniş kesimleri ikna etmeye yetmedi. AKP seçmenlerinin tümüyle ekonomik kaygılarla sandığa gittiğini, ekonomi kötü giderse AKP'nin çok sert çuvallayacağını zannettik. Seçmenlerin parayla, hatta makarnayla, kömürle satın alındığını falan sandık.
Daha doğrusu, Erdoğan'a dönük motivasyonda bu meseleye fazla önem atfettik. Ekonomi de son 5 yıldır gerçekten çok kötü gidiyor. Yandık, bittik! Dolar 19 oldu! Yıkanıyoruz, bitiyoruz! En üstteki uçtu! En alttaki nerede? Öldü! Ortakisin nerede? Yok! Açım abi, aç! Ah particiyim ama isyan ettim, isyan, isyan! Adama oy verdik, aç bırak abi! Ülke bitti! Bitti, bitti, ülke bitti abi! İstanbul'daki ev fiyatları bir yıl içinde yüzde 84 arttı. Yüzde 84,60. Kırmızı ette fiyat artışının olmadığı gün hemen hemen yok gibi. Kasapta kıymanın kilosu 335 lirayı gördü. Ankara Kasaplar Odası ise Kurban Bayramı sonrasında fiyatların çok daha artabileceğine dikkat çekti. Faiz, sebep, enflasyon neticedir. Alansa benim alanımda ekonomi. Neticesi ortada.
Ekonomi çok kötü ama bu durum başka bir gerçeği gözler önüne serdi. AKP seçmeninin önemli bir çoğunluğu her ne olursa olsun partisinden ya da lideri Erdoğan'dan vazgeçmiyor. Bu haliyle Erdoğan artık kendi seçmen kitlesinde bile bir inadın adına dönüşmüş durumda. Hatta o kadar ki AKP'nin yeni reklamında bile bu durum göze çarpıyor. Reklamda bir müşteri var. Bu müşteri Erdoğan'cı bir manavla konuşuyor. Ve ne diyor biliyor musunuz? Hala mı Erdoğan ya diyor. Yine mi vazgeçmediniz? Yine AK Parti mi be abi? Olmayacak bir şey değil mi? Vazgeçmiyorsunuz yani? Niye vazgeçsek hiç? Bak şu çocuklara.
İnsan geleceğinden vazgeçer mi? Hele de pırıl pırıl geleceğinden vazgeçer mi? Bak bak, gençler görüyor musun? İnsan hedeflerinden vazgeçer mi? İnsan kendine hizmet edenden, kendiyle aynı dili konuşandan vazgeçer mi?
Şimdi bana kalırsa siyasal eleşim açısından bir pot bu. Vazgeçmiyoruz mesajı seçmene veriliyor ama ortada şu hakikat de var tabii. Demek ki vazgeçilmesi gereken bir şey var. Erdoğan'da ısrar artık irade gerektiriyor. Demek ki artık Erdoğan bir inadın adı. Bu inadın altındaki motivasyona gireceğiz ama önce kısa bir ara verelim.
Aradan önce Erdoğan'ın seçmeni için bir inada dönüştüğünden bahsetmiştim. Bu inadın altındaki motivasyonun bir kısmı ideolojik. Yer yarılsa, ülke içine girse, Erdoğan'ın seçmenleri için değişen bir şey yok. Bu tehlikeli bir durum. Bir diktatörlüğün inşa sürecindeki gerek şartlardan bir tanesi bu. Ne olursa olsun size sadık, size biat eden bir kitle. Bu noktada ideolojinin temellerinde CHP nefreti yatıyor. Anti-CHP'cilik.
Mesela, kendi çapında bir cemaat liderine dönüşen İhsan Şanocak, Yeni Akit'e verdiği mülakatta, bir Müslüman'ın, Allah-u Teala'nın huzuruna götüreceği en büyük ameli, CHP düşmanlığıdır, demiş. Küçümsemeyelim, bu durum, lümpen kitle tabanında karşılık buluyor. Konya'da yapılan bir sokak röportajında, bir gence şöyle ulaşmış CHP'ye nefret. Cumhurbaşkanı adayınız kimdir? Tayyip Erdoğan abla. Helalle! Tayyip Erdoğan ablacığım. Peki neden Erdoğan?
10 yıldır çünkü CHPG'si. Şimdi analarımız, bacılarımız ortaklaşa olacak. CHP'yi istemiyoruz. Biz ak parti Tayyip Erdoğan. Analarımız, bacılarımız ortaklaşa olacak. Of yine of. Bu seçimde Erdoğan'a oy vermenin buna benzer gerekçeleri var.
kimse Erdoğan'ın vaatlerini, gelecek vizyonunu falan konuşmuyor. Anamız bacımız ortaklaş olacak, oğlum eşcinsel olacak, faturaları PKK'lılar getirecek vs. vs. Çünkü an itibariyle Erdoğan'dan daha kötüsü buna benzer ihtimaller. Daha kötüsü olması için böyle şeyler lazım yani. Fakat Erdoğan inadındaki tek motivasyon ideolojiktir dersek yanlış bir şey söylemiş oluruz.
Erdoğan artık aynı zamanda müesses nizamı, devleti temsil ediyor. Ve doğal olarak özgüveni sarsılmış halk kesimleri gücün yanında daha rahat konumlanıyor. Bugün Anadolu'da bırakın CHP'li olmayı, İyi Partili olmak, muhalefet bir tavır sahibi olmak bile o toplumsallığın içinde oldukça zor. Böylece kendisini açıkça İslamcı olarak tanımlamayan, gündelik hayat dertleriyle koşulan insanlar da gücün çekiciliğine kapılıyor ve faşizme payanda oluyor, fark etmeden. Depremde görmedik mi? Devlet bir tür mistik güce dönüşmedi mi? Nerede bu devlet sorusuna devlet her yerdedir gibi absürt cevaplar verilmedi mi? Devlet dünyevi olmaktan çıkarak uhrevi bir boyut kazanmadı mı?
Deprem bölgesinde her şey var. Sadece devlet yok diyen kanı bozuklar size söylüyorum. Devlet baktığınız ve bastığınız her yerde tüm heybetiyle, tüm hassasiyetiyle, tüm hükümranlığıyla havidir, hakimdir ve adimdir. havi, hakim ve hadim olan devletin yanında durmak, yani Erdoğan'ın arkasında hizalanmak, müspet vatandaşlığın gereği haline geliyor. Bizler, yani Erdoğan'a oy vermeyecek olanlar ise, müspet olmayan, ayrıcalıkları olmayan vatandaşlara dönüşüyoruz.
Öz güvenini kaybetmiş bir toplum faşizme arzuluyor. Asgari ücrete hapsolmuş, gelecek elinden alınmış, eğitim ve salgı sistemi binalardan ibaret hale gelmiş karamsar bir tabloyla karşı karşıyayız. Barınma hakkın üzerinde bile yerler esiyor. Güçsüz hisseden toplumlar güce yaslanıyorlar. Bu haliyle iktidar değişimi bir tür milli güvenlik tehdidi olarak kavranıyor halk kesimlerince. Kim benim aileme dokunabilir alnını karıştırırım onun demek yerine iktidar değişirse analarımız bacılarımız ortaklaş olacak.
Oğlum eşcinsel olacak gibi tedirginlik elbette rasyonel değil. Ama her şeye devletin karar verebileceğini zanneden bir toplumsallık bu. Sivil toplumun gücü kırılmış, özgüven krizi yaşayan bir halk. İliklerine kadar korkuyor herkes. Ama bu durum bir şeyi gösteriyor. Dediğim gibi, sinmiş, özgüveni bitirilmiş, tümüyle iktidara biat ederek yaşamak zorunda bırakılan bir toplumsal düzen bu.
Erdoğan'sız neler olacağının hayalini kuramıyor ve Erdoğan bir daha kazanırsa bu toplumsal düzen çok daha fazla pervasızlaşacak. Çok açık ki bu seçimden sonra Erdoğan'ın bir daha kaybetmeyeceğine ilişkin algı satın alınacak. İşte bu seçimi kader seçimi yapan şey de bu. Meral Akşener de 17 Nisan'da bir seçim koordinasyon merkezinin açılışında bu konuyu vurgulamış.
parlamenter sisteme geçişin son defa konuşulduğu bir seçim. Yani bu seçim tekrar bu ucube sistemi tek adam sisteminin bir haftada otuz altı bin imza atmak zorunda olan bir cumhurbaşkanının devam ettiği bir seçim sonucu elde edildiği takdirde Bir daha bu hücumet sistemden kurtulmayı konuşmak mümkün olmaz. Bu seçimle birlikte başkanlık sistemi tahkim edilmiş olacak fakat mesele yalnızca bu değil. Mesele basit biçimde devlet kurumlarının yeniden organizasyonu da değil. Çok daha derin anlamları olan ve hayatımızı doğrudan etkileyecek bir değişimin harifesindeyiz. Bu noktada diğer sorunun cevabını da yakalıyoruz. Neydi sorumuz? Bu soruyu görünce Kılıçdaroğlu'nun 2014'te Ekmelettin İhsanoğlu'na oy isterken yaptığı konuşma aklıma geldi.
Tüm yüreğimle söylüyorum. Kılıçdaroğlu, siz Erdoğan'ı hiç tanımamışsınız demek giderken sonuna kadar haklıydı. Haklıydı aklı olmasına da halk kesimleri işin ciddiyetine uyanamamıştı. Sadece halk kesimleri de değil, birçok siyasi hareketle durumu yanlış kavradı. Kılıçdaroğlu'nun hatası da ya da beceremediği de bu oldu.
anti-Erdoğancılığın en net temsilcisi oldu ama bunu bir hikayeye dönüştürmedi ya da dönüştüremedi. Zihnini halka açamadı. Hal böyle olunca Erdoğan karşısındaki ittifaklar siyaseti hikayesiz kaldı. Yani niye bir araya gelmişti 6 tane lider? Hal böyle olunca yani ittifaklar sanki bir çıkar ittifakıymış gibi algılanınca büyük bir soruna dönüştü bu durum.
Böylece takipçimiz o haklı soruyu sordu. E siyasal İslam devam edecekse ne anladım ben bu değişimden? Ben de ona Kılıçdaroğlu'nun ifadesiyle cevap vereyim. Bu ülkede yaşıyorsanız çocuklarınıza karşı sorumluluğunuz var.
Bu cevabı verip geçmeyelim. Mesele İslamcılıktan çok ötesidir. İzin verin anlatayım. Türkiye'de 12 Mart 1971 askeri müdahalesiyle birlikte oluşan müesnes nizamın ideolojik temelleri tümüyle ama tümüyle Türk sağ tarafından atıldı. Yani 1971'den sonra CHP'nin ana rengini verdiği bir toplumsallıkla karşı karşıya değiliz. Uğrumcu da meslek hayatında buraya odaklanır. 12 Mart 1971'den itibaren değişen nizamı anlamaya çalışır.
Düzen, kendisini sola karşı korumaya alırken İslam'dan faydalanmış. Böylece milliyetçi ve merkez sağın yanında konulmanan mukaddes haçlı sağ yükselişe geçmişti. Milliyetçi ve merkez sağda da İslami ton koyulaşmıştı. Bu esnada hukukun çerçevesi olabildiğince esnetilmiş, çeteler milli güvenlik konsepti içinde meşrulaşmaya başlamıştı.
70'lerden başlayarak, 90'lı yıllara uzanan ve 2010'larda varlığını yeniden hissettiren hukuk dışılaşmış çete faaliyetleri de ideolojisini buradan, yani tüm renkleriyle Türk sağından aldı. Peki, kim koruyor kollardı bu faaliyetleri ve ne için? Bu noktada Türk Silahlı Kuvvetleri'ni anmak gerekir. Eski adı Seferberlik Tetkik Kurulu olan, 1970'lerde Özel Harp Dairesi'ne dönüşen, 90'larda ise Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak anılan yapı, NATO himayesinde hukukun dışına çıkma gücüne erişebilmişti.
Türkiye'deki birçok faali meçhul suikastta, bu birime tanınan hukuk dışına çıkma keyfiyetinin parmağı vardı. Susurluk Çetesi'nin de bir ayağı Emniyet Teşkilatı'ndaysa, diğer ayağı TSK için uzanıyordu. Tuğla çekilse bütün duvar yakılacaktı ve o duvarı da TSK tutuyordu. Abdullah Çatlı'yı ben tanımam. Ancak araştırdım, Türkiye'de kesinleşmiş bir cezası yok.
suçlu olmadığını bilmem. Ancak Allah'ın rahmetine kavuşan herkes Allah'ın adaletine kavuşur. Bu millet uğruna, bu ülke uğruna, devlet uğruna kurşunu atan da kurşunu yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır. Onlar şereflidirler.
Bu anlayış lab edilemedi. Düzenin çarkları buna benzer yapılarla kendisini koruma altına aldı. Nizamın, düzenin, ideolojik kolonlarını bu üç M oluşturuyordu. Neydi onlar? Milliyetçisa, merkezse ve mukaddesatçısa. TSK mukaddesatçısı ya da şimdiki ifadesiyle siyasal İslam'ı her zaman kontrol altında tutmaya çalıştı. Fakat dikkat edin, onu tasfiye etmeye yeltenmedi. TSK'ya göre siyasal İslam, düzenin hakim unsuru olmamalıydı ama düzenin bir paydaşı olmaya devam etmeliydi. Yani TSK bu üç M arasında bir denge gözetiyordu.
Bu dengeyi gözetirken nizamın kas gücünü kullanıyordu. İdeolojik eksende de Türk-İslamcıydı. İdeolojik kolonlar nizamı korumaya yetmediğinde TSK devreye giriyor, böylece düzene bir çerçeve çiziliyordu. Halk kesimleri ise o çerçevenin dışına çıkılamayacağını biliyor ve ona göre konumlanıyordu. Düzenin koruyucusu yani askerdi. TSK iç hizmet kanunu ve anayasaya eklenen geçici 15. madde ile bu güce hukuki bir dayanak da yaratılıyordu. Dış politika ve içeride nizama ilişkin kararlar askerlerce alınırdı.
İngilizlerin ifadesiyle Türkiye'nin bir ordusu yoktu. Türk ordusunun bir ülkesi vardı. Fakat biz bu sayede diyebiliyorduk ki Türkiye'de de düzen değişmez. Neden? Çünkü TSK var. Şeriat gelmez. Neden? Çünkü TSK var. Komünizm gelmez. Neden? Çünkü TSK var. Ülke bölünmez. Çünkü TSK var. Bu durum yoksul halk kitlelerine bir şey vaat ediyordu. Nedir o? İstikrar.
Zaten işler tehlikeli bir hal aldığında, TSK üst yönetimi kameraların karşısına geçer, gerekli açıklamayı yapardı. Müesseh nizama yön verme işi askerin tek elindeydi. İşler kontrolden çıktığında, nitekim 27 Mayıs 1960'da, 12 Mart 1971'de, 12 Eylül 1980'de, 28 Şubat 1997'de benzer müdahaleler yapılmıştı. Sevgili arkadaşlar, dün gece yarısından itibaren bütün Türkiye'de deniz, hava, kara, Türk silahlı kuvvetleri el ele vererek memleketin idaresini ele almıştır. Bu hareket, silahlı kuvvetlerimizin müşterek iş birliği sayesinde kansız başarılmıştır.
Fakat Erdoğan'ın yıllarda bu tablo tam tersine döndü. Müesses nizam değişmişti ama asker sayesinde değil, askere rağmen değişmişti. Bu bizim cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez yaşadığımız bir hadisedir. Ve nizamın tüm ipleri Erdoğan'ın elindedir. Erdoğan'ın gitmesi düzenin yeniden değişmesi anlamına gelir.
Siyaset bilimci Prof. Cihan Tual bu durumu Gramsci'den faydalanarak pasif devrim kavramıyla açıklıyor. Cihan Hoca ile T24'den Candan Yıldız bir söyleşi de yapmış bu hafta. Tamamını dinlemenizi öneririm ama Cihan Hoca'nın özellikle 15 Temmuz 2016 sonrası restorasyon ve karşı devrim süreçlerinin bir araya getirdiği bölümü çarpıcı.
15 Temmuz ilginç bir dönüm noktası. Tekrar bir rota değiştirme, farklı kesimleri mobilize etme, tekrar karşı devrimci amaçlarla devrimci araçlara başvurma eğilimlerini 15 Temmuz'dan sonra tekrar görüyoruz. Ve bu seçimlerden sonra özellikle seçim kaybedilirse tekrar görebiliriz. Anlatabiliyor muyum? Yani zaten kasif devrimin temel tanımlarından biri restorasyonla devrimi bağdaştırması ya da birleştirmesi, başka bir de işte karşı devrimci amaçlarla devrimci araçlara başvurması yöneten sınıfların.
Özetle bu seçimin yeniden Erdoğan tarafından kazanılması halinde, 15 Temmuz'dan sonra gördüğümüze benzer biçimde bir karşı devrimci amaçlara ulaşmak için devrimci araçların kullanılması muhtemel. Bu cümle üzerine uzun uzun düşünmenizi tavsiye ederim. Detaylara ilişkin konuşmak spekülatif olur. Fakat detaylara da gerek yok zaten. Seçimden sonra Erdoğan eğer kazanırsa, Erdoğan iktidarı sertleşecektir. Bunu demekle yetinebiliriz. 15 Mayıs'ta bu yeninin profilini göreceğiz.
Nereye doğru değişeceğimiz ortaya çıkacak. Fakat hakikat şu, her ne olursa olsun eskiye dönüş artık imkansız. Bunun hayalini kuranlar var. Ama bu imkansız. Neden imkansız? Çünkü ölüyü diriltemezsiniz. Tekraren söyleyeyim, ölüyü diriltemezsiniz. Eski öldü, yeni ise henüz doğmayı bekliyor. Ve bu bebeğin neye benzediğini bilmiyoruz.
Türkiye dört hafta sonra kendi kaderine oynayacak. Fakat bu kaderin ciddiyetine uymayan bir seçim süreciyle karşı karşıyayız. Bir rüyayı konuşmuyoruz. Rüya görme ihtimalimizi bile konuşmuyoruz. Kabus bitecek mi yoksa bitmeyecek mi? Konuştuğumuz budur. Bu kabus bitsin diye tavır koyuyor ve demokrasi talep ediyoruz. Ama rüya göremiyoruz. Yeni bir hikayeye nasıl başlayacağımızı bilmiyoruz.
Bir rüya görebilirsek eğer, işte o zaman tüm kaygılarımızdan arınacağız. Ancak önce kabusun bitmesi lazım sanırım. Tren Topi'yi Podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar rüya görebildiğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.