Podcast

244: Silivri'den Bir Mektup: Tayfun Kahraman (Konuk: Meriç Kahraman)

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Silivri Cezaevi'nde yatan Tayfun Kahraman'a, 6 Şubat depremlerini, sorumluları ve kentlerimizi sorduk. Yazdığı cevapları eşi gibi şehir plancısı olan Meriç Kahraman seslendirdi. Bölüme Meriç Kahraman'la yaptığımız söyleşiyle başlıyor, bölümü İBB Deprem Risk eski Daire Başkanı Tayfun Kahraman'ın mektubuyla bitiriyoruz.
Mektubun tam metnine erişebilmek için tıklayın.




Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

6.158 kelime · ~31 dk okuma

Herkese merhaba, Erlak Şener'in masadan kalkışı, Kılıçdaroğlu'nun adaylığı, Muharrem İnce'nin dansı ve genişleyen ittifakları derken siyaset gündemiyle yoğrulduğumuz haftaları geride bıraktık. Biz sıcak siyasetin içinde debelenip dururken, Cumhuriyet tarihinin en büyük felaketi olan 6 Şubat depremlerinin etkileri sürmeye devam ediyor ve daha uzun sürede devam edecek. Son açıklanan resmi verilere göre kaybettiğimiz insan sayısı 48 bin 448'e çıktı. Hepimizin başı sağ olsun. Bölgenin tüm illerinde ama özellikle de yerle bir olan Hatay'da hala çok büyük sorunlar var. En büyük sorunlardan biri, insanların hijyenlerini sağlayabilecekleri suyun hala olmaması. Nitekim 12 Mart tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan da Hatay'ı ziyarete sırasında bu konuyu bizzat kendisi gündeme getiriyor. kullanma suyundaki sıkıntının henüz tamamen çözülemediğini biliyoruz. Yeni kuyuların devreye alınması ve arıtma tesislerinin aktif hale gelmesiyle inşallah bu meselede kati olarak

çözülecektir. Bölgede sıkıntılar şiddetli biçimde sürüyor ve bu sıkıntıların varlığını gayet iyi bilen Cumhurbaşkanı aynı gün aynı konuşmanın sonlarında Hatay halkından bir kez daha helallik istiyor. Milletimizin de şahit olduğu gibi her türlü gayreti göstermemize rağmen eğer sıkıntılar yaşadıysanız bize düşen değerli kardeşlerim sizlerden helallik istemektir. Hakkınızı helal ediverin.

Ediverin de önümüze bakalım. Vurgu burada. Bu bölümde bu 20 yılı konuşacağız biraz. 20 yılda neler yapmak lazımdı? Şehirlerimiz depreme hazır mıydı? Belli ki değildi. Ama neden değildi? Arama-kurtarma faaliyetlerinin yetersiz kalmasını da konuştuk depremi takip eden haftalarda. Neden yaşadık tüm bunları? Devlet ve binalar neden sınıfta kaldı? Ve daha önemlisi, bundan sonra ne yapmalıyız mesela? Yaklaşan Marmara depremine karşı kentlerimizi hazırlayabilir miyiz?

Transkriptin tamamını oku

Bu soruların cevaplarını ben vermeyeceğim. Çünkü bu bölümde iki konuğum olacak. Bir şehir plancısı, Dr. Meriç Kahraman, ilk konuğum. Önce kendisiyle kısa bir söyleşi yapacağız ve bölüm boyunca Meriç Hanım'ın sesini duyacaksınız. Bölüm boyunca Meriç Kahraman'ın sesini duyacaksınız ama ikinci konuğum size sesini duyuramıyor. Bu yüzden Meriç Kahraman'ın sesini duyacaksınız. Çünkü kendisi cezaevinde. Hem Meriç Hanım'ın eşi, hem de İBB Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel Yenileme Daire Başkanı.

Şehir plancısı Tayfun Kahraman. Tayfun Bey, Silivri ya da yeni adıyla Marmara cezaevinde olduğu için bu bölümde onun sesini maalesef duymayacaksınız. Onun yerine ilk konuğumuz Tayfun Bey'in eşi Meriç Kahraman Tayfun Bey'in bize yazılı olarak gönderdiği cevapları seslendirecek. Tayfun Bey'in adını bilenler cezaevinde tutulması neden olan davayı da bilirler. Bilmeyenler içinse Tayfun Kahraman'ın bölüm boyunca duyamayacağınız sesinden dinleyelim. Gezi Parkı park olarak kalmalıdır. Taksim Gezi Parkı'na Topçu Kışlası adı altında ya da başka herhangi bir yapılaşma olmayacağını, projenin iptal edildiğine dair resmi bir açıklamanın yapılmasını, Atatürk Kültür Merkezi'nin yıkılmasına ilişkin girişimlerin durdurulmasını, Taksim Gezi Parkı'ndaki yıkıma karşı direnişten başlayarak, halkın en temel demokratik hak kullanımını engelleyen, şiddetle bastırma emrini veren, bu emri uygulatan ve uygulayan binlerce insanın yaralanmasına, yurttaşlarımızın ölmesine neden olan sorunlar, başta İstanbul, Ankara, Hatay Valileri ve Emniyet Müdürleri olmak üzere

Tüm sorumluların görevden alınmasını, gaz bombası ve benzeri materyallerin kullanımının yasaklanmasını, ülkenin dört bir yanında direnişe katıldığı için gözaltına alınan yurttaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını, haklarında hiçbir soruşturma açılmayacağına ilişkin açıklama yapılmasını, 1 Mayıs alanı olan Taksim ve Kızılay başta olmak üzere Türkiye'deki tüm meydanlarımızda, kamusal alanlarımızda toplantı, gösteri, eylem yasaklarına ve fiili engellemelere son verilmesini, ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasını talep ediyoruz. Tayfun Kahraman Gezi Parkı protestoları sırasında Taksim Dayanışması'nın sembol isimlerinden biriydi. Dayanışmanın sözcülüğünü yapıyordu. Ve Nisan 2022'de Gezi Parkı davasında Can Atalay, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Mine Özer'den, Hakan Altınay'la birlikte 18 yıllık hapis cezası verilen ve haksız yere hapiste tutulan 6 kişiden biri oldu. Tabii 6 isim arasına bir de Osman Kavala'yı eklemek gerekir,

ki onun cezası ağırlaştırılmış müebbet ve kendisi 7 yıldır hapiste. Lafı daha fazla uzatmak istemiyorum ama son bir not. Tayfun Bey'in gönderdiği mektubun tam metnini, Pod B Medya'nın web sitesinde bulunan blog altında yayın alacağız. Bu blog sayfasının bağlantısını bölümün açıklamasından bulabilirsiniz. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Ülkece bilimin ve mekansal adaletin hiçe sayıldığı bir rejimin faturasını canlarımızla çekilen acılarla ödedik bundan tam bir ay evvel. Ve ödemeye de devam ediyoruz. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldiğinde 17 Ağustos 1999 depreminin üzerinden yalnızca 3 yıl geçmişti. Geride bıraktığımız 21 yıl boyunca iktidarın birikim rejiminin temelini ranta dayalı inşaat sektörü oluşturdu.

Neoliberal ekonomi politikalarıyla inşaat sektörünün önü alabildiğini açıldı ve şehirlerimizin deprem karşısındaki kaderi inşaat sektörünün ve piyasanın insafına bırakıldı. Şehir plancılarının bu resimde tuttuğu konum, bu süreci engelleme konusunda önemliydi. Çünkü şehir plancıları, binaların ve altyapının deprem riskine uygunluğunu belirlemek için gereken standartları belirliyorlardı. deprem risklerini azaltmak için yerleşim planlaması yapıyorlardı. Doğal afetlerde acil durum planlarını hazırlıyorlardı. Yani ortaya koyulan imar planlarının olası bir doğal afete karşı uygun olup olmadığını denetlemek şehir plancılarının göreviydi. Hal böyle olunca bir şehir plancısıysanız şehirleri piyasanın kaderine terk eden politik ekonominin de karşısında durmanız gerekiyor. İktidar sahipleri elbet bundan rahatsız oluyor.

Bugün bize mektupla cevaplarını gönderen Tayfun Kahraman işte böyle bir rahatsızlık yaratıyordu. Bunu 6 Şubat depreminden hemen sonra yaptığı medyaskop yayınında Ayşe Çavdağ'da anlatmış. Tayfun Kahraman'ın ve beraberinde tutuklanan diğer isimlerin özünde Gezi Parkı eylemleri nedeniyle değil, yaşanılabilir, güvenli bir kent hakkını savundukları için içeride tutulduklarına dikkat çekmiş. Diyordu ki, ya kentleri böyle yapamazsın. Böyle yapılmaz kentler. Böyle alt üst edemezsin, böyle yıkamazsın. Ve buna itiraz ettiği için, buna olan itirazı örgütledikleri için bu insanlar cezaevindeler şimdi. Tayfun'la Mücella'yı özellikle söylemek isterim. Çünkü Tayfun şehir plajları odasında. İstanbul Şube Başkanı'ydı Tayfun. Mücella'da mimarlar odasında. Onda mimarlar odası İstanbul Şube Başkanı'ydı uzun süre.

Doğrudan doğruya iktidarın kentsel dönüşüm inisiyatifini mahkemeler aracılığıyla da durdurmaya çalıştılar çok uzun süre. Niye durdurmaya çalıştılar? Deli mi bu insanlar? Yani durup dururken niye durdurmaya çalışsınlar? Yani şehirlerin daha iyi olmasına vesaire falan karşılar mı? O yüzden mi durduruyorlar? Hayır. İkisi de işlerini bilen insanlar. Şehrin nasıl bir şey olduğunu bilen insanlar.

durdurmaya çalışmalarının nedeni de şehrin bu şekilde rant merkezli kentsel dönüşümünün dönüştürülmesinin ileride başımıza açacağı felaketlere dikkat çekmektir. Nitekim bence zaten dediğim gibi geziyi örgütlediler, bunu da dış mihrakların bilmem nesiyle yaptılar vs. falan değil. Tam da iktidarı en çok kazandığı ve en çok kazandırdığı yerde durdurmaya çalıştıkları ve bunu iyi yaptıkları için oradalar.

Yani iktidarla da teması olan çok fazla müteahhitin canını yakmıştı Tayfun Kahraman. Zaten mimlenmişti yani. Olay Gezi'den çok önceye dayanıyordu. Tayfun Kahraman'dan kendisinin cevaplarına geçmeden evvel tekrar bahsedeceğiz. Ama artık söyleşi kısmına geçelim. Önce Meriç Kahraman'la yaptığımız kısa bir söyleşi var. Ona götürmek istiyorum sizi. Hazırsanız kaydı başlatıyorum. Meriç Hanım merhaba. Merhabalar Ozan Bey.

Şimdi bir şehir plancısı ailesiniz aynı zamanda. Yani hem eşiniz hem siz şehir plancısınız. Kamu hizmeti de görüyorsunuz aynı zamanda. Kamusal sorumluluklarınız var. Bu tabloya baktığınız zaman yıllardır bilim insanlarının uyardığı felaketle karşı karşıyayız. Zaten insanların bence öfkeli olmasının sebebi de o. Bilim insanları deyince genellikle jeologlar akla geliyor.

İnşaat mühendisleri akla geliyor da meseleye makro perspektiften bakmıyoruz gibi. Yani kentin geneline bakarak bir bakış açısı geliştirmiyoruz. Bu noktada şehir plancılarının sesi bana kalırsa daha az çıkıyor. Şehir plancısı olarak nasıl gördünüz bu felaketten sonra yaşadıklarımızı? Öncelikle çok gerçekten trajik, yani şunu söylemem lazım herhalde, bir vakit sonra biz bunu şey diye anacağız, işte Büyük Maraş Depremi. Büyük Maraş Depremi diye anmayacağımız bir süreci yaşayabilirdik, bunu el birliğiyle yaşayabilirdik. böyle kayıplar vermeyebilirdik. Bu hem afet öncesi hem de afet sonrası yapılması gerekenler yerine getirilmiş olsaydı biz bugün Büyük Maraş Depremi diye bir şey anmıyor olabilirdik. Yani 7.7-7.8 yaşanabilirdi ama bu Büyük Maraş Depremini büyük hale getiren o Richter ölçeğindeki rakamlar değil verdiğimiz kayıplar. Bunu vermemek mümkündü. Çünkü yıllardır raporlanan, söylenen, beklenen bu

Bölgede böyle bir depremin yaşanacağı aslında zaten belli. Hepimiz bunu biliyorduk. Belgelenmiş, raporlanmış uyarılar var. Fakat bunları dikkate almayan, kamusal sorumluluğunu, kamu öteritesi sorumluluğunu hiçbir şekilde yerine getirmeyen, işte 1999 depreminden sonra bir milat kabul ettiği halde bu konuyla ilgili depremi, afeti önceliğine almayan bir plansızlıkla karşı karşıyayız. Siz bu işin içindesiniz, şehir plancasısınız. Yani şunu anlamaya çalışıyorum ben. Böyle büyük bir tehlike var. Büyük bir felaket yaşama ihtimaliniz var ve diyorsunuz ki pek de önlem alınmamış. Niye? Bu ham kötülük mü, cahillik mi? Yani ihanet mi, cehalet mi? Hangisi?

Her ikisi de yani şu an oturuyoruz ve şunu biliyoruz işte 99 sonrasında yüzde 65 olasılıkla 30 sene içerisinde 7.5 şiddetinde İstanbul'da beklenen bir deprem var. Biz şu anda stüdyodayken bu gerçekleşebilir ve biz ne yapacağımızı biliyor muyuz? Hiçbir fikrim yok benim. Gerçekten. Sizin var mı? Yani buradan çıkabileceğimizi bile bilmiyoruz ki. Ne için yaşadığımız binalara güvenimiz var, ne sonrasıyla ilgili yapılacaklarla ilgili. Yani işte biliyorsunuz konteynerler vardı 99 sonrasında. Onlar neredeler, ne oldu? Bir şekilde bir karambol ve insanlara, işte bugün zaten açıkça söylenen bir kadere terk etme hali.

Bir yandan da başka bir mücadelenin içindesiniz. Eşiniz cezaevinde ve bir şehir plancısı olarak cezaevinde. Onun duygudur mu, nasıl? Yani onunla depremden sonra konuşma fırsatınız oldu. Mutlaka öfkeli, mutlaka duygusal ama nasıl değerlendiriyor bu tabloyu en azından?

Birincisi ilk defa aslına bakarsanız eli kolu bağlı durumda. Oradan hiçbir şey yapamıyor olmak. Hani sözünü söylemeye devam ediyor. Doğruları işaret etmeye devam ediyor. Ama hani ilk gün Hatay'da işte İBB'deki arkadaşlarıyla beraber, Hatay'da olması gerekirken orada tutuluyor. Aynı şey cami müjdeliği içinde geçerli. Dolayısıyla aslında hani hiçbir şey olmasa mesela geçenlerdeki ilk hafta Cuma günü görüştüğümüzde söyleyeyim. hiçbir şey olmasa su taşırdık, onu bile yapamıyoruz dedikleri bir hal ve buna hiç alışkın değiller. Dolayısıyla aslında Tayfun gibi yani İBB'deki daire başkanlığından tutun, Mimar Sinan'daki öğretim görevliliğinden işte 10 sene boyunca sadece şehir plancılığı odası İstanbul Şubesi'nin başkanlığını yapmış bir adam senelerdir bunlar yaşanmasın diye. Keza Mücella da, Can da aynı şekilde. Sürekli üreten ve bu çağrıda bulunan insanların bu şekilde buralarda tutulması aslında

Trajedinin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. En çok ihtiyacımız olduğu zaman da tayfun nerede? Cumartesi günü büyük deprem bilim üst kurulunun toplantısı vardı. Ben de oradaydım. O kadar çok insanla beraberdik. Tayfuna ihtiyacımız var. Tayfun nerede diyorlar. Çok son derece haklı bir soru olarak. Ama tabii yani şunu söylemem lazım, Tayfun Can Mücella aslında tam da bugün yaşadığımız yıkım ve acılar yaşanmasın, insanlarımız insanca yaşama, çalışma, barınma ve mülkiyet hakları rant çeteleri tarafından yağmalanmasın diye mücadele verdiği için içeride. Taksim'deki tek deprem toplanma alanı olan Gezi Parkı betonlaşmasın diye, Sulukuleliler 500 yıllık mahallesinden sürülüp şehir dışına atılmasın diye, mağduriyetten başka bir şey üretmeyen Fikirtepe ucubeleri olmasın diye, tozkaparanlılar, fititepeliler mülkiyet ve sağlıklı barınma haklarından edilmesin diye içerideler. Yani biz bu şehre ihanet ettik. diyerek suç ortağı olmadıkları, fail ayırmaksızın, tüm kent suçlarına karşı durdukları, dilsiz şeytan olmadıkları için içerideler. Ve onlar aslında hepimiz aynı şeyleri söyledik. Yani ben de bir şehir plancı olarak ama onlar hepimizden birkaç adım önde bunu söyledikleri için içerideler. Bir şey soracağım. Şimdi Tayfun Bey'in içeri girmeden önceki görevi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki görevi, deprem risk yönetimi ve kentsel yenileme daire başkanı. Evet. Ben sizi tanıyorum. Zengin insanlar değilsiniz.

Genelde böyle daire başkanları çok zengin olurlar. Yani baya paralı pullu insanlar olurlar. Çünkü değirmenin başında duran insanlar olurlar. Ne görevi vardı Tayfun Kahraman'ın? Yani oturduğu koltuğun yetkisi, görevi nedir? Ne yapıyor Tayfun Kahraman?

Tabii şöyle, bu daire başkanlıkları ciddi bütçeleri olan daire başkanlıkları ama tabii ki öyle liyakatlı bir cüzen var ki İBB'de şu anda görev değişiminden beri. Tayfun'un bizim hesap veremeyeceğimiz hiçbir şeyi olmadığı olamaz. Mesela şehir plancılığı odası başkanı iken belki kamu bir kısmı şey zannediyor, işte oradan bir maaş vesaire bir şey alındı. Hayır, bunlar tamamen gönüllülük esasında yapılan şeyler.

İşte her salı toplantı, buradan herhangi bir gelire vesairesi bir şeyse olmayan insanlar bunlar aslında. Dolayısıyla Tayfun'un mesela Maraş depreminden hemen sonra imzasının da olduğu, hep beraber çalışma arkadaşlarıyla ürettikleri İstanbul'un ilk müdahale ve tahliye planı raporu mesela. ya da bugün çokça sözünden edilen işte İstanbul için şu an deprem öncesinde ortalama başvuru sayısı bir buçukken şu anda beş bin beş bin artan yüz binlerce başvurudan bahsettiğimiz hızlı tarama teknikleri onun mevzuata geçmesi için elinden gelen her şeyi bakanlıklara iletilmesi vesaire yani Tayfun'un inanılmaz bir emeği var aslında hatta Sizin geçenlerde işte tekrar dinlediğim yayında işte afet eğitimi açısından mesela Tayfun çok acayip ekibiyle beraber kreşlere okullara bu konuyla ilgili afet gönüllere ekibi var ve gidip eğitim veriyorlar. Hani bu eğitimi aslında işte mesela tatbikatlardan bahsediyoruz. Gerçekle alakası olmayan tuhaf Ama bu eğitimlerin düzenlenmesinde, hızlı tarama tekniklerinde ya da müdahale ve acil ilk etaptaki tahliye raporlarında o kadar çok ciddi çalışmaları var ki hani bunu yatsımak, bunu yok etmek ya da işte yani zaten biliyorsunuz delilsiz, savunmasız içerideler ama bu kadar emeği sarf eden insanların bu şekilde cezalandırılması zaten akla fikre şey değil. Yani aslında baktığınız zaman bu rant

Yağmasından pay kapmak için bir takım star mimarlar, sözde plancılar gibi meslek onurlarını satıp, bilgi birikimlerini, kent suçu planlar, projeler için, para babalarına hizmet için kullansalar çok rahat hayat yaşayabilirlerdi. Ama Tayfun, Can, Mücella, onlar mesleki, beceri ve tüm emeklerini toplum yararına sunmayı seçtiler. Bundan da hiçbir zaman zerre pişmanlık duymadıklarını, bu şartlar altında değil toplumsal görevlerini bir an bile bırakmadıklarını aslında onları gören, izleyen herkes de şahit. Pardon.

Şey yapacaksan, dinleneceksen dinlen. Tayfun arıyor. Öyle mi? Nasıl? Telefonun hakkı var ya. Aç aç o zaman canım. Beni aramayacaktı halbuki. Sen aç aç. Çok özür diliyorum. Rica ederim. Tayfun? Tayfun?

Bu telefon aramasıyla birlikte Meriç Hanım'la söyleşimizi bitirelim. Tayfun Bey'in haftada bir kez, o da 10 dakikalık telefonla görüşme hakkı var. İnanır mısınız, bizim kayıt esnasında aradı Tayfun Bey, bize de denk geldi yani. Madem ki Meriç Hanım'ın sözlerini Tayfun demesiyle bitirdik, biz de konuyu buradan devralalım. Tayfun Kahraman'a sorduğum sorulara ve verdiği cevaplara geçmeden önce tanımayanlar için kendisini çok kısaca tanıtayım. Tayfun Kahraman, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi şehir ve bölge planlama bölümünden mezun, yüksek lisansını da aynı üniversitede kent planlama alanında yapmış. Doktorasını da İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde siyaset bilimi ve kamu yönetimiyle tamamlamış bir akademisi.

Ama kendisini yalnız akademisyen olarak tanıtırsak hata etmiş oluyoruz. Kendisi aynı zamanda bir aktivist, kent hakkı savunucusu. Tümop, şehir plancıları odası İstanbul Şubesi Başkanlığı görevinde bulunduğu sırada kent hakkını savunmak için sayısız çalışmalarda bulunuyor. Cezaevine girmeden önce de İBB, Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanlığı'nı yürütüyor.

Tam da bu yüzden Tayfun Kahraman adını 6 Şubat depreminin ardından yeniden duymaya başladık. Yaklaştığını bildiğimiz Marmara depremi hepimizi bir kaygı sarmalına sürüklemişti. Bu sıralarda Ekrem Emamoğlu bundan iki hafta önce Habertürk yayınına katıldı ve yayında İBB'nin deprem seferberliği planını anlattı. Tayfun Kahraman'ın adını anmadan da geçmedi.

Örneğin bu hızlı tarama meselesi var ya, önce bu işle dalga geçirdi, şimdi devletin diğer kurumları da bu işi önemsiyor ve hızlı tarama işini, o dönemde kentsel yenilemeyle ilgili, deprem süreciyle ilgili daire başkanımız bu işin üstünde durdu, hatta önüme getirdi şunu da söyledi bana, dedi ki başkanım bu çok önemli bir konu ama bir o kadar da riskleri var, yönetici riskleri var. Ne dersiniz? Ben de bu ilişkiyi alıyorum. Bu milletin canı mevzubayız. Ve o arkadaşımın sayesinde o yenilemeyi hayata geçirdik. Şimdi o arkadaşımız, eski İstanbul Şehir Plancıları Odası Başkanı Tayfun, hapiste. Yani bu ülkede daha yeşil, daha güvenilir konutlar olsun, daha iyi bir şehir planlaması olsun diye hayatını adamış bir kardeşim hapiste. Tayfun Kahraman, İBB'nin bina tespiti projesinin ve hızlı tarama yönetiminin mimarlarından biriydi. Kendisine İBB'de görev yaptığı süre boyunca yaklaşan Marmara depremine karşı ne tür önlemler aldığını da sordu. Oldukça uzun bir cevabı var, burada paylaşamadık. Ama siz bu cevaba mektubun tamamını yayınladığımız sayfadan ulaşabilirsiniz.

Bu mektuba geçmeden önce burada bölümü ufak bir ara verelim, döndüğümüzde Tayfun Bey'in cevaplarını birlikte dinleyeceğiz. Tayfun Bey'e gönderdiğim mektupta kendisine ilk sorduğum soru, şehirlerimizin depreme hazırlıklı olup olmadığıydı. Kendisi bu soruma şu cevabı yazmış. Eşi Meriç Kahraman'ın sesinden dinleyelim. Ne yazık ki kentlerimiz ne depreme hazırdı ne de deprem büyüklüğü beklenmeyen bir büyüklüktü. 6 Şubat'ta doğru olan, gereğince yapılan şeyler çok az olduğu için kayıplarımız çok büyük oldu.

Deprem bilimciler meslek odaları uzun bir zaman önce Kahramanmaraş merkezli büyük bir depremin yaşanacağını anlattılar, raporladılar. Fakat bu uyarıları bilimsel gerçeği görmezden geldik. Ne yazık ki bu soruya verebileceğim cevap hayır. Bu noktada insanın aklına ilk gelen soru elbette, o halde hazır olmak için ne yapmak gerekiyor da oluyor? Bir kenti depreme hazırlıklı hale getirmek ne anlama geliyor? Ne gibi süreçler ve prosedürler var bu işin içinde?

Tayfun Bey buna da cevap vermiş mektubunda. Öncelikle ülkemiz genelinde bu tehdit ile karşı karşıya olan tüm kentlerimizin, yerleşim alanlarımızın zemin çalışmalarını tamamlamalıydık. Yani tüm kentlerimizde imar planlarına atlık oluşturacak, detaylı zemin durum tespitini içeren mikro bölgeleme dediğimiz zemin çalışmaları ve haritaları yapılarak imar planları bu atlıklara göre revize edilmeliydi. Yapılan revizyon çalışmaları ile eş zamanlı olarak, yapım tarihlerine bakılmadan tüm yapı stoku hızlı tarama yöntemleri ile taranarak, zemin ve üzerindeki yapı durumu karşılaştırmalarıyla yapıların beklenen depreme karşı davranışları tespit edilmeliydi. Her yapının muhtemel hasar durumu ağır, çok ağır, orta, hafif ya da hasarsız olarak sınıflandırılarak, bunlara yapılacak müdahaleler tespit edilmeliydi.

yıkılıp yeniden yapılması gerekenler, güçlendirilmesi gerekenler ya da yerleşime uygun olmayan alanlarda bulunan ve tamamen taşınması gerekenler olarak gruplandırılmalıydı. Elbette kolay bir işten bahsetmiyoruz. Sadece deprem bölgesinde yaklaşık 15 milyon insanımızın yaşadığı, eğitim gördüğü, çalıştığı yüzbinlerce yapıdan bahsediyoruz. Bunu tüm ülkemize genişletirsek milyonlarca yapıdan, konuttan bahsediyoruz.

Fakat eş zamanlı olarak en acil önlem alınması gerekenlerden başlayarak müdahale girişseydik, şu an problemlerimizi büyük oranda çözmüş olurduk. 1999 Marmara depremi sonrasında tüm yöneticilerin ağzından düşmeyen ve onları takip edenlerin de tekrarladıkları söz, bu acıların milat olduğuydu. Ama olmadı. Üzerinden geçen 24 yılda aynı acıların yaşanmaması için harekete geçmiş olsaydık, şu an bahsettiğim yapılması gereken yapısal işlemleri, zemin çalışmalarını, imar planlarını, gerekli mevzuat çalışmalarını tamamlamış olurduk.

Kısaca depreme karşı zemin çalışmaları, imar planları, yapı tespitleri, müdahale programı, yeterli mühendislik hizmetleri, kamu'nun denetimleri ile bu süreçte ekonomik ve teknik yüzenleyici görevin yerine getirmesi mümkün olsaydı, geçen 24 yılda çok büyük bir yol katletmiş olurduk. Böylece bugün tabuta dönen binalardan değil, yurttaşların toplanma alanlarına gitmek üzere iki ayakları üzerinde terk ettikleri, kontrol sonrası geri dönecekleri evlerinden, okullarından, işyerlerinden bahsediyor olacaktık. Şimdi bu cevabın üzerine 99 Marmara depremini hemen unuttuk diye düşünmek olası, üzerimizde bıraktığı etkiler zaman içinde azaldı ve biz depremi daha az umursamaya başladık diye düşünmek de mümkün. Düşünsenize, iki ay öncesine kadar Türkiye'nin deprem gibi bir gündemi yoktu. Bugün ise depremden başka bir şey konuşmak zul geliyor insana. Bütün o yapay siyaset bulutunu ortadan ikiye yarmıştı depremin hakikati. Ama insan düşünmeden de edemiyor. Şimdi aklımız başımıza geldi de, ya yarın, ya bugünleri de 99 depreminde olduğu gibi unutursak, Tayfun Kahraman öyle kolay kolay unutmayacağımızı söylüyor.

1999 depremini de çok çabuk unutmadık. Üzerinden geçen zamanla beraber önceleri ağzımızdan düşmeyen, önlemler alınmaya çalışılan depremi yavaş yavaş unuttuk. Arada yine büyük acılara neden olan Van, Elazığ, İzmir depremleri daha yerel olarak algılandı. Toplum tarafından ve 99 depreminde yaşanan travmayı hatırlatsa da aynı etkiyi yaratmadı.

Toplum, özellikle büyük travmaları unutmak ve bu konuda önlem alacağını düşündüğü kamu otoritesine ve devlete güvenerek bu yükü ona bırakmak ister. Böylesi bir afet durumunda devletin kendisi ve toplum için gerekli tedbirleri aldığını düşünmek ister. Tabi bu düşüncenin temelinde çaresizlik var. Çünkü hem ekonomik imkansızlık hem de böyle bir afetle karşılaştığında ne yapacağını bilememek, insanlarda çaresizlik duygusu yaratarak işi kadere bağlamalarına neden oluyor. Bu durum unutmaktan çok toplumsal açıdan çaresizlik olarak tanımlanabilir.

İnsanların içinde her zaman deprem korkusu var ve tam olarak böyle davranmasalar da unutmuş değiller ama kamu otoritesi unutmuş durumda. Çalışmalar sırasında alanda çok sık karşılaştığım bir durum, siz deprem dediğimizde insanlar sizi can kulağıyla dinliyor. ve sizden bu yaralarına merhem olacak bir çare bekliyorlar. İstanbul'da 1999 depremi sonrasında yapılan anketlerin neredeyse hepsinde İstanbul'un en önemli sorunu nedir sorusuna verilen cevap deprem oluyor. Gündeme göre oranlar değişse de deprem cevabı birinci sırasındaki yerini koruyor. Yaşanan Maraş merkezi deprem sonrasında tüm Türkiye'de depremin ekonomik krizle birlikte başlıca sorunlarından biri olarak tanımlanacağını düşünüyorum.

Bunu Tren Topik'te Şubat ayında yayınladığımız bölümlerde defalarca söyledik. Müzik değişti, dans da değişmek zorunda dedik. Mayıs ayında yapılacak seçimlerde bu ülkenin geleceğini yönetmeye aday olan her siyasetçi deprem hakkında bir şeyler söylemek zorunda kalacak dedik. Çünkü 6 Şubat depreminin ardından hepimiz evimizin duvarlarına, kolonlarına bakıp duruyoruz. Güvenli depreme dayanıklı evlerde mi yaşıyoruz? Çoğumuzun bu soruya verebileceği net bir cevabı yok. O halde bu soru işaretlerine cevap vermek zorunda olan siyasetçiler ne düşündüklerini anlatmak zorundalar. Deprem en büyük sorunumuz ama gelin görün ki Maraş depremine de konuştuğumuz bir sorun da değildi. Buna da değiniyor Tayfun Kahraman mekrubunda.

Depremden kısa süre önce tüm ülkenin hepimizin gündemi seçimler ve yaşadığımız ekonomik krizdi. Günlük hayatımızı etkileyen, can yakıcı gündemlerle boğuşurken hiçbirimiz depremi düşünmüyorduk. Özellikle gündemi belirleyen, yazılı ve görsel medya ile onu yönlendiren, iktidar için deprem çok arkalarda kalan, akla dahi gelmeyen bir maddeydi. Ama toplumsal olarak yaşadığımız bu travma sonrasında deprem gerçeğini unutacağımızı düşünmüyorum. Depremi asıl unutan ya da mış gibi yaparak gündemi erteleyen iktidar açısından işler artık hiç kolay olmayacak. Hem bugüne kadar yapılmayanlar hem de yapılması gerekenler için daha fazla hesap soran bir toplum ile karşılaşacağız. Kahramanmaraş depremi sonrası, onlar depremi konuşmak istemese de yurttaşlar bu gündemi dillendirecek ve yapılacaklar hakkında bilgi sahibi olmak isteyecekler.

Her deprem sonrası iktidarlar, bu bir milat bundan sonra aynı yıkıma izin vermeyeceğiz derler ama bir sonraki milat ilan edecekleri tarihe kadar unuturlar. Ama bugünden sonra siyasetçiler ve yöneticiler açısından hayat eskisi kadar kolay olmayacak. Yurttaşlar, tüm siyasilerin deprem konusunda ne vaat ettiklerine değil, ne yaptıklarına, kendilerine nasıl çare olduklarına bakacaklar. Çünkü herkes denetim eksikliği nedeniyle yeni yapılan binaların da depremde çöktüğünü gördü. Fazla parayı ödeyerek deprem güvenli denen yapıların tercih edilmesinin de çare olmadığını, hepimizin tehdit altında olduğunu tecrübe ettik. Bu nedenle ben önlem aldım, bana bir şey olmaz diyenlerin sayısı da azalacaktı. Bana sorarsanız artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Depremi unutmayacak, daha fazla talep edecek ve hesap soracağız. Bu sefer unutmayacak ve sürekli hatırlatacağız.

İktidar tarafından yapılan açıklama, yıkılan yapıların %98'in 1999 öncesi yapılan binaları olduğu yönünde. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan bununla ilgili bir açıklama da yaptı. Son afette yıkılan tüm binaların %98'inin 1999 yılı öncesi inşa edilenler olması bize bina standardı ve denetimi konusunda kat ettiğimiz ilerlemeyi göstermekle birlikte işi daha sıkı tutmamız gerektiğini de hatırlatıyor. Durumun ve oranın bu şekilde olmadığını çeşitli kaynaklar aracılığıyla biliyoruz aslında. Ama diyelim hakikaten yıkılan binaların %98'i 99 depremin öncesinde inşa edilmişti. Bu iktidarın sorumluluğunu ortadan kaldırır mı? Şeklinde bir soru var karşımızda. Buna Tayfun Bey verdiği cevabı Veriş Hanım'dan dinleyelim yine.

İmar haflarına çok konuştuk ama imar haflarıyla da bitmiyor iktidarın vurdumduymazlığı. Cumhurbaşkanı Erdoğan açıklamasında yıkılan yapıların %98'i 1999 depremi öncesi yapılmış dese de bunun gerçeği yansıtmadığını buradan televizyon ve gazetelerden dahi görebiliyorum. İktidar aslında buradaki sorumluluğunu geçmişe, kendinden önce görev yapmış iktidarlara yüklemeye çalışıyor. Çok sık duyduğumuz bir başka söylem. Hiçbir toki yapısı yıkılmadı şeklinde. Zaten bu yapıların çoğu şehir merkezlerine uzak, hazine arazilerinde, zemin bakımından uygun yerlerde yapılmış. Elbette yıkılmayacak. Son mevzuata uygun olarak zemin koşullarına göre yapılan tekniği yeterliliği yerinde o yapıların zaten yıkılmaması gerek. Yani olması gerekeni bir başarı olarak anlatmak gerçekten inanılmaz. Peki, toki yapıları yıkılmadı ama

Aynı dönemde yapılan zemin etütlerini bakanlığın onayladığı konut yapıları neden yıkıldı? Deprem gerçeğine ve uygun yapı yapma kabiliyetine sahibiz. Peki 1999 yılı öncesi yapılan yapılara neden müdahale edilmedi? İmar affları ile milyonlarca mühendislik hizmeti almamış kaçak yapıya göz yumuldu. Hatta yasa maddesi ile olası bir afet durumunda imar affından yararlanan yapıların sorumluluğu yapı sahiplerine bırakıldı.

İktidar, olabilecek bir afet sonrası yasal sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştı. İktidar bu yapıları tespit ve müdahale etmekten açıkça kaçındı. Kamu kaynaklarının kullanımında bu can alıcı konulara bütçe ayırmaktansa, her şeyin en büyüğünü yapmak üzere yandaş firmalara kaynak aktırmaya ve sistematik ran siyasetini sürdürmeye çalıştı. Türkiye ekonomisini inşaata dayalı bir modele dayandırıp yeni inşaat alanları, yeni kentsel arsalar yaratarak sürdürmeye çalışırken mevcut kırılgan yapı stokunu görmezden geldi. Bu inşaata dayalı kalkınma, büyüme modelinin de denetimsiz biçimde rant odaklığı olarak yürütüldüğü yıkılan yeni yapılmış konutlar, yarılan duble yollar ve kullanılmaz hale gelen havalimanları ve kamu binaları ile görüldü.

Zaten uzmanlarca biliniyordu ama geniş halk kesimlerince de görünür oldu. Maalesef depremde kaybettiğimiz canlarımızın çoğu, sağlıklı konuta erişim şansları olmadığı o binalarda yaşamak zorunda oldukları için öldü. Tüm bunların ardından insanın aklına ister istemez kentsel dönüşüm projeleri geliyor. Zaten iktidar cenahından yapılan açıklamalar da bu yönde.

resmi tersine çeviriyorlar ve kentsel dönüşüm projelerimize zamanında muhalefet edilmeseydi bu yıkımı yaşamazdık gibi bir anlatı sunuyorlar. Hakikaten böyle mi? Türkiye'de kentsel dönüşüm projelerine muhalefet etmenin ne gerekçesi vardı? Bunu sordum çünkü başta da Ayşe Çavdar vasıtasıyla paylaştık. Tayfun Bey de İstanbul'da kentsel dönüşüm projelerini açtığı davalarla bilinen bir isimdi. Kendisinin verdiği cevap şöyle.

1999 Marmare depremi sonrasında kırılgan yapı stokunun tespiti, güçlendirilmesi, yenilenmesi, sağlıklı kentsel mekanlar yaratmak üzere kullanışlı bir yöntem olarak sıkça konuştuğumuz kentsel dönüşüm kavramının da içi boşaltıldı. Kentsel rant üretme kapasitesi yüksek olan alanlarda, kentsel dönüşüm projesi adı altında nüfus ve yapı yoğunluğunu arttıracak şekilde birçok gayrimenkul geliştirme projesi yapıldı. Kentsel dönüşüm piyasa koşullarına terk edildi. Vatandaşlar hazır müşteri olarak ya da kent merkezinde yaşamaya layık olmadığı için yerinden edilmesi gereken nüfus fazlası olarak görülerek yeni kentsel arsalar yaratmanın ötesine geçilemedi. Bu durumda iktidarın kentsel dönüşüm projelerini bir rampa aracına dönüştürdüğünü söylemek mümkün.

Riskli alanların yeniden inşasından çok, en çok kar getirecek alanların yeniden inşası ve bu inşaat projelerinin ihalelerinin de belli sermaye gruplarına verildiğini görüyoruz. Ama inşaat, rant ve siyaset üçlüsünü gördüğümüz tek nokta yalnız kentsel dönüşüm projeleri de değil, diyor Tayfun Bey mektubunda. Kentsel dönüşüm projelerine zemin hazırlayan ve 2011 yılında yürürlüğe giren bir kanundan da söz etmek gerekiyor. Van depremi sonrasında yaşanan acılarıyla bu kez 2011 yılı milat ilan edilirken, 6306 sayılı afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkında kanun yürürlülüğe girdi. Dönemin bakanımız söylemiyle tüm yurtta riski yapılara karşı bir mücadele başlatılacak ve ülkemizde afetlere karşı kırılgan bir yapı kalmayacaktı.

İktidarın büyük bir kampanyayla yürürlüğe koyduğu bu yasal düzenleme sonucunda ne oldu? İktidar bu yasayı da kendi yetki alanını genişletmek, kentsel arsalar üreterek gayrimenkul geliştirme projeleri yapmak üzere kullandı. Örneğin, yapılan ilk işlerden biri Kanal İstanbul güzergahının İstanbul'un toplam yüzü ölçümünün bir bölü altısını rezerv konut alanı ilan ederek 6306 sayılı kanunla göre imar planı yapmaktan Yapı ruhsatı vermeye kadar bu bölgedeki tüm yetkinin bakanlığa aktarılması oldu. Yine İstanbul örneğine bakarsak, gerçek risk taşıyan alanlar yenene kent merkezindeki değer yaratma potansiyeli yüksek alanlar riskli alan ilan edildi. Tekil olarak riskli ilan edilen yapılar da yine İstanbul'un en değerli bölgeleri dışında görülmedi.

Sözün özü Maraş depremine kentlerimiz hazır değildi, iktidar hazır değildi, vatandaş hazır değildi, yerel yönetimler hazır değildi. Riski ve tehditleri bilmemize rağmen bunları görmezden geldik ve ne yazık ki deprem bölgesindeki kentlerimiz neredeyse haritadan silindi. Şimdi, yıkılan binaların çoğu eski, gayet anlaşılır. Ama bazı binalar da var ki, oldukça yakın dönemde inşa edilmiş, hatta depreme dayanıklı diye pazarlanmış. Böyle binalar da yıkıldılar 6 Şubat'ta. Bunların hepsine, yasal mevzuata uyulmadan izinsiz inşa edilmiş demek de yanlış. Pek çoğu mimari ve statik projeleri gayet de onaylanmış, imar planlarına uygun inşa edilmiş yapılar. Benim de kafam burada karışıyor. Yahu mevzuata uygun bu binalar çöküyorsa, sorun tam olarak nerede?

Sorun bunların gerekli özen gösterilmeden yapılması ve yerel yönetimler ile bakanlık tarafından gerektiği şekilde denetlenmemesidir. Meslek odalarının proje vizeleri yoluyla denetim yetkisi 2013 yılında ellerinden alınmıştı zaten. Aslında ne müteahhitler, mühendisler, mimarlar, plancılar ne de kamu otoritesi deprem olana kadar gereken hassasiyeti göstermediler. Bu fotoğrafın başka bir izahı yok.

Çünkü bölgede deprem gerçeği göz önüne tutularak yapılmış olan ve hiçbir hasar almamış olan yapılar da var. Canlarımız üzerine kumar oynanmıştı. Hiçbir vatandaş satın aldığı konutun, yaşadığı evin güvenli olup olmadığı konusunda tek başına sorumlu değildir. Kamu, bu denetim ve kontrolleri tüm toplum adına gereğince yapmak ve güven sağlamakla görevlidir. Asıl sorun da burada zaten. Depremzedeler, kamu otoritelerince denetlenen yapılara güvenerek, müteahhitlerin, teknik uzmanların gereken hassasiyeti gösterdiğini düşünerek bu yapılara taşındılar. Hiç kimse imar planlarında şart koşulan zemit etütlerinin gereğince yapılmadığını,

yapıların uygun biçimde projelendirmediğini bilemezdi ki. Yapı bütünlüğü bozulmadan zeminden ayrılarak yan yatan binalar, bulundukları zemine uygun olarak yapılmadıklarını gösterdiler. Binalar deprem yönetmeliğine, teknik gereksinimlere uygun olarak yapılmış olsa da zemin koşullarına uygun olmadıkları için yıkıldılar. Meslek Odalarının Proje Denetimi Yetkisi, 2013 yılında ellerinden alınmıştı, diye yazmış Tayfun Bey mektubunda.

Bu konuyu biraz daha açalım isterim ki siz de bu sürecin nasıl gerçekleştiğini anlayın. Çünkü Tayfun Bey bunu da anlatmış. Tabii bir taraftan da imar planları, zemin çalışmaları ve yapılar özelinde meslek odalarının, TUMOB'un denetim yetkisini kullanmasının engellendiği gerçeği var önümüzde. 2013 yılında Gezi direnişi sonrasında Temmuz ayında iktidar bir torba yasağı içerisinde TUMOB'un gelir kaynaklarını kesmek amacıyla meslek odalarının denetim yetkilerini elinden aldı.

Yapılar üzerinde projelerin teknik yeterliliklerini incelemek üzere meslek odalarının, özellikle inşaat mühendisleri ve mimarlar odasının yaptığı vize uygulamaları kaldırıldı. Yaşadığımız yapıların projelerini denetleyen bir mekanizmayı ortadan kaldırdılar, bir taraftan da biz meslek odası yöneticilerini hukuksuzca cezaevine gönderdiler. İşte sonuç ortada. Aslında cezalandırılan TUMO babalı meslek odaları değil, onların denetiminden mahrum kalan binalarda yaşamak zorunda kalan yurttaşlar oldu. Yıkımın bu boyutta olmasının nedenlerinden biri de yapı denetim sisteminin yetersizliği. 1999 depremi sonrasında yürürlüğe giren sistem, 2011 yılına kadar pilot uygulama olarak 19 ilde, sonrasında 81 ilde uygulandı.

Uygulama ilk başladığında müteahhitler yapı denetim firmalarının işvereni olduğu, denetim firmalarına yapılan ödemeler çok düşük olduğundan uzman mühendislerin inşaatı görmeden denetim dosyalarını imzaladığı, dolayısıyla denetimin denetlenmediği gibi bir durum ortaya çıktı. Yani yapılan inşaatların tüm aşamalarının denetlenmesi gereken sistem çalışmadı. 99 sonrası inşa edilen binaların bu depremde yıkılmasının çökmesinin nedenlerinden biri de bu sistemin sağlıklı işlememesi. 2018 yılında, düzenlemeler sonrasında artık denetim firmaları bakanlık kurası ile belirlense de birçok sorun devam ediyor.

Yani yaşam alanlarımızın, konutların güvenli hale getirilmesi, güvenli şekilde yapılması için yapılacak çok şey vardı ama sadece küçük bir bölüm yapıldı. Hala güvende değiliz. Depremin ardından en çok konuşulan faaliyetlerden biri, arama-kurtarma çalışmalarının yetersizliği ve koordinasyon problemiydi. Kamuoyunda en çok konuşulan konu da buydu açıkçası. Tayfun Bey'e sorumu bu yönde sordum. Arama-kurtarma faaliyetleri konusunda hazırlıksız ve yetersiz miydik?

kendisi cevabına, arama-kurtarma konusunun ikinci planda olduğunu söyleyerek başladı. Aramı kurtarmadan önce konulmuş olması gereken içinde yaşadığımız binaların depremde çökmelerini önlemek olmalı. Afet öncesinde yapmamız gerekenleri harfiyen uygulamalı ve dayanıklı kentler güvenli yaşam alanları yaratmalıyız. Şu hepimizin kabulü ki çok büyük ve şiddetli bir depremden bahsediyoruz. Böyle bir depremde elbette belirli hasarlar ortaya çıkar ve çözülmeye çalışılır.

Fakat Maraş depreminde yaşanan yıkım ve sorunlar kabul edilebilir düzeyin çok üzerinde oldu ve sistem kilitlendi. Hem arama kurtarma faaliyetlerinde hem de afet yönetiminde sınıfta kaldık. Bu da böyle bir depremde arama kurtarmaya hazır olmadığımızı çok açık bir biçimde gösterdi. Oysaki bölgede bu büyüklükte deprem olacağı biliniyordu, bu senaryoya göre tatbikatlar bile yapılmıştı. Ama afet gerçekleştiğinde, tatbikatlarda modellenen senaryonun gerçeklikle uyuşmadığı ve afetin yönetilemediği görüldü. Cezaevin'den, televizyon ve gazetelerden takip ettiğim kadarıyla, deprem bölgesine en kritik zaman dilimi olan ilk 48 saatte ulaşılamadı. İletişim dahi kurulamadı.

Hatta bazı bölgelerde, özellikle kırsal alanlarda ve köylerde bu süre 4-5 güne kadar uzadı. Bu süre içerisinde enkazlara o bölgede yaşayanlar tarafından el yordamı ile müdahale edildi. Profesyonel destek, ekipman ve iş makineleri olmadığı için sağlıklı bir arama-kurtarma faaliyeti yürütülemedi. Bu nedenle de enkaz altında hayatta kalan birçok canımızı daha fazla dayanamadıkları ya da soğuktan donmaları nedeniyle kaybettik.

Böyle seyredilince insanın içi yanıyor, ister istemez kendisini o insanların yerine koyuyor ve kahroluyorsun. Acımız gerçekten anlatılamaz, bunları söylemek bile çok zor geliyor. Dışarıda büyük bir dayanışma var. Sivil toplum enkaz altında kalan iktidarın beceriksizliğine rağmen büyük bir sınav veriyor. Bu halk dayanışmasını sürdürmeli, yaraları hep beraber sararak normalleşmeliyiz. Sivil danışma var, var olmasına var ama esas konumuz burada kamu otoritesinin yavaş kalması ve yetişememesi oldu. Bunun nedenlerini de sordum Tayfun Bey. Cevabını her şeyi tek elden yönetmeye çalışmak imkansız gibi bir bağlam üzerinden verdi.

Bu dayanışma yanında, sivil toplumun aksine, kamu autoritesinin hızlı hareket edemediği, afet yönetim planları olmasına rağmen bir karmaşanın yaşandığı, koordinasyon kurulamadığı, kimsenin inisiyatif alamadığı ve direktif beklendiğini gördük. Olması gereken ise, afet yönetim planına göre bir koordinasyon kurularak tüm kurumların, sivil toplum örgütlerinin, Yerel yönetimlerin ve tabi arama kurtarma ekiplerinin otonom bir şekilde yani kendiliğinden, kimseden direktif beklemeden, birillenmiş görev alanlarına gitmeleri ve müdahaleye başlamalarıydı. Türkiye Afiyet Müdahale Planı'na göre, tüm görevler kimin nereye müdahale edeceği, kimin ne şekilde yardım edeceği, Hangi ilin hangi ile yardımcı gideceği verilenmiş durumda. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Türkiye afet müdahale planına göre afet anında müdahale etmesi gereken il Hatay olduğu için oraya gitti. Fakat 2011 yılında AFAD'ın kurulması ile tüm afet işleri tek elde toplandığı, Sivil savunma ekipleri kaldırıldığı, Kızılay sadece kan bağışı yapılan bir holdinge döndüğü, Türk silahlı kuvvetleri sahaya çıkamadığı, her şey tek merkezden yönetildiği için böyle bir karmaşa yaşandı. Afet durumunda, primidal hiyerarşiye tek merkezden koordinasyon olmaz. Ağa biçiminde kendiliğinden işleyen bir sistem olmalı.

Sivil toplumun deprem bölgesine hızla müdahale etmesi de kimseden direktif beklemeden, koordinasyona ihtiyaç duymadan hareket edebilme yeteneğiyle gerçekleşti. Fakat iktidar bölgeye hakim olmaya başladıkça kendi beceriksizliği karşısında iyi bir sınav veren sivil topluma yüklenmeye başladı. Ülkede yaşadığımız tek adam rejimi gibi, afetlerde yaşadığımız tek otorite sistemi de afet yönetiminde ve arama kurtarmada büyük bir karmaşa yarattı. Ne yazık ki afet yönetiminde de yapılan tahribat nedeniyle bize güven verecek, el uzatacak olan devlet sınıfta kaldı. Devlet sınıfta kaldı diyor Tayfun Kahraman. Peki bu noktadan itibaren sınıfı nasıl geçeceğiz? Artık gözle görülür olmuş, ayen beyan ortada bu kaosu nasıl çözeceğiz? Afetler karşısında kilitlenen devlet mekanizmasına nasıl işlerlik kazandıracağız? Öncelikle afet yönetim sistemini yeniden kurgulamak şart. Afet yönetim planlarını, kamu kurumlarını, sivil toplum, özel sektör, yerel yönetimler ve tüm yurttaşları kapsayacak ve afet anında onları zorunlu göreve çağıracak, görev ve yetkileri önceden birillenmiş olduğu için kendi başlarına hareket edebilecekleri bir organizasyon şeklinde tasarlamak gerekli.

Bu kapsamda da belli periyotlarda tatbikatlar yaparak bu organizasyon pekiştirilmeli. Ekim 2019'da İstanbul'da yaşanan 5.9 büyüklüğündeki depremde hiçbir yakım olmamasına rağmen yaşanan iletişim sorunlarını mutlaka çözmeliyiz. Ulaşım altyapısının da en büyük şokları bile karşılayacak dayanıklıkta olması gerekli. Afet ve ilk yardım eğitimleri ilk ve orta öğretim kurumlarında zorunlu hale getirilmeli. Okullarda sıkça afet durumuna hazırlık anlamında tatbikatlar yapılmalı. Düşünün, 1999 depremi sonrası eğitimlere başlanmış olsaydı şu an ülke nüfusunun büyük çoğunluğu bu eğitimleri almış olacaktı.

Maraş depremini böyle eğitimli bir nüfus ile karşılamış olsaydık, emin olun afet sonrası yapılacakları herkes çok iyi bilecekti. Bunun yanında arama-kurtarma eğitimleri yaygınlaştırılmalı ve afet gönüllü ağları genişletilmeli. %70'li deprem bölgesi olan ve her an yeni bir afetle karşılaşma ihtimali yüksek olan bir ülke olarak gönüllülüğü arttırmamız, hatta her mahallede gönüllü örgütlenmeleri kurmamız gerekti. Benzer örnekleri mahalle afet gönüllüleri şu an sergiliyor fakat bu örgütlenmeyi genişleterek içinde gerekli teknik malzemelerin, jeneratör, hilti, demir makinesi, benzeri aletlerin, acil yardım malzemeleri ile koruyucu ekipmanların yer aldığı acil durum depolarını her mahalleye yerleştirmeliyiz. Böylece afetin hemen ardından kendiliğinden harekete geçerek arama kurtarma yapacak bir sistemi hayata geçirebiliriz.

Tayfun Kahraman farklı boyutlarda önlem alınması gereken bir süreçten bahsediyor. Bu nedenle uzun soluklu ve topyekün verilmesi gereken bir mücadeleden söz ediyoruz. Bu ne yalnız merkezi otoritenin ne de yerel yönetimlerin tek başına yürütebilecekleri bir süreç. Zaten Tayfun Bey de mektubunda son olarak bunu yazmış.

İstanbul üzerinde de, diğer kentlerimiz için de yerel yönetimlerin deprem karşısında çalışmaları ve gösterdikleri çaba yeterli olmayacaktır. Bugüne kadar çok hatalar yapıldı. Hepsini tekrar sıralamayacağım ama şöyle bir gerçek var ki hep birlikte tam bir seferberlik halinde mücadele etmeden, birlikte çalışmadan deprem tehdidini ortadan kaldıramayız. Bu sadece yerel yönetimler ve merkezi yönetim ile sınırlı değil. Merkezi, yerel, tüm kamu kurumları, özel sektör, üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum örgütleri ve en önemlisi tüm yurttaşların bir arada çalışması ile bu sorunun üstünden ancak gelebiliriz. Maraş depreminde yaşananlar bunu bize gösterdi. Tek başına ne merkezi hükümet ne de yeral yönetimler afet öncesi ve afet sonrası yapılması gerekenleri tek başlarına yapamazlar. Hep birlikte dayanışma içerisinde kararlı bir mücadele yürütmemiz şart. Bu tek başına ne finansal ne teknik ne de bir kapasite sorunu. Bunların hepsini kapsayan ve ancak ortak akılla hep beraber çalışarak sonuç alabileceğimiz bir yönetim ve zihniyet sorunu.

Şöyle ki, merkezi hükümet milyarlarca kamu kaynağını depremle mücadeleye aktarsa da, o yapıları yapacak olanlar, onları denetleyecek olanlar bu sorunu sahiplenecek bir anlayış ve birikime sahip değilse, sağlıklı bir sonuç alamazsınız. Hepimiz 1999 depremi sonrası değişen mevzuat ile yapılan yapıların sağlam olduğuna inanıyorduk. Ne oldu depremde? Bu yapılar da çöktü. Bu aynı zamanda bir bilinç ve ahlak meselesi. O nedenle az önce saydığım bileşenlerin tek bir masada oturarak üzerine düşen görevleri layığıyla yerine getirmesiyle biz, sadece İstanbul için değil, tüm kentlerimiz için depremi yaşamı tehdit eden bir sorun, bir beka meselesi olmaktan çıkarabiliriz.

Yani yerel ile merkezi yönetimlerin işbirliği elbette önemli ama yetmez. Diğer tüm kurumları, sivil toplum, özel sektör ve yurttaşları dayanlarına almak zorundalar. Depremle yıkılmak istemiyorsak, bilimden kopmadan, onun yol göstericiliğinde, ortak akla dayanan bir yönetim kabiliyeti sergilemeliyiz. Yoksa işimiz gerçekten çok zor.

İşimiz gerçekten zor diyerek bitiriyor mektubunu Tayfun Kahraman. İşimizin zor olduğu doğru. Ama bir yandan da hiç olmadığı kadar umutluyuz galiba. Tayfun Kahraman gibi isimlerin özgürlüklerine kavuştukları, görevlerinin başına geçtikleri ve kentlerimizi yaklaşan deprem riskine karşı hazırladıkları günleri görmemiz yakındır diye umuyoruz.

Tayfun Bey'in eşine, sevdiklerine, kızı Vera'ya kavuştuğu günleri görmemiz de yakındır diye düşünüyoruz. Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu, 6 Mart'ta Cumhurbaşkanlığı adaylığının ilanının ardından CHP Genel Merkezi'nde yaptığı konuşmada yalnız kendisinin değil, 73 yaşında Kaz Dağları'nı savunan Hanife Hanım'ın da, Sinan Ateş'in eşi Ayşe Hanım'ın da, Bartın'daki maden faciasında ölen maden işçisi Rıdvan'ın oğlu Emrullah'ın da aday olduğunu söylüyor. 8 Şubat'ta Hatay Samandağ'da içeride annem, abim ve babam var. Ses veriyorlar. Telmel kamerada ısı da var. Ama girecek ekipman yok diye bize feryat eden gencimiz de aday diyor. Ve Tayfun Kahraman'ın kızı Vera'ya da selam gönderiyor. Gezi Parkı davasında haksız yere hapise yatan şehir bilancı Tayfun'un biricik kızı evladımız Vera'mız da aday.

Biz de bölümü sevgili Vera'ya selamla bitirelim. Vera, Nazım'ın büyük aşk. Pek çok şey anlatıyor aslında Vera'nın adı. Kızına Vera ismi veren annenin, babanın hayata nereden tutunduğunu. O halde Nazım'ın Vera'ya yazdığı şiiri Deniz Yüce Başarır'ın sesinden dinleyerek bitirelim bu bölümü. Seviyorum seni, ekmeği tuza batırıp yer gibi. Geceleyin ateşler içinde uyanarak, ağzını dayayıp musluğa su içer gibi.

Ağır posta paketini neyin nesi belirsiz, telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi. Seviyorum seni, denizi ilk defa uçakla geçer gibi. İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık, içimde kımıldanan bir şeyler gibi. Seviyorum seni, yaşıyoruz çok şükür der gibi. Trantopi pod bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar içinde huzurla oturabileceğiniz evler ve kentlerde yaşamanızı dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)