Podcast

245: Türkiye Sirkinde Erdoğanizmin son perdesi

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde, Ozan Gündoğdu geçtiğimiz haftanın gündem akışını derleyip toparlıyor ve geçen hafta konuştuğumuz "Anti-Erdoğanizm" meselesiyle birlikte okuyor. Erdoğanizmin tutarsızlıklarla dolu son çırpınışlarını masaya yatırarak, geleceğini konuşuyoruz, Anti-Erdoğanizm kavramını daha da açıyoruz.




Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.512 kelime · ~18 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 19 Mart'ta alıyoruz ve bu bölümde amacımız size güncel gelişmeler ışığında bir Türkiye fotoğrafı göstermek olacak. Bu fotoğraf önemli. Bunu yaparken çünkü son bir haftanın Trend Topik konularını sizlere sunacağız ve memleketimizin tüm bu hengame içinde neleri tartıştığını tarihe not düşeceğiz. Bir gazetecinin gözünden Türkiye nasıl görünüyor? Bu bölümün konusu bu olacak. Amacımız bir önceki bölümde andığımız anti-Erdoğanizmin kaynaklarını ne bilmek?

Erdoğan'ın karşısında nasıl birleşebiliyoruz? Daha önce birleşmiş miydik? Birleşince ne olmuştu ve bizi birleştiren duygu ne? Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Bu toz bulutu geçtiğinde bugünleri nasıl anacağımız son derece önemli. Çünkü Erdoğan'ın gidip gitmemesinden ziyade Erdoğanizmin akıbeti önemli. Erdoğan yarın gider. Peki ya Erdoğanizm? Depremin ardından arama-kurtarma faaliyetleri sürerken burada Trend Topik'te bir önermem vardı. Demiştim ki tarihe nasıl geçecekleri Erdoğanizmin kaderini belirleyecekti. Depremle beraber tarihe nasıl geçtikleri ortaya çıktı. Erdoğanizm tarihin kara bir sayfasına yazılacak artık. Bugünlerde bunu anlayamıyoruz çünkü tam bir freak show yaşıyoruz demiştim. Depremin ardından bir aydan fazla zaman geçti. Güncel ölü sayısı 50 bine dayandı. Binlerce kayıpta cabası.

Transkriptin tamamını oku

En büyük yıkımın olduğu kent Hatay. Özellikle İskenderun, Samandağ gibi ilçeler terk edilme riskiyle karşı karşıya. Kentin yönetiminde tek bir istifa yoktu ki Hatay valisi Rahmi Doğan depremin 37. gününde istifa etti.

Şimdi istifa haberini duyunca insanlar meraklandılar. Acaba biri sorumluluk mu aldı diye düşündüler. Fakat Frick Show dedim ya, sorumluluk duygusuyla değil, milletvekili olmak için istifa etti Atay Valisi. Geyin Haber'den Duygu Demirdağ haberi şöyle sunmuş.

Enkazda can veriyorsunuz. Günlerce kurtarılmayı beklerken soğuktan donarak ölüyorsunuz. Sele kapılıp ölüyorsunuz. Güç bela bulduğunuz çadırı su basıyor. Bir Allah kulu sorumluluk hissetmiyor. Bir Allah kulu istifa etmiyor diyorduk ya. İşte bugün bir Allah kulu istifa etti. On binlerce insanımızı kaybettiğimiz Hatay'ın valisi Rahmi Doğan istifa etti. Hayır deprem nedeniyle değil. Milletvekili adaya dayı olmak için. Bugüne kadar Hatay için canla başla çalıştım. Bundan sonra Hatay'ın yeniden inşası için çalışmaya devam edeceğim. Bugün itibariyle Hatay'dan ayrılıyorum dedi. Hatay için Hatay valisi olarak yapamadığı ne varsa bundan sonra Sivas milletvekili adayı olarak yapmayı planlıyor. Çünkü memleketi Sivas'tan aday olacak. Ben de sorumluyum. Bu görüntüde, bu yıkımda benim de günahım var, benim de vebalim var diyenlerin sayısı sıfır. Deprem bölgesindeki

Bakın 81 il valisi var, 81 tane. Bunun üzerine bir de merkez valileri var. Bu kadar vali içinde milletvekili olmak için istifa eden ilk kişi Hatay valisi oldu. 5 yıldır kentin idare amiri. Depremden sonraki istifa çağrılarının hepsine, şimdi siyaset zamanı değil diyen bir anlayışın istifa nedeni, profesyonel siyasete atılmak oldu. İnsanın aklına Sırrı Süreyya Önder'in 2016'da meclis kürsüsünde sarf ettiği şu sözler geliyor.

Siz değerli AK Partili üyeler, hükümet üyeleri, başbakan, sayın cumhurbaşkanı her konuşmanızda Allah bizi utandırmasınla bitiriyorsunuz. Allah bu duanızı kabul etti, utanma duygunuzu elinizden aldı. Keşke başka bir şey dileseymişsiniz. Herhangi bir utanma duygusu gerçekten kalmadı. Muhalif kamuoyunda en çok duyduğum ifade de bu. Ya hiç mi utanmanız yok diyor insanlar? Hiç mi insanın içine çıkarken ar etmiyorsunuz? Sen büyük bir felaket yaşamış bir kentin valisisin. Hele bir dur. Milletvekili adayı olmanın sırası mı? Ya kimse mi yok bu adamın çevresinde? Sayın Valim yanlış anlaşılır demiyor mu bu adamın çevresindeki kimse?

Ya da hiçbir dostu yok. Ya Rahmi yönettiğin kentte on binlerce insan ölmüş. Ölülerin daha kırkı çıkmamış. Hiç mi utanmıyorsun? Demiyor kimse. CHP Hatay milletvekili Suzan Şahin de bu konuya değinen bir konuşma yapıyor mecliste.

Yani Hatay valisi Rahmi Doğan'ın milletvekili değil, utanmama konusuna ilişkin. Suzan Hanım aynı zamanda bir depremzede. 6 Şubat günü de memlekete Hatay'da. Meclis açıldıktan sonra kürsüye geliyor ve yaşadıklarını anlatıyor. Bu utanma meselesi onun da gündeminde. Diyor ki, ben depremin 9. gününde aynaya bakınca yüzüme tükürdüm, siz nasıl utanmıyorsunuz? Bugüne kadar utanmadınız, tedbir almadınız, anlamadınız, dinleyeceksiniz.

Dinleyeceksiniz! Dinleyeceksin! Şu kadarcık küçücüktüm. Buraya kızılayı takar kumbarayla para toplardım. Kızılaya yardım olsun diye. Ben madalyalı bir kan bağışçısıyım. Ama şimdi kanımı verirsem satar mı diye düşünüyorum. Ne hale getirdiniz o güvendiğimiz kurumlar? Çadır satıyor, yiyecek yiyecek satıyor. Utanın! Ben 9 gün sonra erikli suyla saçımı yıkarken aynada yüzüme tükürdüm.

Suzan Şahin'in bu konuşması çok ses getirdi çünkü bir CHP'li vekil kimliğinden öte bir depremzede kimliğiyle çıkmıştı kürsüye ve samimi olmamak gibi bir olasılığı yoktu. Samimi bir konuşma yaptı ve Türkiye'nin vicdanına seslendi. Utanıyorum diye haykırdı mecliste. Şahin'in konuşması o kadar etkili oldu ki Cumhurbaşkanı Erdoğan tırnak içinde tenezzül etti, kendisine cevap verdi. Biz yaralıyız. Biz dertliyiz. Hanımefendi konuşuyor. Öyle senin konuştuğun gibi değil. Hatay milletvekiliymiş. Hatay milletvekili olmak seni bir yere kadar bağlar. Ama Hatay milletvekili olmanın ötesinde Cumhurbaşkanı olarak biz sadece Hatay değil, 11 ilin 11'inde de aynı hassasiyetle çalışmalarımızı sürdürdük, sürdürüyoruz ve sürdüreceğiz. Sistem tümüyle bir anonim şirket gibi yönetiliyor ve şirket olmanın doğası gereği şirketin sahibi olan patron sorumluluk almıyor.

Fakat henüz kimseye de görevden almış değil. Zira bu patron seçimle iş başına geliyor. Enseyi karartmamak, imajı bozmamak en önemli çaba şu günlerde. Tabii her şey yolunda gidince Hatay valisi Rahmi Doğan da diyor ki, e o zaman ben de vekil olayım. Yani her şey yolunda demek ki.

Gözü o kadar görmüyor ki, milletvekilliğine aday gösterileceğini düşünüyor. Eğer partisi de körse, Rahmi Doğan'ı Sivas'ta birinci sayıdan aday gösterir. Tam da bu freak show'a yakışan bir iş olur bu. Hatay'ın idare amirine bir de dokunulmazlık zırhı hediye etmiş oluruz.

Bu utanma duygusuna toplum olarak ihtiyacımız var. Hepimiz utanmalıyız. Arama-kurtarma faaliyeti sürerken nasıl sıcak yatağımıza girmeye utandıysak, yöneticilerden de utanma duygusunu talep etmeliyiz. Kimden mesela? Mesela İBB Meclisi AKP Grup Başkanı ve Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu'dan utanma duygusunu talep etmeliyiz.

Kendisini biliyorsunuzdur. İmamoğlu'na birebir markajla görevlendirilmiş bir isim. Kendince İmamoğlu'nun açığını bulmuş. CNN Türk'te Ahmet Hakan onu gösteriyor. Tevfik Göksu iki videoyu ard arda gösteriyor seyircilere. Böyle elinde bir tablet tutuyor. Önce 2019'da Ekrem İmamoğlu'nun Oğuzhan Uğur'a verdiği demeci dinletiyor.

İstanbul'un en çok korktuğu bu deprem sorunu siz göreve geldiğiniz takdirde ne kadar sürede çözülür? 5 yılda çözülür. Yani hayalci kimse olamaz ama 5 yılda bu çok hızlı hareket edilip çözülebilecek düzeyde. İmamoğlu duyduğunuz gibi 5 yılda bu işi hallederiz diyor. Sonra İmamoğlu'nun depremden sonra Uğur Dündar'a verdiği demeci dinletiyor. Sonra da diyor ki önce 5 yıl lazım diyordu şimdi 100 yıl diyor ehehe bakın. İstanbul 7'nin üstünde beklenen depreme hazırlıklı mı?

hızla hareket edersek, İstanbul'un sorununu çözmek için bize 100 yıl lazım. Ve önce 5 yıl lazım. Önce 5 yıl diyor, sonra 100 yıl diyor. Gerçekten tuhaf. İnsan 5 yıl lazım dediği şeye 100 yıl lazım der mi? Bunun üzerine İBB Meclisi Grup Başkanı Tarık Balyalı, İmamoğlu'nun 100 yıl lazım dediği konuşmanın aslını paylaşıyor. 20 yıldır yapılan hızla hareket edersek, İstanbul'un sorununu çözmek için bize 100 yıl lazım.

100 yıl sonra İstanbul zaten şu anki binaları eskiyecek. İmamoğlu son 20 yıldaki hızla devam edersek bize 100 yıl lazım diyor. Tevfik Göksu o son 20 yıldaki ifadesini kesiyor veya kestiriliyor bir şekilde ve hızla devam edersek bize 100 yıl lazım dedirttiriliyor İmamoğlu'na. Nereden geldik buraya? Utanma duygusundan geldik. Siyasetinize bir ahlaki çizgi belirlemek zorundasınız.

Yani bunu tümüyle ahlaksız bir şekilde yapamazsınız. Tevfik Göksu acaba bu çizgiyi nereden belirliyor? Yani nereden sonra, ya bu kadarı da ayıp olur, diyor. Burası belirsiz. Bu arada tabii bu montaj İBB meclisinde de konuşuluyor. Orada da izletiliyor aynı video ve ekliyor. Bir tarafta bir yerde kentsel dönüşüm yapacağım dediğinde 27 günde evrakı gönderen devlet başkanı. Bir tarafta İstanbul'un işini yüzyıla havale eden zihniyet. Tabii AKP ve MHP sıralarında alkışlar, kahkahalar, yuhalamalar vs.

Tam bir freak show diyorum ya. Nasıl da lafı çaktı bizim başkan. Duygu bu. Ardından İBB Mevlisi'nin MHP Grup Başkan Vekili Volkan Yılmaz söz alıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne adayken 2019'da videosu var. Tevfik Bey izletti. Bakın, soru şu. İstanbul'daki kentsel dönüşümü ne kadar zamanda halledersiniz? 5 yıl. 5 yıl maksimum adayken. Peki, Büyükşehir Belediye Başkanı olup o görevi üstlendikten sonra Uğur Dündar'ın İstanbul'da yedinin üzerine bir deprem olduğunda bunun yaralarını nasıl sararsınızın cevabı veya kentsel dönüşümü nasıl gerçekleşsin cevabı? 100 yıl. Adayken 5 yılda bir hallederim.

İktidar olunca vatandaş sana oy verdi arkadaşım. Kentsel dönüşümü yap diye, depremde benim başıma bina yıkılmasın diye oy aldın bu vaadinle. Ama iktidar olunca 100 yıl. Siyasetin geldiği seviye bu. Hangisi ya diyor 5 yıl mı 100 yıl mı? Yine kahkahalar, şamatalar falan. Sonra İBB meclisinde CHP Sözcüsü Tarık Buhalyalı durumu izah ediyor. İmamoğlu'nun asıl konuşmasını paylaşıyor. Biraz önce dinlediniz. Özür bekliyoruz bu kadar da ayıptır diyor. Ardından AKP Sözcüsü Murat Türk Yılmaz özürlük bir durum yok diye açıklama yapıyor.

Evet çok doğru olmamış, siyaseten etik bir durum değil. Ben bu konudaki üzüntülerimi ifade etmek istiyorum. Ama özürlük bir durum yok arkadaşlar. Çünkü kasten yapılmış bir mesele değildi. Sorun da burada işte. Ahlaksızlık bu şekilde toplumsallaşıyor. Hakikate sadakat anlamını yitiriyor. Kendisine Müslüman diyen kitleler iftira atmanın ne büyük günah olduğunu biliyor da

Harp hiledir diyerek kendince gavur saydıkları muhaliflerine gönül rahatlığıyla iftira atabiliyorlar. Bu noktada İslam dini, siyasal İslam'ın elinde bir tür hamura dönüşüyor. Sürekli yoğuruluyor da yoğuruluyor. Siyasal İslam'ın takipçileri, her türlü günaha İslam'a hizmet ettiklerini düşünerek ortak oluyor. Sonuç, toplum olarak yozlaşıyoruz. Hepimiz hilekar oluyoruz. Halbuki lafta büyük günah iftira. İftiranın içinde yalan var.

kul hakkı var, bir de gıybet var. Üç tane Allah'ın büyük günah olarak saydığı şeyi bir şeyin içine sokmuşlar. Bu günah meselesine şu yüzden girdim. Depremin üzerinden kırk gün geçti. Bakın on binlerce insan acı şekilde can verdi. Yakınların travmaları hala canlı. Ortada çok büyük bir enkaz var ve sorumlular ortada. Her şey apaçık bir şekilde görünüyor.

Peki, bir takım Konyalı'nın derdi ne bu esnada? Selin Ciğerci'nin Konya'da açtığı güzellik salonu. Bu günah meselesine işte bu yüzden girdim. TV100'den Ece Üner'in sunumuyla dinleyelim haberi. Mevlana'nın huzur dolu şehri insanı da bir o kadar misafirperver. Ben gerçekten gittim ve bunu biliyorum, gördüm. Gel ne olursan gel. Yeter ki Selin Ciğerci olma. Türkiye onu sosyal medya fenomeni olarak tanıdı. Sonra kendi markasını kurdu. İnsanlara istihdam yaratan, vergisini ödeyen bir isim Selin Ciğerci. Memleketi Konya'daydı, kendi memleketindeydi. Kendi güzellik merkezinin Konya Şubesi'nin açılışını yapmak için gitmişti. Gururluydu da ama

protesto edildi, adler linç edildi. Konya'dan defol sloganlarının atıldığı merkez hizmet veremeden kapandı. Ben Selin Ciğerci'nin adını daha önce duymuştum da kimdir ne iş yapar bilmiyorum yani. Bu protesto üzerine araştırdım. 20 yıl önce Yonca diye bir site vardı bilenler bilir. O sitede bebek okan rumuzlu bir fenomen kendisi. Belki de Türkiye'nin ilk fenomeni. Fakat kendisi transeksüel. Zorlu bir sürecin sonunda ameliyat da oluyor ve Selin Ciğerci adını alıyor.

Beşiktaşlı bir futbolcuyla da aşk yaşayınca popüler bir figüre dönüşüyor. Bu esnada güzellik salonları işletiyor. Hatta şunu da araştırdım. Ya bu güzellik salonu adı altında başka bir şey falan mı yapılıyor acaba? Böyle büyük bir tepki gelişiyor. Yok. Biraz sosyete takımına hizmet veren güzellik salonları bunlar. Magazinde falan adı geçen bir figür. Magazin figürü yani Selin Ciğerci. Fakat Konyalı'nın kanına dokunmuş bu durum. Sonuçta diyor bir transeksüel. Açtırmıyorlar salonu.

Sadece 30 bin kişi kalan, onları kılıçtan geçiren, kılıçtan'ın torunlarıyız. Orjinal bir durum. Orjinalliği şu. Ben Selin Ciğerci'yi tanımazken bu insanlar nereden tanıyorlar Selin Hanım'ı? Dinle, diyanetle uğraşan insan görüntüsündeki bu kişilerin de bana kalırsa Selin Ciğerci'yi tanımaması gerekirdi. Aynı topluluğun parçası değiller çünkü. Ya ben bile tanımıyorum. Sen nereden tanıyorsun? Öyle olmasını bekleriz.

Mesela bana deseler ki Selin Ciğerci diye bir güzellik salonu açıyormuş. Gidip protesto edeceğiz. Derim ki Selin Ciğerci kim? Bunlar dememiş. Tanıyorlar yani. Yani baya ilgililer bu meselelerle. Yeni bir tren topuya geçmeden önce kısa bir ara verelim burada. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Siyasete hiç girmedik, biraz da siyasete bakalım. Siyasette de muhafazakâr İslamcı partilerle Cumhur İttifakı'nın teması konuşuluyor. Burada Yeniden Refah ve Hüdapar'ın Cumhur İttifakı'na katılması an meselesi. Yeniden Refah'ın %1-2 dolaylarında oyu olduğu söyleniyor ve seçimde alacakları tutum kritik önemde.

Fakat bu zamana kadar AKP'ye muhalefet ediyorlardı. İstanbul Sözleşmesi'ne karşı oldukları gibi, AKP'den farklı olarak biraz daha ileri gidiyorlar, 6284 sayılı kanuna da karşı çıkıyorlardı. Dahası, kadın hakkı diye ayrı bir başlık açmayı bile tehlikeli buluyorlar. Hak diyorlar insan için aranır, kadın hakkı neymiş?

Böylece 6284'te çeşitli düzenlemeler yapmayı kabul ettirdik diyorlar AKP'ye. Türkiye'de sosyal gelişme muhafazakar ve seküler kesimler için farklı hızlarda yaşandı diye düşünüyorum. Seküler kesimler internete ulaşımın ve sosyal sermayelerin de etkisiyle çok daha ileri tartışmalar yürütebiliyorlar. Özellikle bu kadın meselesinde. Fakat İslamcı siyaset muhafazakar insanları, dindar insanları çağın çok daha gerisine taşıyor. Mesela Fatih Erbakan'ın 6284 ilişkin açıklamalarını bir dinleyelim. Yani bir eş biraz eve geç geldiğinde kocası kendisine neden geç kaldın, neredeydin bu saate kadar dese dahi, sen buna psikolojik şiddet uyguluyorsun denmesi son derece mümkündür bu kanundan dolayı. veya da kocasından bir cep telefonu istediğinde, hayır bu kadar paraya cep telefonu mu alınır? Ben sana bu telefonu almam dese, bu sefer de ekonomik şiddet uyguladı. Sonucuna ulaşılabilecektir. Sanki kadınlar, kocam bana telefon almıyor diye şikayetçiymiş, sanki kadınlar eve geç gelince kocam nerede kaldın diye soruyor diye şikayetçiymiş gibi. Mutlaka bunlar da şikayet sorusu da, yani tek derdimiz bu olsun. Bu arada İstanbul Sözleşmesi'ne ilişkin kavga da böyle başlamıştı.

Önce irili ufaklı İslamcı çevreler ses yükseltmiş, ardından iktidar bloğunda İslam-Doğu Sözleşmesi'ni savunanlar linç edilmeye başlanmış, onun da ardından bir kararnameyle sözleşmeden çıkılmıştı. Şimdi de benzer bir süreç işlemeye başladı. Var mı AKP'de 6.284'ü savunan derseniz, partinin grup başkan vekili Özlem Zengin, konuya ilişkin açıklamalar yapıyor.

Açıklamayı dinleyeceğiz ama mesele bu değil. Özlem Zengin, 6284'ü savunduktan sonra kendi mahallesinde ninç ediliyor sevgili dostlar. Tehlikeyi kavruyorsunuz değil mi? A Haber'e bağlanan Özlem Zengin'e 6284 tavrı soruluyor ve Zengin çekiniyor. Bu konuya ilişkin fikrimi söylediğimde tehdit ediliyorum diyor. O yüzden konuşmak istemiyorum diyor.

Açıklamalarını dinleyelim. Şimdi doğrusu artık bu konuyla alakalı konuşmak istemiyorum. Beni anlayacağınızı düşünüyorum şu sebeple. Dün akşam gördünüz. Ben hedef haline geliyorum Melih Bey. Yani bu konuyla alakalı Sayın Bakanımız açıklama yapıyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklamaları var. Fakat ne zaman ben bu konuya dair bir şey söylesem, normali çok aşan bir hedef olma hali ortaya çıkıyor. Ve bana sadece Twitter'dan değil, dünden itibaren görüyorsunuz zaten yapılan açıklamaları, saldırıları, çok düzenli, planlı bir saldırıya dönüşüyor. Ama bununla da kalmıyor. Ben telefonuma yüzlerce mesaj alıyorum ve tehdit mesajları alıyorum. Peki kim, neden tehdit ediyor Özlem Zengin'i? Bir gün önce meclise yaptığı şu konuşmadan ötürü.

Bu konu muhakkak surette Yeniden Refah Partisi'nin gündemindedir. Aynen Saadet Partisi'nin gündeminde olduğu gibi. İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılmasıyla alakalı 6.284 ile alakalı görüşlerini çokça kamuoyuyla paylaştı. Yeniden Refah Partisi'nin görüşüdür ama biz AK Parti olarak

Sayın Bakanımız Derya Yanık da bu konuda bir açıklama yaptı. Sayın Binali Yıldırım'ın da ifade ettiği gibi bu konu hiç gündeme gelmedi bu konuşmada diye ifade etti. Ve ben de buradan söylüyorum. Bizim için önemli bir konudur ve kırmızı çizgimizdir. 6.284. Peki tehdit eden kim? Bizzat kendi çevresi, kendi politik tabanları. Tablo ortada. Stefan Zweig'in mini romanındaki gibi. Durdurulması gereken bir amok koşusu bu. Amok koşusu.

Zihin körelmiş, bir hastalık hali. Kişi bir cinnet halinde koşuyor da koşuyor, koşuyor da koşuyor. Peki ne zamana kadar koşacak? Ölene kadar. Durdurmanız mümkün değil. Durduğunda kendisi de ölecek.

Fakat de siyasal İslam, daha önce de söylediğimiz gibi faşizmin bu topraklara özgü bir yorumu, ta nazilere kadar, oradan antikomünist nizam içinde ABD'ye kadar uzanan son derece otoriter bir ideoloji inşası örneği siyasal İslam. Yanlış anlamayın, her muhafazakar parti faşisttir demiyorum. İslamcılıkla muhafazakarlığı ayırıyorum. İslami bir düzen hayaliyle yapılan siyasetten bahsediyorum. İşte bu siyasetten çıkan sonucun bu olduğunu söylüyorum.

Bu hafta deprem bölgesinde Urfa ve Adıyaman'da sel felaketi yaşadık. Depremin yarısını sarmaya çalışan kent bir de selle sarsıldı. 18 kişi can verdi. Görüntüler korkunç. İslamcı yazar İhsan Şerocak ise bu kadar felaketin Allah'ın bir cezası olduğunu, bu cezanın nedeninin de 6.284 sayılı kanun olduğunu özlem zengine dokundurarak şöyle yorumlamış Twitter'da. Musibet yağıyor. Allah Teala bize acziyetimizi gösteriyor.

İbret alıp istiğfar etmek yerine, kadın cinayetlerini arttıran, boşanma oranlarını patlatan, hasılı Allah-u Teala'ya haşa hükümlerin ailede geçmez diyen kanun maddelerine kırmızı çizgi dersek daha çok belaya müstahak oluruz. Burada kırmızı çizgiyi de büyük harfle yazmış. Özlem zengine bunu yapan sana bana ne yapmaz? İstanbul Sözleşmesi kaldırılırken işleyen sürecin aynısı işliyor. 6284'ü savunan bir iktidar yetkilisi ibret olsun diye linç ediliyor. Tabana antipatik biçimde tanıtılıyor. Ardından o cenahta kimse 6284'ü savunamıyor. Şartlar kanunun kaldırılması için uygun hale gelince de gereken adım atılıyor. Ha İstanşel'in ocağı neden ciddiye alalım ki diyebilirsiniz. Ama işte bu tezgahın en önemli aparatlarından birisi oluyor bu tip isimler.

Urfa'daki sel felaketi üzerine Tarım Bakanı Fahriş Kirişçi de konuşuyor. Habertürk'te Kübra Par'ın konuğu olan Vahit Kirişçi uzun uzun kuraklık risklerinden bahsediyor ve sel felaketine olumlu açıdan yaklaşılması gerektiğini ima ediyor. Dinleyelim. Şu anda bir taraftan 15 canımızı aldı ama diğer taraftan da toprak Suya kavuştu. Durumu, çevreyi, hakikati kavrayamama bozukluğu mu? Bir cehalet mi? Yoksa tümüyle imaç kaygısıyla manipüle olmuş bir zihin mi? Yani bir ihanet mi? Karar sizin. Üzerini uzun lakırdıya bana kalırsa değmez ama valideki Hatay valisinde gördüğümüz durum işte burada Tarım Bakanı'nda da ortaya çıkıyor. Bu esnada deprem bölgesindeki mahrumiyet depremin ikinci ayında da devam ediyor.

İktidarın bu zamana kadar kurduğu değil, her şeyi biz yaparız, size gerek yok biçiminde özetlenebilirdi. Kuyruğu dik tutmaya çalışan, imaj kaygısı çok yüksek olan bir dil gözledik son bir aydır. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun 13 Mart'taki açıklamaları da belki de bu yüzden gündem oldu. Soylu halktan kahvaltılık istedi.

Esas itibariyle şu anda koli kuruguda en çok ihtiyacımız olan ihtiyaçlardan bir tanesi budur. İkincisi kişisel hijyen ve kişisel temizlik ürünleri. Şampuandan tutun ıslak mendiline kadar buna ihtiyaç var. Üçüncüsü çay, şeker, kahvaltılık. Yine yani burada mümkün olduğunca geçici barınma merkezlerinin gerek çadır olsun gerek konteyner olsun bunların standartlarını yükseltmeye çalışıyoruz. Önümüz Ramazan.

İftarı var, sahuru var. Bütün bunların planlamalarını ve hazırlıklarını da yapmaya çalışıyoruz. Anlatıyor soylu. Bunlar bunlar lazım diyor. Ve sözlerini şöyle bitiriyor.

Onun için bu konuda seferberlik halinde olan vatandaşlarımızdan taleplerimiz bunlardır. Tabii insanın aklına her felaketten sonra vatandaşa çay fırlatılması da geliyor. 40 gün olmuş ya, ayıptır. Türkiye'nin 19 Mart 2023 tarihi itibariyle geride bıraktığı bir haftada konuştukları işte bunlardı. Böyle bir ülke, böyle bir toplum, böyle bir devlet.

Bu tabloyu gören makul vatandaşın içine afakanlar basıyor. Burada makul vatandaşı vurguluyorum. Bu vatandaşın böyle çok derinlikli ideolojik fikirleri yok ama bir ideolojik itikadı var. Fakat bu ideolojik itikad da önemsiz. Belki HDP, belki CHP, belki İYİ Parti seçmeni. Belki marjinal demokrat, belki Türk milliyetçisi.

Zaten çoğunun zihni iklime göre şekilleniyor. Yani iklim değişir, Akdeniz olur, vatandaşın da bakış açısı değişir. Fakat ideolojik itikadın ötesine geçen bir başka ortak payda bu tabloda ortaya çıkıyor. O da nedir? O da anti-Erdoğanizm.

Çok ama çok kuvvetli bir birlik duygusu bu artık. Toplum, Erdoğancılar ve ötekiler diye ayrılmış durumda. Ötekiler birbirlerinden ne kadar nefret etse de, öteki olma duygusunda ortaklaşıyorlar. Sol görüşlü bir gazeteciyle, sağ görüşlü bir genç aynı konferans salonunda bir araya gelebiliyor. Sinan Ateş'in davasına üzülen bir Türk milliyetçisiyle, Selahattin Demirtaş'ın özgürlüğünü talep eden bir Kürt Türk genci tümüyle farklı dünya görüşüne sahip olmakla birlikte Erdoğan'ın karşısında olmaları nedeniyle ortak duygudalar. Ortak düşüncede değiller. Bakın altını çiziyorum. Ortak duygudalar. Bu nedenle şu birleşe birleşe kazanacağız sloganı bugünlerin en sembolik sloganı. Birleşe birleşe kazanacağız. Aday ben değilim, aday hepimiz.

Erdoğan'ın en büyük arzusu, ötekilerin ötekiler olarak, yani çok parçalı olarak kalması. Bu nedenle 3-5 Mart arasında seçimlere dönük motivasyonu kırılan İYİ Partililer, Muharrem İce taraftarları veya Erdoğan'ın karşısında olmakla birlikte bir biçimde Millet İfakı'na kararsız kalanlar. Ya Davutoğlu'yla mı, Babacan'la mı kurtulacak bir ülke diyenler. Özellikle İYİ Parti cephesinde 3-5 Mart krizi nedeniyle bazı çatlaklar oluşmaya başladı gibi görünüyor.

Mesela İyi Partili Yavuz Araleoğlu'nun bir açıklama yapması bu hafta başında ve parti içindeki muhalefete başlaması bekleniyor. Neler olacağını şimdiden öngöremeyiz ama beraber takip edeceğiz. Bu kesimlerin can sıkıntısı Erdoğan'a moral oluyor. O halde bu kesimlerin de daha candan, daha yürekli dahil olması gereken bir rüzgar yakalamalı anti-Erdoğan isim. Yani bu saydığım kesimlere, İyi Partili küskünlere, Muharrem İnce taraftarlarına veya kararsızlara

Sert bir tonla yüklenmek mantıklı değil. Bu arada birlik beraberlik duygusunu yükseltmek anlamlı. Daha önce yakaladı. Yan yana geldiğinde nelerin üstesinden geldiğini gösterebildi bu rüzgar. Anti-Erdoğanizmin gövdesini gördüğümüz ilk seçim değil bu seçimler.

Bu gövdenin Türkiye'nin en güçlü gövdesi olduğunu daha önce de gördük. 16 Nisan 2017 referandumunda bu kesimler aynı sandığa gitti ve aynı oyu kullandı. Hepimiz hayır dedik. Başkanlık yetkileri isteyen Erdoğan'a karşı bu ülkenin yüzde 49'u aynı cephede birleşti. Hatırladınız mı? Şili'de Pinochet diktatörlüğüne son veren 91 referandum şarkısı 2017 Türkiye'sinde viral olmuştu.

Bu videoyu Mühürsüz oylarla bile olsa hayır cephesi yüzde 49'u toplamış, İstanbul ve Ankara'da yüzde 50'nin üzerine çıkmıştı hayırcılar. Ama sıra hayırcıları, yani anti-Erdoğancıları aynı aday etrafında birleştirmekteydi. izlediğiniz için teşekkür ederim. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde anti-Erdoğanizm bunu da başardı. Ve bu cehennemin kapılarını kapatma olasılığı ilk kez o zaman gerçek bir olasılık oldu. Anti-Erdoğanizmin gövdesinin gücünü o zaman fark ettik.

Baya güçlü. Erdoğanizm'den daha güçlü. Çocukların sevgisiyle, gençlerin coşkusuyla, anaların duasıyla Mart'ta bahar getirdik, Haziran'da yazı getireceğiz. Her şey çok güzel olacak. Bekle İstanbul!

Muhalefetin kazandığı seçim iptal edildi. YSK'ya güven tümüyle sarsıldı. Buna rağmen yılmadı Ante Erdoğan'cılar. Gövdelerini daha güçlü gösterdi 23 Haziran 2019'da İstanbul'da. Dolayısıyla biz bu gövdeyi ilk kez görmedik.

2017'de de, 2019'da da bu gövdenin ne denli büyük ve güçlü olduğunu yaşayarak gördük. Bu gövdenin barışçıl mesajını, bu gövdenin dışa dönüklüğünü de gördük aynı zamanda. Ama omuz omuza durmayı, parti taraftarlığının ötesine geçip yan yana durmayı tam 10 yıl önce Gezi'de öğrendik. Bu memleketin tüm renkleri Gezi'de buluşmuştu.

hiç bir zaman bir başkası Yani bu halkın önemli bir kesiminin bildiği bir hikayedir yan yana yürümek. Yarınlara gururla yürüyebilmek. Çünkü bu memleketin hayrına her ne olacaksa artık Erdoğan'dan sonra olacak. Diyerek bitirelim. Tren Topi'yi Pollimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar yarınlara olan inancınız solmasın. Hoşçakalın.

Karışıyor nuruna dolu, nuruna yeni dünyanın adı.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)