Podcast

241: İki milliyetçilik kıskacında Kılıçdaroğlu’nun adaylığı

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kemal Kılıçdaroğlu kısa süren bir krizin ardından Akşener'in masaya dönmesiyle Millet İttifakı'nın adayı ilan edildi. HDP ile ilişkinin nasıl yürütüleceği konuşulan konular arasında. Bu bölümde Türk milliyetçiliğinin fay hattı olan Kürtleri ve Türkiye'nin kutuplaşmış iklimini Amedspor-Bursaspor maçındaki utanç verici anları konuşarak anlamaya çalışıyoruz. Hani milliyetçilik kazanacak İYİP'inki mi AKP-MHP'ninki mi?



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.557 kelime · ~18 dk okuma

Herkese merhaba. Haber içerikli bir podcast serisini takip ediyorsunuz. Verileri görebildiğim kadarıyla haber içerikli podcastler içinde Türkiye'de en çok dinlenen seri haline geldi Trend Topik son bir yıl içinde. Sosyal medya haberciliğinin hızı ve kalitesizliğini farkındasınızdır. Buna karşı biz hızımızı yavaşlatıyor ve içeriği kaliteli hale getirmek gibi bir çaba içine giriyoruz. Anladığım kadarıyla bir boşluğu da dolduruyoruz ki ilki görüyor. Teşekkür etmek istedim.

Hızına yetişmekte zorlandığımız bir 72 saatlik fırtınadan sonra Millet İttifakı'nın Cumhurbaşkanı adayı açıklandı. 6 partinin genel başkanının imzasıyla ittifakın ortak adayı Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Çok sert bir seçim sürecine giriyoruz. 2 Mart ile 6 Mart arasında yaşanan gelişmeler bunun en net kanıtı oldu. Türkiye siyasetine ilişkin bir laboratuvar gibiydi bu dört gün. Son derecede öğreticiydi en azından kendi adıma. Erdoğan'ın muhalefeti çok parçalı ve birbiriyle rekabet ederek seçime sokması da necisi bu dört gün içinde suya düştü.

Kılıçdaroğlu, HDP, CHP ve İYİ Parti gibi üç ana kolonu bir araya getirmiş durumda ki bu Türkiye'de ilk kez yaşanan bir gelişme. Bu ne derseniz deyin çok büyük bir şey, bunun üzerine daha konuşuruz zaten. Son 20 yıldır Erdoğan koltuğa veda etmeye ilk kez bu kadar yakınsa bu büyük şey sayesinde yakın. Peki her şey böyle süt liman mı gidecek?

Transkriptin tamamını oku

Özellikle HDP ve İYİ Parti gerilimi üzerinden bir fay kırılabilir mi? İktidar bunun çabasında. Mart ve Nisan aylarında neler yaşayabiliriz? Meral Akşener'in dört günü bize Türk milliyetçiliğinin ahvaline ilişkinde fikir verdi. Bu konuyu da masaya yatıracağız. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Muhterem kardeşlerim, bugün burada bir araya gelmemizin sebebini hepiniz biliyorsunuz. Sizi daha fazla burada tutmak istemiyorum. Hava biraz soğuk. Aynı zamanda mübarek bir gecedeyiz. Ben bu toplantılarımız neticesinde aldığımız kararı önemli olan size, siz kardeşlerimize duyurmayı bir görev addediyorum.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, bizim Cumhurbaşkanı adayımız olarak... Millet Tifakı'nın Cumhurbaşkanı adayı sonunda belli oldu. Kemal Kılıçdaroğlu 6 Mart'ta Türkiye'nin 13. Cumhurbaşkanı adayı olarak açıklandı. Kemal B. ve Türkiye'ye hayırlı olsun. Gazetecilikte Amerikan ekoli, tarafsızlığı, politik tutumun belli edilmemesi olarak kavrar. Bizde de böyle yorumlanır genellikle. Gazeteci objektifliği, ha Erdoğan ha Kılıçdaroğlu bizi ilgilendirmez, biz gazeteciyiz şeklinde kavranır.

Hatta 6 Mart'ta CNN Türk'te Hande Fırat ile Ahmet Hakan'da benzer bir tutum takılmış. CHP medyası gibi bir medya var mı abi? Bir de benim derdim, hepimizin derdi şu. Ben aldığım haberi önce vermeye bakarım ya. Ne alakası var arkadaşlar? Alsınlar, onlar verseler de haberi. Niye gergin olayım ki? Bana ne? Ben mi seçileceğim? Hasta ya, hasta abi. Delirmiş ya, delirmiş. Bu haliyle Amerikan ekolü öğreticidir de yani tümüyle reddedilemez. Çünkü aksi durumda bir gazeteci tuttuğu partinin propaganda aparatına dönüşebilir. O yüzden CHP'li gazeteci, AKP'li gazeteci bana göre biraz tuhaf ifadeler. Haber saklayabilirsiniz böyle olursa, haberi yanlış yorumlayabilir, haberi eğip bükebilir, işine gelmeyen yeri gizleyebilir vs. vs. Yani sakat bir durumdur partili gazetecilik veya aktivist gazetecilik, zorludur yani. Fakat 2023 Türkiye'sinde bu ilkeyi yaşatmaya çalışmak, çok daha önemli ilkelerden taviz vermek anlamına geliyor. Yani gazeteci objektifliğinin tek ilkesi değil o söz konusu tarafsızlık. Gazeteci, Kılıçdaroğlu ile Erdoğan arasında renksiz mi kalmalıdır?

Renksiz kalmak uğruna faşizme duyarsız mı olmalıdır? Mesela bir başka ilke gazeteci antifaşist olmalıdır, insan haklarına duyarlı olmalıdır, demokrat olmalıdır. Demokrasiyle faşizm arasında tarafsız kalmak gazetecinin görevi midir? Türkiye'nin mevcut şartları gazeteci tarafsızlığı bu şekilde kavramamıza engel oluyor. Tarafsızlık numarası Ahmet Hakan'a kalsın, oyumu Kılıçdaroğlu'na vereceğimi bilmenizi isterim. Mecliste kime vereceğim bana kalsın, bu düzen biter ileride yine trend topikte buluşursak o zaman tarafsız kalırız. Ama faşizmle demokrasi arasında kararsız kalmayı ben gazetecilik çerçevesi içine eğdiremiyorum. Faşizm deyince aklımıza 20. yüzyıl örnekleri gelebilir. Bu nedenle abarttığımı düşünebilirsiniz. Ama uzun süredir bu seriyi takip edenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Örneklerle ilerleyelim.

Geride bıraktığımız günlerde bu kadar yakıcı bir gündeme rağmen akışımıza girmeyi başaran tehlikeli bir gelişme yaşadık. Bursa Spor Ames Spor maçında yaşananlar hepimizin tedirgin olması gereken cinstendi. Maçtan önceki akşam Ames Sporlu oyuncuların kaldığı otelin önünde toplanan Bursa Sporlu taraftarlar, otele havai fişek ve ses bombaları atarken bir yandan da ne mutlu Türküm diyene diye tezahürat yaptılar. Otelin önünde mehter marşı çalınmaya başladı.

kent günlerdir bölücü terörist bir grubun kente geleceği düşünülerek kışkırtılmıştı. kente gelen amin spor taraftarları darp edildi. bu esnada genç bir taraftara zorla bursa spor atkısı taktırılması sosyal medyada tepki çekti. sen ölünü s... bursa sporlarının hepsine özür diliyorum. kaldır lan şu anlatgıyı.

Ahmed sporlu oyuncuların sahaya girmesiyle birlikte oyunculara saldırıldı. Böyle durumlarda rakip oyuncular arasında görmeye alışkın olduğumuz centilmenlikten de eser yoktu. Bursa sporlu oyuncular da dolduruşa getirilmişti. Ahmed sporlu oyunculara saldıranlar da bizzat Bursa sporlu oyunculardı. Son derece acite olmuş, profesyonellikle bağları kopmuş bir grup genç erkeğe adeta yol verilmişti.

Tribünlerde Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım ve Beyaz Toros pankartları açıldı. Maçın başlamasıyla birlikte tribünlerden sahaya patlayıcı maddeler, taş, mermi, bıçak, bunlar dahil binlerce yabancı cisim atıldı. Tribüne sapanla giren taraftarlar bile vardı. Maç öncesi ve sonrasında Ames Sporlu 7 görevli ve futbolcu darp raporu aldı. Tribünde Ames Sporlu olduğu düşünülen bir taraftar linç edildi.

2010 yılına dek uzanan bir gerginlik, Türkiye'nin bu atmosferinde politik bir boyut kazanmış ve çok daha büyük bir hal almıştı. Taraftarlar, mevcut politik iklimin etkisiyle, kendilerince vatan savunmasına girişmişlerdi. Bursa sporlu oyuncular, attıkları iki golden sonra tribünlere giderek asker selamı verdiler. Galibiyeti de, ''Ne mutlu Türküm'' diyene sloganlarıyla kutladılar. Ne mutlu Türküm diyene! Ne mutlu Türküm diyene!

Olaylar soyunma odasında da devam etti. Duruma sosyal medyada tepki gösterenler, Amet Spor yalnız değildir hashtagini trendtopik yaptı. Fakat bu tepkiyi gösterenler de, onlar da önceki maçta apoposteri açtılar diye eleştirildi. Önceki maçlarda Amet Spor'un yaptıklarına ses çıkarmayanlar, Bursa Spor'a laf ediyor diye durumu eleştirenlere terörist imasında bulunuldu. Böylece Amet Spor'a destek vermek de bir cesaret işine dönüştü.

Olması gereken tavır, Ames Spor'la Bursa Spor arasında tarafsız kalmak, Bursa Spor'u eleştirirken mutlaka Ames Spor'a da laf etmekti. En azından iklim bu yöndeydi. Dediğim gibi, 2010'dan bu yana süre gelen bir tribün kavgasıydı bu. Fakat Türkiye'nin atmosferi, bu tribün kavgasına politik bir poyut kazandırıyor ve iş basit bir tribün çekişmesi olmaktan çıkıyordu. Kendi adıma konuşayım, ben İzmir'de büyüdüm.

Tribün kavgasının ne olduğunu iyi bilirim. Göztepe ve Karşıyaka tribünleri kanlı bıçaklıdır. Gerçekten çok sert bir rekabet vardır aralarında ve tribünler de gerçekten çok fanatiktir. Ancak bu farklı. Göz tepeyle karşı yaka birbirlerine küfrederler, dağılırlar veya kavga ederler vs. Ama konu amet spor olduğunda mesele politik bir boyut kazanıyor. Bir kentin gönül verdiği bir takımdan bahsediyoruz. Lütfen empati yapın. Ne hisseder Diyarbakırlılar? Türkiye'nin hemen her yerinde böyle bir tabloyla karşılaşsanız siz ne hissedersiniz?

Bu hafta Bursa'da yaşanan Münferit de değildi üstelik. Şimdi 5 ay öncesine Mersin'deki terör eyleminden sonra Afyon Karahisar Ames Spor Maçı'na gidelim. Maçtan önce İl Jandarma Komutanı Yılmaz Kırgel'in yaptığı açıklamaya kulak verelim. Gönlümüz sizlerle. Sizin işiniz futbol oynamak. Siz de onu zaten çok güzel yapıyorsunuz. Geri kalanını bize bırakın. Gerçekten Afyon'un sizin kazanmanıza ihtiyacı var. Hele hele Mersin'de yaşadığımız o terör eyleminden sonra gönlümden geçeni söylüyorum. 5-0 ezer ezer yenerseniz buradan onları göndeririz. Mersin'deki terör eylemiyle Ames Spor'un yenilmesi arasında bağ kurabilmek ideolojiktir ya sevgili dostlar. İdeolojiktir bu. Ne ilgisi var bir terör eylemiyle bir futbol maçına?

Ha ama S4 taraftarı apolitik midir? Değildir elbette. 2018'de Selahattin Demirtaş'ın %64 oy aldığı bir kentten bahsediyoruz. Diyarbakır'ın kendisi politik bir kent zaten. Son derece sembolik bir şehirden bahsediyoruz. Yani alelade bir şehir değil. Fakat bizzat devlet ricalinin bu işlere karışmasında haber değeri var. Jandarma Genel Komutanlığı 2016'ya kadar askeri hiyerarşinin içindeydi. Bu nedenle

böyle aktüel politikaya çok müdahil olmazdı jandarma genel komutanlığı. 2016'dan itibaren İçişleri Bakanlığı'na bağlanmasıyla birlikte bu kuvvet aktüel politik meselelere müdahil olmaya ya da daha doğrusu diyelim müdahil edilmeye başladı. Mesela Mersin'deki saldırıdan sonra Amespor'a 5 atın diyen jandarma komutanının amiri kim? İçişleri Bakanı Süleyman Soylu.

Acaba Süleyman Soylu, Ames Spor hakkında neler demiş bu zamana dek diye biraz araştırdım. Şimdi hadi beraber Kasım 2019'da Jandarma Genel Komutanlığı'nın yıllık değerlendirme toplantısına konuşan Süleyman Soylu'ya gidelim. Kandel'in en son derdinin ne olduğunu biliyor musunuz? Söyleyeyim. Ametspor. Aman ne yapın ne yapın. Nereden ederseniz edin. Kandilin açık talimat. Ametspor'a oradan buradan ayda 400 bin lira 500 bin lira para bulun diye bizatihi Cemil Bayık talimat gönderiyor. Allah'ınızı severseniz. Biz neyle uğraşacağız? Şimdi empati yapalım. Diyarbakırlılarla empati yapalım. Şimdi diyelim ki Diyarbakır'da büyüyen bir çocuksunuz. Şehrinizin takımı Ametspor'a gönül veriyorsunuz. Ve bizzat devlet ricalinin düşmanlığıyla karşılaşıyorsunuz.

Deplasmana gidiyorsunuz, beyaz toros pankartları açılıyor. Yeşilin posterleri asılıyor sağa sola. E siz de kinlenmez misiniz? Diyarbakır'da sokak röportajları yapan bir YouTube kanalı Ağaçkakan TV, Bursa maçını halka sormuş. Ne düşünüyorsunuz ki? Bir genç, intikamımızı alacağız diyor. Başladı

mı bitmez bu işler arkadaşlar. Bir kere başlarsınız, sonra ardı arkası kesilmez. Taraf olmaktan ziyade, sağ duyuyu savunmak gerekir. Bu nedenle, Bursa Spor eleştirilince, Ames Spor'un da yaptıklarına baksanıza demek, eyyamcılıktır.

Ancak iklim sağlığı sahiplerinin bile teröre destek vermekle suçlanacağı bir iklim maalesef. Bu iklimde yetişen bitkiler yani bizler de bu iklime göre yüzümüzü çeviriyoruz güneşe. Üstelik Diyarbakır depremzede bir kent. Bu Onil diyoruz ya, biri Diyarbakır işte o Onil'in. Başka bir genç de buna vurgu yapmış. Sitem etmiş Bursa'ya.

Namussuzluktur abi. Tek kelime namussuzluk, ırkçılıktır. Bana da Şanlıurfa geldiler burada oynuyorlar. O kadar birbirlerine de mesela ırkçılık yapmadılar mı? İstemsizce. Ama bugün Şanlıurfa amel sporu destekliyor. Amel sporu neden dolayı destekliyor? Burada olan depremlerden dolayı bile ne olursa olsun saygı göstermelerini bekliyorduk. Ama kahpelik yaptılar.

Diyarbakırlıların duygu durumuna genelde kulak tıkıyoruz. Ama bilin diye bu sokak röportajlarından parçalar sundum sizlere. Madem bölücü değiliz, madem bir bütün içinde yaşıyoruz, madem 85 milyon diyoruz, işte Diyarbakırlılar böyle düşünüyorlar. Peki, Diyarbakırlı'nın gönlünü almak imkansız mı? Gönlüne mühür mü vurmuş Diyarbakırlılar?

Şimdi devlet ricalinden bahsettik, biraz geriye de gittik, arşivi karıştırdık. Şimdi biraz daha geriye gidelim. 23 yıl geriye. 2000 yılına. Önce dinleyelim, kim olduğunu sonra söyleyeceğim. Ben Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'nüm. Görevim Emniyet Müdürlüğü ama bu şehrin hak ettiği, Türkiye'de 5 büyük kulüpten bir tanesi olan Diyarbakır Spor'un hak ettiği yere geleceğine inanıyorum.

Kiminiz doğru tahmin etmiş olabilirsiniz. Konuşan kimdi biliyor musunuz? 24 Ocak 2001'de Hizbullah tarafından katledilen Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan'dı. İkisi de milliyetçi ama iki ayrı devlet tavrı gördünüz. Hangisi müspet olandı sizce? Hangisi birleştirici olandı? Hangisi daha yurtseverdi? Bu soruların cevabını ben vermeyeyim, yine Diyarbakırlılar versin. Şimdi depremden önce, Ocak ayında oynanan, yani sadece iki ay önce Ocak ayında oynanan Şanlıurfa Ames Spor Maçı'nda tribünlere kulak verelim. Baş koymuşuz! Yapma Rokam! Yok olur da! Baş koymuşuz!

Siz bir adım gittiğinizde emin olun Kürtler çok daha hızlı geliyor yanınıza. Yıllardır savaşın çilesini çekmiş insanlar. Emin olun barışa hasretler. Çocuklarına da Gaffar adını koymayı ve kahvelerine Gaffar Okkan posteri asmayı da çok seviyorlar.

Günü doğan bebelere verdiler ismini, verdiler ismini, verdiler ismini. Caddelere, sokaklara astılar resmini, astılar resmini, astılar resmini. Şimdi bana kalırsa tablo çok net. Bir tarafta bir futbol kulübünü bile bir milli güvenlik sorunu olarak görüp taraftarların gönlünü kırmaktan zerre kadar çekinmeyen bir yönetme biçimi, diğer yandan sapına kadar Diyarbakırlıyım diyen bir emniyet müdürü. Diyarbakırlıların da kimi bağrına bastığı belli sanırım. Öyle zannediyorum ki Süleyman Soylu'nun posterleri Diyarbakır'ın kahvesine asılmaz. Ama Diyarbakır'ın emniyet müdürü Gaffer Okan'ı bağrına bastı bu kent. Demek ki gönüllerine mühür vurmamışlar. Demek ki kalpleri açıkmış Türkiye'nin geri kalanına karşı. Bursa spor taraftarını da suçlayacak değilim. Memleketin atmosferi lümpen kesimler yaratıyor ve bu gençler de kendilerince vatan savunması yapıyorlar. Faydalı bir şey yaptıklarını zannediyorlar. İklim değişir, Akdeniz olur, bu gençlerin de davranışları değişir. Ama bu yaptıklarına yol veren bir idare, bu yaptıklarını alkışlayan iktidar mensupları olduğu sürece, yaptıklarıyla gurur duyacaklar. Ne derseniz deyin sizi terörist olmakla suçlayacaklar. Vatana millete faydalı bir iş yaptıklarını düşünüyorlar çünkü. Hele ki sırtları sıvazlanmaya devam edilirse. Maçın ardından yaşanan gelişmeler, MHP lideri Devlet Bahçeli'nin de grup toplantısında gündemindeydi. 7 Mart'taki grup toplantısında, Bursa Spor taraftarını, milli duruşundan ötürü kutladı Bahçeli.

Bursa Spor Taraftarları'nı buradan selamlıyorum. Milli duruşlarından dolayı tebrik ediyorum. Ancak şunu da söylemem lazımdır ki, Bursa'da küçük bir azınlık olan terör yandaşlarının ve bölücü alçakların sızlatgümü tahrik etmesi, çıkan olayların Kürt kökenli kardeşlerimle ilişkilendirilmesi bir defa cinayettir, melanettir, rezalettir. Çok daha büyüyebilirdi hadiseler. Buna karşılık Bursa spor taraftarının milli duruşundan ötürü kutlandığına şahit olduk. İstenmeyen olaylar da tahrikçilere yüklendi bu arada. Şimdi Erkan Baş'ta iki bölüm halinde yaptığımız röportajın ardından yeni başlayanlar için Türkiye Solu başlıklı bir bölüm hazırlamıştık. Depremden hemen önceydi.

O bölümde, Türkiye solunun 1960'larda başlayan yolculuğunun 2010'lu yıllarda bittiğini, yoluna devam etmek istiyorsa 21. yüzyıla uyumlu yeni bir solun yükselmek zorunda olduğunu söylemiştik. Aynısı Türk milliyetçiliği için de geçerli bana kalırsa. Yine 1960'larda, anti-komünist müesses nizamın içinde yetişen bu tip bir milliyetçiliğin artık geride kalması gerekiyor.

Türkiye'de milliyetçilik bitsin, tarihe karışsın diyecek değilim, haddime de değil. İlla ki bu fikir akımı yaşayacaktır. Hatta geniş kesimlerin ortak bir duyguda bir araya gelebilmesi için belki de gereklidir. Ancak bu biçimiyle değil, yeniden yorumlanmaya ihtiyacı var. Milliyetçiler de değişmek, dönüşmek zorunda. Milliyetçiliği terk etsinler demiyorum, yanlış anlamayın. Değişmek, dönüşmek zorundalar diyorum. Nedenini Kılıçdaroğlu'nun adaylığı sonrası tekrar bize hatırlatan Akşener HDP gerilimi üzerinden izah edeceğim. Ama önce kısa bir ara verelim, daha sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz.

6 Mart akşamı Kılıçdaroğlu'nun adaylığı ilan edildikten hemen sonra, HDP eş genel başkanı Mithat Sancar, Habertürk'te Fatih Altaylı'nın konuğu oldu. Kılıçdaroğlu'nu kutladı ve kendisini görüşmeye bekliyoruz dedi Mithat Sancar. Mithat Sancar'ın sözlerinin ardından gözler Kılıçdaroğlu'na değil, Meral Akşener'e çevrildi. Neden? Çünkü masanın milliyetçi ayağını temsil eden kişi Akşener'di. Zaten masayla gergin geçen bir 72 saatin ardından bir de böyle bir gündem ortaya çıkmıştı.

Masada milliyetçilik iddiasındaki parti İyi Parti tabanı olunca İyi Parti tabanı da bu konuda kışkırtılmaya başladı. Çünkü milliyetçiliğin çerçevesini iktidar gücü belirliyordu. O çerçevenin içine girmek zorundaydı İyi Parti. En azından iktidarın gücü bu yönde ilerliyordu.

7 Mart'ta yine Fatih Altaylı'nın konu olan Meral Akşener konuya bir cevap verdi ama ben cevabın yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Gözlediğim kadarıyla Akşener de şu anki atmosferdeki milliyetçi tonun kabul edilebilir nitelikte olmadığını bence farkında. Yani ortak düşünüyoruz Akşener'le. Milliyetçiliğin yeniden tanımlanması gerektiğinin bilincinde kendisi bence. 6 ayrı soruyu sorduktan sonra 10 dakikalık bir cevap veriyor Akşener ve cevabına 2014'teki Cumhurbaşkanlığı seçimini hatırlatarak başlıyor. Bakın, HDP'yi ziyaret etmeli mi Kılıçdaroğlu diye soruluyor ve 2014'e kadar geri gidiyor Akşener. Diyor ki, o dönem Ekmelettin İhsanoğlu'nu destekliyorduk MHP olarak.

Ve Ekmelettin Bey, Selahattin Demirtaş'ın kampanyasına sembolik bir destek de vermişti. Yani bağış yapmıştı Demirtaş'a. Bir tür centilmenlik olarak yani. Sonra da MHP'den iki dönem milletvekili olmuştu Ekmelettin İhsanoğlu. Akşener de işte bunu hatırlatıyor. Bakın bir şey gözde. 2014'te MHP'nin adayı Selahattin Demirtaş'ın eğer kampanyasına para yardımı yapmışsa, küçük yani bir sembolik değer olarak yapmışsa ve buna Sayın Bahçeli başta olmak üzere herkes saygı duymuşsa, sonra da...

ve güzel bir soruyla bitiriyor. bugün niye böyle? bence son derece önemli bir soru. bugün niye böyle? ne oldu bize? HDP mi 2014'ten sonra değişti yoksa MHP mi? HDP 2014'te terörist bölücü değildi de sonradan mı oldu? Yoksa memleketin atmosferi mi değişti? Akşener de atmosferin bugün ne kadar ağır olduğunu vurguluyor.

Bugün niye böyle diye soruyor. Hayal edelim, bugün HDP aday çıkarsa, Kılıçdaroğlu da bir centilmenlik yaparak HDP adayına bağış yapsa, nasıl karşılanır sizce? Hakikaten 2014 yılında böyleydi atmosfer. MHP ve CHP'nin ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu, HDP'nin adayı Selahattin Demirtaş'a bağış yapmış, Demirtaş da bu bağışın karşılığına kendisinde teşekkür etmişti. 8 yıl önceye gidelim, MHP adayına Demirtaş'ın teşekkürünü dinleyelim.

Bu amaçla, jest olarak centilmence bir yarış, demokratik bir işleyiş ve mücadele içerisinde kampanya yürüsün amacıyla zaten yaptığını belirtiyor. Kendisi bu amaçla yaptığını belirttikten sonra bize bir şey söylemek düşmez. Teşekkür edebiliriz ancak kendisine. Sembolik bir jest yapmış. Bu jestten herhalde mutluluk duymak lazım.

Nereden nereye değil mi? Bana kalırsa Kılıçdaroğlu'nun HDP'yi ziyaret etmesinde Akşener açısından hiçbir mahsur yok. Fakat cevaba atmosferden şikayet ederek başlıyor Akşener. Çünkü bu atmosfer İyi Parti tabanını da doğrudan etkiliyor. 2 Mart ile 6 Mart arasında görülen şu ki, Akşener tabanına tümüyle sahip çıkan bir lider değil, yeni bir taban var ortada çünkü.

Tabanın ne kadar kaygan olduğunu bilen Akşener de dikkatli konuşmak zorunda kalıyor ve çok önemli bir şey söylüyor. Politik ayrışmanın yerini diyor, etnik ayrışma aldı. Türkiye'de siyasi partiler üzerinden ayrıştırma yerine, etnik aidiyetler üzerinden ayrıştıran bir dil oluştu. Bu dilin sahibi, samimiyetle söylüyorum, Türk milliyetçileri değil. Buna Akşener'in söylemesi son derece önemli. Burada artık ırkçılık yükseliyor demeye başlıyor aslında. Siz ben söylesem, terörist derler, geçerler, vatan aynı kabiliğinden değerlendiriliriz. Bunun ardından Akşener, Erdoğan'ın pragmatist yönünün güçlü olduğunu,

ama tarih, felsefe, sosyoloji bilmediğini anlatıyor. Sonra tezini güçlendirmek adına 31 Mart 2019 seçimlerinde başına gelen bir olayı anlatıyor. bakın 31 mart 2019 bizim güneydoğuda belediye başkan adaylarımız ve belediye meclis üyelerimiz oldu. cpn'de oldu da ben şimdi kendimizinkiyle ilgili söyleyeyim. birden yeni şafak gazetesinde isim vererek söylüyorum bütün kimlikleriyle yani nüfus cüzdanlarının kimlik bilgileriyle dahil 29 adayımızın ismi yayınlandı. pkk'lı diye yayınlandı. bir baktık ikisi hariç onlar ahlatlıydı türk geri kalanların ortak özelliği kürt olmaları. Bakın, daha aynı sorudayız. Mithat Sancar'ın Kılıçdaroğlu'na daveti soruluyor Akşener'e ve Akşener cevaptan önce uzun uzun Türkiye'deki mevcut atmosferi anlatmaya çalışıyor. Önce 2014'ten örnek veriyor. Buraya dikkat edin. Normal olanın 2014'teki olduğunu ima ediyor. Söylemiyor doğrudan ama ima ediyor. Yani bugünün anormal olduğunu söylüyor aslında. O halde milliyetçi söyleminin inteliğinden kendisi de rahatsız.

Sonra 2019'a geliyor, politik ayrışmanın yerini etnik ayrışma aldı ve bunu bizzat Erdoğan yaptı diyor. diye ayrılıyoruz artık, HDP, MHP diye ayrılmıyoruz diyor. Bizim 29 belediye başkanından Kürt olanlara PKK'lı diye Yeni Şafak'ı servis ettiler diyor. O servis ettikleri kişileri de seçimden sonra kendi partilerine transfer ettiler diyor. Akşener'den bunu dinledikten sonra arşive baktım, gerçekten de doğru. Haber Yeni Şafak'ta 24 Mart 2019'da, yani seçimden bir hafta önce çıkmış.

Başlık sene biliyor musunuz? İşte Meral Hanım'ın PKK'lıları. Akşener hala sorunun cevabına gelmedi. Önce hazırlık yaptı ve cevaptan önce uyardı.

Yani dün kavga edilmeyen konuda bugün görüşme bile problem yaratıyorsa buna herkesin dikkat etmesi lazım. Dün HDP'nin adayına bağış yapılan bir ortamdan sonra bugün görüşme bile problem yaratıyorsa bunun üzerine düşünmek gerekir diyor Akşener. Ve bunu milliyetçi bir partinin genel başkanı olarak söylüyor. Yahu Akşener'e bile fazla geliyor bu atmosfer.

Ben önemsedim açıkçası bu açıklamayı ve geldi cevabı. Oluşan sağduyunun devam etmesi gerekiyor, görüşmede hiçbir sorun yok, sadece bakanlık pazarlığı, koltuk pazarlığı falan yapılamaz diyor. Dolayısıyla böyle bir sağduyunun devam etmesi ve derinleşmesi gerekiyor. Sadece onu söyleyebilirim. Ama bakanlık vs. şu bu gibi alışveriş olması mümkün değil. Bu netlikte söyleyeyim. Diyalog başka bir şeydir. Bakanlık, taviz… Yani Cumhuriyet Halk Partisi diyebilirdi ya ben onu anlayışla karşıladım. Çok da saygıyla karşıladım. Veya diğer paydaşlarımız da Millet İttifakı'nı diyebilirdi. Onu da çok saygıyla karşıladım.

E çok makul cevaplar vermiş kadın. Yani makul derken kendi pozisyonunu düşününce makul. HDP masada değil. O halde HDP ile koltuk pazarlığı yapılamaz. Yani bu başka parti için de geçerli. Bu arada, Mithat Sancar da zaten önceki gün böyle bir talepleri olmadığını söyledi. Yani bunu da vurgulayalım. Böyle bir koltuk derdi yok zaten ortada.

bazı ilkeler etrafında oturmak istiyorlar. Ya da şöyle söyleyelim, hiçbir görüşme olmadan çiçek çikolatayla %12'lik bir oy kütlesini hediye etmek insanların onurunu kırıyor. Bu arada Mithat Sancar da zaten önceki gün talepleri olmadığını söylediği gibi bir sorun olmadığına ilişkin de bir izlenim verdi. Yani aslında hiçbir sorun yok. Peki neden sorun varmış gibi bir hissiyat oluştu? Bu bana kalırsa,

Fatih Altaylı'nın durumu özetlerken yaptığı bir hataydı. Ya da hata demeyelim de her gazetecinin başına gelebilecek bir özensizlikti diyelim yani bir kötü niyet yoktu bence. Akşener de o kısmı geçiştirdi. İşin sonunda HDP bizim olduğumuz masaya taleplerini getiremez demiş bulundu. Ama o kısmı bir dinleyelim ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Burada konuşmanın bağlamı gereği taleplerden kasıt koltuk pazarlığıydı. Yani zaten konuşmanın 10 saniye öncesinde talep derken koltuk talebinden bahsediliyordu. Dolayısıyla talepler masaya gelemez derken, kasıt koltuk talepleriydi. En azından ben böyle anladım, böyle algıladım. Fakat bu konuşma sosyal medyaya ya da yazılı basına, HDP bizim olduğumuz masaya taleplerini getiremez şeklinde sunuldu, onlar da böyle algıladılar. Yani onlar da kötü niyetlidir demiyorum. Ama bu algılama biçimi bana kalırsa yanlış. Akşener, HDP ile görüşmede ve ilkeler çerçevesinde anlaşmada hiçbir sorun görmüyor. Benim anladığım budur.

Çünkü tüm ideolojiler gibi, Atatürkçülük, Solculuk, İslamcılık gibi milliyetçilik de değişmek, dönüşmek zorunda. Akşener de bunun farkında. Tüm bunlar yaşanırken Erdoğan ne yapıyor peki? 7 Mart'ta kabine toplantısından çıkan Erdoğan, not tutmaya devam ettiğini, seçimden sonra herkesi hak ettiği muameleye tabi tutacağını açıkladı.

deprem zedelerimizin yaralarını sarıp yüzlerini güldürene kadar bu notları tutmayı sürdüreceğiz. Ülkemiz bu felaketin izlerini silip yeniden normal gündemine döndükten sonra ise herkese hak ettiği cevabı verecek, herkese hak ettiği muameleye tabi tutacağız. Ne Erdoğan 10 sene önceki Erdoğan, ne de Türkiye 10 sene önceki Türkiye. Bu nedenle not tutmakla yetiniyor, tehdit ediyor ama gereğini yapmayı erteliyor. Gereğini yapabileceği fırsatları kolluyor ama gereğini yapamıyor. Bu haliyle Erdoğan kaybetti. Ama henüz Kılıçdaroğlu kazanamadı. Yaşadığımız toz bulta da budur zaten. Eski defnedilmeyi, yeni ise doğmayı bekliyor.

Bu doğumun kimlerin omzunda yükseleceği ise esaslı soru. Bana kalırsa bu sorunun cevabını bizlere son 10 yılda yaşanan gelişmeler gösterdi. Milliyetçilik bu kadar lümpen hale gelirken, bunun en büyük çilesini kadınlar çekti. Çünkü eril, lümpen, baskıcı bir atmosfer yarattılar.

Fakat toplumsal muhalefetin de yüz akı oldu kadınlar aynı zamanda. Çünkü bunca baskıya, bunca yozlaşmaya karşı yıllardır bir adım geri atmadılar. 8 Mart 2023'te de belki de son kez polis tarafından durduruldu kadınlar. 10 gün önce tribünlerden yükselen ve iktidar tarafından bastırılan hükümet istifa sesleri bu sefer 8 Mart'ta kadınların dilindeydi.

İşte ne umuyorsunuz, ne buluyorsunuz? İktidar, Beşiktaş ve Fenerbahçe tribünlerinin yerine Bursa Spor Tribünlerini görmeyi isterken, bu sefer bambaşka bir yerden, kadınlardan geldi ses. Hükümet istifa! Hükümet istifa! Hükümet istifa! Hükümet istifa! Hükümet istifa!

Bu günlerin tarihi yazıldığında kadınlara çok özel bir sayfa açılacağını düşünüyorum. Dayatılanı kabul eden, akıntıyla sürüklenen zihinlere karşı, reddiyenin adı, akıntıya karşı gelmenin adı, Türkiye'nin kadın hareketi oldu. Kadınlar günü kutlu olsun diyerek bitirelim. Trendtopiyi POBİ Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar faşizme teslim olmadığınız günler dilerim.

Gelsin baba, gelsin koca. Gelsin, gelsin. Polisin, devletin. Gelsin, gelsin. Vatanını, haklarımı. Versin, versin. Aman istemem, delikanlı.

Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)