
5.089 kelime · ~25 dk okuma
Herkese merhaba. Gündem belli. Akşener biliyorsunuz masayı terk etti. Deprem gündemi olanca yakıcılığıyla orta yerde dururken Akşener'in çıkışı siyasette de deprem etkisi yarattı. Altuşbat faciasının ardından geçen bir ay daha şimdiden hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ortaya koymuş durumda. 3 Mart'ta yayınladığımız bölümde Türkiye'nin Erdoğancılık ya da Erdoğanizm tehlikesi altında olduğunu vurgulamıştık.
Aynı gece yaşanan gelişmeler, yani şu Akşener'in masadan kalkması, Kılıçdaroğlu'nun da aynı ifadeyi kullanması neden oldu. Birilerini hor görerek, göz ardı ederek Türkiye'yi değiştiremeyiz. Bu Türkiye'yi 20 senedir yaşıyoruz zaten. Erdoğan gitsin ama Erdoğanizm gelsin. Bu da olmaz. Tarihi sorumluluğumuz var bizim.
Erdoğan gidip Erdoğanizm nasıl gelebilir? Bu iki bölümde yanıtlayacağımız soru bu olacak. Bu noktada önce İYİ Parti lideri Meral Akşener'in 3 Mart'taki tarihi konuşmasını parçalara ayırıp çözümleyeceğiz. Ardından kazanacak aday ifadesinin arka planını kurcalayacağız. Son olarak da Akşener'in hedeflerini tartışacağız. Böylece önümüzde duran yeni tablonun fotoğrafını çekmeye çalışacağız. Girişi uzatmaya gerek yok. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
2 Mart günü ortak cumhurbaşkanı adayını belirlemek üzere bir araya gelen 6'lı Masa'ya İYİ Parti şaş düşmüş, Akşener konuyu parti kurullarına götürmek üzere izin istemişti. Bir sorun olduğu gören gözler için açıktı. 3 Mart'ta kameraların karşısına geçen Akşener, Türkiye'nin siyasi tarihine geçecek bir metni okudu. Bu metin son derece önemli çünkü Akşener'in konuşmasında aldığı karar kadar yani Masa'dan kalkma kararı kadar konuşmanın içeriği ve üslubu da gündem oldu.
Akşener'in Kılıçdaroğlu'nun adaylığına sıcak bakmadığı sır değildi fakat seçime 70 gün kala, masadan kalkma kararı değil ama kalkma biçimi çok konuşuldu. Bu nedenle önce metnin üslubunu anlamaya çalışalım. Bunu yaparken mümkün olduğunca kişisel kanaatimi geri planda bırakmaya gayret edeceğim. Metni anladıktan sonra kendi görüşlerimi aktarmaya çalışacağım ama önce metnin çözümlemesi.
Akşener konuşmasının giriş kısmında arzu edilmeyen bir konuşma yapacağını farkında, fakat sorumluluğun karşı tarafta olduğunu iddia ederek başlıyor. Geldiğimiz noktada İYİ Parti bir kıskaca alınmış, bir dayakmaya mecbur bırakılmış, tıpkı yıllardır Türk milletine yapıldığı gibi ölüm ve sıkma arasında bir tercihe zorlanmıştır. Akşener'in masadan neden kalktığından çok masadan nasıl kalktığı daha büyük gündem oldu. Ne diyor Akşener? İyi Parti ve Türk Milleti ölümle Sıtma arasında bir tercihe zorlanmaktadır. Bu haliyle ölüm Erdoğan ise Sıtma kim? Sıtma Kılıçdaroğlu oluyor. Elbette diyor Akşener. İyi Parti buna boyun eğmeyecektir. Ben ve arkadaşlarım aynı yerde duruyoruz. Sonra uzun uzun 2002'den bu yana kritik dönemeçlerde nasıl konumlandıklarını anlatıyor.
Burada referans verdiği tarihler 2010 referandumu, 2015 seçimleri, 2017 başkanlık referandumu, 2018 seçimleri ve 2019 yerel seçimleri. Yani diyor ki, biz zaten tarihsel olarak Erdoğan'la aynı kampta değiliz, Erdoğan'ın karşısındayız. Her birinde kendisi adına tutarlı bir çizgiyi takip ettiklerini vurguluyor. Bunları anlatıp bugüne, yani 2023'e geliyor. Biz bugün de tutarlı olacağız diyor.
2023 yılında yani cumhuriyetimizin yeni asırında milletimiz cumhuriyetimizin yıpratılan değerleri için, tarumar edilen demokrasimiz için, pranga vurulan hürriyetimiz için bir büyük mücadele verirken ceketimi assam aday ederim diyenlerin karşısında da dimdik duruyoruz, durmaya da devam edeceğiz. Kabul edelim ya da etmeyelim, altılı masada bu zamana kadar liderlerin birbirine saygılı üslubu hakimdi. Konuşmayı canlı izledim ve bu kelimeler akşelerin ağzından çıktığında masayı dağıtmaya çalıştığı ilk dakikalarda bence belli oldu. Dağıtmak demeyelim de hadi masadan kalkmak istedi diyelim. Çünkü masada bu zamana kadar oluşan nezaket raconu bu kelimelerle rafta kalıyordu.
Ceketimi assam aday ederim diyenlerin karşısında dimdik duruyoruz ve durmaya devam edeceğiz. Bu sözlerin muhatabının doğrudan Kemal Kılıçdaroğlu olduğunu söylemek bence yanlış olmaz. Çünkü metin ona karşı hazırlanmış bir metin. Fakat henüz ne Kılıçdaroğlu'nun ne de Yavaş'ın ve İmamoğlu'nun adı zikredilmemişti. O yüzden acaba kime diyor diye düşündük. Akşener'in bu sözleri birazdan söyleyeceklerin hazırlığıydı.
Bu giriş bölümünün ardından Akşener, biz bu günlere dayatmalara direnerek geldik diye devam ediyor. Kirli pazarlıkları reddederek geldiğini söylüyor. Yani aritamlar da var. Konuşma metninin hemen hepsi bu tip imalarla dolu. Bu imaların ardından konu Kemal Kılıçdaroğlu'na geliyor. Kılıçdaroğlu'nun aday olarak masaya getirildiğini ve kendilerinin cevabını anlatıyor. Dikkatle dinleyelim.
Dün gerçekleşen toplantıda nihayet ortak cumhurbaşkanı adayının kim olacağını tartıştık. Bu doğrultuda beş siyasi parti tek bir ismi dile getirerek Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun adaylığı yönünde görüşlerini beyan ettiler. Bize İYİ Parti olarak üç yılı aşkın bir süredir sokaklarda, dükkanlarda ve meydanlarda sıklıkla duyduğumuz milletimizin yoğun bir teveccüh gösterdiğine hemen her yerde şahit olduğumuz ve yapılan tüm kamuoyu araştırmalarında da uzun süredir Sayın Erdoğan'a karşı açık ara kazandığını gördüğümüz iki ismin adaylığı konusunda görüşümüzü beyan ettik. Bu iki isim Ankara Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Mansur Yavaş ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu'ydu. Bunun da yanında aday belirleme sürecinin sağlıklı yönetilmesi için her bir siyasi partinin
ayrı ayrı belirleyeceği araştırma şirketlerinin yapacakları çalışmalar ışığında ortak cumhurbaşkanı adayının veriye dayalı, rasyonel ve objektif bir usul ile belirlenmesinde önerdik. Ancak maalesef ve maalesef bu görüş ve önerilerimiz masadaki paydaşlar tarafından kesin bir biçimde reddedildi. Bu bölümden anlıyoruz ki Akşener'in kamuoyuna açıkladığı temelde iki itirazı bulunuyor. Diyor ki, bizim sahada gördüğümüz isimler İmamoğlu ve Yavaş'tır. Bunlar kazanacak adaylardır. Kemal Kılıçdaroğlu kazanamaz. Ha kazanır diyorsanız gelin beraber anket yaptıralım, kim önde çıkıyorsa onu belirleyelim. Kılıçdaroğlu birinci çıkıyorsa Kılıçdaroğlu olsun.
Şimdi bu kazanacak aday meselesini ele alacağız ikinci bölümde. O yüzden buraya girmiyorum. Bu konuya biz Akşener'in tarihi konuşmasının çözümlenmesinden devam edelim. Akşener durumu bu şekilde izah ediyor yani. Bu şekilde izah ettikten sonra, yani teklifimiz reddedildi dedikten sonra konuşmasının zaten sert olan tonunu daha da sertleştiriyor. Üzülerek söylüyorum ki geldiğimiz son noktada dün itibariyle altılı masa artık millet iradesini kararlarına yansıtma kabiliyetini kaybetmiştir. Milletimizin ortak iyiliği için iyi niyetle oturduğumuz bu masa
Artık potansiyel adayların tartışılabildiği bir ortak akıl platformu olmaktan çıkmış, tüm alternatiflerin karar isteyenler tek bir adayın tasdiki için çalışan bir noter masasına dönüşmüştür. Böylece aslında 2 Mart'taki 6'lı masa toplantısının sonuç metnine ilişkin de bir açıklama yapmış oluyor Akşener. Diyor ki, tırnak içinde anlayışa varıldı. Yani ortak bir aday belirleyemedik, zaten ortak aday belirledik de demedik. Ve devam ediyor. Şahsi hırslar Türkiye'ye tercih edildi diyor. Kişisel ajandalar, kuyruklu yalanlar ifadelerini kullanıyor. Daha sonra hepinizin bildiği bir Sezai Karakoş sihirine atıf yapılıyor.
Yenilgi yenilgi büyüyen küçük hesaplar, kutlu bir zafere tercih edilmiştir. Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır! Sezai Karakoç şiiri biraz da İslamcı siyasete referans vererek yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer ifadesini kullanırken, Akşener yenilgi yenilgi büyüyen küçük hesaplar ifadesini kullanıyor. Bu noktada vurgu, Kılıçdaroğlu'nun daha önce kaybettiği seçimlere yapılıyor. Aslında kamuoyunda da Kılıçdaroğlu'nun adaylığına dönük eleştirilerin dayanağı, Kılıçdaroğlu'nun daha önceki seçimlerde yenilmiş olması. Kılıçdaroğlu şimdi de yenilecek diyor Akşener. Akşener bu sert ifadelerin ardından, biz İyi Parti'yi bunun için kurmadık diyor.
Hep fedakarlık yapan taraf olduk, küçük hesapların peşine düşmedik diyor. Elimizden geleni altılı masada da yaptık diyor ama ne yazık ki olmadı, olamadı diye bitiriyor cümlesini. Bu zamana kadar Kılıçdaroğlu'na yüklenen Akşener, bundan sonra doğrudan altılı masayı da oyun dışında bırakıyor. O masa diyor artık milletin masası değil. Türk devletinin varlığını, Türk milletinin iradesini bir kişinin iki dudağı arasına bırakmayacağız. Ülkemizi sadece kriz üreten bir ucube sisteme mahkum etmeyeceğiz. İlk gün olduğu gibi bugün de inatla ve ısrarla ben değil biz demeye devam edeceğiz. Millet iradesine uzanan elleri çekecek, tüm dayatmaları yıkacak ve milletimizin sesini tüm Türkiye'ye duyuracağız.
İşte bu yüzden burada sizlerin aracılığıyla Sayın Mansur Yavaş'a ve Sayın Ekrem İmamoğlu'na bir çağrıda bulunmak istiyorum. Değerli başkanlarım, siz bu milletin iradesiyle seçildiniz. Üzerinize atılan tüm iftiralardan alnınızın akıyla çıktınız. Tüm engellemelere rağmen çok çalıştınız. Görevinizi en iyi şekilde yaptınız. Milletimizi enkazın altında bile yalnız bırakmadınız. Ne mutlu size ki milletimiz gayretlerinizi gördü, yanınızda durdu. Milletimiz samimiyetinizi anladı, başının üstünde taşıdı.
Masa artık millet iradesinin kararlarını yansıtma kabiliyetini kaybetmiştir. İfadesindeki millet iradesinden kasıt bana kalırsa ikiye ayrılabilir. Birincisi, millet iradesi Kılıçdaroğlu demiyor, millet Yavaş'ı veya İmamoğlu'nu istiyor şeklinde özetlenebilecek kazanacak aday siyaseti. Bir de şöyle bakılabilir, biz olmadan o masa milletin iradesini temsil edemez iddiası var.
Kısmen bu iddiada da haklı çünkü bir temsili var İYİ Parti'nin, milliyetçi, biraz daha seküler bir tabanı var. Ancak öyle ya da böyle bana kalırsa Akşener'in kullandığı en sert ifadede buydu. Henüz dün oturduğu masadan, bu masa artık millet iradesini yansıtmıyor diye kalktı. Gerekçesi ise bu zamana kadar talihi bir konu sayılan ortak aday meselesiydi.
Cumhur İttifakı'nın masasına daha önce kumar masası demişti. Altılı masayı da noter masası olarak anarak iki tarafın da dışında kaldığını açıklamış oldu. Öte yandan masanın hazırladığı tüm metinlerde imzası olduğunu hatırlattı ve imzalarının da arkasında olduğunu söyledi. Bu arada az buz şey demedi yani. Masanın bir hükümet programı bile var. Ortak Politikalar Mütabakat metni adında 2300 maddelik bir hükümet programının altında Akşener'in de imzası var. Yani aynı şeyi vadedeceğini söyleyen
Bir kişi Akşener, Ortakada ile. Bu noktada Akşener, imza attık ama Türk milletinin iradesinin de önünde değilim diyerek Hamasito'lu biraz koyu bir tirat atarak İmamoğlu ve Yavaş'a sesleniyor. Konuşmanın en ilginç kısımlarından biri de bu zaten. Size de ateşten bir gömlek giymeyi vazife kılmıştır. Bu vazife Cumhuriyetimizin yeni asrının şafağında yepyeni bir sayfa açma vazifesidir. Bu vazife sadece bir dayatmayı değil, topyekun bir dayatmacılığı yıkma vazifesidir. Bu vazife sadece bir kişiyi değil, kendini milletten büyük gören çirkin bir zihniyeti yenme vazifesidir.
Bu vazife sadece bir seçimi değil, geleceğimizin tüm seçimlerini kazanma vazifesidir. Bu vazife milletin sesini duyma vazifesidir. Bu vazife millet iradesini yeniden hakim kılma vazifesidir. Bu vazife, milletin hakkını millete teslim etme vazifesidir. Bu zamana kadar Kılıçdaroğlu'nu ser şekilde eleştiren ve masayı da millet iradesini yansıtmıyor diyerek terk eden Akşener, İmamoğlu ve Yavaş'a övgü dolu sözlerle hitap ettikten sonra siyasi tarihimizin en ilginç çıkışlarından birini yaptı.
Ateşten gömlek giymek sizin vazifenizdir çünkü bu vazifeyi Türk milleti vermiştir." dedi. Akşener açık açık CHP üyesi iki belediye başkanına, genel başkanınızı ezip geçin ve gelin cumhurbaşkanı adayı olun dedi ve sözlerini şöyle bitirdi. Bu saatten sonra bizlere düşen bir seçim yapmaktır. Ya ışıl ışıl bir güneşin altında dimdik duracağız... ...ya da uzayan gölgelerde kaybolacağız. Ya şanlı bir mücadelede milyonlarla yürüyeceğiz... ...ya da trajik bir hikayede figüranlık yapacağız. El cümle ya tarih yazacağız ya da tarih olacağız. İnanıyorum ki hep birlikte tarih yazacağız, ışık yazacağız.
Bölüm 2 Kazanacak adaydan kazanması istenmeyen adaya Fransız devriminin doğrudan etkilediği topraklarda imparatorluk bakiyesi olan bir devletin idaresi altında yaşıyoruz. Selçuklu'dan Osmanlı'ya, oradan Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan bir gelenek, bu idarenin tarihsel referanslarını oluşturuyor. Daha gerisini sahiplenmiyoruz. Yani en yeniden, en eskiye doğru sayayım, işte Bizans, Hittitler, Frigyalılar, Lidyalılar tam olarak sahiplendiğimiz devlet geleneği değil. Hatta bu gelenekleri fetihçi bir anlayışla anıyor, bu geleneğin mirasını yabancı sayıyoruz. Bu noktada devletlerimize bir kimlik inşa ediyoruz ve onları Türk İslam Devletleri olarak anıyoruz.
Cari dönemin halk kesimleri de kendisine Müslüman ve Türk dediği için mevcut devlet geleneğiyle kendisini özdeşleştiriyor. Devlet ve millet aynı kimlikte bir araya geliyor. Belki de bu yüzden cumhuriyetimize sayı vermeyi devlete bir saygısızlık sayıyoruz. Fransızlar mesela tam tersi. 1789 öncesi yani devrim öncesi Kraliyet Fransa'sını kutsamıyorlar. Hatta cumhuriyetten sonra krallık tek adamlık deneyimi de yaşadıkları için cumhuriyetlerine sayı da veriyorlar. İşte birinci, ikinci, üçüncü cumhuriyet gibi. Geçmişte bizde de bu gelenek ortaya çıkmış aslında. Fransa'dan bir öykünme olduğu belli. Mesela 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra
Milli Birlik Komitesi yönetimi döneminde ikinci cumhuriyet ifadesi kullanılmış daha önce fakat o ifade geliş anlamda karşılık bulmamış. Yani halk kesimlerinde 27 Mayıs'tan sonra ortaya çıkan rejime ikinci cumhuriyet denilmemiş. Ama sisteme dönük tüm eleştiriler öze dönüş şeklinde yorumlandığı için sayı vermek yanlış anlaşılmış. Hepsi zaten ilk kurucu cumhuriyete referans veriyor o yüzden sayı vermek tuhaf sanmış.
Bu zamana dönük müesses nizamın organizasyondaki tüm değişiklikler ilk cumhuriyete referans verdiği için yani. Hiçbiri kendine ikinci cumhuriyet demiyor. Zaten ilki biziz diyorlar ama çok ciddi değişiyor bir yandan da. Ardından 90'larda bir başka tartışma başlıyor. Liberal sol tandanslı bir grup aydın, yazar, gazeteci daha 1960'daki ikinci cumhuriyet tartışmasından tümüyle bağımsız başka bir ikinci cumhuriyetçilik tartışması başlatıyorlar.
Bu ifadeyi ilk kullanan Wikipedia'ya göre Mehmet Altan. Yani kaynaktan emin değilim, onu not edeyim. Ama Mehmet Altan olduğu söyleniyor. Fakat şu gerçek, bu ekip Cumhuriyet'in yeterince çoğulcu olmadığını, bazı kimliklerin devletle merkez-çevre ilişkisi kurduğunu söylüyor.
Çevrede kalıp böyle merkeze yaklaşamayan, çevrede bırakılan kimliklerin başı çekenleri işte Kürtler, Aleviler ve İslami kesimler. Bana kalırsa buradaki İslami kesimler ifadesi son derece yanlış. Yani çevrede konumlanmadığı İslami kesimler. konu ama devam edelim. Merkezin kapsadığı kesimlere de böyle beyaz Türk yakıştırması yapıyorlar. Böyle bayağı işçi, memur, gariban kesimi bile eğer ki Kürt, Alevi veya İslami kesimden değilse beyaz Türk sayılabiliyor. Öyle ileri gidiyor bazı benzetmeler. Yani sınıflar arası eşitsizliği çok küçümseyip, çevreyi ve merkezi kimlikler üzerinden okuyorlar. Bu ekip en azından o şekilde. Bu politik hareket 2000'lerde taraf gazetesinde de vücut buluyor. Mehmet Altan'ın geçtiğimiz Şubat verdiği şu konuşma perspektifini de kendisi açıklıyor.
Cumhuriyetin demokratikleştirmesi, ben buna tabii Avrupa Birliği'nin üyeliğini, onun bize gösterdiği pusulayı, ilerleme raporlarını, hümanizmayı, teknolojik değişimleri, gençliği, çağ sorunlarını hedefleyen bir zihniyetle Türkiye'yi özgürlüğe, refaha götürmeyi anlıyorum. Yani bu 91 yılı itibariyle de gerçekten en önemli mesele Cumhuriyetin demokratikleştirmesi. Tabii şunu kabul etmek gerekir. Türkiye'de en çok öfke biriktiren hareketlerden biri olarak anılıyorlar. İşte yetmez ama evetçiler diye böyle isim takıldı. Bunları anarken kullanılan isimlerden biri de İkinci Cumhuriyetçiler. Hal böyle olunca Cumhuriyet rejiminin müesses nizam dönüşümlerine sayı vermek çok manipülatif bir hal alıyor. Niye diyeceksiniz? Çünkü
Cumhuriyet nizamındaki dönüşümlere sayı vermeye kalktığınız anda ya 1960 darbecileriyle anılmak ya da 90'larda yükselip 2010 referandumundan sonra tarihe karşı yenilen bir politik hareketle anılmak gibi riskler var. E ne dersiniz mesela birinci cumhuriyet, ikinci cumhuriyet diye saymaya kalksam? şöyle tedirgin olursunuz değil mi? O nedenle manipülatif diyorum. Fakat bu manipülatif durum hakikati görmemize de engel olmamalı. Cumhuriyet tarihinin ilk 100 yılı geride kalıyor ve bu 100 yıl boyunca Cumhuriyet nizamında köklü değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin hepsi kurucu değerlere referans verdi, tamam. Ama kurucu değerler de bugünkü duygusundan çok kaybetti. Mesela 1946 bir dönüşümdü. 1960, 1971, 1980.
Bu dönüşümlerin hepsinde referans kurucu değerlerdi. Atatürk, misak-ı milli, Lozan, laiklik, milliyetçilik gibi. Fakat hepsi bu kurucu sembollere sahip çıkmakla beraber çok farklı egemenler bile o oluşturdu. Devlet organizasyonu ve toplumsal hayat birkaç kez köklü dönüşümlere uğradı. Biz bunları 2000'lere kadar köklü zannederdik. Ta ki
2010'lardan sonra yaşadıklarımıza kadar. Çünkü 2010'dan sonra yaşamaya başladığımız dönüşüm o zamana kadarkinden çok daha köklüydü. Bazı noktalarda kurucu değerlere verilen referans da zayıflamıştı. Devlet mekarizması, siyasal rejimimiz, toplumsal yapımımız, tarihe bakışımız, çalışma rejimimiz son derece sert şekilde değişti 2010'lu yıllarda. Hele ki 2016'dan sonra.
Bu metnin tüm Türkiye Cumhuriyeti kanallarında yayımlanması Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir emridir. Türkiye Cumhuriyeti'nin değerli vatandaşları, sistematik bir şekilde sürdürülen anayasa ve kanun ihlalleri, devletin temel nitelikleri ve hayati kurumlarının varlığı açısından önemli bir tehdit haline gelmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri de dahil olmak üzere devletin tüm kurumları ideolojik sayıklarla dizayn edilmeye başlanmış ve dolayısıyla görevlerini yapamaz hale getirilmiş. Bu dönüşüm 15 Temmuz şokunun üzerine yaşandığı için toplusu olarak durumu tam olarak kurcalayamadık. Fakat müesses nizamın organizasyonda çok büyük bir dönüşüm yaşadık. Bu dönüşümü eleştirmek, FETÖ'cülükle suçlanmaya eş değer olduğu için o yıllarda tedirgin şekilde izleyebildik yaşananları. Bu dönüşümün sonunda siyasal sistemin tümüyle tek bir kişinin kontrolle bırakılması gibi bir durumla karşılaştık.
bir tür seçilmiş krallık sistemi. Fakat meseleye sadece üretim biçiminden yaklaşırsak hata ederiz. Yani bütün dünyada var olan bir şeymiş gibi kavrarsak tam olarak Türkiye'yi anlayamayız. Bu seçimli kral sistemine bir ideolojik kılıf da biçiliyor. 1950'li 60'larda anti-komünist müvesnetizm Türklük tanımındaki Müslüman tonu arttırıyor. Böylece böyle bir Türk-İslam sentezci bir bakış açısı yürümeye başlıyor 1960'lardan 70'lerden itibaren. İşte Türk sağı, 1960'lı yılların sonundaki görünümüne bu kimlikle giriyor. Merkezde Adalet Partisi, merkezin daha da sağında kalan Milli Nizam, daha sonra Milli Selamet ve Milliyetçi Hareket Partileri. Türkiye'nin üç meyesi. Mukaddesatçısa, merkezse, milliyetçiyse. 1971 ve 80 dönüşümlerinde de devlet organizasyondaki Türk İslam tonu koyulaştırılıyor.
Şimdi burada izninizle kısa bir ara vereceğiz, kaldığımız yeri unutmayın. Meseleye devletin milliyetçi mukaddesatçılık aracılığıyla kurduğu yeni müesses nizamdan devam edeceğiz. Aradan önce 71 ve 81 dönüşümlerin devletteki Türk İslam tonunu koyulaştırdığından söz etmiştik. İşte bu koyuluğun verdiği fırsatlardan faydalanarak büyüyen bir hareketti Türkiye'deki İslamcı hareket. Yani zaten nizamın kendisi İslamcılığın büyümesine imkan tanıyordu. Ve günün sonunda nizamın bir ortağı iken tamamını ele geçirdi İslamcılık. İlerledi ve tıkandı. İdeolojik olarak tıkandıkları noktada yönetilen mekanizma sert şekilde yozlaşmaya da başladı.
Bugün bu yozlaşmanın birebir tanığıyız. 3 ve 4 Mart'ta Twitter'ın Tren Topik konularından biri Hatay'daki su sorunuydu. İçme suyu sorunu vardı kentte. Şikayetlerin ardı arkası kesilmiyordu.
Sağlık hizmetinde beni değil, herhangi bir kamu doktorunu dinleyin ve anlattıkları hakkında endişe krizleri geçirin. Eğitim hizmetinde çocuğunu dişinden tırnağından biriktirip özel okula göndermeye çalışan velileri dinleyin. Barınma sorununu herkes biliyor. Hangi biriniz ev sahibinizle ters düşmekten endişelenmiyor? Ekonomik kriz bunların hepsinin cabası. Yani gören gözler için çok büyük bir başarısızlık var ortada. Sistemik bir arıza yaşıyoruz. Ve bir değişimin arifesindeyiz. Erdoğan kaybederse ne olacak?
Bu böyle basit bir soru gibi gelebilir. Erdoğan kaybeder, başka biri gelir vesaire gibi düşünebilirsiniz. Ama bu çok büyük bir soru arkadaşlar. Ecevit kaybederse ne olacak diye bir soru hiç sormadık. Başka biri gelirdi. Demirel için veya herhangi bir başkası için de sormadık. Biz de devletin organize edilme biçimindeki köklü değişimleri genelde asker yaptı ve asker normale döndürdü. Dolayısıyla halka bir karar düşmedi. Aziz yurttaşlarım. Bir defa daha belirtiyorum ki silahlı kuvvetler, aziz Türk milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işler kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır. Darbe ya da muhtıra olur, nizam bir ters yüz edilir, sonra asker çekilir, teker dönmeye devam ederdi. Fakat bu sefer durum farklı. Çok geniş yetkilerle donatılmış bir başkanlık sistemine geçtik. O yüzden çok büyük soru Erdoğan giderse ne olacak sorusu. Bu nedenle başta cumhuriyete sayı vermekten bahsettim. Eğer bir sayı vermek icap ediyorsa ilk kez bu kadar icap ediyor.
Erdoğan'dan sonraki cumhuriyetle önceki cumhuriyet arasında dağlar kadar fark var ve öncekini ihya etmek gibi bir şey imkansız. Altını tekrar çiziyorum, imkansız. Nizamın tüm sigorta sistemini askere emanet eden, askerin de ideolojik bir sorumluluğu olduğu fakat bu nizamın da yozlaşmaya son derece müsait bir yapısı olduğu bir şey. Bunu nasıl ihya edelim, niye ihya edelim?
Yani onu unutalım. İhya etmek isteseniz bile etmenizin pek mümkün olmadığı bir şey bu. E bu nizama da devam edemiyoruz. Çünkü bu da tümüyle ama tümüyle Erdoğan'ın kendisine göre organize edilmiş bir mekanizma. Yani Erdoğan'ın değişmesi halinde bu mekanizmayı başka kimse idare edemez. Hani diyorlar ya iktidar çevreleri, bunlar devlet yönetemez diye. Aslında doğru söylüyorlar. Devletin bu biçimiyle organize olduğu bir sistemde Erdoğan'dan başka kimse bu devleti yönetemez.
Bir sayı vermek gerekirse bu sistemde Erdoğan'ın olmadığı cumhuriyete ikinci cumhuriyet diyebiliriz. Bunu bugün demeyiz ama gelecekte böyle olabiliriz. Çünkü ister istemez köklü bir dönüşüm yaşayacağız Erdoğan'dan sonra. Hep söylediğim gibi, tarih bizi öyle bir noktaya getirmiştir ki, ülkemizin kaderiyle partimizin kaderi adeta bütünleşmiştir. Bu yüzden bu sorunun cevabı, İmamoğlu kazansın çünkü Karadenizli, hem muhafazakarlardan da oyalır, yavaş kazansın, milliyetçi muhafazakar kesin, ona oy verir ama dur kültlerden oyalamaz gibi, basit olamaz.
Kamuoyu, meselenin öneminin bu boyda olduğunu fark etmeyerek hayalinden geçen adayı belirleyebilir. Kimi Alevi diye Kılıçdaroğlu'nu tutar, kimi Karadenizli diye İmamoğlu'nu. Yavaş eski ülkeci işte, onlar da onu tutar. İşte bir biçimiyle bunları tutabilirsiniz. Fakat bana kalırsa meselemiz bu kadar apolitik değil. Çok büyük bir dönüşümden söz ediyoruz. Bu dönüşüm ne yönde olacak? Hızlı bir dönüşüm süreci mi yoksa yumuşak bir geçiş mi? İkisi arasındaki fark sadece zamanla ilgili değil. Egemenlik gücünün ne yönde ve nasıl kullanılacağı ile de ilgili. O yüzden tekraren belirteyim, mesele yalnızca Erdoğan'ın yerine kimin geçeceği değil. İkinci Yüzyıl ya da Türkiye Yüzyılı tartışmalarını siz bir de bu pencereden okuyun. Yepyeni bir şafağın alacak aranlığındayız. Bu nedenle şu kazanacak atay meselesine biraz derinlikli yaklaşalım.
İki yıldır da benim söylediğim bir şey daha var, kazanacak bir aday. Bu seçimi kazanmak zorundayız. Bu seçimi kaybedemeyiz. Sizce CP lideri Kemal Kılıçdaroğlu kazanacak bir aday mıdır kriterlerinizde? Ama yani bu şimdi çok iyi bir soru olmadı.
Yapılan tüm kamuoyu araştırmalarında da uzun süredir Sayın Erdoğan'a karşı açık ara kazandığını gördüğümüz iki ismin adaylığı konusunda görüşümüzü beyan ettik. Kazanacak aday. Bu ifadenin anlamını biliyoruz. Kemal Kılıçdaroğlu kazanamazın kibarcası bu. Neden böyle diyorum? Çünkü bu pazar seçim olsa kime oy verirsiniz sorusuna cevap veren halk kesilmene göre en yüksek oyu Mansur Yavaş alıyor.
Burada uzun uzun şirket araştırması sunmak istemiyorum ama biliyorsunuz işte Mansur Bey en önde. Erdoğan karşısındaki oyu %57'ye kadar çıkıyor. Hemen hepsinde Erdoğan'ın önünde. İmamoğlu onun hemen arkasından geliyor. Değişken bir grafiği var. Bir ara çok düşmüştü ama şimdi toparlandı. An itibariyle Yavaş'ın hemen arkasında ikinci sırada İmamoğlu var. O da hemen her ankette Erdoğan'ın önünde seyrediyor. Ama oyu Yavaş'tan daha düşük.
Bir de Kılıçdaroğlu var. Anketlerde Erdoğan karşısındaki oyu 48-53 aralığında değişiyor. Çoğu ankette Erdoğan'la neredeyse başa baş çıkıyorlar. Yani Mansur Yavaş veya Ekrem Emoğlu seçenekleri dururken Kılıçdaroğlu seçeneği daha riskli. Hal böyle olunca her kazanacak aday dediğinizde aslında bu riski anımsatmış ve Kılıçdaroğlu kazanamaz demiş oluyorsunuz.
İyi Parti seçmeni de Akşener her kazanacak aday dediğinde bir güvence almış oluyor. Nedir o güvence? Korkma, Kılıçdaroğlu kazanamayacağı için Kılıçdaroğlu'na onay vermeyeceğiz. Yani Akşener'le kendi hedef kitlesi arasında bir tür şifre gibiydi kazanacak aday ifadesi. Şu anlama geliyordu. Biliyorum, Kılıçdaroğlu'ndansa Yavaş veya İmamoğlu'nu istiyorsunuz.
Ben sizin bu konudaki sözcünüz konumundayım. Kazanacak adayı destekliyorum yani Kılıçdaroğlu'nu desteklemiyorum. Dolayısıyla kazanacak aday ifadesi Kılıçdaroğlu karşıtı bir kampanyanın sloganı haline gelmiş oluyor. Böylece Akşener gözlediğim kadarıyla bir tür temsilci pozisyona da yükseldi. Kılıçdaroğlu aday olsa, Kılıçdaroğlu'na oy verecek olan ama İmamoğlu ve Yavaş aday olsa gönlü daha rahat edecek olan yani hepsine oy verir ama İmamoğlu ve Yavaş'a daha rahat oy verecek bir seçmen kitlesi bu kampanya boyunca sürekli zinde tutuldu.
Yani bu 3 aday için de puanlama yöntemiyle oy verse kişiler Kılıçdaroğlu'na en az puanı verecek olan bir grup sürekli tahrik edildi. Ama günün sonunda Erdoğan'a değil Kılıçdaroğlu'na vereceklerdi. Kazanacak aday tartışması gündemde tutuldukça sokaktaki vatandaşın aksiyoner izin vermeyecek Kılıçdaroğlu'na sözünü daha sık duymaya başladık. Akşener de bu kesimlerin güvendiği bir aktöre dönüştü. Kazanması en az istenen adamın Kılıçdaroğlu olduğu kesimlere sürekli bir kampanyayla güvence verildi. Biz kazanacak adayı istiyoruz, dolayısıyla Kılıçdaroğlu'nu istemiyoruz.
Başkanım bir ricam var. Buyurun. Size yalvarıyorum. Buyurun. Altılı masadan. Gerekirse ayaklarınıza kapanayım. Altılı masadan kazanacak cumhurbaşkanını çıkarın. Başbakanımız sizsiniz. Biz halk olarak cumhurbaşkanı olarak Mansur Bey'i istiyoruz. Başkanım size yalvarıyorum. Kazanacak insanı sakın kabul etmeyin. Sakın bizi bir daha bir kuyunun içine atmayın. Umudumuz sizsiniz size yalvarıyorum. Yalvarıyorum başkanım.
Kazanacak aday tartışması bir süre sonra kazanması istenmeyen adaya dönüşmüştür. Öyle bir nefret kampanyasına dönüştük iş. Kazansa bile mutlu olunmayacak. Kazandığı takdirde ehveni şer kabul edilecek. Koltuk düşkünü, yaşlı bunak diye anılmaya başladı. Muhalefetin adaylarından biri. Hal böyle olunca en çok Kılıçdaroğlu kazansa mutlu olacak kesimler de polarize olmaya başladılar. Sonuçta Kılıçdaroğlu'nu da sevenleri var. Onlar da artık Kılıçdaroğlu'nu savunmalılardı ama nasıl? Bu noktada kazanılacak aday sloganının yaslandığı güçlü bir dayanağın olduğunu da söylemeliyiz.
Hakikaten neden Kılıçdaroğlu aday olsun ki? Anketlerde üçüncü sırada adam. Bana kalırsa Kılıçdaroğlu ve taraftarları bu soruya esaslı bir cevap vermediler henüz. İmamoğlu şöyle, yavaş böyle, o yüzden Kılıçdaroğlu diyorlar. O halde Kılıçdaroğlu tıpkı anketlerdeki gibi en iyi üçüncü seçenek haline gelmiyor mu? Yani İmamoğlu işte yargı sopası var, hani öyle söyleyelim. İşte yavaş milliyetçilerden doyalır gibi bir şey. Ama o zaman o neyle o neyle Kılıçdaroğlu en iyi üçüncü seçenek olduğu için aday oluyor. E bu da motivasyon yaratmıyor.
Mutlaka verilmiş bir cevapları vardır ama kamuoyu tarafından ya duyulmamış ya da ikna olunmamış. Yani cevabı varsa da sorunun hala bu soru yükseliyor onu söylüyorum. Yani kazanacak aday hem bir slogan olarak zımni bir kampanyanın gizli şifresi gibi bir şeydi ama aynı zamanda da bir hakikatti. Deniyor ki İmamoğlu ceza yiyebilir, yavaşta Kürtlerden oyalamaz. Bir de belediyeleri kaybederiz falan diyen CHP'liler var ama bu cevaplar kuyruk sorularla boğuluyor zaten. Neden 2014'de aday değildi? 2018'de aday değildi de şimdi 2023'de aday olmaya kalktı?
Sonuçta örneğin İmamoğlu'na yargı baskısı olmadan önce de adaylığı parlatılabilirdi. Kılıçdaroğlu o dönemde de adaylık çıkışları yapıyordu. Yani İmamoğlu'na yargı sopası bugünün gerekçesi fakat dünle çelişiyor. Dolayısıyla kazanacak ada ifadesi hakikat kazanıyor. Hal böyle olunca tekrar soruluyor. Neden Kılıçdaroğlu?
Bu soru, adaylığı açıklandıktan sonra Kemal Bey'in kamuoyuna anlatmak zorunda kalacağı en önemli soru olacak. Yani bu soruyu cevaplamadan çok rahat yol yürüyemeyecek Kılıçdaroğlu. Biz konumuza dönelim. Bunlar kamuoyunun sıklıkla tartıştığı konular. Fakat bir de tartışmadıklarımız var.
Biraz önce belirttiğim, Erdoğan gidince ne olacak sorusu. Sonuçta Erdoğan'ın adı aynı zamanda bir sistemin adı. Mekanizmayı kendisi kurdu ve bu mekanizma çok kısa sürede tükendi. Tarikatlar, cemaatlerle devletin kurduğu ilişkiden tutun, eğitim-sağlık hizmetlerine, para politikası zaten değişir de merkez bankasının pozisyonuna, kamu gücüyle donatılmış sermaye çevrelerine, medyanın yeniden organizasyonuna, her şeyin yeniden organize edilmesi gerekiyor.
Çok küçük bir örnek vereyim. Harbiye yok mesele arkadaşlar. Milli Savunma Üniversitesi var. Ya bu bile bir dolu sorun yaratıyor. Çünkü geleneklerinden kopmuş bir devlet organizasyonu var. Ve bu süre içinde tutarlı bir paradigma ihtiyacınız var. Şimdi bu paradigmalar Karadeniz'i, Dersim'i ya da Ülkücü olması değil. Bunların hiçbiri bir paradigma ilişkin bir fikir vermiyor.
O halde böyle büyük bir değişimin eşiğinde olunan bir ülkede, kamu önünde, halk önünde yapılan siyasetin kazanacak aday tartışmasına sıkışmasını ben çok sığ buluyorum açıkçası. Her yanımız politika olmuş ama tüm politik meseleleri en apolitik yerinden kavruyoruz. Aslında şunu tartışıyor olmalıydık, demeliydik ki A adayı şu politikayı, B adayı bu politikayı, C adayı da şu politikayı savunuyor, benim kafama A adayının dedikleri yatıyor. Hakiki anlamda kamusal bir tartışmaydı yani ihtiyacımız olan şey. Oysa bize tam tersi yaşandı. Neleri konuştuk? Karadenizli, eski ülkücü, Alevi vs. vs. Veya mesela Mansur Yavaş'ın en çok oy alacağı iddia edilen kişinin hiçbir politik fikrini bilmiyorum ben. Şahsen ben bilmiyorum. Çünkü gerçekten politika ile ilgilenmiyordu.
Akşener, kamu önünde kazanacak aday tartışmasını açıyor ama Kılıçdaroğlu'nun politik söylemlerine ilişkin hiçbir eleştiri sunmuyor. Dolayısıyla apolitik bir tartışmanın içine sürükleniyorlar. Bizleri de peşlerinden sürükliyorlar. Biz bu kadar apolitik kalmayalım.
Akşener ne istiyor sorusuna iki farklı açıdan cevap verilebilir. Birincisi, kendi siyasi kariyeri bağlamında ne istiyor. Ben iddiamı ifade edeyim, bence aday olmak istiyor. Şunu biliyoruz. İYİ Parti'nin yukarı yönünü seyreden oy grafiği son 1,5 yıldır durmuş durumda. Halbuki kurulduğu günden o döneme dek yükselen bir grafiği vardı İYİ Parti'nin. Yeni kurulmuş, üstelik MHP'den ayrılmış bir parti olarak 3 Mart'a dek MHP'nin neredeyse 2 katı bir oy oranına ulaşmayı başarmıştı. Ama bunu kuruluşundan sonraki 3 yıl içinde başarmıştı. Son 1,5 yıldır yükselme eğiliminde bir yavaşlama ya da yer yer durma vardı.
Bu durum İyi Parti'de en sık tartışılan iç konulardan biri haline de geldi. Bunun nedeni neydi? Şu sözler muhtemelen bir açıklamayı da içinde barındırıyor. ben aday değilim. kendi adıma bunu konuşabilirim. ben aday değilim. ben cumhurbaşkanı adayı değilim. bunu net bir şekilde. daha evvel söyledim. şimdi daha net söylüyorum. hayır ama onu söyle. cumhurbaşkanlığı isterim. arzu etmek başka bir şey. ama ben aday değilim. bakın şimdi sizde bir açıklamada bulunuyorum. daha evvel söyledim. bir türlü anlaşılamadı. şimdi ben aday değilim. elbette başbakan meral olacak.
Elbette hem de onunla bununla pazarlık ederek değil, milletimizin iradesiyle. Partimiz birinci parti olarak başbakan Meral olacak. Siz istediğiniz için olacak. Ona buna yalvararak değil, onun bunun karşısında eğilerek değil, millet iradesiyle, sizin iradenizle elbette önce bu ucube sistemi değiştireceğiz. Önce bu ucube sistemi değiştireceğiz.
Sonra da elbette başbakan, İYİ Parti'nin genel başkanı, Başbakan Meral olacak. Partili pek çok yöneticiye göre genel başkanın, ben başbakan olacağım diyerek adaylık yarışından çekilmesi, partinin iddiasını azaltmıştı. Parti doğal sınırlarına dayanmıştı bu yüzden. Halbuki Akşener'in kendisi de adaylık yarışının içinde olsa, ki eskiden öyleydi, İYİ Parti'nin de oyu artacaktı.
Şu gerçek, Akşener adalet iddiasındayken partisinin oyu hep artıyordu. Bu iddiayı bıraktıktan sonra oy oranlarındaki artış azaldı. Ama burada nedensellik korrelasyon dengesizliği var. Hani belki de bu yüzden de değil. Dolayısıyla iyi parti cephesinde
Akşelerin adaylığı zaten hep bir buzlukta tutulan bir seçenekti. Yani oylarımızın durmasının sebebi Akşelerin adaylıktan çekilmesi. O yüzden biz bunu buzdolabına koyalım, lüzumunu görürsek indiririz. Yani Kılıçdaroğlu'nun adaylığını onaylamamak demek, günün sonunda Akşelerin adaylığına çıkabilecek kadar uzun bir tüneldi zaten.
Nitekim şu an tam da öyle oldu. Akşener, İmamoğlu ve Yavaş'ı öyle tuhaf biçimde adaylığa çağırdı ki, o an itibariyle Akşener'in adaylığı çok büyük bir olasılık haline geldi. O an itibariyle. İmamoğlu ve Yavaş o çağrıya ne diyecekti? Tamam olur biz cumhurbaşkanlığı sürecinde genel başkanımızla yarışalım.
Bu böyle olacak iş değildi ki. Ne diyeceğiz adama? Böyle bir sadakatsizliğin üzerine 70 gün içinde nasıl bir adaylık kampanyası inşa edilebilir ki? Yani gören gözler için Akşener bu teklifinde samimi ise, bana kalırsa son derece duygusal bir anına denk gelmiş. Ya da zaten aday olmak istediği için onların da adaylığını tıkayacak böyle bir yol seçmiş. İki seçenekten biri bana kalır. Bu arada bu ifademde hiçbir dokundurma yok.
Yani hadi canım duygusal bir anla denk gelir mi? Kadın demek ki aday olmak istiyormuş gibi bir dokundurma yok. Gerçekten duygusal bir anla denk gelmiş de olabilir. Geçmişte yaşadık benzer şoklar. Mesela Şubat 2001 krizinde Ecevit'in Ahmet Necdet Sezer'e dönük çıkışı böyle bir çıkıştı. Bugün son derecede üzücü bir olay oldu. Milli Güvenlik Kurulu toplantısının açılışında gündeme geçirmeden önce kamu görevlilerinin önünde
Ecevit'in ki de akılcı temelleri pek de sağlam olmayan bir çıkıştı. Akşener'inki de benzer olabilir. Masada Kılıçdaroğlu ile gerildikleri biliniyor. Genel idare kurulunda Akşener'in sinirli olduğu söyleniyor. O yüzden zihni gerçekten İmamoğlu ve Yavaş'ın bu şekilde aday olabileceğini düşünecek kadar manipüle olmuş olabilir. Ama bu bence hala daha düşük olasılık.
Yani Akşener zaten aday olmak istiyordu. Sadece partisinin uğranı için değil, aynı zamanda kendi karizmasının devamı için de. Kılıçdaroğlu'nun adaylığı halinde, masada geri kalan dört genel başkanla eşitlenmiş olacaktı. Fotoğrafı düşünün. Şöyle bir fotoğrafı gözünüzün önüne getirin. Cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu ve en önde duruyor. Geri kalanların sıralamasını nasıl yapacaksınız? İkincinin Meral Akşener olduğunu nasıl vurgulayacaksınız?
Zaten adaylık yarışından çekilmesiyle parlaklığını kaybeden partinin genel başkanın bir de Gültekin Uysal'la eşitlenmesi, hele hele hedef kitleri sevilmeyen Davutoğlu-Babacan gibi liderlerle aynı karede olması partinin geleceğini sarsabilirdi. Bu haliyle Akşener, iyi parti için iyi bir adım attığını düşünmüş olabilir. Akşener'in dayatma dediği şeyin özünde de bu yatıyor. Sen diyor dört partinin onayını alabilirsin. Ama benim gövdem bu dört partinin tamamını ona katlıyor.
Benle onları eşitleyip aynı şekilde beni ikna edemezsin. Bunu basit bir bakan-milletvekili pazarlığı gibi görmeyin lütfen. Akşener'e göre İyi Parti'nin daha fazla onura edilmesi gerekiyordu. Kılıçdaroğlu'nun adaylığında 6 özneli masada eşitler arasında öne çıkan kişi Kılıçdaroğlu oluyor. Geri kalan 5 lider eşitleniyor. Fakat Kılıçdaroğlu da adaylıktan feragat ederse 6 partinin tümü eşitleniyor, yani biri öne çıkmıyor bu durumda. Dolayısıyla iyi parti ve akşelerin içine de gelmiyor Kılıçdaroğlu'nun adaylığı, birisi öne çıkıyor.
Partinin hedef kitlesiyle uyumlu bir tercihte değil, tabandan da tepki alıyor. Sonuç itibariyle Kılıçdaroğlu'nun kazanıp kazanamamasından öte, bu adaylık iyi partiden çok fazla fedakarlık istemek anlamına geliyor. Akşener ne istiyor sorusuna iki farklı açıdan cevap verilebilir demiştim. Biri Akşener'in siyasi kariyer açısındandı. Bu kadar cevap verdik herhalde yeter. Bir de müesnet nizam meselesi var. İşin daha tunturaklı boyutu da orası. Erdoğan'ın kaybetme ihtimalinin açık hale geldiği durumda, mesela çok büyük bir deprem faciası meydana geldikten sonra, Bu sistemin tüm güç odakları için yumuşak geçiş daha iyi bir alternatif haline geliyor. Akşener yumuşak geçişimi temsil ediyor. Eğer öyleyse, özellikle deprem faciasından sonra Akşener'in siyasal kariyerindeki hedeflerle bu nizamın güçlülerinin çıkarları aynı anda ortaklaşmış olurdu.
Dakikaların bile uzun sürdüğü günlerden geçiyoruz. Bu bölümü hazırlarken, yani 6 Mart'ta, İYİ Parti'nin İmamoğlu ve Yavaş'ın Cumhurbaşkanı yardımcısı olması önerisini masa ilettiğini gördük. Uzlaşma olasılığı yeniden güçlendi. Gelişmeleri takip etmeye devam edeceğiz. Trend Topiği PodB Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar umudunuzu kaybetmediğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.