
3.804 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 30 Mart'ta alıyoruz. Bugün sizlerle trendleri belirleyen ama trend topik hiç olmayan bir konuyu konuşacağız. Çünkü trend topik konularını konuşmaya değer bulmuyorum. Onları konuşmaya kalksak gerçekten memleketin şu andaki ciddiyetine yakışmayan konular... Yok Fatih Erbakan, yok Muharrem İnce, yok Sinan Oğan, yok Yavuz Aralioğlu... Bunları böyle çok uzun konuşmak açıkçası içime sinmiyor. Bugünkü konumuz bir örnek.
Biliyorsunuz kurumlarımız 100 yılı aşkın süredir bir geleneğe kavuşan, yöneticisi değişse bile geleneğine yaslanarak çalışan kurumlarımız var. Bu kurumların özellikle son 10 yılda her biri kendi tek adamı tarafından yönetilen çadırlara dönüştüğünü gözlüyoruz. Kurumlarımızın içi boşaltılıyor diyoruz da nasıl yapılıyor ve sonuç ne oluyor? Bunu yakından gözleyemiyoruz.
Bu eksiği gidermek üzere sizlerle içi boşaltılan, geleneğinden koparılan ve ruhsuzlaşan kurumlardan birini anlatmak istedim. Bu kurum bir üniversite de değil. Sadece bir fakülte. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi. Nam-ı diğer Mekteb-i Mülkiye. Hatta böyle uzun, tumturaklı bir adı var. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane-i Ali Osmani. Ya da son 50 yıldır anıldığı adıyla Ankara Siyasal. Ankara Siyasal'ın dününü ve bugününü size anlatmak benim için hem kolay hem de zor.
Kolay çünkü o okulda 8 yılımı geçirdim. Yani bizzat tanıklığımı aktaracağım aslında bir yandan da. Zor çünkü okulun bugünkü halini tarif etmekte zorlanıyorum. Bu yüzden bugünkü halini uzun uzun anlatmayacağım. Bakalım nasıl olacak. Ama şunu biliyorum, Ankara Siyasal'ın öğrencileri, hocaları ve personeli de bu yıkımın farkınday.
hepsinin gözünün önünde gerçekleşti ve şu anki durumdan da hiç mutlu değiller. Ey vatan gözyaşların dinsin yetiştik çünkü biz ezgileri kulaklarına çalındığında geride kalan 160 yıldan nasıl koparıldıklarını gün gibi görüyorlar. Bugün umarım sizlere de bu yıkımı aktarabilirim. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Altyazı Bu toprakların yakın tarihinde en acılı, en çile dolu yılları belki de 19. yüzyılın ikinci yarısıdır. Bir tarım imparatorluğu olan Osmanlı'nın kurumları sanayi devrimini yakalayamamış, devlet mekanizması M.K. çağa ayak uyduramamış, ülkenin dört bir yanındaki savaşlar büyük yıkımlara neden olmuş. Bunları biliyorsunuz zaten.
Bu koşullar altında batılı anlamda bir devlet bürokrasisine ihtiyaç duyulduğunu anlayan Osmanlı Hanedanı birbiri ardına modern kurumlar inşa etmişler ve bu kurumlarda yetişenler cumhuriyeti kurmuşlar. Yani önemli bir gelenek bu. Bu noktada Türk modernleşmesinin üç temel kurumu sayılabilir. Harbiye, tıbbiye ve mülkiye. Bu kurumların ilki Mektebi Tıbbiye, 1827'de kuruluyor. Bugünkü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi. Ondan önce şifacılar var memlekette. Mektebi Harbiye ya da güncel adıyla Harp Okulu, 1834'te kuruluyor. Son olarak modern bürokrasinin yönetici elitlerini yetiştirmek amacıyla Mektebi Mülkiye. Kuruluş tarihi 1859. Konumuz da işte bu kurum.
Bunlar İstanbul'un göz bebekleri ama Cumhuriyet kurulunca mektebi mülkiye Ankara'ya taşınıyor. Ta 1936 yılında. Ankara Üniversitesi kurulunca da 1951'de mektep de oraya bağlanıyor ve yeni bir isim kazanıyor. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi. Bu esnada takvim yaprakları 5 Kasım 1936'yı gösteriyor ve genç mülkeliler İstanbul'daki okullarına veda ederek Bando eşliğinde Haydarpaşa'dan kalkan Ankara trenine biniyorlar.
Ankara, Ankara, güzel Ankara Seni göbek ister her atlık ara Senden yardımım var her canlara Hulusgarı'nda trenden indiklerinde biraz da hayal kırıklığı yaşıyor genç mülkeliler. İstanbul gibi kozmopolit bir yer değil o yıllarda Ankara. Yeni okulları İsviçreli mimar Arnold Egli'ye tasarlatılmış modern bir binada ama bina eski bir Ankara köyü olan Cebeci'nin orta yerinde. İstiklal Caddesi yok, Pera yok, Beyoğlu yok, Deniz yok. Bir kerişkinin orta yerinde başlıyor yani mülkelilerin eğitim hayatı. 600 yıllık kozmopolit bir metropol olan İstanbul'dan
Genç Cumhuriyet'in Bozkır'ın ortasındaki başkentine tarihi bir yolculuk. Öğrencilerin hepsi de yatılı bu arada. Tabii zaman farklı olsa da genç insan genç insandır. Ankara'da sıkıntı basıyor mülkelleri ya. Bir şey yok gerçekten. İstanbul'daki Şamatalı Eğrenci'nin yerini bürokrasinin Griton'a alınca mülkeliler Mavra'ya tutunuyorlar.
Kendilerini bir maskot aramaya başlıyorlar ve biraz da düştükleri durumla dalga geçercesine ineği, bildiğiniz ineği, maskotları olarak benimsiyorlar. Kim gelir İstanbul'dan Ankara'ya? Ancak inekler gelir. İnekler dünyanın en verimli, en faydalı hayvanlarıdır. Ama bir o kadar da uysaldır. Mülkerler de kendileri ineğe benzetirler. Biz bu devletin ineğiyiz derler. O yıl okul yaz tatiline girmeden önce de bir inek bayramı düzenlerler.
Bu bayramı lütfen bahar şenlikleriyle karıştırmayın. Politika'nın en derinlikli tartışıldığı bu okulda bayram da politik hicivden bağımsız değildir. Bir kere şenlik değil, altın çizelim, bahar şenliği değil. O bir bayram. Adı üstünde. İnek bayramı. İnek şenliği demiyoruz. Ne farkı var? Birisi daha bir bu toprakları özgüdür. Osmanlı'ya yaslanan gelenek nedeniyle bölümler mesela bayramda fermanlar okur.
Bu fermanlarda diğer bölümlere sataşılır, hocalara eleştirilir, ülkenin o günkü gündemleri hicvedilir. Fermanların dili de mümkün mertebe ağdalı bir Osmanlı ciğerle bezelidir. Mektebin rezil rüsva ültemolası, huysuz, şuursuz, tatsız, tuzsuz züppeleri, lüzumsuz insanlar güruhuyla başlıyoruz. Fermanı okuyan bu öğrenci zübbe derken uluslararası ilişkiler bölümüne takılıyor. Yani dışarıdan bir gözle dinlediğiniz zaman vaziyeti kavrayamayabilirsiniz. Burada lakaplar var, kendine ait bir jargon var. Dışarıdan anlaşılmıyor. Nitekim es verdiği anda pokemon uluslararası tezahüratları yükseliyor. Neden? Çünkü biraz önce zübbe denmiş. Zaten dikkat ettiğiniz gibi bu şekilde bir jargon var. Her bölümün böylece bir lakabı var yani. Uluslararası ilişkilere dedik zübbe.
kamu yönetimine abaza ya da tellak derler, maliye tahsildar, işletme bakkal, çalışma ekonomisi amele, iktisat geyikhan. Daha yeni bölümleri saymazsanız 90 yıla dayanmış bir gelenek İlek Bayramı. Tabii aktüel politikayı takip eden bir bayram bu. nasıl takip eder derseniz çok çeşitli örnekler verilebilir. Hem eleştirel anlamda hem de son derece mizayi anlamda. Mesela Refah'ın Vakti Geldi seçim şarkısını hatırlarsınız ya da hiç bilmiyorsanız bile duymuşsunuzdur diye düşünüyorum. Bu Refah'ın Vakti Geldi seçim şarkısının dillerde olduğu bir yıl hayal edelim. Dillerde, türkülerle, ellerde, çiçeklerle, gönülde, sevgilerle refahım.
refah partisi refahın vakti geldi diyorsa işletme bölümü de bakkalın vakti geldi diyor. ellerde türkülerle ellerde çiçeklerle gönülde sevgilerle bakkalın vakti geldi günün birlik olalım ellerle Bu el ele tutuşalım, fermanda buluşalım falan işin makarası tabi. Fermanlarda bu dostane dilden eser yoktur. Baya sert dalınır diğer bölümlere. Fakat sert dalınıyor diye gönüllerin kırıldığını düşünmeyin. O iki gün eleştiriye ses edilmez. Zaten mesele de budur. Eleştiriye ses çıkarılmaz. Eleştiriye büyük bir özgürlük tanınır. Gerçekten hocalara falan da sert dalarlar. Kendi adıma 8 yıl geçirdiğim okulda hiç ferman ekiplerine katılmadım ama inek bayramlarının hemen hepsini takip ettim. Bayramı bayram yapan fermanlardan çok bayramın açılış duasıdır. E tabii bayramlar dualarla başlar, inek bayramı da inek duasıyla başlar. Fermanlar işin gırgırıdır, iyidir de asıl önemli olan orada inek duası.
Ama bayram, Mülkiye İmam'ın duasıyla başlar. Öyle alalade bir dua değil. İktisat bölümü öğrencisi Burak Tufan, 5 yıl önce okulun izah dergisi, mizah dergisi demiyorlar. İzah dergisi Kazgan'a şöyle konuştu. İnek bayramı dediğimiz zaman akla tabii ki ilk önce fermanlar gelir. Ben 6 yıldır bu okuldayım. Kaç tane ferman gördüm diye soracak olursan saymaya çalışalım. 33, 34, 35, 36. Tam 36 ferman gördüm ben buna.
Ama bu 36 ferman, 6 duanın yerini tutmadı. Burak diyor ki, ben 36 ferman gördüm, bunların hiçbiri 6 duanın yerini tutmadı. Şimdi, dua deyince aklınıza İslami bir şey gelmesin. Fermanlar gibi dua da hiciv doldurur. Zaten şöyle adı, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane-i Ali Osmani Tüllabı'nın Dua-ül Muazzaması. Yani böyle geyikli bir şey var yani ortada. Okulun tiyatro topluluğundan bir öğrenci, o yılın Mülkiye İmamı seçilir ve İnek Bayramı onun duasıyla başlar. Bir tarım imparatorluğundan sanayi toplumuna geçişin, İstanbul ile Ankara'nın geleneksel olanla modernleşmenin tüm çelişkileri yani Mülkiye İmamı tarafından temsil olunur. İnek duası da Mülkiye öğrencilerinin amin dediği duadır ama öyle gerçekten dua değildir. Dua falan diyorum da yani tam olarak tiyatral bir şeyden bahsediyorum.
Önden imamın adamları ya da cariyeleri geliyor, salona şekerler atılıyor. O şekerler yensin diye değil, ezilsin diye atılıyor. Bayram şekerleri. Orada şamatalar, tezahüratlar, ıslıklar falan. Sonra başına kabuk sırtına cübbe geçirmiş bir tiyatro öğrencisi geliyor ve tema aşağıya son veriyor. Bir iki şakanın ardından kürsüye geliyor ve duayı okumaya başlıyor. Fakat şimdi gerçek bir duaya benzese hiç komik olmaz. İş ciddileşir. Yani dua eden insana gülünmez. Bu nedenle karikatür bir imam tiplemesidir bu. Yani komik olsun diye yapılmıştır zaten. Ne kadar karikatürdür?
Şöyle düşünün, AKP iktidarının hemen ilk yıllarında basında hedef gösterilmeye başlanır İnek Bayramı. Buna inek duasında taa 2010'da şöyle cevap veriliyor duayı okuyan öğrenci tarafından. Bir haberleşme nesliyatında, geçen yılki bayramımız hakkında ihmet hafa gelmez laftan fark ettiler. Hepiniz biliyorsunuz. Neymiş efendim? Fakültede utandıran İnek Bayramı. Şu mukaddet bayramımızın
gücünü, amaclarını anlamadan mesnetsiz haberler yapan bu gazetecilerin aklına kuponla elektrik süpürgesi dağıtma fikrini sokuver. Yarabbim! Bir kurum aslında İslamcı saldırganlığa maruz kalıyor ama bir yandan da dindar insanların da özgürlük talepleri olduğu için zihnimiz bulanıyor. Şimdi bu bir saldırı mıydı yoksa nezaket talebi miydi? Halbuki mülkiyedeki hemen her öğrenci en sağcısından en solcusuna kimse bu duayla sorun yaşamıyordu. Yani benim tanıklığım budur. Bu son derece tiyatral bir şey olduğu besbelli olan
İşte gösteriydi. Alaya alınan şey İslam'la uzaktan yakından ilgili de değildi. Bir bayram varsa dua ile başlamalıydı diye karar vermişler bundan 80 yıl önce. O geleneği de gayet komik şekilde devam ettiriyordu öğrenciler. Hakiki dua olsa komik olmazdı zaten. Yani o yüzden hakiki olmaması için uğraşılırdı.
O yüzden nezaketen en tiyatral haliyle kürsüdedir öğrenci. Gerçekle ilgisi yoktur yani. Bilen gözler, gören gözler anlar zaten. Yani bayağı dindar arkadaşlarımız da vardı. Onlarla beraber izlerdik hatta. Hiç alındıklarına, kırıldıklarına şahit olmadım. Çok samimi söylüyorum. Aramızda bunu konuştuğumuzu falan bile hatırlamıyorum. Yani ne biçim iş bu falan filan dediklerini bile hatırlamıyorum. Bayağı cumalara giden, böyle ibadetinde arkadaşlarımız da böyleydi.
Ama öyle tuhaf saldırılar, öyle uçuk yerlerde konuşuluyordu ki. Peki, gündemi karıştıran bir diğer konu da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki işte şu görüntülerdi. Hangi görüntüler? Arkadaşlarım bir taraftan ekrana verecekler. Kutsal değerlerimizin, Kur'an-ı Kerim'in, peygamberimizin inançlarımızı ayaklar altına alındığı bu görüntülerdi. Güya bu parodi. İki gündür söylüyoruz bugün, üçüncü günümüz. Bu İnek Bayramı, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde, Ankara Üniversitesi'nde yapılan İnek Bayramı'ndaki parodiler diyelim. Ama
toplumun vicdanını son derece rahatsız eden görüntülerdi bunlar. Mevzu şudur arkadaşlar, bu da bütün yaraşık unsurlarıyla en tepeden, en aşağıya tüm iktidar sahiplerine eleştiri tonu yüksek bir hiciv eseridir. O dönem kim hükümetteyse, kim Ankara Belediyesi'ni yönetiyorsa, kim dekansa, kim rektörse, bunların hepsinin sorumluluk alanlarına ilişkin eleştiriler barındırır. Şimdi İnönü de maruz kalmış buna, Menderes de maruz kalmış, Demirel de maruz kalmış, Hatta Kenan Evren döneminde bile devam etmiş. Sadece 70'lerde iç savaş ortamında İnek Bayramı kesintiye uğramış. İşte yani millet silahlı külahlı gezerken mizah yaşayamıyor maalesef. Ama hep devam etmiş. Bu arada sadece devlet erkanına değil, İnek Bayramı'nda dekana ve rektöre de çatılır. Mesela kütüphanenin 24 saat açık olması talebi, İnek Bayramları'nda dillendirilir ve sonra öyle olur. Yani öğrencilerin sesini yükseltebildiği bir adrestir İnek Doğası.
Mesela Küçük Amfi'nin sahne olması, okulun bir salonundan bahsediyorum. Onun sahne olması inek bayramlarında istenir ve oldurulmaya çalışılır. Hatta tekbir bile getirilir. Neden diyeceksiniz bunu söyledim? O kadar tiyatral bir şeyden bahsediyoruz ki İmam Shakespeare diye bağırır, salon Küçük Amfi sahne olsun diye cevap verir. Bak aslında torunumun torunu görüyorum şu sahneden. Ama biz yine de dua edelim değil mi?
imamın meclisinde. Shakespeare gibi işte. Şimdi dinleyince tabi biliyorum duygunuzu. Yaşatmazlar diyorsunuz bunu. Yaşatmazlar tabi. 80 yıldır yaşayan bu gösteri bu dönemde yaşayamaz. Biliyorum atmosferin nasıl olduğunu. Ama böyle normalmiş gibi yaşadığım şey yıllar içinde öyle marjinal hale geldi ki. Bugünden bakınca yaşatmazlar tabi diyorsunuz. Ama o günlerde zihnimiz daha karışıktı. Buraya da dalmıyorum oradan da çıkamayız. Ama şunu söyleyebiliriz.
Bir takım kanaat önderleri bu gidişatın daha özgürlükçü bir Türkiye'ye çıkacağını falan anlatıyorlardı bize. Gerçekten çok yanıldılar. 2000'li yıllarda ipuçlarını fazlasıyla veren örnekler yaşıyorduk bu saldırganlığa dair. Sadece görmek istemedik. 80 yıllık inek bayramı, 2000'li yılların ikinci yarısında sorun olmaya başlamıştı. Şimdi hazır yeri gelmişken o zaman ben çok sevimsiz bir görüntü ama onu da bir izleyelim derim. Ankara Üniversitesi'nde bir hadise meydana geldi. İnek Bayramı adına öyle bir isim koymuşlar. Ben dedim ki ne bayramı yaparsanız yapın. İnek Bayramı mı, Öküz Bayramı mı yapıyorsunuz, Manda Bayramı mı yapıyorsunuz? Ama çıkmış bir tanesi kafasına işte bir sarık sarıyor, bir cübbe giymiş, ben imamım diye böyle bağırıyor. Gerçekten hikayeyi durup dinleseler belki herkes hak verecek ama provokatif bir görüntü bağlamından koparılıp servis edilince milyonlarca insana meze oluyorsunuz. Şimdi izninizle burada bölüme kısa bir ara verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Aradan önce inek bayramı ve eleştiri kültüründen söz ediyorduk. Daha da söz etmeye devam ederiz ama şunu belirtmem gerekir. Eleştiri kültürünü gördüğümüz tek yer inek bayramı değil. Mesela, Soma'da 301 madencenin öldüğü yıla gidelim, 2014. O zamanlar akademi bu facialara ses çıkarmalı diye tartışmalar da olmuştu. 2014'e kadar neredeyse herkes susmuştu zaten. Sadece mülkiye dekanı konuştu bakın. Okulun kuruluş yıldönümünde konuşan mülkiye dekanı Prof. Yalçın Karatepe,
bu günlere ders niteliğinde bir konuşma yapıyor. Ne zaman? 8 yıl önce. Gayr-insani koşullarda, madenlerde, inşaatlarda, tehsanelerde çalışan işçilerimizin hayatlarını kaybetmelerini doğaüstü güçlere atıfta bulunarak kader, takdiri ilahi ya da son zamanlarda olduğu gibi fıtrat kavramlarıyla açıklayamayız. Bilimin ve aklın egemeni olduğu düzenlemelerin yapılması ve bunların sonucunda yaşanan elim olaylarının sorumlularının
hukuk önünde hesabını vermeleri sadece bir temenni olarak kalmamalı, çağdaş bir toplumda zorunluluk olmalıdır." E tabii belli bir bağlamı da olması beklenir eleştiriden. Yani böyle apır sapır eleştiriler de olmamalı, bir hakikate de yaslanmalı. Şimdi okulun dekanının eleştiri tonu bu. Tabii bu maalesef Yalçın Hoca falan kalmadı şimdi. Orhan Çelik adında bir kayyum var okulda. Bugünden bakalım akademideki bu sesi susturmanın kime faydası oldu? Bu sese itibar gösterilseydi belki de deprem faciası bu denli şiddetli yaşanmayacaktı. Bilime saygı gösterilseydi bu büyüklükte yıkımlar yaşanmayacaktık belki de. Tabii tüm bunlara bu sosyal medyanın da sorumluluğunu ekleyelim. İnek Bayramı'nın görüntüleri Facebook'ta, Twitter'da falan
tüm bağlamından koparılıp hedef gösterildi. Ama işte mesele bağlamından kopunca anlaşılmıyor. Bu, inek doğasının maalesef yumuşak karnıydı. Bağlamından koptuğu anda çok kötü resmedilebiliyordu ve bu yumuşak karnağa son derece sert sataştılar. Ama biz bağlama dönelim. Gerçeklik şuydu. Önce son derece apolitik, doğrudan hayatın içinden bir örnek. Mesela, Anayasa dersinde hoca okulu çok zorluyor. İnek duasında bu duruma da değiniliyor. Ne deniyor mesela?
Millet de zaten gayet keyifli, hep bir ağızdan. diyorlar. Daha politik eleştiriler de var tabi. Dekanın, rektörün eleştirildiği yerde hükümet de eleştirilir. Oradan sıra daha politik eleştirilere geliyor. Mesela Fazıl Say 2013 yılında bir Ömer Hayyam şiiri paylaşmış. Paylaştığı için bu şiir yüzünden yargılanmaya başlamış. Dua-ül-Muazzama'da da ona da dokundurulmuş. Şaraptan ırmaklar akacak diyorsun. Cenneti âlâ meyhane midir?
Her mü'mine dört huri diyorsun. Cenneti ana kerhane midir? Deyyuslar, fazla saygı bir benimle başımı belaya sokacaksınız. Hadi dünya mahkemelerine geçsin. Ahirette yaptıracaksınız başımı.
Aslında biraz hoşgörü hak eder inek duası. Mizah da biraz hoşgörü ister ama bu hoşgörü bunlarda ne gezer? Ülkenin önemli bir sanatçısı, bu medeniyetin önemli bir şairinin yani Ömer Ayyam'ın iki mısırasını paylaşıyor ve yargılanıyor. O zamanlar bu çok gündem olmuştu. Bunun inek duasında tiyeyi alınmaması tuhaf olurdu. Fakat kesip biçilse, bağlamından koparılsa çok kolay hedef haline gelebiliyor inek duası. Sonuçta politik bir dili vardır yani inek duasının.
sadece mülkiyelilerin anlayacağı lokal bir hicivdir. Zaten senede bir kere olduğu için hoşgörü talep edilir, talep edilir, istenir. Bu talep de duada şöyle dile gelir. Tekbir ile yola çıkıp, tekbir ile yola gelmemeyin. Velhasılı kelam senede bir günde olsa dilimize geleni söylemeye bize nasip ettin. Sonunda pişman etme yarabbi. Amin.
Senede bir günde olsa dilimize geleni söylemeyi bize nasip ettin. Sonunda pişman etme yarabbi. Tahmin edeceğiniz üzere 80 yıllık gelenek, iktidar medyasındaki abuk sabuk programlarda hedef gösterile gösterile yasaklandı. 2016'da İnek Duası'nı okuyan Mehmet Can Tan cargılandı ve 2017'de İnek Bayramı tam bir gerilimin adı oldu. Bayram yasaklandı.
Bu esnada İnek Bayramı'nı hedef gösteren televizyon programlarında işin ciddiyetinden eser yoktu. 80 yıllık bir geleneği öylesine nobran bir şekilde bitirmişlerdi ki okulun üzerinden bir Moğol istilası gibi geçtiler. 2017'de bayram yasaklanınca Karar Beyaz TV'de de konuşuldu. Nihat Doğan'ın falan katıldığı bir sabah programından bahsediyorum bu arada yani.
Allah kimseyi hastaneye, cezaevine falan düşürsün. Allah kimseyi bu masaya düşürmesin. Ben uyandırayım yani. Bu masada böyle bir enerji var. Dokunamıyorum. Ama doğru olan da bu değil miydi? Millet adına bir şeyler yapıyorsunuz. Zaten bizim istediğimiz açıklama buydu. Rektörlüğü tebrik ediyoruz. Biraz geç oldu ama bugün yapılacak şenlikler. Herhalde 1970 kaçtan beri yapılıyordu? 80 küsur senedir yapılıyor açıklayacağım. Öyle mi? 80 küsur senedir. 80 yıllık geleneği ne yaptınız arkadaşlar? Ruhuna El Fatiha rahmetliği nasıl bilirsiniz? Bir şey söyleyeceğim ama.
Öyle şirazen kayarsa 80 yıllık geçmişine de saygısızlık yapmış olursunuz. Bizim burada rektörlük doğru bir şey yapmış. Şimdi biz burada rektörlük üç gündür, üç gündür buradan rektörlüğü sıkıştırıyoruz. Press, press, press. Press, press, press. Sosyal medya ayakta, Twitter, Instagram vesaire olduğu gibi tetiklemeyi başardık. Onu söyleyeyim yani. Sonraki senelerde koskoca inek duası geleneği ineknameye dönüştürüldü. O ne demek? Efendim, cübbeli kavuklu imam tepki çekiyor. O yüzden biz bu imama imam demeyelim, filozof diyelim. Eee? Bir de filozof kıyafeti giydirelim. Tamam, peki duayı ne yapacağız?
İşte bu aminler falan olmasın, alınıyor millet. Mülkiye filozofu bir konuşma yapsın, ona Mülkiye imamı demiyoruz. Ona aminsiz man bir konuşma yapsın yani. 80 yıldır kimsenin aklına gelmeyen bu fikir Mülkiye'ye dayatılıyor. Mülkiye imamı, Mülkiye filozofu olabiliyor. 80 yıllık dua-ül muazzama da yasaklanmış oluyor.
Tabii böyle olunca bütün tadı kaçıyor İnek Bayramı'nın, katılım düşüyor. Ama öğrencilerin burukluğu da geçmiyor. 10 yıllar boyunca eski mezunların tanık olduğu bu geleneği neden yeni mülkiyeliler göremiyor? Araya pandemi giriyor, bayramlar yine yasaklanıyor derken... Garip bir yıla, 2022'ye geliyoruz.
O yıl filozof kılığında buruk bir şekilde sahneye çıkan öğrenci... ...ineknameyi okuması beklenirken... ...bir anda üstüne cübbe, başına sarık takarak... ...korsan biçimde inek duasını okumaya başlıyor. Ben bir imamım diye haykırarak. Kutsal
İnek Bayramı adı altında düzenlenen bir etkinlikte... ...dini değerler adaya alınır. Şirkin görüntüler Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesinde kayda geçti.
Cübbe ve Sarık'la kürsüde konuşmaya başlayan bir öğrenci, ben bir imamım diye bağırmaya başladı. Arkadaşları da onu alkışladı, kahkahalara boğuldu. Aslında bir protesto. Ben filozof değilim kardeşim, 80 yıldır buradayım, ben bir imamım diyor.
Ama anonsu duydunuz değil mi? Kutsal inek bayramıymış. Ya ne kutsallığı var? Hiç duymadım yani kutsal inek bayramı dendiğini. Öyle çarpıtıyorlar işte. Kutsal televizyonun eklemesi yani. Ben bir imamım diye bağırma hikayesi de şu. İmam yıllardır yasaklığı, filozof kıyafeti, inekname de kimsenin işine gelmedi. Fakat idare de duaya izin vermiyor. O halde filozof kılığında sahneye çıkan öğrenci biraz Truva'dı gibi geleneği yaşatma adına bir anda cübbe ve sarık yiyor ve şunları söylüyor. Şimdi bunlar yok ama. Ben neyim? Ben bir kara delik miyim? Ben bir kek miyim? Ben hiçliğin ortasında yüzen bir filozof muyum?
Bu esnada öğrenciye cübbe ve kavuk giydiriliyor. Salonda muazzam bir coşku, inanılmaz bir heyecan. Bine yakın öğrenci, Mülkiye İmam'ını ilk kez görüyor ve imam bağırıyor. Ben bir imam mıyım? Evet, ben bir imamım. Allah şahidim olsun ki ben bir imamım. Salon gerçekten inanılmaz bir coşkuyla coşuyor. Islıklar, tezahüratlar vs. Bu...
anların internette görüntüsü yok. Neden yok? Çünkü bu oyunu organize edenler de adli soruşturma geçiriyorlar. Mülkiyeler inek bayramlarını kimse görmesin istiyorlar. Çünkü korkuyorlar. Korkmakta da haklılar. O yüzden kendi aralarında yapıyorlar bu işi. Yüzden fazla mülki hocası 2016'dan sonra kamuda ihraç edildi. Öyle FETÖ'cü falan da değiller. Kimi Barış Akademisyeni, kimi o bile değil.
Bir gün onu da detaylı anlatırım ama okulun tüm akademik birikiminin üzerinden geçildi son 6-7 yılda. 2017'nin sonuna gelindiğinde mülkiyede pek çok dersin hocası kalmamıştı. Yani sadece böyle inek bayramına takma falan değil, kurumun bütün geleneği yok edilmeye başlandı. Zaten inek bayramı o geleneğin bir parçasıydı, onu kaldırdığınız zaman geri kalan eleştiri kültürünü yaşatmanız da kolay olmuyor. Bu inek bayramı sayesinde öğrencilerle akademisyenler arasındaki mesafe daralıyordu.
Bu mesafe daraldığı için öğrenciler örneğin arka kantinde akademisyenlerle sohbet edebiliyorlardı. Yani kurumun kültürüne dair bir şeydi. Oraya böyle daldığınız zaman kurum kendi reaksiyonunu veriyor tabii. 2017'nin sonuna doğru gelindiğinde mülkede pek çok dersin hocası kalmamıştı dedim ya. O yıl yapılan anayasa sempozyumu
Son derece duygusal bir atmosferde gerçekleşti. Sempozyumdan birkaç gün önce onlarca akademisyenin atıldığı duyuruldu. Birçoğu sempozyumda konuşmacıydı fakat içeri alınmadılar. Yani o gün okulun önünde gerçekten çok duygusal anlar yaşandı. Hocalar bir çabayla cübbelerini polislerin ayaklarının önüne falan bıraktı. Cübbeler ezilerek içeri girdi polis. Ben burada sözü uzatmayayım. Sempozyum'un açılış konuşmasını yapan Prof. Ayhan Yalçınkaya o gün istifa etti ve açılış konuşmasında şunları söyledi. 17 Eylül 2017'ye gidiyoruz.
Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim Dalımız, 1 Eylülden bugüne inanılmaz bir kayıp verdi. Nezahat Ezgi Oral, Aysun Gezen, Faruk Alpkaya, Dinçer Demirkent, Metin Öztürk, Reşat Barış Ünlü, Pınar Ecevitoğlu, Ahmet Murat Aytaç, Murat Sevinç, Zeli Haytöz ve Zafer Yılmaz. İşi espriye vurayım yoksa zırlayacağım burada ben. Şöyle düşünün, Anabilim Dalı Başkanı yapan bütün ekip bana oy veren, Hepsi atıldı. Şu anda bana oy veren tek kişi kaldı. Mehmet Ali Hoca. Onun da yaş haddinden emekliye geldi. Dolayısıyla son kez birlikteyiz.
Ayhan Hoca tabii işi gırgıra vurarak bu duygusal atmosferden kurtulmak istiyor ama herkesin boğazı düğüm düğüm, öfke sel olmuş. Ben de o salondaydım. Gerçekten herkes yumruğunu sıkmış, gözleri yaşlı yaşlı Ayhan Hoca'yı dinliyordu. Bir Moğol istilası gibi adeta. Taş üstünde taş bırakmamışlar. Ne bayramı kalmış okulun, ne eleştiri geleneği yaşayabiliyor. Bir tane kayyum var başlarında, adamı dinleyen yok. Üzerine bir de hocaları atılıyor, kurum nefes alamıyor.
Ayhan Hoca daha sonra diğer ana bilim dallarında atılan hocaların da ismini sıralıyor. Dakikalar sürüyor isimlerin sıralanması. Onlarca değerli akademisyen. Neredeyse her birini kişisel olarak tanıdığım bu ülkenin en aydınlık yüzleri. Benim kefaletime de ihtiyaçları yok oysaki. Yani ne haddime yani? Bunlar benim de hocalarımdı. Peki suçlu kimdi? Ayhan Hoca veda konuşmasında bu soruya cevap verdi. İnek bayramı yasaklanırken, dekanın seçimle gelmesi geleneği kenara atılmışken,
okulun dekanını yok atarken, mülkenin hocası kalmamışken siz neredeydiniz? Özellikle öğrenci arkadaşlarımız şunu sorabilirler. Bütün bunlar olurken siz neredeydiniz? Gerçekten aynı soruyu biz de soruyoruz. Biz neredeydik? Biz buradaydık elbette. Ve hepsi biz buradayken gözlerimizin önünde, içimizden koparıp alındılar.
Ve onlar alınırken biz, aman canım, onlar da şu imzayı atmasalardı. Aman canım, siz de rektöre çok yükleniyorsunuz. Aslında ben dekanı çok iyi tanırım, çok iyi çocuktur. Aman canım, bu kadar da üstlerine gitmeyin. Aman canım, siyasalı zaten hedef yapıp duruyorlar, iyice hedef haline getirmeyelim. Aman canım.
görünmeyelim. Büyük bir sessizliği, büyük bir gürültüye dönüştürmeye çalışanları özellikle ve özellikle zalim ilan etmeye kalkışan zihniyetlerle uğraşıyorduk. Ve gerçekten de biz o zihniyetle uğraşırken ne yazık ki zalime dönüşmüştük çoktan. Dolayısıyla bu arkadaşlarımızın atılmasından aslında hepimiz sorumluyuz. Bir kurumun üzerinden geçtiler ve günün sonunda ortada herhangi bir fakülteden hiçbir farkı kalmayan yavan bir şey kaldı. Ankara siyasalı el birliğiyle bitirdiler. 160 yıllık kurumu el birliğiyle bitirdiler. Tekraren ifade edeyim, bir tür Moğol istilası gibiydi yaşananlar. 2000'li yıllarda ülkenin en elit öğrencilerinin girmek için yarıştığı bir fakülte, bugün ilk 100 bine girenlerin yüzüne bakmadığı bir okula dönüştü.
Basit bir Taşça üniversitesinden, bir Taşça fakültesinden hiçbir farkı kalmadı. 3-5 sene önce açılan bir İBF'den farksız hale geldi Ankara siyasal. Tüm bunları neden anlattım? Bunun iki nedeni var. Birincisi, bunun yerine konuşacağımız konu Yavuz Aralioğlu, Muharrem İnce, Sinan Oğan, Fatih Erbakan falandı. Bu isimleri konuşursak, an itibariyle içinde bulunduğumuz durumu ciddiyetsizleştirebilirdik. Bunları konuşmayı reddettiğim için mülkeyi konuştuk.
İkincisi, bir kurumun nasıl içinin boşaltıldığını sizlere kendi tanıklığımla sunmak istedim. Çünkü bilin ki, mülkiyeye ne olduysa, aynısı Boğaziçi'ne de oluyor. Aynısı ODTÜ'ye de oluyor. Sadece üniversitelere değil. Aynısı meclise de oluyor. Harbiye'ye de oluyor. Diğer üniversitelere de oluyor. TÜBİT'a da oluyor. Devlet Planlama Teşkilatı'na da oldu. Ve elbette Kızılay'a da, AFA'da da oluyor. İşte görüyoruz. Bir Moğol istilası tüm kurumların üzerinden geçti ve yeni bir ruh da yaratamadı bu istila.
Ama üzerine ölü toprağa atılmış da olsa köklü kurumlar direniyorlar. Her ne olursa olsun kurumlar bu istila ordusunu bir irin gibi zihninin dışına bırakıyor. Mülkiye'de şu sıralar herkesin dilinde kahrolsun istibdat yaşasın hürriyet sloganı var. Elbette Mülkiye Marşı ile birlikte.
Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar kurumlarınıza sahip çıkabildiğiniz günler dilerim. Biz çıkamadık. Hoşçakalın.
yaşansın hürriyet kan olsun istihbar yaşansın hürriyet
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.