
3.588 kelime · ~18 dk okuma
Herkese merhaba. Uzun, yorucu bir kışın sonunda bahara elimizi uzattığımız bir gündeyiz. Bu kaydı 7 Nisan'da alıyoruz. Seçime 37 gün kaldı, kampanyalarda başladı. Kamuoyu araştırmaları Erdoğan'ın seçimi ilk turda kazanabilmesinin mucizelere bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Başka bir ifadeyle Erdoğan karşıtları ya da anti-Erdoğanizm ve Muharremince taraftarlarının oluşturduğu anti-siyaset cephesinin toplamı yüzde 50'nin çok üzerinde.
Muharremince taraftarlarının da büyük çoğunluğu anti-Erdoğan'cı cepheye daha yakın. Yani muhalifler. Erdoğan'cılar ise %50'nin altında. Dahası Erdoğan'ın en büyük rakibi konumundaki Kılıçdaroğlu, Erdoğan'ın önünde görünüyor. 2018 seçimlerinden farklı olan da bu. Dolayısıyla 21 yıldır ilk kez, bunun altını çizelim, 21 yıldır ilk kez bir seçime Erdoğan geriden başlıyor. Ne demek bu? Bu şu demek, önümüzdeki 37 gün boyunca oyunu arttırmak zorunda olan taraf Erdoğan. Aslında tutunabileceği pek de bir şey kalmadı Erdoğan'ın. Son 5 yıl herkes kabul edecektir ki kabus gibiydi. Peki oyunu arttırmak zorunda olan Erdoğan seçmenin önüne ne koyuyor? Bu konuda İslam dini Erdoğan'ın oyları için kullanışlı bir aparata dönüşmüş durumda. Bu seccadeye ayakkabılarla basmak için değil ha. 15 Mayıs'ta inşallah şükür namazını bu seccadede kılabiliriz.
Bu bölümün konusu da bu olacak. 2023 seçimlerine giderken muhafazakarlığı konuşacağız. Peki nasıl yapacağız bunu? Ele aldığımız nesne ilginç. Bu bölümde sizlerle Kızılcık Şerbeti dizisine uğrayacak ve bu dizi üzerinden seçimlere odaklanacağız. Lafı uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Seçimler yaklaştıkça kampanyaların içeriği netlik kazanıyor. Millet İttifakı adayı Kılıçdaroğlu, mümkün olduğunca pozitif bir dili benimserken, Cumhur İttifakı adayı Erdoğan dini tonu yoğun bir kampanya yürütüyor. Fakat bu noktada, en Müslüman benim mesajıyla birlikte, benim dışımdakiler Müslüman değil mesajı bir arada kullanılıyor. Yani ben Müslümanım, Kılıçdaroğlu değil.
Zaten bir siyasal hareket olarak İslamcılık da bu noktada devreye giriyor. Kendini İslam'la eşitle, tüm Müslümanların temsilini üstlen ve kendin dışındaki politik hareketleri gayri İslam olmakla suçla. Fakat bu bölümde sizlerle bu siyasetin bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu, bu zorunluluğun da Erdoğan için pek de olumlu olmayacağını anlatmaya çalışacağız. Bu açıdan seccade tartışmasını son derece işlevsel bulmuş görünüyor Erdoğan. Türkiye'ye bir haftadır bu konuşturulmaya çalışılıyor.
ve bunun da Erdoğan için olumlu bir durum aratacağı düşünülüyor. Son olarak 5 Nisan'da Kanal 24'e çıkan Erdoğan, manevi değerlerle ilgisi olmayanın seccadede de gözü olmaz diyerek rakibini dinsizlikle itham etti. Ardından Necip Fazıl'ın öp beni seccadem çıkışıyla devam etti. Manevi değerlere hassasiyeti olmayanın seccadede de gözü olmaz. Üstad Necip Fazıl ne kadar
zarif anlatır seccadeyi. Yalnız seccademin yününde şefkat, beni kimsecikler okşamaz madem, öp beni alnımdan, sen öp seccadem." Seccade meselesini günlerdir konuşuyorlar. Peki sizce bu konu Kılıçdaroğlu'na zarar veriyor mu? Başta verdi ama iş uzadıkça artık kabak tadı vermeye de başladı. Türkiye muhafazakârlarının gerçeklikle bağı bu kadar kopuk mu?
Araştırmalar tarikat ve cemaatlerin doğrudan veya dolaylı olarak temsil ettiği toplum kesimlerinin oranının %10 civarında olduğunu ortaya koyuyor. Yani hepimiz böyle menzilci, İsmail ağacı falan değiliz. Peki neye makul diyoruz? Neye o kadar da değil diyoruz? Bizim muhafazakâr bakış açımızdan yola çıkıp öyle Taliban'a doğru gitsek, öyle bir doğrusal hatmış gibi düşünsek bunu, bizim insanımız nerede dur der? Bu kadarı uygun değildir, abartmayalımı ne zaman deriz?
bizim dini anlayışımıza bu kadarı uymaz ifadesini ne zaman kullanırız? Benim iddiam o ki, bence bu sınıra zaten dayandık. Bizdeki muhafazakarlığın tüm özgürlük talepleri yerine geldi ve dindar kamuoyunun hakim çoğunluğunun ilave bir talebi artık yok. Böyle yaşayalım diyorlar. Taksim'e cami, başörtüsü sorunun çözümü, Ayasofya'nın açılması vs. vs. Yani artık yeni bir talep ortada değil.
Bu aşamadan sonra İslamcı hayal alemi devreye giriyor. Herkes başını kapatsın, içki yasaklansın, hilafet geri gelsin, şerri mahkemeler olsun vs. vs. Ama halk vasatının böyle talepleri yok. Milletin derdi soğan fiyatı. Bunu sizlere bir dizi üzerinden anlatacağım. Duydunuz mu bilmiyorum dizinin adı Kızılcık Şerbeti. Show TV'de yayınlanıyor. Konumuz şu. Bir anda muhafazakar ve varlıklı bir aile var.
Bu aile erkek tarafı. Bir tarafta da daha seküler, kentli bir kız tarafı var. Dizi boyunca bu iki aile birbirleri arasındaki farklılıklara odaklanıyorlar ama zaman geçtikçe benzerliklerinin de fazla olduğunu anlıyorlar. Tabii dizi boyunca bu iki ailenin kendi içlerinde yaşadıkları da işleniyor. Bu arada iki ailenin tutarsızlıkları da eleştiriliyor. Yani sekülere de muhafazakara da eşit yaklaşılmaya çalışılıyor.
Muhafazakar karaktere daha önce gördüğümüz biçimiyle ne iyi ne kötü davranılmış. Uzunca bir süre zaten dizilerde muhafazakar karaktere rastlamazdık. İlk örneklerinde de muhafazakar karaktere hep iyi davranılır, iyilik atfedilirdi. Yani kötü davranılamazdı. Fakat Kızılcı Şerbeti'nde muhafazakarın iyisi de var, kötüsü de.
Keza sekülerinde. Böylece diziden bir mesaj da çıkıyor. Nedir o mesaj? Kimse kimliği nedeniyle iyi ya da kötü değildir. Ne tip enstantaneler var derseniz şöyle örnek vereyim mesela. Dizide lüks bir restorana dört kişi iftar açmaya gidiyor. Fakat arka masada turistler içki içiyor. Karakterlerden biri garsonu çağırıyor ve ne bu rezillik mealinde bir konuşma yapıyor.
Buyurun efendim. Kardeşimiz buraya iftara gelmişiz. Size şu yaptığınız yakışık alıyor mu? Biz burada oruç açıyoruz, siz orada içki servisi yapıyorsunuz ya. Efendim, turist oldukları için. Fark etmez. Burada alkol yok diyeceksiniz. Ramazan ayı diyeceksiniz. Biraz saygı ya. Bak, bir daha buraya gelmem...
Bu yapılanları da herkese söylerim. Olacak iş değil, ayıptır ya. Dizide bu tavır eleştiriliyor. Daha doğrusu karakter bir rol model değil. Yan karakterlerden biri. Bu tip enstantaneler için diziye sokulmuş. Nitekim ana karakterimiz Kıvılcım bu tavra karşı çıkıyor. Yan masada içki içilmesi sizi niye bu kadar rahatsız etti ben anlayamadım. Mübarek Ramazan ayındayız, biz burada oruçluyuz. Ben değilim mesela. Anlamadım?
Canım, Kıvılcım normalde oruç tutmadığı için... ...şimdi senin hassasiyetini çok iyi anlayamıyorum. Yok, anladım ama hak vermedim. Nasıl yani? Biz burada oruçluyken orada içki içilmesi normal mi? İsteyen içki içsin, isteyen çay içsin... ...bundan rahatsız olan varsa da gitsin orucunu evde açıversin bir zahmet. Burası layık bir ülke ve bunun için bu halk çok mücadele verdi. Ayrıca İstanbul kozmopolit ve turist takanına uğrayan bir yer.
Öyle tabii, öyle de... O zaman turiste geldiği yeri bilerek gelecek. Bu konuşmayı yapan Kıvılcım, seküler mahallenin temsilcisi. Zaten oruç da tutmuyor. Yani bir tezin, anti tezi. Fakat Kıvılcım'ın kavalyesi Ömer öyle değil. Ömer muhafazakar mahalleden biri, fakat o da Kıvılcım'a sahip çıkıyor. Böylece seyirciye geçen bir mesaj, muhafazakar Ömer tarafından sentezleniyor. Nasıl mı? Şöyle. Ya arkadaşlar, yapmayın lütfen.
Saçma sapan bir tartışmanın içindeyiz. Yani ben bugüne kadar... ...din ve inanç üzerinden yapılan hiçbir tartışmanın... ...sonuca vardığını görmedim. Sen bu duruma hak veriyor musun Ömer? Evet Ömer, çok merak ettim. Çok sessiz kaldın sen. Şurada alem yapılmasını rahatsız etmiyorum kardeşim. Alem yapılması mı? Yani kaldı ki alem de yapılabilir. Yani bunlar turist eğlenmeye gelmişler. Ben kendimle ilgileniyorum.
Yan masada ne oluyor beni ilgilendirmiyor. İsteyen içer, isteyen içmez. Gerçek Müslüman yadırgamayanlar. Ömer, vallahi çok değişmezsin kardeşim. Herkes değişebilir.
Değişim gayet normal bir şey. Böylece Müslümanlık ya da İslam değil ama bir siyasi motivasyon olarak İslamcılık zarar görüyor. Çünkü bizdeki İslamcılık bir tür şerri düzen hayaliyle on milyonlarca insanı tek bir toplumsal hayat etrafında birleştirmeyi hayal ediyor. Kızılcık Şerbeti dizisindeki enstantaneyle ifade edelim, bizdeki İslamcılık arka masada ne içildiğiyle fazlasıyla ilgileniyor.
Arka masaya müdahil olma hakkının adına dönüşüyor İslamcılık. Dizi de İslamcının kendisine hak gördüğü bu müdahaleyi mahkum ediyor. Böylece İslam'a değil ama bir siyasi hareket olarak İslamcılığa zarar veriyor. Bir başka instantane. Dizinin muhafazakar ailesinin kızı Nursema, bir başka muhafazakar ailenin oğlu ile evlendiriliyor.
Nursema evliliği istemiyor bu arada ama işte bildiğimiz hikaye aileler karar vermiş bir kere. Neyse gerdek gecesi geliyor ve o gece kıyamet kopuyor. Damatla odada yalnız kalan Nursema yaklaşma bana diyor ve cama çıkıyor. Psikopat damat da gelini itip camdan atıyor. Nursema ölmüyor ama yoğun bakımda kalıyor. Bu esnada bu durum Nursema'nın ailesinden gizleniyor. Aradan zaman geçiyor ve gün geliyor Nursema bu durumu iki ailenin önünde teşhir ediyor.
Damatla hesaplaşıyor. Babacım, beni evlendirdiğin gün var ya, bu ruh hastası beni camdan aşağı attı. Yani kızınızı Müslüman'a verdik diye pek bir rahattınız ama kimse sırf Müslüman olduğu için iyi değildir. Salondaki hava bu. Benzer enstantaneler sekülerler için de geçerli tabii. Bu arada Nursema'nın abisi konumundaki kişi de daha makul bir Müslümanlık yorumu olan Ömer. Hani şu arka masada ne içildiğiyle ilgilenilmemesi gerektiğini düşünen dindar kişi. Ömer karakter dizide olumlanan bir tip yani. Bu kadar şeyi sizden iyi anlattım.
Şu yüzden. An itibariyle Erdoğan'ın en büyük tedirginliği mistifikasyonun bozulması. Kızılcık Şerbeti dizisi mistifikasyonu bozuyor, gerçekliğe yaklaşıyor ve gri alanlara prim veriyor. Kutuplaşmayı sarsıyor. Çünkü gündelik hayat Erdoğancıların tahayyül ettiği ya da tahayyül etmemizi istediği gibi değil. Diziden çıkan mesaj şu. Kimse kimliği nedeniyle iyi ya da kötü değildir.
Sadece muhafazakar olduğu için kimseye iyi ya da kötü diyemeyiz. Keza seküler olduğu için de. Gayet makul bir mesaj değil mi? Peki sonuç ne oluyor? Şimdi kızılcık şerbetinin cuma günü ekrana gelip gelmeyeceği en büyük merak konusu. Çünkü Nur Sema'nın camdan atılma sahnesi yaklaşık iki dakika sürüyor. O işte gerdek gecesi, camdan düşme atılma sahnesi. Bu sahne kadına şiddet içerdiği gerekçesiyle Lütfü tarafından ceza yedi.
Ceza sabahın hemen ilk saatlerinde Show TV tarafından itirazla karşılandı ve mahkemeye başvuruldu. Eğer bu mahkeme olumlu sonuçlanırsa cuma ekrana gelecek itiraz. Fakat olumsuz sonuçlanırsa bakı söylüyorum 7, 14, 21, 28 Nisan ve 5 Mayıs tarihlerinde Kızılcık Şerbeti yayınla olmayacak. Ne güzel diyebilirsiniz. Kadına yönelik bir şiddet sahnesi nedeniyle rütük yapması gerekeni yapmış da diyebilirsiniz. Fakat hakikat bu değil. Bu karar daha önce eşi benzeri görülmemiş bir karar. Beyaz TV'deki apolitik magazin yorumcuları da vaziyeti anlamakta zorlanıyor zaten.
Bir göz daha var bence. Cumartesi bölüm hazır. İtiraz kabul edilir mi bilmiyorum. Ama 5 haftayı çok uzdum. İlk defa mı sizde duygulandım? Hatırlarsanız bir tane dizi vardı. Sen Anlat Karadeniz. Sen Anlat Karadeniz'in ilk bölümlerinde başta oradaki kızın parmağı kırıldı. Hem de düğün günü, yine gerdek günü eşi tarafından. Böyle çıtır çıtır sesleri duymuştuk hatırlarsanız.
Öyle bir ceza yine yoktu. Hamdi Atem'le yayınlanıyordu. Hiç öyle bir ceza da olmamıştı. Neden böyle bir şey şu anda bu kadar oluyor bilmiyorum. Bu arada Türk dizilerindeki tablo da bu yani. Neyse bunu geçelim, hakikate gelelim. Kadına yönelik bir şiddet sahnesi gerekçe gösterilerek dizi 5 hafta yasaklanıyor. Bu arada öyle kritik bir tarihe kadar yasaklanıyor ki. Seçime kadar yayınlayamazsınız deniyor. Fakat Kızılcık Şerbeti bize şunu gösteriyor. Bir kere Türkiye'nin hakim Müslümanlık anlayışı, Kızılcık Şerbeti'ndeki Ömer karakteriyle çok paralel. Ömer'in bakış açısının olumlandığı bu dizi, reyting rekorları kırıyor.
Yani arka masaya karışma sen kendi işine bak Müslümanlığı bu. İslamcıların kabusu da bu. Kendi halinde bir dindarlık İslam'ın politik motivasyonuna darbe vuruyor. O yüzden zaten bu tip bir Müslümanlık anlayışına süslüman diyorlar. İktidarın diziden rahatsız olduğu da ortada. YouTube fetvacılarından Hüseyin Çevik mesela diziyi konu edinenlerden.
Bir dizi ve milyonların izlediği bir dizi yine Allah muhafaza insanları dinden, imandan, ehl-i sünnetten ayıracak sahnelerle dolu. Daha önce konuştuk ama bu kadar detaylı konuşmamıştık. Bu Kızılcık Şerbet denen dizi haddi aşmaya devam ediyor. Giderek, giderek yoldan çıkmaya devam ediyor. Saçma sapan fetvalar koymuşlar içeri. Gereksiz sahneler doldurmuşlar içeri ve milyonlar izliyor. Mevzupları tanımadığınızı biliyorum ama bu kişinin YouTube'da yarım milyon takipçisi var, 29 Mart'ta yayınlanan bu fetvasla 70 binden fazla kez izlenmiş. Diziyi gerçekten milyonlar izliyor arkadaşlar, reytingleri çok iyi. Hem seyirci kızılcık şerbetinin bakış açısını olumluyor, hem de kızılcık şerbeti seyircinin bakış açısına yön veriyor. Ve günün sonunda, biraz önce dinlediğiniz şekilde hedef gösterilen dizi seçimlere kadar yasaklanıyor.
Bu yasak karar da kadına şiddet sahnesi nedeniyle alınıyor ki gelen tepkiler manipüle edilebilsin. 3 Nisan'da da kızılcık şerbetine dokunma hashtag'i trend topik oluyor. Böylece ideolojinin halk kesimlerine ne yolla aktarıldığına da tanıklık ediyoruz. Hadi şimdi bunun adını koyalım ve buna mistifikasyon diyelim. Kısa bir aradan sonra da ne anlama geldiğini işleyelim.
Aradan önce iktidarın ideolojisinin aktarım yoluna mistifikasyon demiştik. Peki ne demek istiyorum bununla? Anlatayım. İktidar kendi tabanını bir tür alternatif hakikat evrenine hapsetmeye çalışıyor. İşte bu çabaya mistifikasyon deniyor. Zaten sürekli olarak önerilen diziler de mistifikasyonun en çiğ örneklerinden olan Osmanlı dizileri. Müslüman kesimlere önerilen diziler de yine bu Osmanlı dizileri. filanca oyuncu var izlemesem olmaz filanca artist var ya Allah razı olsun be illaki bak söylüyorum git arkadaşım koruluş izle alparslan izle izleyeceksin yani tarih dizisi de var illaki izleyeceksen yani ben televizyon açmadan duramam diyorsan bize sana söz açıp belgesel izleyin açıp belgesel izleyin kardeşim
Yani bir şeyi gerçekliğinden koparmak, sömürüyü gizlemek, baskıyı ve zor aygıtını meşrulaştırmak gibi amaçlarla efsaneleri üretmek, hurafeleri üretmek. Özetle mistifikasyon bu. Mesela 2. Abdülhamid'in önüne bana borcunuz var diye bir tüccar dikiliyor. Tüccar diyor ki, dün gece rüyamda Peygamber Efendimiz'i gördüm. Bana dedi ki, Hamidimiz dün gece salavak getirmeyi unuttu, ihtiyacımı sizden istememi söyledi. Tabi Abdülhamid duygulanıyor. Hamidimiz demiş Hazreti Peygamber.
Abdülhamid de rüyasında Hz. Muhammed'i gördüğünü söyleyen bu adamı altına boğuyor. Adam hamidimiz dedikçe Abdülhamid bir kese altın veriyor. Adam hamidimiz diyor, Abdülhamid bir kese daha veriyor. Bana dedi ki, hamidimize söyle. Her gece getirdiğin salatı, selam ve zikri dün gece getirmeyi unuttu. Git ihtiyacın olanı ondan iste dedi efendim.
Hz. Muhammed'in ağzından çıktığı iddia edilen bu hamidinin sözü Abdülhamid'i çok etkiliyor. Bir daha söyle, bir daha söyle diye diye 6-7 dakikaya eritiyoruz. Göz yaşlarımız şelale tabii. Abdülhamid de oldukça gururlu. Her şeyimi vermeye hazırım falan diyor. Vallahi billahi tüm servetimi saltanatımı istese verirdim. Dün gece çalışıyorduk paşa.
Bu esnada sadrazam dağılıyor. Böylece politik bir karakter olan 2. Abdülhamid, İslam peygamberinin referansını alıyor. Çok güçlü bir referans bu. Buradan hareketle, 2. Abdülhamid'in karşısında konumlananlar ki içlerinde Mustafa Kemal de var, gayri meşru bir konuma düşüyor.
İşte mistifikasyon 3 aşağı 5 yukarı bu. Bu arada geçmişte Atatürk için de benzer nitelikli bir bakış açısı yaratılmıştı. Fakat yaratıcı zeka bu kalıba girmekle zorlanıyor. Sanatçı, mistifikasyonun çerçevesine hapsolmak istemiyor. Türk dizilerindeki muhafazakar temsili ilk kez 10 küsur yıl önce görmeye başlamıştık ve oldukça mistik bir karakterdi bu. Dindar görürdük de, Dindar'ın politik temsili ekrana taşınmazdı. İlk örneklerini başörtülü kadının dizilere girmesiyle gördük. Yani biz kişinin kimliğini başörtüsüyle kavradık. İlk örneklerde başörtülü kadın kendi gerçekliğiyle değil, mistifike edilerek, han bir iyiyi temsil ederek girdi hayatımıza.
Dolayısıyla bu karakterlerin gerçekliğini kenara bıraktık ve onu tümüyle romantik bir yerden kavradık. Hiçbir kötülüğü bu kişiye yakıştırmadık. Yani dizideki karakter bunu temsil ediyordu. Fakat gerçeklik bu değil. Aradan zaman geçtikçe seyirci tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi muhafazakar temsile alıştı. Hatta muhafazakarın sürekli ama sürekli iyiyi, güzeli, doğruyu temsil etmesi seyirciyi soğutmaya başladı. Hakikati resmeden,
Seküler ile muhafazakar arasındaki çatlağı gözleyen yapımlar böylece ilgi görmeye başladı. Dijital mecrada entelektüel bir örneğini bir başkadırla gördüğümüz yapımlar bu şekilde ortaya çıktı. Berkun Oya'nın yazıp yönettiği Bir Başkadır bu anlamda bir dönüm noktasıydı. Muhafazakarı da, seküleri de kendi gerçekliği üzerinden anlama çabasıydı. Fakat Total'e hitap etmiyordu. Bir televizyon dizisi değildi. Muhafazakar temsilin kendi gerçekliğiyle kavranmaya çalışıldı ve aynı zamanda Total'e hitap eden örnekler de şimdi şimdi ortaya çıkıyor. Kızılcık Şerbeti bu akımın ilk örneklerinden.
Muhafazakarı kendi gerçekliğiyle sunmaya çabalıyorlar. Fakat İslamcının hoşuna gitmiyor bu diziler. Bir Başkadır kendi mahallelerine değmediği için sorun olmuyordu ama Kızılcık Şerbeti öyle değil. Milyonlarca insan tarafından izleniyor ve işin bir başka boyutu Erdoğan'ın kampanyasına zarar veriyor. Neden zarar verdiğini açıklayacağım ama sonuç olarak dizi seçime kadar yasaklanıyor.
Çünkü Erdoğan'ın kampanyası bir gerçekliğin üzerine oturmuyor. Oturması da Erdoğan'ın işine gelmiyor. Son derece radikal bir sağ koalisyonla adım atıyorsanız, o zaman Türkiye halkının da bu derece sağcı olduğunu varsaymanız gerekir. Sonuç olarak AKP, MHP, Büyük Birlik, Yeniden Refah ve Hüdapar'dan oluşan radikal sağ bir ittifak kazanmayı hayal ediyorsa, Türkiye gerçekliğini reddetmek zorunda.
Arka masaya karışmayacaksanız bu kadar radikal partileri neden bir araya getirdiniz ki? Fakat Türkiye'nin hakim muhafazakar düşüncesi, bana kalırsa bu denli radikal sağ değil. Evet mutlaka bu kadar sağcı var ama majör değil. 21 yıllık iktidara rağmen, yarım yüzyıllık İslamcı yükselişe rağmen, Türkiye muhafazakarı Kızılcık şerbetindeki Ömer'i tutuyor.
Daha doğrusu Ömer karakterinin mesajını satın almaya çok uygun bir durumda Türkiye toplumu. Ya kim bu Ömer diyenler için gelin Kızıltı Şerbeti'ndeki Ömer'i daha yakından tanıyalım. İftar sahnesini hatırladınız değil mi? Şu arka masadaki içki içme meselesi. Akşamın devamında Ömer ile sevgilisi Kıvılcım tartışıyor. Yani bir insanın başı ister açık olsun ister kapalı olsun. Bir insan ister içki içsin ister içmesin.
E bu onun sorunu. Bu arada Kıvılcım iyi karakterlerimizden. Seküler, kentli, modern bir kadın. Fakat onda da ön yargı sorunları var. Bu eleştiriliyor dizide. Dindarlardan tedirginlik duyuyor. Ömer ise Kıvılcım'ın yanında ama muhafazakar mahallenin içinden biri olduğu için ön yargılarından arınmış bir karakter. Kıvılcım'daki bu tedirginlik halinin bir başka temsilini de daha önce Bir Başkadır'daki psikolog peri karakterinde görmüştük.
Peri de psikologtu ve başörtülü, köylü ve temizlik işçisi bir kadın danışanı ile yaşadığı çelişkilerine kendi psikoloğu Gülbin'e anlatıyordu. Nasıl da zeki bir şey. Zehir gibi, bıcır bıcır. Nasıl da güzel. Gencecik, tablo gibi kızın suratı. Ama ben yapamıyorum. Şey yapamıyorum yani, kızı dinliyorum, içimde kaçamadığım, kurtulamadığım bir öfke.
Öfke... Ne zaman başı kapalı biri gelse, otursa karşıma... Her seferinde... Saçmalama Peri diyorum. Onca sene okudun ettin. Bu ne diyorum? Bu ayrımcılık. Düpedüz ayrımcılık. Ötekileştirme bu işte. Sen ne yapıyorsun? Sen bunu yaparsan... Delirdin mi yani? Benzer bir duygu durumu Kıvılcım'da da var.
Fakat tabii çok daha gerçeklikten uzak bir temsil Kıvılcım'ın ki. Ya da bu boyutta bir gerçeklik kaygısı yok dizinin diyelim. Peri'nin öfkesi, nedensiz mi o tartışılabilir. Ama günün sonunda Peri de öfkeli, bizim kızılcı çerbetindeki Kıvılcım da öfkeli. Fakat Ömer, bu öfkenin karşısındaki sakin güç. Ama sen senin fikrine yakın olmayan birini gördüğün zaman hemen kılıcını çekiyorsun ona karşı.
Kızılcık şerbetindeki Ömer karakterinin Erdoğan'ın kampanyasına engel olduğunu düşünüyor. Tam olarak böyle bir muhafazakar bakış açısının parlamasından çok endişeliler. İktidar bu yüzden kampanyası boyunca korkuyu ve nefreti diri tutma telaşında. Seccade meselesi de oy kaygısından öte bir anlam taşıyor. Vay Kılıçdaroğlu seccadeye basmış o zaman oy vermeyelim gibi bir tavrın üremesi amaçlanmıyor herhalde. Muhafazakar mahalleye korku pompalanmak istediği açık. O korku seçim sürecindeki motivasyon olacak. Çünkü bu tip bir motivasyonun olmaması halinde gerçekten hiç parlak bir tablo yok karşımızda. Türkiye kime sorarsanız sorun iyi bir durumda değil ve Erdoğan artık herkes için bir inadın adı.
Düşünün, ilk TOG otomobilleri banttan indi ve neredeyse kimsenin gündemine bile giremedi TOG. Çünkü geniş kesimlerin gerçek sorunlarının hiçbirine merhamet olmuyor TOG. Uzakta bir yerde 1 milyon TL'lik bir otomobil. Orta gelirlileri de mutlu etmeye yetmiyor.
Böyle bir durumda Erdoğan'a sarılmanızın tek yolu kendinizi onunla aynı kimlikte hissetmeniz. Bu noktada Erdoğan Müslümanlığa dört elle sarılmış görünüyor. Fakat Kılıçdaroğlu'ndan farklı olarak rakiplerini kendisi kadar Müslüman olmamakla suçluyor. Mesela diyor ki, cennet kadınların ayakları altındadır. Vay Kemal, bak hadisi bile yanlış söylüyorsun. Bunları sana kim öğrettiyse doğru öğretti. Bu hadisin aslı...
Yani cennet annelerin ayakları altındadır. Burada böyle bir fark var. Bu program 5 Nisan'da Kanal 24'te yayınlandı. Yani tümüyle iktidar medyasıydı ve zaten büyük oranda Erdoğan seçmenlerinin izlediği bir kanaldı. Dolayısıyla verilen mesaj Erdoğan'ın kendi seçmenine verdiği mesajdı. Program neredeyse ikiye bölünmüştü. Bir kısmında seccade meselesi, diğer kısmında HDP karşıtlığı üzerine ikiye ayrılmıştı sorular. Bunun bir anlamı var. Kendi tabanlarına, kendi hikayesini anlatmak yerine korku pompalamayı tercih ediyorlar. Çünkü artık herkesin satın alabileceği bir hikaye sunamıyorlar.
Böylece tümüyle ideolojik mevzilerine çekiliyorlar. Ve bunun çalışmasını umuyorlar. Bu bir tercih değil, bu bir zorunluluk. Fakat bu bir zorunluluk hali olması Erdoğan'ın en büyük dezavantajı. Buradan Çağrı umuyor. Peki çalışacak mı? Bana kalırsa çalışmayacak çünkü gerçekliğimiz bu değil. Gerçeği bu kadar eğip büktüğünüzde absürtleşiyorsunuz. Absürdün peşine düşüyorsunuz. Bu durum önümüzdeki 37 gün boyunca oyunu arttırması gereken biri için çok yanlış bir taktik.
Ya da elinizde bundan başka bir şey kalmadı. Buna karşılık Kılıçdaroğlu seccade tartışması sürerken Saadet Partisi'nin iftarına gitti ve konuşmasına öncelikle bu meseleyi konuşarak başladı. Ben, ailem, eşim, çocuklarımız asla ve asla hiçbir kutsala saygısızlık etmez. Bunu da bilmenizi isterim. Hem bu benim hayat tarzıma, hayat görüşüme ve varoluşuma aykırı. Böyle iftiralardan, operasyonlardan siz samimi Müslümanlara sığınıyorum ve sözlerime yeniden başlıyorum.
Bu iki tarzdan hangisinin tutacağı 14 Mayıs'ta belli olacak. Fakat ben zamanın Erdoğan'ın aleyhine işlediğini düşünüyorum. 2018 seçimlerinden çok daha farklı bir atmosferdeyiz. 2013'den itibaren 2018'e kadar 4 sandık ve 1 darbe girişimi görmüştük. Bu süreler içinde seçmenler hep zinde tutulmuştu. Partileriyle seçmenler arasındaki ilişki hep antrenmanlıydı. Fakat son 4 yıldır seçim olmuyor. Üstelik son 4 yıl da herkes için öyledir kabus gibiydi. Bu nedenle gelecek yıllara ilişkin bir şey vaat etmeniz gerekiyor. Bir proje ortaya koymanız gerekiyor.
oyunuzu arttırmak istiyorsanız tabii. Fakat Erdoğan bunu henüz başarabilmiş değil. Üstelik başarması da çok zor çünkü 21 yıldır iktidarda. Dahası artık İmamoğlu ve Yavaş gibi geleceğe ilişkin umut veren lider adayları da parlamaya başladı. O halde mistifikasyona başvuracaksınız. Gerçeği eğip bükecek, hurafeler uyduracaksınız. Mutlaka görmüşsünüzdür. Kemal Kılıçdaroğlu'nun kampanyasının adı Sana Söz. Sana Söz.
...yine baharlar gelecek. Şimdi kampanyanın afişlerinde de Mahtanecika bileklikleri var. İşte uzatmayayım. Bilekliği Mart başında takıyorsunuz, dilek tutuyorsunuz. O ay içinde leylek görürseniz dileğiniz gerçek oluyor. Sonra bilekliği bir ağaca bağlıyorsunuz. İnsanlar da sosyal medyada leylek gördükleri zaman kayda alıyorlar, paylaşıyorlar. Belki önünüze düşmüştür. Her neyse. Bu Mahtanecika bileklerinin olduğu afişi neye benzetiyorlar biliyor musunuz?
Dar ağacına. Yanlış duymadınız. Baya baya böyle sana söz yine baharlar gelecek temalı bir kampanyadaki çaputu dar ağacına benzettiler. Bilmeyenler için konuyu bir özet geçeyim. İyi Parti'nin İstanbul İl Başkanlığı kurşunlanınca ya da iktidar cephesinin iddia ettiği gibi kurşun isabet edince Meral Akşener grup toplantısına mermi getirerek bizi bunlarla korkutamazsınız mesajı verdi. Şimdi tablo bu. Şimdi AKP sözcüsü Ömer Çelik Akşener'e cevabına bir kulak verin.
Seçim kampanyaları seccadeye ayakkabıyla basarak başladı. Ondan sonra mitinglerinde dar ağacı pankartı asarak devam etti. Şimdi de meclis çatısı altında kurşun sergisi düzenleyerek bunu sürdürmeye çalışıyorlar. Şimdi diyor ki, mitinglerde darağacı pankartı asıldı. Bu darağacı pankartı nedir diye baktım, gördüm ki bu matenjikaları darağacına benzetmişler. Şimdi gerçeği bu kadar eğip büktüğünüzde absürtleşiyorsunuz. Geçmişte de aynısını yaptığını düşünebilirsiniz ama bu sefer oyunu arttırmak zorunda olan bir Erdoğan var. Yani bir şey vaat etmesi gerekiyor. Fakat nedir Erdoğan'ın vaadi?
Hiçbir vaadiniz yoksa seçimi bir kimlik sayımına indirgemek istiyorsunuz. Fakat altını çizelim. Bu sizin bir tercihiniz değil. Bu sizin için bir zorunluluk. Erdoğan'ın sıkıştığı nokta da burası. Zorunda olduğu bir yolu takip ediyor ve en önemli silahı mistifikasyon. İşte bu nedenle zaman Erdoğan'ın aleyhine işliyor.
Önümüzdeki 37 günde şapkadan tavşan çıkartması gereken taraf ilk kez Erdoğan'ın kendisi. Ve zannedildiğinin aksine hiç güçlü değil. Tablo giderek netleşmeye başladı. 1-2 hafta içinde tam olarak resmi görebileceğimizi düşünüyorum. Tren Topi podbimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar arka masanın sizi ilgilendirmediği günler dilerim. Hoşçakalın.
Çeviri ve Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.