
4.653 kelime · ~23 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 3 Mart'ta alıyoruz. Son açıklanan verilere göre ölü sayısı 45.089 olarak açıklandı. Hepimizin başı sağ olsun. Çok büyük bir travma yaşıyoruz. Mart ayının başlamasıyla birlikte pandemi döneminde kelime dağarcığımıza kazınan bir kavram gündelik dilimize yeniden girdi. Nedir o? Normalleşme. Normalleşiyoruz. Mesela depremden önce tartıştığımız kazanacak aday meselesine sanki hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyoruz. Erdoğan ise bu korkunç enkazın altından helallik isteyerek çıkma telaşında.
Maalesef ilk birkaç gün Adıyaman'da arzu ettiğimiz etkinlikte çalışma yürütemedik. Bunun için sizden helallik istiyorum. Hakkınızı helal edin yolumuza bakalım diyor Erdoğan. Elbette bunca aksaklığın bir bedeli olmalıydı. Erdoğan her şeyin farkında olduğunu ve gereğini yapacaklarını da söylüyor.
Her şeyin farkındayız ve gereğini yaptığımızdan, yapacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın. Bu sözleri duyan geniş kesimler helal etmiyoruz demeye başladı. Fakat zaten Erdoğan'ın muhatabı da onlar değildi. Bu bölümde bir yandan size güncel gelişmeleri sunacak ama bir yandan da Erdoğan'dan sonra Türkiye'nin yıllarca konuşacağı bir fenomeni masaya yatıracağız. Güncel gelişmeleri bu fenomen üzerinden değerlendireceğiz. O fenomenin adı Erdoğanizm veya Erdoğancılar.
Malum önümüz seçim muhalif kamuoyu Erdoğancıları doğru değerlendiriyor mu? Bu soruya cevap vereceğiz. Politik fanatizmin boyutu ne? Bu sorulara cevap verdikten sonra 2 Mart'taki altılı masa toplantısının sonuçlarını daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Haram zıkkım olsun. Her kazandığı her kuruş, aldığı her kuruş. Haram zıkkım olsun. Çoruna çocuğuna, yediler, bitiremediler. Bu kadar açgözlü bir insanı ben hayatımda tanımadım. Doymak bilmediler. Hakkını her türlü helal olsun. Bence bu ülkede gelmiş geçmiş en iyi liderlerden bir tanesi Tayyip Erdoğan. Bir ferse dua istiyoruz senden. Allah razı
olsun. Covid-19 pandemisi döneminde hayatımıza giren bir kavramı şu sıralar yeniden duymaya başladık. Normalleşme. Kabus gibi bir Şubat ayını geride bırakırken Mart ayıyla beraber normalleşmeye başladık. Fakat yine pandemiden hatırladığımız bir kavramla anıyoruz bunu. Nedir o? Yeni normal.
Bu yeni normal sözünü kendi adıma beğeniyorum. Normalin nasıl da değişken olduğunu, zamana uyum sağladığını iki kelimeyle özetliyor bana kalırsa. Normal değil, yeni normal. Demek ki artık eskisi anormal. Mesela hükümet istifa diye bağırmak eskiden normaldi. Artık anormal. Eskiden de bağrılırdı sadece Erdoğan'a da değil Ecevit'e, Çillere, Demirel'e de bağrıldı. Vatandaş da böyle bağrabilmeyi anayasal hak olarak kavramıştı. Ama artık değil. Çünkü zihnimizi manipüle eden Erdoğan'cılar var.
Yok öyle hükümet istifadeye bağırmak. Hükümet istifadeyormuş. Bu da anayasal hakkıymış. Benim de var anayasal haklarım. Seninle alakalı öyle güzel şeyler söylerim ki. Anayasal hak olarak. Ama zamanı değil. Önümüzdeki günlerde daha çok konuşacağız. Normal. Sadece zamana göre değişkenlik göstermiyor. Mekana göre de değişiyor normal.
Mesela Yunanistan'ın normaliyle Türkiye'nin normali değişkenlik gösteriyor. Yunanistan'da 28 Şubat'ta yaşanan tren kazasında 40 kişi hayatını kaybedince Yunanistan'ın Ulaştırma Bakanı Kostas Karamanlis aynı gün istifa etti. Biz de henüz Burak'ın istifayı bir öz eleştiri bile duyamadık. Yunanistan'ın normale ayrı, bizim normal apayrı. Nedir farkımız? Ege'nin öteki yakasında başka, bu yakasında başka. Nedir farkımız?
Mizah böyle anlarda işlevsel olabiliyor. Bizde kara mizah geleneği çok yaygın olmadığı için böyle dönemlerde mizaha ara veriyoruz. Çünkü bizde mizah gülmekle eşdeğer. Sadece gülmek olarak kodluyoruz. Halbuki sadece gülmek değil mizah. YouTube'da yayın yapan Kukla Kabera diye bir kanal var. Belki görmüşsünüzdür. Ben takip ediyordum da önceden de. Yetişkinler için mapus şov gibi bir format. Bir mizah kanalı. Bu istifa meselesini bence çok güzel tiye almışlar.
Bizde bu istifa kurumu ne zaman kalktıydı? Bayağı oldu değil mi? Artık şeyi ya, af dilemek görevinden. En son kime istifa etmişti o? Abi şey etti, bu Mimarlık Fakültesine atılan Dekan vardı ya. Haa, bir tane o etti. Yıllar önce kime etmişti? Hatırlayamayacağımız kadar etki değil mi? Tabii canım, en son istifa... Kültürümüzden mi çıkardık? Nasıl? Kültürden çıkardık değil mi bunu? Yani olan da şey zaten, Instagram'dan falan ettikleri için.
Bölümün tamamını izlemenizi tavsiye ederim. Kendilerini tebrik ederim. Tebrik ederim etmesine de şimdi ironiyle gerçeğin birbirine girdiği bir dönemi acı acı yaşadığımızı da söyleyelim. Ben freak show diye ifade ediyordum bu zamana kadar. Kukla Kabara ekibi de istifa meselesini tiye alarak ironi yapıyor ama hakikat pek de ironik değil. 2 Mart'ta Fox TV'de yayınlanan Çalar Saati'nin konuğu olan
BBP lideri Mustafa Destici'ye İlker Karagöz bu istifa meselesini de soruyor. Destici'nin cevabı bence çok enteresan. Bir dinleyelim. Siz sağdaki Kızılay ekibini kıymetlendiriyorsunuz. Diğer tarafıyla da böyle bir tartışmanın içine soktuğu için Kızılay yönetimini de eleştiriyorsunuz. Gereğini yapmalılar diyorsunuz. İstifa kelimesinden bir imtina mı ediyorsunuz? Yani istifa etmeliler demiyor musunuz?
Aflarını isteyebilirler, bir genel kurul yaparak görevlerini devredebilirler. Yani... Ama yine istifa edemiyorsunuz. Hangi yolu seçiyorlarsa, hangileri Kızılay'a daha az hasar verecekse ya da Kızılay için hangisi daha iyiyse onu yapmalarını onlar kendileri biliyordur. Yani sorumluluklarının gereğini yapmalarını söylüyorum.
Diyor ki aflarını isteyebilirler, genel kurula gidebilirler. Peki istifa? İstifa yok. Çünkü sevgili arkadaşlar, o göreve kendilerini tevdi eden makam Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ancak ve ancak yine Erdoğan onları görevden alabilir. İslam dinindeki intihar gibi kavruyorlar istifa kurumunu. Allah'ın verdiği canı yine Allah'ın kendisi alır ya. Erdoğan'ın verdiği görevi terk etmek de bunun gibi bir şeydir yani. Yani bu rejimde istifa yoktur. Bu rejim deyince 20 yıldan bahsetmiyorum. 2018-2019'da beraber kurulan yeni başkanlık rejiminden bahsediyorum. İstifa yoktur ama hal böyle olunca öz eleştirinin de önü tıkanıyor. Kimse sorumluluk almıyor. Sorumluluk alsan ne işin var o koltukta denir sana. O halde sorumluluk almak büyük tehlikedir. Sorumluluk alana da koltuğu terk etmek yani istifa etmek düşer. Fakat
istifa kurumu yasaklanınca sorumluluk alanda olmuyor. Fakat böyle büyük skandallar söz konusu iken, sorumluluk almamak için bin dereden su getirmek zorunda kalıyorsunuz. Çırpınıyorsunuz, acz içinde kalıyorsunuz sorumluluğu başkasına atarken. Çünkü buz gibi bir gerçek sorumlu sizsiniz.
Sizlere bu konuda üç örnek dinleteceğim. Bunlardan ilki Kızılay Başkanı Kerem Kınık olacak. Kerem Kınık, 28 Şubat akşamı CNN Türk'e bağlanarak... ...ahbaba çatır satma işine açıklık getirdi. Önceki bölümde işlemiştik zaten, detaylandırmıyorum. Orada da kamu vicdanına sığmayan bir durum vardı. Duymuşsunuzdur, hepiniz duydunuz.
Sorumlulukta Kızılay'ın en yetkili ismi Kerem Kınık'taydı. Kızılay Başkanı Kınık, satıştan haberi olmadığını söyledi ve sorumluluğu arkadaşlar adı altında kimliği belirsiz bir grup insanın üzerine attı. İlginç bir yöntem. Bir barınma ihtiyacı varmış. Bunu biz maliyetine, 19 bin lira küsur artı nakliye gibi bir maliyete, ah baba verelim, bu parayla da hemen kendimiz hamla dalıp üretime geçelim diye bir inisiyatifte bulunmuşlar bize sormadan.
Bana sorsalardı veya CEO'larına sorsalardı bunu, bizim kurumsal olarak vereceğimiz cevap şu olurdu muhtemelen. Arkadaşlar bakın, Ahbap böyle bir yardımda bulunmak istiyor. Tamam, güzel, o bağış almış, çok güzel. Yani mesela bizim bunun nakliyesine destek versin, yükleyin çadırları, AFAD'ın göstermiş olduğu lokasyonlara sevk etsinler, kurumlarına da destek olsunlar, sonra bakarız derdimden. Ama arkadaşlar bunu kendi o rutinlerinde her gün yaptığı o işlemlerden bir işlem olarak, inisiyatif kullanmışlar. Eleştirdim de arkadaşlarımızı. Yani bu konuyla alakalı refleksleri yanlış olduğunu da eleştirdim. Arkadaşlar diyor, inisiyatif kullanmışlar. Ben de duyunca eleştirdim diyor Kerem Kınık.
Basiret. Ne güzel kelime değil mi? Basiret. Bir kurumu 7 yıldır yönetiyorsunuz. Kurumun 11 şirketin yönetim kurulu başkanısınız. Oğlunuz bile kurumun gençlik kollarının başında. Bu kurumun da 150 yıllık bir tarihi var. Ama siz en yetkili kişi olarak sorumluluk alma cesaretine sahip değilsiniz.
Çünkü birey olma gibi bir iddianız yok. Siz, Cumhurbaşkanı'nın tensipleriyle oturup kalkan insanlarsınız. Dolayısıyla görevinizle vicdanınız arasında kaldığınızda, vicdanınız ayaklarınızın altına alıyor, görevinizi tercih ediyorsunuz. Vicdanınız da yıllar içinde köreliyor. Halbuki bir gün önce Twitter hesabınızdan yaptığınız açıklamada, ahbapa çatır satışı ahlaki, akılcı ve yasaldır diyordunuz.
Şimdi ise kabahati arkadaşlarınızın üzerine atıyorsunuz. Neden? Çünkü bu rejimde kimse sorumluluk almaz arkadaşlar. Alamaz. Tek bir sorumlu vardır. O da Erdoğan'dır. Onun iradesinin üzerine çıkıp hata ettim denilemez. Hata etmişsem Erdoğan icabına bakar. Sen kim oluyorsun?
O koltuk onun sayesinde senin neticenin altında duruyorsa, neticeni o koltuktan kaldırmak da senin haddine değildir yani. Senin onurun için, şerefin için o koltuktan çekilmek gibi bir misyonun olamaz. Çünkü onur, şeref, bunlar bireylere ait niteliklerdir. Siz birey değilsiniz ki. Sizin icabınıza bakacak olan kişi Erdoğan'dır. Peki Erdoğan sorumluluk alır mı? Hayır. Öyle şey mi olur? Erdoğan bu zamana kadar bu halkın başına gelmiş en güzel şeydir. Ne demek sorumluluk?
Ondan önce her şey çok kötüydü ve onunla beraber her şey harika oldu. Erdoğan'ın iktidarında herhangi bir şey kötü gitmişse de bu Erdoğan'ın suçu değil, arkadaşların suçudur. Erdoğan'dan başka herkes sorumlu olabilir. Kerem kınıkta kızılayın Erdoğan'ıdır. O halde suçlu arkadaşlardır. Zaten bu sistem içinde kimse Erdoğan'ı sorumlu da gösteremez. O her şeyin en iyisini zaten bilir.
Kınık da tıpkı Erdoğan gibi sorumluluğu arkadaşların üzerine attı. Böylece istifa baskısını bu şekilde bertaraf etmeye çalıştı. Gözler artık güçlü iradenin adı Erdoğan'da. Ne yapar eder bilinmez. Hikmetinden sual olunmaz. Sizlere sorumluluk meselesine ilişkin üç örnek dinleteceğimi söylemiştim. İlki Kızılay Başkanı Kerem Kınık'tı. İkincisi kim? İkincisi ise Kahramanmaraş Belediye Başkanı Hayrettin Güngör olacak. Hayrettin Güngör 27 Şubat akşamı Habertürk'ten Mehmet Akif Ersoy'a bağlanıyor ve soruları yanıtlıyor.
Maraş'ın bir şeye ihtiyacı var mı diye soruluyor. Hayrettin Bey'e göre her şey yolunda. Çadır var, tuvalet var, her şey yolunda. Temizlik bile süper. Ersoy haliyle soruyor. Efendim şöyle, büyük bir felaket yaşadık. Geriye dönecek olsanız bundan 50 gün önce yani bir deprem beklentisi de vardı Kahramanmaraş'la ilgili. Hatta çokça videoda paylaşıldı. Şu tedbirleri alırdım dediğiniz, keşke şunları yapsaydık dediğiniz bir şey var mı? Yoksa her şeyi yaptınız ve gönlünüz müsterih mi?
Maraş Belediye Başkanı bu soruya tek bir argüman sunuyor. Deprem çok büyüktü. Ya herhangi bir sorumluluğunuz var mı? Sizin veya iktidarınızın her şeyi yaptık ve gerisi kader miydi? 20 yılda herhangi bir önlem alınmadı mı ya da alındı mı? Her şeyi yaptık mı? Cevap, deprem çok büyüktü. Sorumlu kim peki? Sorumlu deprem. Mehmet Akif Bey, İstanbul'da da bir deprem beklentisi var, farklı yerlerde de var.
Bu deprem öncesinde tabii ki kentsel dönüşüm çalışmaları hızla devam ediyordu. Bununla ilgili AFAD'ımız, Kahramanmaraş da pilot bölgeydi bu arama-kurtarma alanında. Bu çalışmalar devam ediyordu. Yapılması gereken büyük oranda tabii ki yapıldı ama bu deprem... Cevabın tamamını dinlemeyelim. Uzan uzadı ya şöyle yaygındı, böyle büyüktü, öyle şiddetliydi falan filan. Mehmet Akif Ersoy devam ediyor.
Efendim bu kadar mı? Gerçekten bu kadar mı? Yani çok büyük bir felaket yaşadık. Dolayısıyla yıkılacaktık zaten. Kaderimizde var gibi bir şey mi? Hayır, kesinlikle öyle değil.
Yani Afet'in büyüklüğünü bakın bilim adamları şunu söylüyor. Karanın gördüğü en büyük deprem olarak ifade ediyor. Ve afallıyor karşı taraf. Yine aynı cevabı tekrarlıyor. Bozuk plak gibi başa sarıyor Hayrettin Güngör. Ama diyor deprem çok kötüydü, feci bir şeydi. Ya siz bu zamana kadar yapabileceğinizi yaptınız mı? Deprem çok büyük. Siz yapabileceğinizi yaptınız, gerisi takdiri ilahi gibi mi? Elinizden gelen buydu. Doğru mu anlıyorum?
Mehmet Akif Bey, bakın Türkiye'de birçok yerde deprem oldu. Şu anda da liste olan yerler var. Burada yapılması gereken, bakın 99 depreminden sonraki binalarımızda herhangi bir sıkıntı olmadığını ifade ediyoruz. Çok %1'lik bir oran.
Yok, yine yok. Tek bir öz eleştiri yok. Şunu da yanlış yaptık demiyor, diyemiyor adam. Deprem çok büyüktü deyip geçmek zorunda. Nedenini söyleyeyim mi? Çünkü Hayreddin Güngör kendisini değil, Erdoğan'ın iradesini temsil ediyor. Bu sistemdeki tüm koltuklar Erdoğan'ın sayesinde var ve Erdoğan'a minnet etmek bu sistemin koltuk sahipleri için hayati önemde. Öz eleştiri demek, Erdoğan'ı eleştirmek demek. Ne diyecek ki? Erdoğan'ı eleştiremezsiniz.
Üç örneğin ilki Kızılay Başkanı Kerem Kınık'tı. Kınık'ın savunması suçu arkadaşlarının üzerine atmak oldu. İkinci örnekte Maraş Belediye Başkanı dinledik. O ise suçlunun depremin büyüklüğü olduğunu söyledi. Yapacak bir şey yoktu yani. O da sorumluluk almadı. Üçüncü örneğimiz ise Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar olacak. Akar, asker ilk günlerde neredeydi eleştirilerine ilişkin Abdülkadir Selvi'ye konuşmuş ve şu cümleleri kurmuş.
Uzaktan böyle ahkam kesmekle olmuyor. Hududu kim koruyacak? Suriye'de kim kalacak? Suriye mi boşaltacağız ya? Irak'ı mı boşaltacağız? Görmek istemeyen körler ve duymak istemeyen sağırların amacı farklı, bizim derdimiz farklı. Beklentimiz, ülke olarak yaşadığımız bu derin acıya ve Mehmetçiğin ve personelimizin büyük emeğine saygı duyulması.
Bu kadar. Şimdi biz saygısızlık ediyoruz. Biz görmek istemeyen körler ve duymak istemeyen sağırlar oluyoruz. Ama gördüğünüz gibi Hulusi Akar da sorumluluk almıyor. Biz hududu koruyorduk diye üzerinden atıyor. Bölgede 7,5 şiddetinde bir deprem bekleniyor. Buna ilişkin önlem almanız, belki de bölgeye takviye ekipler göndermeniz gerekiyor. Ama deprem olduktan sonra siz, ya biz hududu koruyorduk diyorsunuz.
Yani o da sorumluluk almıyor. Size de diyecek bir şey kalmıyor. Baksanıza adamlar odudu koruyormuş. Ne yapsalardı ya? Asker neredeydi diyenler vatanhaini sanırım. PKK'ya hizmet ediyorlar. Nasıl tezgah ama? Teflon gibiler. Herkesin suçu bir başkasına attığı, bir numaranın da helallik istediği yanmaz yapışmaz bir sistem. Böyle bir sistem de olağanüstü durumları yönetemiyor. Üskük Cornos bu hafta Kader Planı adında bir mini belgesel yayınladı. 1 Mart'ta. İzlemenizi tavsiye ederim.
Burada konuşan Fatih Altaylı çok çarpıcı bir tanıklığını aktarıyor. Bence tarihi. Altaylı diyor ki, depremin ilk saatlerinde ihtiyaçları öğrenmek için aradığımız belediye başkanları bize ihtiyaçlarını söylemeye korktu. Bakın, bir gün boyunca bize bu lazım diyemeyen belediye başkanları. Basiretsizliğe bakar mısınız? Bu yüzden depremin büyüklüğünü halka anlatmakta zorlandık diyor Altaylı. Skandala bakar mısınız? Facianın büyüklüğünü halktan gizleme eğilimi vardı ilk günlerde. Lütfen dinleyin.
depremin ilk gecesi, ben niçamlı yayındayım ve bir yayın yapıyoruz. yayından önce bütün belediye başkanları bizim ekip arayarak ülkeyi kendilerinin durumu ve ihtiyaçları ile ilgili bilgi vermenizi sağlamak istiyoruz. sadece hatay bağlanabilir. diğerleri bana bağlanmaya çekinmez. tanıdığım ve sevdiğim insan olmasa mesela fatma şahin bağlanamaz.
Bakın bütün medya mensuplarının bildiği bir hikaye. İlk gün depremin büyüklüğü anlatıldığı zaman AK Parti trolleri neden büyütüyorsunuz diye saldırıyordu bu medya mensuplarına. Bakın çok büyük bir felaketle karşı karşıya kalıyorsunuz ve belediye başkanısınız. Ne yapmanız gerekir? Durumu anlatıp yardım çağırmanız gerekir değil mi? Yapamıyorsunuz. Çünkü önce Ankara'ya bağlanmanız gerekiyor. Belki Ankara durumu saklamak niyetinde siz nasıl inisiyatif alabilirsiniz ki? Önce beyefendiden izin almalısınız.
Bu arada bilmeyenler için söyleyeyim, Cumhurbaşkanı Erdoğan bürokrasi çevrelerinde beyefendi, eşi Emine Erdoğan ise hanımefendi olarak anılıyor. Yani bu beyefendi demek, aslında Erdoğan demek. Tel tel dökülen bir sistemden bahsediyoruz yani. Hepimizin varlığına kast eden bir sistem bu. Sadece varlığımıza değil, hayatımızın her noktasına nüfuz ediyor. Her hürcesine kadar yerleşiyor. Sadece kamuda değil, özelde de yaşıyoruz bu sistemin çarpıklığını. Her müdür, her patron giderek bir küçük Erdoğan'a dönüşüyor.
Çişe gitmek yasak, mesai ücreti yok, grev yok, sendika yok, sigorta da yok. Çünkü büyük ve güçlü bir şirket için bu fedakarlıklara katlanmalısın. Sen de birey değilsin. Büyük ve güçlü şirket istemiyor musun yoksa? Ülke öyle yönetiliyor ve işletmeler de yansıyor bu durum.
sorumluluk almayan, suçu sürekli başkasına atmaya hazır, kendi yaptıklarını sürekli öven bir yönetici sınıf üremiş durumda. Medyada da var, sanayide de, inşaatta da, her yerde. Hayatımızın her yerindeler. Çünkü devletin kendisi bir anonim şirkete dönüşmüş durumda. Erdoğan ise onun patronu. Sizler...
Bir iş adamı gibi bu ülkenin yönetilmesini istemez misiniz? Değerli arkadaşlarım benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye'de öyle yönetilmelidir. Kahraman Maraş Belediye Başkanı Hayrettin Güngör'ün Habertürk'teki yayınını izlerken dehşete düştü. Hiçbir sorumluluk almadı. Deprem çok büyüktü dedi ve geçti. Kayıp çocuk yoktu, çadıra ulaşamayan kimse yoktu. Maraş'ta her şey ama her şey yolundaydı. Ve neyle övündü biliyor musunuz?
Cenaze hizmetleriyle. Bu arada soru sorulmadı. Öyle gurur duyuyor ki cenaze hizmetlerinin başarısıyla araya giriyor, bir de diyor bahsetmem gereken önemli bir konu var. Bir de şunu ifade etmek isterim. Bu defin konusunda da çok iyi bir organizasyon oluşturuldu. Özellikle mezarlık alanında... Freak Show diyorum ya adam rezil bir röportaj vermiş. Korkunç, resmen rezil olmuş ama durumun farkına varacak kapasiteye bile sahip değil. Röportaja sonunda da bir de şunu ifade etmek isterim diye cenaze işlemlerinin ne kadar iyi organize edildiğini anlatıyorsunuz.
Mehmet Akif Ersoy da kapanışta bu çarpıklığı uygulamak zorunda kalıyor. Sayın Malatya Belediye Başkanı Selahattin Gürkan da buna benzer bir şey söylemişti. En iyi yaptığımız şeylerden birisi galiba vatandaşlarımızın cenazelerini defnedebilmek. Bu tabii üzücü. Keşke diğer şeyleri de böyle iyi yapabilsek.
Ekleyeceğiniz bir şey var mı diye sorulunca da gün gör temizlik hizmetleri de çok iyi diye devam ediyor. Aklınızı kaybedersiniz. Zaten bir kısmımız aklını kaybetmiş durumda bana kalırsa. Yani günün sonunda diyeceğim şu. Teflon gibiler, teflon gibiler. Yanmaz, yapışmaz, akıl almaz bir sorumsuzluk hali. Şimdi bunlar durumu anlatıyor sanırım. Kitabın orta elindeki soruyu soralım biz.
Bunca rezilliği AKP seçmeni görmüyor mu? Bu çarpıklıklar, bu eften püften adamlarla idare edilen kamu kurumlarının tel tel döküldüğünü Erdoğan'cılar görmüyor mu? Siyasal İslamcılık kitabı için çalışırken birçok İslamcıyla temas kurup, onların dünyaya nasıl baktıklarını anlamaya çalışmıştım. Depremden sonra kendileriyle yine iletişime geçtim. Okumuş etmiş tipler bu arada. Yani öyle halk kesiminden insanlar değiller. Yani kafaları bu işlere ideolojik olarak basan tipler. Şu kadarını söyleyeyim. En az sizin kadar farkındalar Erdoğan'ın sorumluluğunu ya da sistemin nasıl döküldüğünü. Bakın en az diyorum. Tümüyle farkındalar.
O halde siyasal tercihlerini değiştirecekler diye düşünüyor olabilirsiniz. Gözlerindeki perde kalktı falan diyebilirsiniz. Fakat öyle değil. En kemikten bahsediyorum, ideolojik taraftarlardan bahsediyorum. Tam tersine bu zamana kadar pek çok şeyin farkındalardı. Yani ortada kalkan bir perde varsa çok önceden zaten kalkmıştı. Yani vaziyeti farkındalar. E o zaman durum şu arkadaşlar.
Faşizmin bu topraklara özgü bir yorumunu benimseyen İslamcılar, tüm Müslümanların temsilcisi olduklarını iddia ediyorlar. Faşist olmadıklarını falan da düşünüyorlar, ben zaten böyle bir hitamda bulunuyorum. Daha önce köyden kente göçe zorlanmış yoksul halk kesimlerinin, kentte yaşadığı sınıfsal ve kültürel çatışmalardan beslenerek bir toplumsal kesimi kendi fikirlerine de ikna etmiş durumdalar. kendileri dışındaki toplum kesimleriyle kendilerini eşitler düzleminde değerlendirmiyorlar. Onların zihin dünyasında biz kavramı 85 milyonu temsil etmiyor. Muhafazakar mahalle yekpare bir bütün olarak biz oluyor, geriye kalanlar ise ötekiler olarak ayrılıyor. Biz ile ötekiler arasında fark ise kadim düşmanlar, Ermeniler, Yahudiler ve Rumlardan bile daha fazla. Yani bu kadim düşmanlardan çok daha büyük bir nefretle dolular kendileri dışındaki kesimlere karşı.
Bunlar faşizmin bu topraklara özgü bir yorumunu benimseyen ideolojik fanatikler. Ama ellerindeki aparatlarla, din, medya vesaire gibi aparatlarla, kendi hastalıklı fikirlerini halk kesimlerine de empoze ediyorlar. Kendileri bizden nefret ediyor ama kendi etkili alanlarına aldıkları halk kesimlerinin de bizlerden nefret etmesi için çabalıyorlar. Böylece birkaç milyon insanı içine alan faşizmin kitle tabanı oluşuyor ki, buranın herhangi bir skandalla gözünün açılması mümkün değil. اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ Kişi de sevdiğiyle beraberdir. İnşallah o sevdiklerinizle beraber cehennemin dibine gidersiniz.
Bunu kasten yaptıklarına inanıyorum artık. Bizim kılcanlarımızı merak ediyorlar. Biz bu din için, Resulullah Aleyhisselam'ın şanı, şerefi ve hatırası için, Kur'an-ı Kerim için, ezan için, camilerimiz için, bu devlet için, bu vatan için, bu topraklar için, vallahi de billahi de bir dakika bile düşünmeden canımızı, kanımızı son damlasına verecek kadar meydandayız. Yüreği olan çıksın karşımıza da öyle konuşsun.
Erdoğan ise bu bizlik duygusunun temsilcisi konumunda. Hatasıyla, sevabıyla. Mesela nasıl anlayabiliriz bu duyguyu? Siz mesela Yunanistan'daki Pasok'a oy verir misiniz? Veremezsiniz çünkü teknik olarak mümkün değil. Yunanistan vatandaşı değilsiniz. Erdoğancılar için de Erdoğan'ın dışında kalan alternatifler öyle. Ne kadar rezil olsanız da sizin başka bir kişiye oy vermeniz mümkün değil. Çünkü başka bir milletiz biz. Öyle sayıyorlar.
Sisteminiz pul pul dökülse de, geleceğiniz kararsa da, Erdoğan sizin tek alternatifiniz. Ta ki o ölene kadar. Türkiye çok daha kötüye gidebilir. Büyük bir tarım krizi, büyük bir gıda krizi kapıda. Savaş iç savaş iksileri ortada. Hiçbirinin önemi yok. Yaşadığı müddetçe ona bağlılık yemini eden milyonlardan bahsediyorum. Milyonlar. Yeterince tehlikeli geldi mi?
Şimdi sizlere iki İslamcının tartışmasını dinleteceğim. Bunlardan biri Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan. 60'lı yaşlarında, 80'li yıllarda politik bilinci gelişmiş bir kişi. Neden 80'li yıllar önemli? Çünkü İran İslam Devrimi'nin yarattığı heyecanı yaşıyor bu grup. Bu yetişen kuşak en azından o heyecanla yetiştiler. Dolayısıyla devleti değiştirilmesi gereken bir zor aygıt olarak görüyor ve devleti kutsamıyorlar. Çünkü devlete eleştirel bakabilecek kabiliyetteler. Ona eleştirel yaklaşmayı gençlik yıllarında bir biçimeyi öğrenmiş yani. Diğer tarafta ise daha genç kuşaktan, iktidarın devlete dönüştüğü yıllarda yetişen Serdar Tuncer var. Hiç eleştirmemiş, hep biat etmiş. Hiç muhalefette olmamış.
bir mekanizmanın nereden eleştirilebileceğine ilişkin beynini ya hiç çalıştırmamış ya da çok uzun zamandır çalıştırmıyor. Ve depremin yedinci günündeyiz. Mevsim kış, on şehirde birden var. Buna rağmen ikinci günden itibaren tam manasıyla nezaret edebilen, vaziyet edebilen bir devlet var. Daha yok, daha henüz nezaret edemedi. Ne diyorsun bari? Daha henüz devlet orada yok hala.
Perişan durumda insanlar ya. Ben şundan endişelendim. Hayır hayır şöyle bak yani orada daha hala çadır gitmedi ya. Pardon ya yani 7 gün oldu 1 hafta oldu çadır gitmedi insanlar soğuktan donuyor. Hocam sizin biraz böyle. Yani iletişim sistemi gitti. Felsefi ve derinlikli bir bakışınız var ya bu böyle sohut bakan tavalarını algılayamayacağı bir şey. Çadır mesela nerede çadır yok? Hiçbir yerde yok çadır. Yapmayın. Yarın gelecek yani yarın işte bugün yarın gitmeye başladı. Yok hocam Allah aşkına oy borcun arızaları görüyoruz. Ne?
Şimdi şu, Serdar Tuncer her yerde çadır olduğunu mu düşünüyor? Hakikati bilmiyor mu? Bal gibi biliyor. Peki onu izleyenler bilmiyor mu? Onlar da biliyor. Tuhaf bir durum. Birbirlerine yalan söylüyorlar ve yalanın yalan olduğunu da farkındalar. Sinsi bir işbirliği yani. Hatta Yusuf Kaplan'a tepi gösteriyor izleyiciler. Bunları anlatmanın zamanı mı diye. Sinsi bir işbirliği diyorum ya. İşte bu sinsi işbirliği Erdoğan ile fanatik tabanı arasında da kuruluyor.
Zaten Erdoğan da bizlerden helallik istemiyor sevgili arkadaşlar. Kendi tabanından istiyor helalliği. Dolayısıyla boşu boşuna helal etmiyoruz demeyin. Zaten size soran yok. Sizi hangi kelimelerle andıkları ortada. Öfkeyle nefretle anıyorlar. Erdoğan'ın 6 Şubat'ta kameralar karşısında şu mavi ekran önündeki konuşmasına odaklanın.
Ya depremin ilk günü neden öfkelisiniz ki? Depreme bile sinirlenmişti. Depreme kızmıştı ya depreme. Daha ilk günden tutulan defterlerden bahsediyordu. Günü geldiğinde şu anda tuttuğumuz defteri de açacağız. Çok açık ifade etmek gerekir. Cumhurbaşkanı Erdoğan beni sevmiyor. Muhtemelen sizi de sevmiyor. Tabanı da bizleri sevmiyor. Baya baya nefret ediliyor bizlerden. Biz derken Erdoğancı olmayanlardan bahsediyorum.
Hangi siyasi görüşte olursanız olun, Erdoğancılığın dışındaki seçeneklerden birine aitseniz sevilmiyorsunuz. Çünkü bizler siyonizme hizmet eden, bu milletin dinine, vatan sevgisine falan kast eden şer odaklarıyız. Bunu ya bilerek yaparız ki bu bizi vatan haini yapıyor, yargılanmamız, cezalandırılmamız gerekiyor, bilmeden yaparsak da saf salak kabiliğinden değerlendiriliyoruz. Bu sevmeme halinin nedenlerini önümüzdeki bölümlerde konuşuruz ama hakikati dile getirelim. Sevilmiyoruz arkadaşlar. Hal böyle olunca bu hakaretler Erdoğan'ın ağzından çıktığında üzerimize alınıyoruz. Kuklak Haber ekibi de bu durumu ifade etmiş son bölümlerinde. Ya işte zor durumda bağırılma, en azından küfür etmeseler. Evet, hakaret ve küfür ağır oluyor. Çıta orada ya, bir küfür yemeseydik de şefkati geçtik ya. Bir de ağır konuşuyor. Ağır ağır. Şerefsiz falan diyor, adi diyor.
Yani tamam yüzü gülüm şey değil yani. Tabii tabii yani kimse gülüp eğlenmeyi beklemiyor da. Yani küfür biraz şey sığındı. Ve alınmaya başladın çünkü. Öyle mi? Tabii şey bana alınıyor mu yani? Tabii tabii biraz. Üzülüyor insan. Yani şerefin çok küçük değilse alınıyorsun evet. Şerefiniz çok küçük değilse alınıyorsunuz gerçekten öyle. Şahsen kendi üzerime alındım. Dolayısıyla Türkiye'yi bir araya getiren en büyük tutkala dönüşüyor anti Erdoğancılık.
Kürdü de, milliyetçisi de, Atatürkçüsü de, solcusu da, liberali de, bilimum Erdoğancılar dışındaki tüm politik kesimleri bir araya getiren bir tutkal anti-Erdoğanizm veya anti-Erdoğancılık. Erdoğan'cılar ve anti-Erdoğan'cılar olarak iki ayrı kampa bölünmüş bir toplum. İki ayrı millet gibi. Erdoğan'cılar büyük ölçüde yekpare. Anti-Erdoğan'cılar ise çok parçalı. Her politik görüşten insanı bir araya getiriyor anti-Erdoğan'cılık. İşte onun masasıydı Altılı Masa. Maalesef solu dışladı. HDP'yi de kapsayamadı. Ama ortak aday iradesi anti-Erdoğan'cılığın bir araya gelebilme fırsatıydı.
2 Mart'ta Saadet Partisi'nin ev sahipliğinde bir araya gelen 6 lider, toplantının sonunda toplam 5 satırlık bir bildiri yayınladı. Ortak adayı belirledik demediler. Ortak adayımız ve geçiş dönemi hakkında ortak bir anlayışa sahibiz dediler. Nihai açıklamayı da 6 Mart'a ertelediler.
Kulislere sızan bilgiler çok net. Kılıçdaroğlu'nun adaylığına İYİ Parti grubu karşı çıkıyor. Cenk Bağrı olarak karşı çıkmıyor. Oranın da kafası karışık. Kılıçdaroğlu'nu destekleyenler var, desteklemeyenler var. Desteklemeyenlerin ne yapacağı ise şüpheli. 6 Mart'a kadar bunu bekleyeceğiz. Kamuoyuna açıklanan gerekçe ise kazanacak aday tartışmasının devamı niteliğinde. Kılıçdaroğlu kazanamaz diye başlayan kampanya seçime 73 gün kala devam ettiriliyor.
Sırrı Süreyya Önder de Halk TV'de üç gün önce bu konuda bence tutarlı bir yorum yapmış. Siyasi iddia odur ki, biz şu adayın Kemal Bey'i ya da bir başkası etrafında kenetleneceğiz, şu ülkeler ışığında ve ona köşke taşıyacağız. kazanacak adaysa sana ne ihtiyaç var? zaten kendi kendine kazanır. e kazanacak aday Recep Tayyip Erdoğan o zaman git ona çalış. öyle gözüküyor. tek başına oy oranlarına baktığında bu siyaseten yanlış bir laf. Sayın Akşener'e saygısızlık etmek istemem. millet ittifakının iç işleri de benim işim değil. ama siyaseten sorumlu bir yaklaşım bu. Kazanacak aday tartışması seçime 73 gün kala, kazanması istenmeyen adaya dönüşmüş durumda. Zaten Akşener'de toplantının ardından tüm parti kurullarıyla toplantılar organize etti. Cumartesi günü de Genel İdare Kurulu'nu toplayarak yol haritaları hakkında karar verecekler.
Ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum. Bu konuyu kısaca konuşup geçmek olmaz. Bir sonraki bölümde zaten durum netleşmiş olur ve böylece uzun uza diye meseleyi ele alırız. Ancak şunu söylemekte şimdilik bence bir beis yok. Genel olarak muhalif kamuoyu da, muhalefet bloğu da Erdoğan'ı ve Erdoğancılığı doğru kavrayamadı. Açık faşizm tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzun bilinci toplum kesimlerine aşılanamadı. Faşizme karşı demokrasi paradigması kurulamadı. Dönüp dolaşıp Mansur Yavaş bu olsun o eski ülkücü o milliyetçilerden de oyalır, Ekrem İmamoğlu mu olsun o Karadenizli hem de Kürtlerden oyalır gibi bir itişmenin içine hapsolundu. Bunda muhalif kamuoyunun da etkisi vardır diye düşünüyorum.
Bu saat olmuş, Kılıçdaroğlu muhtemel aday haline gelmiş, seçime 73 gün kalmış ve Twitter akışında trend topic listesinin en başında, Mansur Yavaş aday olsun hashtag'i birinci tırada. Bir sonraki bölümün konusu da bu olacak, orada derdimizi uzun uzun açıklarız. Ama bu bölümün konusundan dışarı çıkmayalım. Erdoğancılığın tarihe geçecek bir fenomene dönüştüğünü, yıllar sonra bile sosyal psikoloji ya da siyaset sosyolojisi alanlarının Erdoğancılığı ele alacak makaleler yazacağını düşünüyorum.
Sadece Türkler değil, tüm dünya tartışacak bu fanatizmi. Yalnızca fanatizm de değil, aynı zamanda sorumluluk kabul etmeyen, yanmaz yapışmaz bir teflon siyaseti var. Siyaset bilimci Han Nahara Antibel ki bilirsiniz. Nazi subayı Adolf Ehman'ın 1960'da Arjantin'de yakalanıp İsrail'e getirilmesini bir siyaset bilimci olarak takip eden ve kötülüğün sıradanlığı eserinde Ehman'ı inceleyen meşhur bir isim.
Ehman, 150 bin Avusturyalı Yahudinin ölümünden sorumlu tutuluyor bu arada. Gerçek bir katil, soykırımın organizasyonunda en önemli subaylardan biri ve hepimiz gibi sıradan biri. Hiçbir sorumluluğunu kabul etmiyordu. Milyonlarca insanı öldürmüştünüz, bunun suç olduğunu kabul de ediyordunuz ama sorumluluk almıyordunuz. Tüm sorumluluk Führer'e aitti yani Hitler'e. Çünkü kendisi bir birey değildi, inisiyatifi de yoktu. Emirlere harfiyen itaat ediyordu.
Göreviyle vicdanı arasında kalmıştı ve görevini tercih etmişti. Vicdanını da unutmuştu. O önemsiz biriydi. Faşistlere bir şey yapışmaz çünkü onlar birey değil, kuklalardan ibarettir. Arendt de birey olmayı reddeden bu nazi subayı üzerinden kötülüğü ele alıyor eserinde. Arendt'in bir biyografik filmi de çekilmiş. Bu filmde Arendt'in kötülüğün sıradanlığını nasıl tanımladığını dinleyelim beraber.
Ayman gibi bir nazi suçlusuyla alakalı sorun, cezalandırılacak veya affedilecek hiç kimse kalmamışçasına tüm özlük haklarından felaket etme konusunda ısrar etmesiydi. Defalarca karşı çıktığı şey, ida makamının savlarının aksine kendi inisiyatifiyle hiçbir şey yapmadığıydı. Tek yaptığı, iyi veya kötü, niyet barındırmaksızın verilen emirlere harfiyen itaat etmekti. Bu tipik Nazim Hazreti en büyük kötülüklerin önemsiz insanlar tarafından gerçekleştirildiğini açıkça ortaya koyuyor. Herhangi bir gayesi bulunmayan, fikirden yoksun, ruhsuz kalpleri veya şeytani iradeleri olmayan insanlar, birey olmayı reddeden insanlar ve ben bu olguya kötülüğün sıradanlığı diyorum.
Hiçbiri ama hiçbiri şeytani bir iradeye sahip değil. Altını çiziyorum. Böyle cehennem zebanisi gibi gezmiyorlar ortalıkta. Hepsi kendilerinin iyi insanlar olduğunu düşünüyorlar. Sıradan insanlar. Sorumlu olmadıklarını zannediyorlar. Tel tel döküldüklerini biliyorlar ama sorumluluk hissetmiyorlar. Biri arkadaşların hatası diyor. Diğeri deprem çok büyüktü diyor.
Bir diğeri hududu korumasa mıydık diyor. En baştaki ise helallik istiyor. Hepsi vaziyetin farkında halbuki. Sadece motomot argüman üretiyorlar. Bu argümanların ne kadar boş olduğunu argümanı savunanlar da biliyor. Laf olsun diye konuşuyorlar. Haklısınız ama biz Erdoğan'a bağlıyız, bu ülke yerin dibine de girse Erdoğan'la beraberiz diyecek halleri yok. Argüman üretmek zorundalar ve saçma doğusu üretiyorlar. Birey değiller çünkü, o argümanlara sarılarak yaşıyorlar.
Sorumluluk tek bir kişiye ait. Güçlü iradenin sahibi tek bir kişi var. Tek bir kişi. O da helallik istiyor. Onu da sizden istemiyor, üzerinize alınmayın. Ve muhalif kamuoyu Kılıçdaroğlu mu olsun, İmamoğlu mu olsun, Yavaş mı olsun diye tartışıyor. Apolitizm derinlere o kadar işlemiş ki 14 Mayıs'taki seçimlerden bir gün önce bile Mansur Yavaş aday olsun veya Ekrem Emoğlu aday olsun diye sosyal medya kampanyası yapılacak hale getirilmişiz.
Halbuki neticemizde ayı bağırıyor. Bu arada Kılıçdaroğlu'nun adaylığına karşı çıkmayınca da Kemalci oluyorsunuz. Yani Kemal fanatiği. Müthiş bir özgüvenle saldırılabiliyor. Karadeniz gezisinden sonra İmamoğlu linç edilince İmamoğlu'nun lincine karşı çıkanlara da Ekremci deniyordu o zamanlar. Akıl alır gibi değil. Yani muhtemel adayı gel beraber yıpratalım, ona beraber dayak atalım diyorlar. Hayır ben herhangi bir adaya dayak atmam deyince de Kemalci, Ekremci falan oluyorsunuz.
Bu bölüme kayda hazırlanırken Meral Akşener'in masadan kalktığını öğrendik. Tarihi bir açıklamayla, faşizme karşı demokrasi mücadelesini büyütmek yerine, kazanacak aday tartışmasına argüman üretmeyi tercih etti Meral Hanım. Masaları loter masası ve kumar masası diyerek eşitledi ve bunu on binlerce insanın can verdiği, iktidarın özgüveninin tümüyle sarsıldığı bir dönemde yaptı. Bir sonraki bölümde bu konuyu detaylıca konuşacağız diyerek bitirelim. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar kendi fikrinize tapmadığınız günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.