
4.771 kelime · ~24 dk okuma
Herkese merhaba. Geçen bölüm kurumlarımızın içinin nasıl boşaltıldığını 160 yıllık mülkiye örneğini merkeze alarak konuştuk. Köklü kurumların yıllar içinde ilmek ilmek oluşmuş geleneklerinin nasıl bir yıkıcılıkla ortadan kaldırıldığını gözler önüne serebildik diye umuyorum. Mülkeliler bölüme yoğun ilgi gösterdiler. Durumun ne kadar yakıcı olduğunu bizzat onlar yaşamıştı çünkü.
Bu bölümde de yine benzer bir temaya sahibiz. Ama bu kez, yıkılan kurumsal geleneklerin yerine nelerin ve kimlerin getirildiğine odaklanacağız. Odağımızda üç kurum var. Her birinin adını geride bıraktığımız iki ayda fazlasıyla duyduk. Akut, Afat ve son olarak Kızılay. Bu bölümde 21 yıllık iktidarın bu kurumların içlerini nasıl boşalttığına, bunu yaparken neyi amaçladığına ışık tutacağız. Tabii belli yöneticilerin isimlerini anmadan da geçmeyeceğiz. Örneğin son dönemin en çok konuşulan ismi, yarışmayan adam Kerem Kınık, nam-ı diğer Kızılay Başkanı. Veya Yunus Sezer, nam-ı diğer Afat Başkanı.
Bir yandan da Akut'un kurcusu Nasuh Mahruki'nin hikayesine de bakacağız. Çünkü kendisi 21 yıllık iktidarın yerinden ettiği yöneticilerden biri. Tüm bunları neden şimdi yapıyoruz? Bu kadar gündem varken neden bu konuyu konuşuyoruz?
Mülkiyedeki çürümeye mülkiyeliler yakından tanık olmuştu ama geniş kesimler durumu bilmiyordu. Fakat Afat, Akut ve Kızılay'ı hepimiz biliyoruz. Bilmekle kalmadık. On binlerimizi acı şekilde kaybettik ve binlerce insanın ölümünden bu kurumsal çürüme sorumlu. Bunu tarihe not düşmek adına yapıyoruz. Elbette izleyen bölümlerde Türkiye'nin aktüel gündemine geri döneceğiz.
Fakat aktüel gündemi değerlendirirken kurumsal çözülmeyi doğru anlamak gerektiğini düşünüyorum. Uzun zamandır trend topiği takip edenler arada sırada trend olmayan bir konuyu ele aldığımıza alışkındır. Ama merak etmeyin, seccadeyi de konuşacağız. Lafı daha fazla uzatmayayım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Siyasal rejimleri sınıflandırmak için farklı kategorizasyonlar yapmak mümkün. Örneğin iktidar yapısına göre bir sınıflandırma yapabilirsiniz. Veya iktidarın kaynağını nereden aldığına göre de sınıflandırma yapabilirsiniz. Mesela halktan geliyorsa kaynak demokrasi dersiniz. Ama bu bölümde başka bir sınıflandırma üzerinden konuşacağız.
Yöneticilerin yönetici olmalarını sağlayan vasıflarına göre sınıflandıracağız rejimleri. Buna göre kabaca dört kategori sıralayabiliriz. Nedir onlar? Meritokrasi, mediokrasi, kakistokrasi ve kleptokrasi. Pek çoğunu ilk defa duyuyor olabilirsiniz. Belki meritokrasiyi daha önce duymuşsunuzdur. Öyleyse biz de bildiğimizden başlayalım. Meritokrasi, erdemli, yetkin, liyakatli kişilerin yönetimi demek.
Zaten merit kelimesinin çevirisi de erdem, yetenek, ehliyet gibi sözcüklere karşılık geliyor. Yetenekli ve liyakatli kişilerin en üst düzey pozisyonlara gelmesi ve yönetimde söz sahibi olması anlamına geliyor meritokrasi. Bu nedenle eğitim, deneyim, başarı, yetenek gibi faktörler değerlendirilerek kişilerin yükselmesi sağlanıyor. Ha bu eğitimli kişiler yönetime nasıl geliyor? İktidar yapısına göre farklılık gösterebilir. Keşke mesela demokrasiler eğitimli, liyakatli insanların göreve gelmesine yardımcı olsa.
İkincisi medyokrasi. İsminden tahmin edebilirsiniz. Medyokır. Yani ortalama veya vasat gibi anlamlara geliyor. Yöneticiler genellikle popülisttir. Meziyetleri veya performanslarıyla değil, demogoji ustalıklarıyla öne çıkarlar. Vasatın arşa çıkarıldığı, telefonunu çıkar diyen dayı bu tip bir vasatın ürünü olabilir. İyiden kötüye doğru gidiyoruz yani. Sırada kakistokrasi var. Yöneticilerin en kötüleri veya en niteliksiz olanlarının yönetimde olduğu bir sistem bu. Yöneticiler genellikle çıkar odaklı hareket eder ve genellikle yolsuzluğa ve kötü yönetim uygulamalarına eğilimlidir. Sanki buna da pek yabancı değiliz. Sonuncusu ise kleptokrasi. Ki Yunanca kleptes, çalmak, hırsızlık yapmak anlamına geliyor. Bu rejimde yöneticilerin niteliğini özetlemek de yeterli sanıyorum.
Burada Türkiye hangi gruba girer diye sorabilirim size. Meritokrasi mi, medyokrasi mi, kakistokrasi mi, yoksa kleptokrasi mi? Meritokrasi olmadığı belli. Diğer üçünden birini seçeceğiz. Ne cevap versek ister istemez subjektif kalacağız. Ama objektif olmak gerekirse biz bir meritokrasi değiliz. Yani liyakatli insanlar bizi yönetmiyorlar.
Bu yüzden subjektif cevabı vermeyi size bırakayım, ben sizinle bir veri paylaşmakla yetineyim. Uluslararası Şeffaflık Örgütü'nün Yolsuzluk Algı Endeksi 2022 sonuçlarına göre Türkiye, son 10 yıl içerisinde en çok puan kaybeden ülkeler arasına girmiş. 2022 itibariyle 180 ülke arasında 101. sıradayız. İlk 100'e giremiyoruz bakın, ilk 180 ülke arasında. 2013'e baktım, yani bundan 9 yıl öncesine, o yıl 53. sıradaymışız.
2013 yılıyla kıyaslandığında 14 puan kaybederek 48 sıra gerilemişiz. Çok açık bir yıkım olduğu ortada. Uluslararası Şeffaflık Örgütü bu endeksi hazırlarken birkaç kriteri göz önünde bulunduruyor. İş dünyasının devlet ile ilişkileri, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele mevzuatı ve uygulamaları, kamu hizmetlerinde şeffaflık, medyanın rolü ve sivil toplumun gözetim kapasitesi gibi. Daha liste uzuyor bu arada. Yani bunların dışında 9 alt dal daha var. Ama burada saymaya gerek yok. Bu 4'ür yeter zaten Türkiye'yi 101. sıraya atmaya. Kısacası yöneticilerimize güvenmiyoruz. 21 senelik iktidar, devlet kurumlarında kadrolaşmak için fazlasıyla uzun bir süre ve bu 21 yıl daha bu çözülmeyi hızlandıran bir başarısız darbe ve denetimi iyiden iyiye ortadan kaldıran bir cumhurbaşkanlığı sistemi de gördük.
artık bir şirket gibi yönetiliyor devlet. cumhurbaşkanı istediğini istediği göreve atıyor, istediğini görevden alıyor. siyasetçiyle dışarıdan hakikaten kalite, kalifikasyonu yüksek ekipleri oluşturmak, benim her zaman bir lafım vardı. ülkeyi bir anonim şirket gibi yönetmek. burası önemli. aksi takdirde bürokratın, teknokratın eline avucuna düşersin, ülkeyi de doğru
Sonuç, vasıfsız ve ehliyetsiz yöneticilerin önemli koltuklarda oturması oluyor. Bunların bir kısmını tiye alabildik. Mesela Nurettin Nebati. Hazine ve Maliye Bakanlığı'na getirildiğinde olan canımıza değil, malımıza olmuştu. Ama 6 Şubat depremiyle yaşadıklarımız bize yanlış insanların önemli koltuklara oturduğunda ve bu koltukların temsil ettiği kurumların kültürleri yerle bir edildiğinde bedelin ne denli ağır olabileceğini de göstermiş oldu. Önceki bölümde mülkeyi yakından inceledik. İşte bu yüzden inceledik. 160 yıllık kurumun ne hale geldiğini anlatmıştık.
Şimdi sondan başa ilerleyelim. Akut'un, Afad'ın, Kızılay'ın çöktüğünü anlatmaya gerek yok da nasıl çöktüler sorusunu soralım. Ve hikayeyi Akut ile başlayalım. Oradan Afad'a geçeceğiz. 6 Şubat depreminden sonra arama-kurtarma faaliyetlerinde en çok duyduğumuz cümlenin neden koordinasyon eksikliği olduğunu ve nelerin bedelini ödediğimizi birlikte göreceğiz.
Türkiye'nin 100 yıllık tarihine baktığımızda ilk organize arama-kurtarma çalışmaları için Nasuh Mahruki'nin adını almamız gerekiyor. Başının Mahruki'nin çektiği bir grup yüksek ittifa dağcısının 1994 yılında Bolkar Dağları'nda kaybolan iki üniversite öğrencisinin kurtarma çalışmalarıyla başlıyor bu süreç. 100 yılı aşkın bir modernleşme tarihi var Türkiye'nin. Hem de bir afet ülkesi. Buna karşın sivil toplumun ilk organize arama-kurtarma faaliyeti akut, Kurucuları Türkiye'de giderek yaygınlaşan dağcılık sporunun yetkin isimleri. Öncü isim ise Karleopar ünvanlı Nasuh Mahruki. Bunlar yüksek irtifa dağcıları ve aslında ilk hedeflerinde de dağcıların kurtarılması var. Yani böyle afet arama kurtarma gibi bir amaç yok daha en başta.
1994 yılında Bolkardağlarında kaybolan iki üniversite öğrencisinin kurtarma çalışmaları Akut'un ilk deneyimi. İki üniversite öğrencisini kurtarmak için 14 gün boyunca Bolkardağlarında bulunan ekip başarısız oluyor ama başarısız olsa da bunun ne ilk ne de son kurtarma çalışması olacağını fark ediyorlar ve 1995'te Akut'u kuruyorlar. Aynı yıl içinde ekibi sadece dağcılık bilen gönüllülerle genişletiyor Akut. Uludağ'da kaybolan vatandaşları kurtararak ilk kurtarma faaliyetini gerçekleştiriyorlar. Bundan kısa bir süre sonra 1996'da da Akut resmi olarak dernek statüsünü alıyor. Ekibin tamamı yetkin dağcılardan oluşuyor bu arada. Bir gönüllü faaliyeti yani.
Bu anlamda yurtsever bir çaba da var ortada. İlk kurtarma faaliyeti de Uludağ'da 1996'da gerçekleşiyor. Bunu söyledik. Bu kurtarmanın ardından resmi olarak dernek statüsü alıyorlar. Gelecekteki olası dağ ve doğa kazaları için şimdiden örgütlenelim dedik. Şimdiden hazırlanalım. Çünkü bugün onların başına geldi. Yarın bir başkasının gelecek. Öbür gün bizim gelecek. Hazırlanmak lazım. Ve o döneminde Türkiye'nin en yetkin dağcıları biziz. Bize düşer bu iş dedik. Ben Karliopel ünvanına sahiptim o kazadan önce.
Benden başka da 6-7 tane 7.000'in üzerine çıkan dağcı vardı. Dolayısıyla bu konuyu üstümüze aldık sorumluluğu. 1995 yılında konunun içine girdik. Hani arama kurtarma yapacağız, gönüllü yapacağız, karşılıksız yapacağız bunu. Türkiye'nin mevcut durumunu bile anlamaya çalıştık. Arama kurtarma da kim yetkili, sorumlu, ne oluyor, ne biçim, daha da doğada bu iş. Biraz karışıkmış o. Servislama Genel Müdürlüğü, Afet İşleri Genel Müdürlüğü, Denizcik Ulaştırma Bakanlığı ve Jandarma Komutanlığı. 4 tane alana bölünmüş durumda Türkiye'nin arama-kurtarma yapılanması ve arazide dağda doğada hiç kimse yok. Jandarma ama bir teknik tırmanışı yapabileceği bir şey yok dedik. Bir de Türkiye'nin doğal afet ülkesi olduğunu öğrendik.
Türkiye'de birkaç yılda bir çok ciddi yıkımlara yolaşan seller meydana geliyormuş. Birkaç on yılda bir kitlesel afete dönüşen depremler meydana geliyormuş. Biz bunu 95'te fark ettik. Genç dinleyicilerimiz için bir uyarı, Türkiye için 17 Ağustos depremi, 1999 depremi gerçekten büyük bir milattı. O zamandan sonra afet bilincimiz gelişti. Ondan öncesinde gerçekten bir afet bilincimiz yoktu. Ha diyeceksiniz ki gelişti de ne oldu? Siz de haklısınız.
Neden 1996'da faaliyetler artıyor bu arada? Çünkü artık resmi dernek statüsünde Akut. Ekip genişlemiş ve bağış almaya da başlamışlar. Bunların üstüne 1998'de yaşanan Atana-Ceyhan depreminde gösterdikleri üstün çaba hem halk hem de devlet nezline takdir görüyor ve 19 Ocak 1999'da Bakanlar Kurulu tarafından kamu yararına dernek olarak tanımlanıyorlar.
Ancak akut ya da arama kurtarmanın önemi, 17 Ağustos gecesi 3'ü 2 geçeye kadar halk tarafından maalesef o kadar da bilinmiyordu. 17 Ağustos'ta gerçekleşen Marmara depremi, Türkiye topraklarında yaşayan herkes için hem deprem hem de deprem sonrasındaki sürece dahi bir kırılma yaşattı. Bu kırılmanın olumlu tarafında konumlanabilen tek topluluksa Akut olmuştu. Akut ekibi, 150 gönüllüsüyle 200'den fazla insanın hayatını kurtarırken ihtiyaç duyulan güvenistini de bir nebze de olsa akla sağlamıştı. Bunu sağlarken de dünyayı tekrar keşfetmemişlerdi. Yaptıkları aslında çok basitti. Doğru organizasyonu sağlayabilmek için liyakat sahibi, yetkin, soğukkanlı ve inisiyatif alabilecek insanları olması gereken yerlerde konumlamak.
Yani aslında meritokrasinin bize gösterdiği şeylerden bir tanesi. Liyakat sahibini yönetici yapacaksın. Bu kadar. Bu sayede de arama, kurtarma ve yeniden yapılanma alanındaki ihtiyacı görüp, kamu ve özel sektör kurumlarından STK'lara herkesin yaklaşımını değiştirerek bilinçlenmenin temelini atmaya çalışmışlardı. Fakat 6 Şubat'ta Akut'u göremedik. Daha doğrusu 17 Ağustos'taki biçimiyle göremedik. Kimi duyduk, kimi gördük? Afad'ı gördük.
Peki, devlet tarafından kurulan ve finanse edilen AFAD nasıl ortaya çıktı? Şimdi gelin 1999'dan 2009'a gidelim. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak 17 Haziran 2009'da kurulmuştu. En başta doğa olaylarının afet olmasını engellemek görevine sahipti AFAD. Afet esnasında yapılacak müdahale, afet sonrasındaki iyileştirme çalışmalarının yönetimi ve STK'ların koordinasyonunu gerçekleştirme amacındaydı.
Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan 2020 yılında İzmir'de gerçekleşen depremden sonra parti içi genişletilmiş il başkanları toplantısında bunu şöyle dile getiriyordu. Büyük Marmara depreminin ardından başlanan mevzuat düzenlemelerini hükümetlerimiz döneminde geliştirerek Sürdürdük Farklı kurumlara dağılmış imkan ve yetkileri Bir araya Getirerek Her depremde en ön safta yer alan AFAD'ı Yani Afet ve Acil Yönetim Durum Başkanlığını Biz kurduk Niye? İstedik ki Bütün bu STK'larımızı Bir araya getirelim Ve Buralarda Etki alanlarında bir zafiyet Oluşmasın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da dile getirdiği gibi bir araya getirme yani merkezi değiştirme fikri 2009 yılında bu üslupla dile getirilmediği için olumsuz karşılık bulmamıştı. Hatta hızlı ve çözüm odaklı olabilmesi için birçok bilim insanı tarafından olumlu karşılanmıştı. Bunu AFET uzmanı Kubilay Kaptan'ın ağzından dinleyelim. AFAD ilk kurulduğu zaman ben sevinçle karşıladığım derinlik şuydu, AFED organizasyonun bağımsız olarak, lütfen çok önemli bakın, bağımsız, özerk, merkez bankası gibi yöneticilerin söyledikleri için AFAD özerk olacak, siyasette ilgisi olmayacak, kesinlikle anında kimseye sormadan, kimseden emir beklemeden tepki verecek. Çok önemli, alkışladım ve dediler ki biz bütün AFED'le ilgili organizasyonları tek çatı altında toplayacağız. 14
sene önce AFAD'ın çalışma prensibi için önelilen fikir ne kadar mantıklı duyuluyor değil mi? Yani teoride güzel. AFED gibi anında hareket alınması gereken bir alanda Merkez Bankası gibi bağımsız ve özerk yapı fikri birçok insanın canını kurtarabilirdi. Ama planlanan vatandaşa sunulan değildi. Çünkü AFAD bir devlet kurumuydu ve bu kurum deyim yerinde ise yandaşlarla doldurulabilirdi. Koltuk dağıtılacak bir hazneydi AFAD. Hatta daha acısı, AFAD henüz kurulmadan önce de bu fikir vardı. Tekrar Kubilay Kaptanı dinliyoruz. 2003 yılında
iktidarı geldikleri zaman bir vesileyle Ankara'da bir tevzon kurumu Hipodrom'da kurulması için inşaat mühendisi olarak bana danışıldı. Nasıl yapabiliriz diye. O sırada bir vesileyle beraber yemek çıktık. Yemek sırasında bu partinin üst düzey yetkililerinden üç kişi yarım saat boyunca Türkiye Jockey Kulübü'ne nasıl kendilerinden adam sokarızı tartıştılar. Ben de hayretle izledim. Ve sonra beni çağıran, çok da sevdiğim, sonra onlardan ayrılan bir beyefendiye dedim ki, ya dedim yani Türkiye Jokeri Kulübü'ne adam sokmanız niçin önemli? Ne alakası var dedi, ne yapacaksınız? Hocam dedi, önemli olan o değil dedi. Önemli olan her yerde bizden birisinin olması.
O zaman anlıyorsunuz ne yapmak istendiğini. Şimdi doğal olarak AFAD ya da herhangi bir kurum, ziyaret edilenler eskileri, bize ait değil, bizden değil. Yeni kurulanlar sıfırdan bizden ve bizimkiler olacak. Ve bu sırada bilgi birikmiş olan bir bilgi birikimi var. Liyakatli insanlar var. Şimdiye kadar çile çekmiş, afetlerle görev almış, gönüllü olarak görev almış insanlar var. Onlar önemli değil onlar. Bilgi birikimi hiç önemli değil. Önemli olan ne? Bizim olması. Bizden olması ve sıfırdan biz bunları yapacağız. Bunu yapmak için her şeyi bitirdiler, her şeyi mahvettiler. Kubilay Kaptan'ın sözlerini de düşünecek olursak,
AFAD'ın kuruluşundan itibaren başkanlığını yapan insanların kariyerlerinin nasıl bir sıçrama yaptığını daha iyi anlayabiliriz. AFAD'ın ilk başkanı olan Mehmet Ersoy, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi kamu yönetiminden mezun olmuş. Mülkiyeli yani. Peki konuyla ne ilgisi var? Ersoy hayatı boyunca arama kurtarmadan tutun afete kadar bu konularda eğitim almamış bir siyasetçi. Yani eğitimi de yok ve bu konularda siyasetçi. Siyasetçi diyorum çünkü kamu yöneticileri tecrübesi olmasına rağmen 24. dönem AKP Sinop milletvekili.
Bir senelik AFAD başkanlığı sonrasında ne yaptı diye soracak olursanız, önce Aile ve Sosyal Politikalar Bakan Yardımcılığı, sonrasında ise İçişleri Bakanı Yardımcısı olmuş. Hala da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun yardımcısı olarak devam ediyor görevine. Mehmet Ersoy'dan sonra AFAD başkanlığına gelen ismi 6 Şubat depremlerinden sonra televizyonlarda daha sık gördük. O kişi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk cumhurbaşkanı yardımcısı olarak tarihe geçen kişi. Şu sesin sahibi. Siz kimsiniz ya? Siz kimsiniz? Ne olduğunuzu zannediyorsunuz?
Evet, Fuat Oktay. Fuat Oktay da tıpkı Mehmet Ersoy gibi AFAD başkanlığına geldiğinde o konuda eğitimi olan ya da sahada görülmüş gibi biri değildi. Ancak 4 sene boyunca AFAD başkanlığını yürüttükten sonra önce başbakanlık müsteşarı, sonrasında da cumhurbaşkanı yardımcısı oldu. Fuat Oktay'dan sonra bu makama geçen isim, AFAD başkanlığı yapmış en genç kişi olan Mehmet Güllüoğlu'ydu. AFAD başkanlığına gelmeden önce Kızılay'ın genel müdürlüğünü de yapan Güllüoğlu, önceki mevkidaşların aksine sivil toplum kuruluşlarında çok sayıda arama kurtarma çalışmasına katılmış, bulunduğu makamın hakkını verebilecek liyakata sahip biriydi. Yani bu kadar hikaye içerisinde tecrübeli olan tek kişi Mehmet Güllüoğlu'ydu. Gel gelelim o da 2020 yılında ne oldu biliyor musunuz?
Tanzanya'ya Büyükelçi olarak atandı ve şimdiki AFAD Başkanı Yunus Sezer'e geçti sıra. Sezer de tıpkı Mehmet Ersoy gibi kamu yönetiminden mezun olmuş, Afetya'da arama-kurtarma alanlarında önceden adı duyulmamış ve AKP döneminde yükselmeyi başarmış bir vali. AFAD'ın başına geçmeden önce Kırıkkale valisiymiş. Kırıkkale 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın en çok oy aldığı illerden biri. Kısacası devlete bağlı bir kuruluş olan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sözleriyle merkezi bir yapı olması hedeflenen AFAD ile birlikte, diğer arama, kurtarma ve ilk yardım kuruluşları etkisiz hale getirildi.
AFAD'ın başkanlığını üstlenmiş isimler ise siyasi kariyerlerinin ilerleyen dönemlerinde doldurdukları İçişleri Bakan Yardımcılığı veya Cumhurbaşkanı Yardımcılığı gibi görevlerle iktidarın ne denli parçaları olduklarını gösterdiler. Çünkü sistemin dayanağı koltuk dağıtmak üzere kurulu arkadaşlar. Koltuk dağıtmadıkları zaman yani güç ve para dağıtmadıkları zaman çuvallıyorlar. Koltuk yani güç ve para dağıtabiliyorsanız sizinle hareket ediyor insanlar.
koltuk dağıtamadığınız anda dağılıyorsunuz. Bu insanların her biri birer kamu yöneticisi olmaktan çok birer siyasetçiydi ve daha önce hiç arama kurtarma organizasyonu yönetmemişlerdi. Böylelikle bu kurumları yönetenlerin aslında o makamlar için yeterlilik sahibi olmaktan ne kadar uzak oldukları da anlaşıldı. Şimdi izninizle burada bölüme ufak bir ara verelim. Döndüğümüzde Akut'la hikayeye kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Aradan önce AFAD'ın kuruluş amacını, bu amaçtan nasıl saptığını ve başına getirilen yöneticilerin de siyasi kariyerlerini konuştuk. AFAD, arama-kurtarma çalışmalarının koordinasyonu için bu yapıları merkezileştirme iddiasıyla kurulmuştu. Bu yapıları merkezileştirmek için ortaya çıkan bazı durumlarsa akıllara kazındı. 1999'da Akut, halkın hemen her kesiminden saygı görüyordu. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit de Akut'a Ankara'da 49 yıllığına bir genel merkez binası tahsis etti. Fakat 2016'da Ankara Vahalli'nden tartışmalı bir tahliye emri geldi. Bu emrin Nasuh Mahruki'nin Akut'un başkanlığından istifa etmesi için bir dayatma olduğu daha sonra anlaşıldı. Mahruki'yi Akut'un başında istemiyorlardı.
Hatta Nasuh Mahruki, 2016 yılında köşe yazarlığı yaptığı gazeteye bu tahliye emri gelmeden önce şunu yazıyordu. AKP'li bazı yerel yönetimler, Orhan Karakurt'un baskısıyla ve yönlendirmesiyle kendi bölgelerindeki akut ekiplerine binbir zorluk çıkartıyor. Söz verdikleri destekleri iptal ediyor, yıllardır kullandığımız yerleşkelerimizden çıkmamızı, kendimize yeni yer bakmamızı istiyor, bize ihtiyaç duydukları operasyonları bile haber vermiyorlar. Kazazedelerin ve kayıp kişilerin hayatlarını tehlikeye atıyorlar.
Yine de Nassuh Mahruki 2016 yılında Akut'tan istifa etmek zorunda kaldı. O süreci Nassuh Mahruki katıldığı bir programda şöyle dile getirmişti. Nassuh Bey merhaba. 2016 yılında Akut Arama Kurtarma Derneği Başkanlığından istifa etmiştiniz. Yakın bir zamanda da Akut Derneği Onursal Başkanlığından istifa ettiniz. Bu istifalarınızın nedeni nedir? Akut'ta neler dönüyor? O kadar vaktimiz var mı?
şöyle 2016'daki zaten bu benim cumhurbaşkanlığı hakaret tehdit davası sürecinde. akuta da çok büyük tehditler geldi. zaten 10 yıldır beni akutun başından uzaklaştırmak için iktidar uğraşıyordu. yapmadı kumpas, yapmadı kötülük, yapmadı ne diyeyim artık kullanılacak kelime bulamıyorum. kalmadı. fakat 2016'da artık çok kararlı geldiler.
ve bizim yönetim kurulu üyelerine, benim en yakınımdaki insanlara, biz artık kesin kararlıyız, Nasuh'u alacağız Akut'un başından ve eğer Nasuh Akut'un başından gitmezse hiçbir operasyona çıkartılmayacaksınız, yerleşkelerinizden çıkartılacaksınız, Ankara'daki bütün işleriniz engellenecek, genel merkezinizi bile elinizden alacağız dediler. hatta sonra da şu tehdidi yaptılar benim ikinci başkanımla genel sekreterime yani 18 yıldır 16 yıldır beraber çalıştığımız ekip arkadaşlarıma eğer bu önlemler yetmezse sizin şirketlerinize de geleceğiz dediler. dolayısıyla ya Nasuh gidecek ya Nasuh gidecek dediler. iş oraya gelince ben de tabii ki mecburen istifa etmeyi kabul ettim yönetim kulu başkanlığından. Neticede bütün bu baskılar üst üste gelince içeriden de maalesef bir grup o baskıları fırsat bilerek içeride de bir ortalığı karıştırdılar. O tabii en büyük şok etkisi üzerimizde o yarattı. Çünkü böyle bir şey hiç daha beklemiyorduk açıkçası. Sonuçta 10 senedir uğraşıyorlardı, 10 senedir biz de kale gibi duruyorduk.
ya da hiçbir şey de olmuyordu. Tamam, operasyonu çıkartmıyorlardı, engelliyorlardı, bir sürü zorluk çıkartıyorlardı ama biz direniyorduk hepsine. Fakat en sonunda bir grup vazgeçti direnmekten. Ya şunu da sun gitsin de biz artık biraz yönetelim. Buraya havasına girdiler. Ben bunun yanlış olduğunu çok anlatmaya çalıştım insanlara. Yani burası herkesin gözü olan bir yer. Yani çok prestijli, çok kıymetli, çok el üstünde bir yer. Çok kuvvetli etik değerlerle buralara kadar getirdik. Şimdi bunu kaybederiz. Bu iş böyle olmaz. Bunun başka bir formülü olması lazım. Diye çok anlatmaya çalıştım ama olmadı. Neticede yönetim kurulu başkanlığına istifa ettim. Nasuh Mahruki'nin ayrılığı sonrasında Akut herhangi bir kurum tarafından direkt olarak hedef alınmasa da kendi içinde ayrışıp güvenilirliğini kaybetmeye başladı. Elbette gücünü de. Büyük bir motivasyonla kuruluyor, gönüllü bir ekip var ama iktidarın değilse Akut'tan gönderilmeleri gerekiyor. Önceki bölümde Moğol istilası dedim ya, bu baskının ardından kurucu ekipme de yollara ayrılıyor Akut'un. Ayrıca Nasuh Mahruki'nin ayrılığı sonrasında verdiği röportajın devamında anlattığı maddi kaynak yaratımı ile ilgili sorunlar durumun vehametini daha da net gösteriyor.
onu dinleyelim. Bütün bu başarıların arkasında devletin yani bir kuruş kaynağı yoktur desem yeridir. Bir de bir sürü zorluklar, engeller çıkartarak buralara kadar getirebildik AKUT'u. Ki buna rağmen, yani bakın devletin hiçbir kaynağını kullanmadığımız halde bu İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde ortaya çıktı biliyorsunuz bu türk evlere, türk balara bilmem nelere milyarlarca liralık araziler, mallar, mülkler, binalar, nakit, paralar, yardımlar neler neler yapılmış AKUT'a bir kuruş bile vermediler. Bir de üstüne üstlük genel merkezimizi bile mahkemeye yalan söylerek elimizden aldılar. Buna rağmen ben Akut'tan istifa ettiğim süreçte, bu cumhurbaşkanlığa hakaret tehdit kumpası sürecinde, Akut'un kasasında 1 milyon 100 bin lira nakit para vardı. Alacaklarıyla birlikte 4.8 milyon lirası vardı. Yani ben giderken neredeyse 5 milyon lira nakit parası olan bir kamuoyen çalışan bir sivil toplum kuruluşu bıraktım geride. Türkiye'de hangi dernekte böyle bir para olabilir? Düşünebiliyor musunuz? Devleti soymayan hangi derneğin böyle bir kaynağı olabilir? Bu kadar büyük bir yapıyla bıraktık.
Bu son genel kurulda onu da anlattım. Bakın dedim, bu para yarıya indi. Yani bizim bir sürü kaynak geliştirme projemiz vardı. Yüz yüze, yuvarla, adım adım, değişik değişik projeler, 5-6 tane. Bir tane bile ilave kaynak yaratma projesi bulamadılar. Diyorum ki, siz ne yaptınız bu kadar zaman? Bizim bıraktığımız paraları harcıyorsunuz. Para bitince ne olacak? Yani bu böyle olmaz ki. Neticede gelir yaratmamız lazım. Akut'un kaynağa ihtiyacı var. Operasyon yapabilmesi için, malzemelerini yenileyebilmesi için, eğitimlerini yapabilmesi için. Ama yani işte durum bu sonuç olarak. Sonuç olarak bir dönem AKUT bir dernek olarak bile etki gücüne sahipken devlet kurumu olan AFAD niye güven vermiyor? Hedeflenen merkeziyetçi kurumu olan AFAD neden halkın gözünde o merkezi kurum değil? Yani hayaller niye suya düşüyor?
Bu sorunun cevabı çok uzun zamandır birçok farklı problemin de cevabıyla aynı. Liyakat. Akut'un kuruluşundan Nasuh Mahruki'nin ayrılışına kadarki süreçte güven veriyor olmasının sebebi işi bilen insanların doğru yerlerde konumlanıp çözüme ulaşabilme yeteneğini göstermesiydi. AFAD ise kurulduğu 2009'dan günümüze kadar bunu hiç başaramadı. 6 Şubat'ın ardından yaşadıklarımız bu başarısızlığın resmiydi.
Televizyon kameralarını görünce insanları kurtarıyor görünmekten tutun, doğru ekibi doğru yere yollayamadığı için riskli binaların çevresinde harekete geçememeye kadar. İşte AFAD resmi buydu. O günlerde Hatay'da tüm bu koordinasyon eksikliğini iliklerine kadar yaşayan acılı bir annenin isyanı bize durumu anlatıyordu aslında. Yetkilileri sesleniyorum.
Dört gündür bizim üç tane çocuğumuz yaşıyor. Kuzenlerin yanlarında yaşadıklarını söylüyor. Afat geldi burayı bırakıp gitti. Hiçbir şey yapamadı. Bina devrilecek diye korkuyorlar hepsi. Burada sadece gönüllüler çalışıyor. Gönüllüler çalışıyor. Afat hiçbir şey yapmıyor. Gelsinler çocuklarımızı kurtarsınlar. Devletse devlet. Kim gelecekse gelsin çocuğumuzu buradan kurtarsınlar.
Yemin ediyorum gidiyorum o binayı yakarım. Geçtiler çocuklar. Avada liyakat sorunu sadece başkanlarıyla kısıtlı değil. Kurumun teşkilat şemasını incelersek, Afetlere Müdahale Genel Müdürlüğü dikkat çekiyor. Neden dikkat çekiyor? Muhakkak gördünüz. Epey bir haber olmuştu depremin ikinci haftasında. Buranın başında yer alan İsmail Palakoğlu, İmam Hatip eğitimini tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi.
sonrasında tasavvufla ilgili yüksek lisans da yaptı. Daha sonra da Türkiye Diyanet Vakfı ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nda çalıştı. Şimdi bu bilgilerin içinde yani Palakoğlu'nun özgeçmişi içinde AFAD gibi etkili olması beklenen bir kurumun en kritik görevlerinden birinde nasıl yer aldığını anlamamızı zorlaştıran bir tablo çıkıyor karşımıza. 2018'den beri AFAD işindeki farklı makamlarda bulunmuş olsa da Afetlere müdahale genel müdürlüğünde yer almasını, her yerde bizden birileri kontrolde olsun düşüncesi dışında tanımlayabilmek bana kalırsa mümkün değil. Örnekler bol. Hani şu elinde oku yayı, üzerinde okçu kıyafetiyle sahneye çıkan Afat Daire Başkanı belki hatırladınız, böyle ya hak! diye bağırıp, bilişimciler için ok atıyordu. Gerçekten freak show. DPM'in ardından, Şubat'ın ikinci haftasında epey bir paylaşılmıştı. Hatırladınız değil mi o görüntüleri? İşte böyle isimler, afet sürecini yöneten koltuklara oturdular bu süreçte. Kamudaki bilgi işlem yöneticileri içinde çok ayrı bir yeri olan, milli ve yerli değerleri öne çıkaran kıymetli isim AFAD Daire Başkanı Sayın İrfan Keskin'i ''Mesafeler Yürekte Başlar'' adlı sunumunu yapmak üzere alkışlarınızla mikrofona davet ediyorum. Evet, devam, devam. Alkışla devam. Yoksa sıkmıyor İrfan. Evet.
Merhaba Ankara! Gelmeyenler üzülecek mi şimdi? İki Cihan Serveri Peygamber Efendimiz için gaza niyetine! Ya Hak! Bilişimciler için, Kamu Bilişim Derneği'nin etkinliğine destek verenler için gaza niyetine! Ya Hak!
Şimdi işin artık özüne gelelim. Seçilmiş ile atanmış yöneticileri arasında bir fark vardır derler. Seçilmiş yöneticilerin seçmenlerine karşı sorumlu hissetmesi beklenir. Atanmış olan yönetici ise kendisini atayana karşı sorumludur.
Ama bu atanmışlar arasında da liyakat usulüne göre atanmış yöneticilerin durumu diğerlerine göre daha farklı oluyor. Yani liyakatliyseniz diğerlerinden daha farklı oluyorsunuz atanmış olsanız da. Neden mi? Çünkü zaten bu koltuğu hak ettiklerini düşündüklerinden atayana karşı daha az eyvallahları oluyor. Eyvallahları diyelim hadi buna.
Liyakatsizce o koltuğa oturan ise tüm varlığını ve konumunu kendisine atayan kişiye borçlu hissediyor. O kişi de Erdoğan, inanılmaz bir bağlılık. Niye? Çünkü o koltuğu hak etmiyor zaten. Fakat hak etse istifayı basar geçer sizi mi çekeceğim der. Bizdeki yöneticiler sanıyorum bu ilk söylediğime giriyor.
kim ne derse desin, kim ne söylerse söylesin. Iki bin yirmi üçte o seçimin akşamı bugün Amerika'dan Avrupa'dan Tayyip Erdoğan'a selme takmaya çalışanlar Allah biliyor ki içimizi o akşam Tayyip Erdoğan'ın önünde diz çökecekler. Diz çökecekler, diz Hal böyle olunca ne bir sorumlu bulabiliyorsunuz ne de bir istifa. Herkes bir başkasını sorumlu gösteriyor. Utanmazca cevaplar verebiliyorlar. Kimsenin istifa etmek gibi bir gücü yok. İstifa etmiyorlar değil, edemiyorlar. Bu sistemde istifa yok daha önce konuşmuştuk. Ancak kendilerini atayanlar tarafından görevden affedilebilirler.
Ama istifa etme ihtiyaçları da yok. Çünkü istifa onurlu bir eylem. Temsil ettiğiniz değerlere leke geldiğinde sorumluluğu kabul eder ve istifa edersiniz. Peki ya hiçbir değeri temsil etmiyorsanız?
siz zaten sizi atayana bağlılıktan öteye geçen bir erdeme sahip değilseniz. Oysa belli koltuklara oturma ehliyeti, daha başından bile olmayan insanların hangi değerleri temsil ettiğini tartışırsak konu uzar. İstifa demişken, bir istifa deyince akla gelen ilk isim Kızılay Başkanı Kerem Kınık. Şimdi kendisi seçilmiş bir isim. Sonuç itibariyle orada da bir kurumsal aygıt var ve Kızılay Başkanı Kerem Kınık seçilmiş. O aygıt tarafından, Kızılay tarafından. Cumhurbaşkanı tarafından atanmış değil yani. Ama içinden geçtiğimiz süreçte tarafını da belli etti Kerem Bey. Bakın çok değil. Bundan birkaç gün evvel, 27 Mart tarihinde Kızılay Başkanı Kerem Kınık, TBMM Deprem Araştırma Komisyonu'na bir sunum yapmak üzere geliyor.
Oturum sırasında CHP Milletvekili Deprem Araştırma Komisyonu üyesi, Jeoloji Yüksek Mühendisi Doktor Müzeyyen Şevkin, Kerem Kınığı istifaya çağırıyor. Kınığa, ''Neden istifa etmiyorsunuz? Çadır, kan, gıda maddesi satmak nedir?'' diye soruyor. Kerem Kınığı'nın cevabı ise bence ilginç. Kızılay Genel Başkanı istifa ettiği anda, yüzüğümüz gelir, iki ay içerisinde genel kurula gidilmesi gerekir. Kızılay Genel Başkanı, başkanıyla beraber yönetim kurulunun istifası halinde Kızılay'ın idari anlamda ki işlemleri durur. Kaldı ki oluşacak olan tartışmalarla sahada 300 bin gönüllümüzün bu anlamda yönetilmesi kaotik bir duruma dönüşür. Kızılay'ın idari anlamda işleri durur, sahadaki 300 bin gönüllümüzün yönetilmesi kaosa düşer diyor yarışmayan adam Kerem Kınık.
Şimdi, yeterince sorgulamayınca, e adam haklı krizin ortasını yönetim kurulunu değiştirmek, işleri içinden çıkılması zor bir duruma sürükleyebilir demek mümkün. Kısmen doğru da. Ama böyle düşünmek, olayı bağlamından koparmak olur. Yani aslında şunu sormak gerekir. Kriz çıktıktan sonra istifa etmesi değil mesele. Kızılay Başkanı Kerem Kınık belki de o koltuğa daha en başında oturmamalıydı.
AFAD'la beraber enkaz altında kaldığınız eleştirisi de yönetiliyor Kerem Kına. Kendisi bu eleştiriyi kabul etmediğini, artık kabak tadı vermiş bir argümanla savuşturmaya çalışıyor. AFAD'la beraber enkaz altında kaldığınız ithamını da kabul etmiyorum. Çünkü 21. yüzyılda insan kaybı açısından ve alan açısından
insanın yaşamış olduğu beşinci büyüğü afetle karşı karşıya geldi. Bakın ben afet tıbbı hocasıyım. Ömrümün yarısı savaşlarda afette geçmiş bir insandı. O Yugoslavya'nın dağılmasından bu yana, yani Bosna-Herzegovina'daki savaşta, Osoba'daki savaşta, Marmara depreminde bizzat hiç çalışmış bir hekimim var. İşim afet tıbbı. Afet yönetimi bölüm başkanı. Ben dünyada, Ukrayna Savaşı'nda da bulunduk, çalıştığım sürenin içerisinde alem çalışıyoruz. Bu büyük yıkımı, bu kadar yaygın bir yıkımı, 2000 Hiroshima bombası kadar
2000 Hiroshima bombası diyor yarışmayan adam. En çok kullanılan argümana sığınıyor. Deprem çok büyüktü. Oysa eleştiri hiç de böyle bir yerden değil. AFAD ile beraber enkaz altında kaldığınız sözlerin ardından, tahmin ediyorum ki akıl dışı kararlara ve akılla alay eden açıklamalara imza attığınız gibi bir eleştiri var. 2000 Hiroşima bombası demekle sıyrılabilecek bir mesele yok yani ortada. Zaten işin garip yanı da biraz bu. Hatırlayın, Yunanistan'da Mart ayının başında 38 kişinin öldüğü tren kazasının ardından Ulaştırma Bakanı istifa etmişti Yunanistan'da ama.
Bizde ise felaketin büyüklüğü gençler tarafından istifa etmeme gerekçesi olarak kullanıldı. Sizce de garip değil mi? Türkiye'de 38 kişinin öldüğü bir tren kazası olsa istifa eden birini görür müydük? Zaten daha önce olduğu gördük mü?
bizim memlekette felakete küçük olunca münferit olay canım diyerek, büyük olunca ise ama çok büyük felaketi diyerek üzerine yatmak artık adetten olmuş. Tabi bu istifa ve sorumluluk almak konusu biraz da etik değerlerle ilgili. Yani yozlaşıyorsanız eğer, fikren yozlaşıyorsanız, ideolojiniz yozlaşıyorsa, yönetme bakış açınız yozlaşıyorsa, dünya görüşünüz çürüyorsa zaten bu etik değerlere sahip olamıyorsunuz. Komedyen Şahın Gökbakar'ın da Kerem Kın'ı eleştirdiği sosyal medya paylaşımında vurgulardan biri buydu.
Yeterli değil, ben özür diliyorum hepinizden, istifa ediyorum der, çıkar giderdim sizin yerinizde olsa. Ama sizin yerinizde değilim. Maalesef ben ve benim gibi insanlar, ben ve benim gibi düşünen milyonlarca değerli insan bu ülkede, sizlerin yerinde değil. Sıkıntı orada, sıkıntı burada. Siz oralardasınız ve değer yargıları olan, etik değerleri olan, vicdanları olan, maneviyatları olan, liyakatları olan insanlar, sizlerin işgal ettiği görevlerde değil.
Kerem Kınık, Şahan Gökbakar'a cevap yetiştirmeye çalıştıkça, bir kurumun temsilcisinden çok şahsını savunan birine dönüşe verdi attığı her tweette. Öyle ki, en son 1 Nisan tarihinde attığı, ''Şahancım'' diye başlayan tweet, AKP sıralarında oturan isimlerin dahi çıkışına maruz kaldı. AKP Grup Başkan Vekili Bülent Tuğran, Kınıın tweetini alıntılayıp şu tweete atmış. ''Allah aşkına, Şahancım'le bulaşmak ne? Bu nasıl bir üslup? Yok mu sizin avukatınız, basın danışmanınız, açıklama yapılacaksa yapsın? Göreviniz, Recep İvedik tiplemesiyle bu seviyede bir polemik midir? Sadece işinize odaklansanız artık.
Yani Kerem Kına'da biraz daha üst düzey bir azar gelmiş. İşte kurumsallık ortada kalmayınca, kurumsal kimlik de ortada kalmıyor. Her kurumun başında istifa edemeyen isimler oturunca da, durum iktidar adına bile bir kangrene dönüşüyor. Kangren. Bela oldular. Diyelim ve bölümün yavaştan sonuna gelelim. Cumhuriyetin köklü kurumlarının yıpranması, kurumsal teamüllerin hiçe sayılması ve altlarının boşaltılması tekrar tekrar değinmemiz gereken en önemli meselelerden. Seçimlerin ardından yeni iktidarın da büyük bir ciddiyetle ele alması gereken bir konu bu. Bir önceki bölümde söyledik, mesele ne yalnızca AFAD, ne yalnızca MÜLKİ'ye. Üniversitelerimizden tutun Merkez Bankası'na, yargıdan tutun Meclis'e de tüm kurumlarımız 21 senelik bir iktidarın kadrolaşma hamleleriyle yok edildi. 15 Temmuz darbe girişimi ve Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişimiz bu kadro kapatma hamlelerine büyük bir ivme kazandırdı.
Trump Topik'te yıpratılan kurumlar mini serimize şimdilik burada bir nokta koyacağız. Çünkü Türkiye'nin siyasi gündemi bizi beklemiyor. Yetişmemiz gereken farklı konular da var. Ama yıpranan kurumlar temasını zaman zaman dönüp tekrar işleme ihtimalimizi de açık bırakalım. Mülkiye bölümünü dinledikten sonra bu minvalde pek çok mesaj geldi. Mesela, numune hastanesini de ele alın, devlet planlama teşkilatını da ele alın diyen farklı mesajlar.
Ama şu Kılıçdaroğlu'nun seccadeye basması olayı benim son dönemde biraz içimi kemirdi. Bir sonraki bölümü biraz da buna ayıracağız diyelim ve bölümün sonuna gelelim. Tren Topi'yi Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar kurumları yıpratılmış bu garip ülkede kendinizi yıpratmadığınız günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.