Podcast

236: Erdoğan’a Kızılay ve tribünlerden doğum günü hediyesi

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye haftaya Kızılay'ın depremin 3. gününde AHBAP'a çadır satması skandalıyla başladı. Aynı günlerde stadyumlarda "hükümet istifa" sloganları atıldı. Tüm bunların arasında, iktidara yakın hesaplar Twitter'da Erdoğan'ın 69. yaş gününü kutluyordu. Bu garip tabloya birlikte bakıyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.649 kelime · ~18 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 27 Şubat'ta alıyoruz. Son açıklanan verilere göre ölü sayısı 44218'e ulaştı. Hepimizin başı sağ olsun. Bugün sizlerle 25-26 Şubat gününün trend topik konularını konuşacağız. Bir numarada Kızılay var. Kızılay depremin 3. günü ahbapa 46 milyon TL karşılığında çadır satmış.

Bu meselenin detaylarına gireceğiz. Çok konuşuldu çünkü. Sabah Kızılay'ı konuşan Türkiye, akşam tribünlerden gelen hükümet istifa sloganlarıyla bir başka tartışman içine girdi bu arada. Bu tribün meselesinin de arka planına odaklanacağız. Bunlar Türkiye'nin Tren Topik konularıydı. Bunları bölüm boyunca detaylandıracağız. Fakat bir de iktidarın Tren Topik çalışması tüm bu resimde bence önemli bir detaydı. Tüm bu curcuna içinde Erdoğan'ın doğum günü unutulmadı.

Türkiye 10 binlerini defedecek yer ararken, Cumhurbaşkanı 69 yaşında hashtagiyle Erdoğan'ın doğum gününde kutlandı. Biz de buradan kutlayalım ve Frik Show'a uyum sağlayalım. Ne diyelim? İyi ki doğdun reis. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Doğum günün kutlu olsun reis İyi ki doğdun, iyi ki varsın

Transkriptin tamamını oku

İktidarın zihnindeki ideal vatandaşın kim olduğunu 25 ve 26 Şubat'ta anladık. Nasıl olmalıydı bir vatandaş? 10 binlerin can verdiği büyük bir felaketin ardından Erdoğan'ın doğum gününü kutlamalı, hükümete tek bir ses çıkarmamalıydı. Aman ha! Bir biçimde hükümete itiraz ederseniz, bir tür milli güvenlik sorununa dönüşürsünüz. Moral bozmamalısınız, devletin ve milletin el ele verdiğini sürekli vurgulamalısınız, devletin arkasına dizilmelisiniz, iktidara omuz vermelisiniz.

25 Şubat günü de bu kriz ortamının rutini içinde, kendi bir rutin yarattı burada. Bu rutin içinde ilerliyordu. Depremin 19. günü geride kalmış, gündelik hayat eskisi gibi işlemeye başlamıştı. Yeni bir normal ortaya çıkmıştı. Akşam da Fener'in maçı vardı. İlk maçlardı bunlar. Zaten gündelik rutinimizi bozan da o maç oldu. Henüz maç başlamamıştı ki Fener tribünlerinden bir ses yükseldi.

Allah'u Mark 25 ekber. Şubat günü saat 19'da başlayacaktı. Maça dakikalar kala yükselen bu sloganlar iktidar cephesinde ciddi bir panik yarattı ve Fenerbahçe yöneticileri o dakikadan itibaren iktidar temsilcileri tarafından aranmaya başladı. Susturun şunları diye aranıyor. Ama susturmak öyle kolay olmadı tabii. Bu tribün işlerine daha aşina olan yakınlarımla konuştuğum kadarıyla kontrol altında bir tribün değil Fener tribün. Çok sayıda grup var. Yani bir tribün liderine kesin sesinizi deyince kesemiyorsunuz yani tribünün sesini.

Futbol. Acılarımızı unutalım diye alelacele maçları oynatma kararı aldırıyorsunuz. Fakat tribünlere ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Çok hayatın içinde bir spor. Halbuki ne bekliyorsunuz ki? İnsanların bir araya gelebildiği tek yer statlar olmuş. Üniversiteler falan bile kapalı. Ekşi Sözlüğü de kapatmışsınız. E bir araya gelen insanlar da bir iki kez bağırsın istifa diye. Ne mahsuru var? İncileriniz mi dökülür?

İki taraftarlar takımları kötü gittiğinde yönetim istifa diye bağırırlar. Hatta yönetimlerini küfrederler. Ülkede pek iyiye gitmiyor, hükümet istifa diye bağırmışlar. Ne var bunda? Küfür mü etmişler? Şiddet çağrısı mı yapmışlar? Altı üstü hükümet istifa demişler. En kibar haliyle göstermişler bir de üstelik tepkilerini. Ne yapsalardı? Cumhurbaşkanı 69 yaşında diye pankart açıp, iyi ki doğdun Erdoğan diye şarkı mı söyleselerdi?

Bu tip bir makbul vatandaş yaratmak istiyor olabilirler de, bu hayal görmek olur, bu haddini aşmak olur, özgüvenli bir iktidar bu sloganları duymazdan gelir yokmuş gibi davranırdı. Fakat akıl almaz bir panik baş gösterdi iktidar cephesinde. Bunun birçok nedeni arasında başı çeken neden, bana kalırsa iktidarın özgüvenini tümüyle kaybetmesidir. Ha bu özgüveni kaybetmekte haklı mıdır, haksız mıdır? Bunu bilemeyiz. Yani tribünlere hiç ses çıkarılmasa, bu istifa sesleri dalga dalga yayılır mıydı, bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var. İktidar öyle panik yaptı ki, neredeyse tribünlere savaş açıldı.

Öyle ya da böyle, kıyamet kopmadı, türbünler bağırdı ve ertesi günü uyandık. 26 Şubat gününe Cumhuriyet Gazetesi yazarı Murat Ağarel'in bir haberi damga vurmuştu. Habere göre Kızılay, depremin üçüncü gününde elindeki 2050 çadırı Ahbap Derneği'ne 46 milyon TL'ye satmıştı. İddia akıl alır gibi değildi. Şimdi böyle büyük iddiaları gördüğünüz zaman ilk aklınıza ya haber doğru mu acaba, bu habere doğru muamelesi yapmak doğru mu acaba diye düşünüyorsunuz.

10 binler enkaz altındayken Kızılay nasıl olurdu da çadırları bölgeye ulaştırmak yerine Ahbap'a parayla satıyordu. Derken gün içinde Ahbap Derneği de yaptığı paylaşımla iddiayı doğruladı. Hemen ardından Kızılay Başkanı Kerem Kınık da Twitter'dan vaziyete ilişkin bir açıklama yayınladı. Kerem Kınık şöyle diyor.

Kerem Kınık'ın bu açıklamasıyla haberin etki gücü daha da arttı. Maliyetine sattık diyordu Kerem Kınık. Zaten hep satıyoruz çünkü biz bunun için yatırım şirkette kurduk diyordu. AFAD da bu şirketten satın alıyor dedi mesela. Haber böylece iddia olmaktan çıktı ve bir hakikate büründü. Nasıl oluyordu da bütün memleketin büyük bir travma yaşadığı anlarda Kızılay çadırları bir STK'ya satıyordu. Sorun satması yani. Dağıtman gerekiyor sonuç itibariyle.

Kızılay Deposu'nda bekleyen çadırları bir an önce bölgeye ulaştırmak gerekirken neden ahbaba satılıyor? Soru bu. Neden bedelsiz verilmiyor? Soru bu. Ben mesela bölgeye giderken yanımda 10 tane çadır götürmek isteseydim bana da mı satılacaktı? Param yoksa bana çadır verilmeyecek miydi? Kerem Kın'ın savunması da tam olarak Banker Bilo filmindeki o repliği hatırlatan cinstendi. İster vur ister öldür. Ama dinle.

Sor bakalım. Niye yaptın diye sor. Sormam la. Her soruşumda kandırıyorsun beni. Peki la. Söyle bakalım. Niye yaptın?

Kalbim her dakika seninleydi. Sattım ama sor bir neden sattım. Kızılay Başkanı'nın cevabı bu tip bir duygu durumu yarattı insanlarda. Yani bir açıklama yapıyorsunuz da açıklamanız kabahatinizden beter. Tabii bu meselenin bir de arka planı var. Kerem Kınık zaten hafızalarda yer etmiş bir isim. Yani bu zamana kadar piyürüp aktı da 26 Şubat'ta tepki çekmeye başladı gibi bir durum söz konusu değil. Daha önce Kızılay'dan Ensar Vakfı'na gönderilen 8 milyon doları konuşmuştuk.

3 yıl önce, 2020'nin ilk haftalarında Türkiye bu meseleyle çalkalanmıştı. Torunlar Holding'in sahibi, ki Torunlar Holding'in sahibi Aziz Torun da Erdoğan'ın ilkokul arkadaşı ya da liseden arkadaşı. Horunlar Holding'in sahibi olduğu Başkentgaz'dan Kızılay'a 8 milyon dolar bağışlanmış, bu para Kızılay tarafından Ensar Vakfı'na yurt yapılması için aktarılmıştı. Şimdi tuhaf bir durum var, kamuoyunun yine kafası karıştı. Başkentgaz neden direkt Ensar'a göndermiyordu parayı? Kızılay çantacı mıydı? O dönemde de Kerem Kın'ın şu ifadeleri çok konuşuldu.

Kızılay'ın Ensar Vakfı'nın yurt yapması yasal mıdır? Tabii yasaldır. Tamamen yasaldır. Bu bir şartlı bağıştır. Sorulan sorulardan bir tanesi vergi mi kaçırıyor, kanunu mu dolanıyor meselesi. Şimdi vergi kaçırmak başkadır, vergiden kaçınmak başkadır. Nedir farkı? Farkı şudur, devlet size yasal olarak bir imtiyaz vermiş. Diyor ki, Türkiye Cumhuriyeti'nde diyor, kamunun yapması gereken hizmetlerden bir tanesine destek olacak bir yatırım yapıyorsanız, mesela bir eğitim kurumu yapıyorsanız veya bir sağlık kurumu yapıyorsanız ve bunu benim şartlarımda yapıyorsanız diyor devlet, bana vergi vermek yerine bu yardımı yapan kuruluşlar üzerinden veya doğrudan siz bu yatırımı yapabilirsiniz. O dönemde de Kerem Kınık istifaya çağrılmış, büyük tepki yükselmişti. Daha sonra anlaşıldı ki Kızılay'a gelen bağışlar Kerem Kınık döneminde neredeyse katlanmıştı. Ne katlanması? Arşa değmişti. Kerem Kınık, Kızılay'ın başına 2016'da atanıyor arkadaşlar. 2013, 2014 ve 2015'te. Kızılay'a toplamda 214 milyon lira bağış yapılmış. Kerem Kınık başkan olduktan sonra bu bağışlar nasıl değişmiş? Yine sayılarla konuşalım. Kerem Kınık'ın başkan olduğu 2016'dan itibaren 2017 ve 2018'de toplanan bağış tutarı 6.9 milyar TL'ye yükselmiş. Yani Kerem Kınık döneminde ilk 3 yılda toplanan bağış 32 katına çıkmış önceki 3 yıla göre. Bu bağışların hemen hepsi Kerem Kınık'ın ifade ettiği şartlı bağışlardan oluşuyor bu arada.

Yani ben sana veriyorum, sen de Ensar'a ver biçimindeki yardımlar bunlar. Böylece Kızılay'ın bir tür bağış havuzuna dönüştürüldüğü, bu bağışların iktidara yakın STK'lara dağıtıldığı 3 yıl önce zaten teşhir olmuştu. Yani bu bilmediğimiz bir hadise değildi de belki unuttuğumuz, belki topluma yaymadığımız bir hadiseydi. Aradan zaman geçti, bu hadiseyi büyük ölçüde unuttuk ama Kızılay Başkan'ın olumsuz imajı zihnimizden gitmedi. Depremden sonra aynı tezgahın devam ettiğini öğrendik.

Murat Ağrel'in Halk TV'deki ifadelerine kulak verelim. Mesela biz Kızılay'a ne yardım yapıyoruz en fazla? Giyecek, gıda yardımı yapıyoruz değil mi? Ben bunu sahada tezahürünü de gördüm. Sahada birçok dernek, vakıf, orada insani yardım için bulunan kuruluşlar yardımlarını Kızılay'dan alıyormuş. Biz Kızılay'a verdiğimiz yardımı o da başka dernek ve vakıflara dağıtıyormuş, insani yardım vakıflarına. Bunu biliyordum. Tekrar doğrulatmak için Kızılay'a sordum. Onu da doğruladı. Biz sahadaki bütün insani yardım vakıflarına, derneklerine yardım yapıyoruz dediler. Yani şöyle düşünün, biz Kızılay'a yardım yapıyoruz.

Kızılay aldığı yardımı tutuyor, sahada bulunan dernek ve vakıflara da yardım yapıyor. O dernek ve vakıflar, tekrardan aldıkları yardımlar yeterli gelmiyor, yurttaşlara çağrı yapıyor. 3 öğün yemek 70 lira diyor mesela. Vaka şu, Kızılay'ın Kızılay Çadır ve Tekstil isimli bir şirketi var. Holding'de yaşıyorlar dedim ya. Ahbap, depremin 3. günü bu şirkete başvurmuş, şirkette yurt dışı için üretilen çadır stoklarından 2050 tanesini, maliyetini Ahbap'a satmış.

Şimdi Kızılay dediğiniz kurumun 150 yıllık bir geçmişi var. Nasıl çalıştığını, yardımları nasıl organize ettiğini bizim halkımız bilir. Sadece şu anda yaşayanlar yani biz bilmeyiz, dedemizin dedesi de bilir Kızılay'ı. 1877'de kurulmuş Hilal-i Ahmer Cemiyeti eski adı. Böyle çalışmazdı Kızılay, biliriz yani. Biz Kızılay'a para verince o paranın Kızılay'a verildiğini biliriz.

Fakat son 4-5 yıldır holding haline getirmeye çalışıyorlar bu kurumu. E bağışlarla, halkın tasarruflarıyla falan 150 yıldır yaşayan bir kurumu holding gibi işletmeye çalışınca kamu vicdanı bu vaziyete ayak uydurmakta zorlanıyor. Yani vicdanımız el vermiyor. Böyle köklü bir kurumu bir holdinge dönüştürüp, bir takım muhasebe hesaplarıyla halka açıklama yapınca da tepki çekiyorsunuz. Hadi normal zamanda tepki çekip unutulursunuz da depremin 3. gününü bir düşünün lütfen. O dakika nasıl olur da satış yapılır?

Paramız olmasa ne yapacaktınız? Dağıtmayacak mıydınız? Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakçı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da, Erdoğan, Kızılay ile ilgili depremzedelere hakaret ediyordun, sahi sen ne diyordun diye not düşerek Erdoğan'ın şu sözlerini paylaştı. Terbiyesiz terbiyesizliğini bırakmaz. İşte çıkmış bir tanesi, Kızılay nerede diyor. Ne çadırını, ne yemeğini görmedik diyor. Ve ahlaksız.

Ve namussuz. Ve adi. Kızılay meselesinde iktidar çok ciddi oranda yıprandı. 3 hafta geride kalmasına rağmen bölgenin hala çadır sorunu tam anlamıyla çözülmemişken, Kızılay'ın depremin 3. gününde milyonlarca liraya çadır satması gündeme gerçekten bomba gibi düştü. Tepkiler de haksız değil. İktidar medyasını bile ikiye böldü Kızılay meselesi.

Ahmet Hakan bile 27 Şubat'taki yazısında böyle bir ortamda Kızılay'ın çadır şirketinin kendisinden çadır isteyen ahbapla ver parayı al çadır ilişkisine girmesi çok yadırgatıcı demiş. Tabi Ahmet Hakan hürriyetin genel yayın yönetmeni biliyorsunuz. Gazeteciyi MİŞ gibi yapmak zorunda yani. Şimdi yazıyı okuyunca sevgili Zafer Arapgirli'nin Radyo Sputnik'teki programı aklıma geldi. O da Ahmet Hakan yazısı okuyunca arkaya bir 9-8'lik ritim çakıyor. Bana göre de çok güzel gidiyor Ahmet Hakan yazılarına bu 9-8'lik ritimler. 9-8 Tipik bir Ahmet Hakan yazısı da.

Ahmet Hakan 98 ritminde kıvıra dursun, iktidar medyası Kızılay olayında Haluk Levent'i hedef göstererek sıyrılma telaşında. Vay kurnaz sen gambazladın Kızılay'ı gazetecilere diyorlar, buradan hareket ederek Haluk Levent'i bir tür milli güvenlik tehdidi gibi kavruyorlar. Bu arada Kerem Kınık da gün içinde konuştukça batıyor. 26 Şubat'ta CNN Türkiye'ye bağlanan Kızılay Başkanı Kerem Kınık diyor ki, İthal etseler çok daha pahalıya alacaklardı. Büyütülecek bir olay değil. Çadırlar yine depremzedelere gitti. İnanamıyor olabilirsiniz, bir dinleyin lütfen. ahbap barınma ihtiyacının giderilmesi için bir bağış almış ve bu bağışı kendisi bir bedel üzerinden verecek. bunu ithal etseydi belki bizim standartlarımızda uluslararası en iyi kalitedeki kış çadırlarını bizim maliyetine verdiğimiz çadırı iki katına yurt dışından veya başka bir yerlerden almak durumunda kalacaktı. ama biz daha düşük maliyetle bağışçının bu andaki toplam maliyetini

26 Şubat günü gün boyunca tıpkı 3 yıl önce olduğu gibi Kızılay Başkanı Kerem Kınık yine istifaya çağrıldı. Fakat henüz tek bir istifa bilgisi gelmedi. Belki Kerem Kınık 3 yıl önce Kızılay skandalı teşhir olduğunda istifa etse, Kızılay şeffaf biçimde o dönem hesap verse, bugün hiç bunlar yaşanmayacaktı. Ama iktidar tıpkı bugün olduğu gibi o günde kuyruğu dik tutma telaşındaydı.

İşte bu ortamda akşamki Beşiktaş Antalya Sporbaşı'na gidiliyor. Önceki gün fener tribünleri istifa sesleriyle yankılanmış. Gözler bu sefer Beşiktaş tribünlerinde. Beşiktaşlılar ne yapacak? Tribünün sesini kısabilmek mümkün olabilecek mi? Herkes bu soruların cevabını beklerken Beşiktaş tribünlerindeki sessizliği hükümet istifa sesleri dağıttı.

Ve ortalığı buz kesti. Belli ki Fener tribününden ibaret değil, polis bir taraftarı gözaltına alıyor, tepki daha da büyüyor. Bu esnada hükümet istifa diyenlere bağıran bir taraftar tribünlerden kovuluyor. Bu curcuna futbolcuların sahaya gelmesiyle birlikte dağılıyor ve maç başlıyor. Maçın başladığı ilk dakikalardayız. Dakikalar 4.17'yi gösterdiğinde Beşiktaş taraftarı maça müdahil oluyor.

Şu an dinlediğiniz içeriğin sadece sesli olmasına ilk kez üzüldüm. Ama görüntüleri mutlaka izleyin. Beşiktaş taraftarı yanlarında getirdikleri peluş oyuncakları elden ele taşıyıp bir yağmur gibi sahaya attılar ve bu esnada çocuklar inanın inanın çocuklar güzel günler göreceğiz güneşli günler diye hep bir ağızdan bağırdılar. İnanın çocuklar! Güzel günler göreceğiz güneşli günler!

Allah'u Beşiktaş taraftarının maça bu şekilde müdahale olmasının ardından hükümet istifa sloganları da yer yer yükselmeye devam etti. Derken gündeme bomba gibi düşen bir açıklama MHP lideri Devlet Bahçeli'den geldi. Bahçeli, maç devam ederken Twitter hesabından şunları paylaştı. Bütün kulüp başkanlarının, müsabakaların ya seyircisiz ya da gerekli tedbirlerini anlarak oynanması hususunda acil ve gerekli adımları Ekber! atmaları kaçınılmaz görevleridir. Milliyetçi Hareket Partisi konunun takipçisidir.

Altı üstü iki maçta hükümet istifa diye bağırılmış. Ne var ya bunda? Fakat dediğim gibi özgüvenini tümüyle yitiren iktidar için bu bile çok fazla. Düşünün, alt tarafı iki maçta hükümet istifa diye bağırılmış, Bahçeli maçları seyircisiz oynatmaktan bahsediyor. Ya bu olacak iş mi? Hal böyle olunca üniversiteleri de mi aynı nedenle kapattılar fikri oluştu insanlarda ki bu fikir de haklı bir fikir.

Tıpkı Fener maçında olduğu gibi Beşiktaş maçında da iktidar yetkilileri Beşiktaş yöneticilerini arayıp susturun şunları dediler. Depremden bu yana tam bir firik şova tanıklık ettiğimizi burada söyledim durdum. Ama bu kadarını ben bile beklemiyordum. Ne oldu biliyor musunuz?

Hem Beşiktaş hem de Fenerbahçe maçlarının ardından statta MHP'lilerin politik bir marşına dönüşen Ölürüm Türkiyem şarkısını çaldılar. Ya ne alakası var? 45 bin kişi ölmüş Ölürüm Türkiyem şarkısının nasıl bir bağlamı var? Taraftarların çocuklar inanın diye bağırdığı bir maçın sonunda 45 bin kişi hayatını kaybetmişken Ölürüm Türkiyem çalmak ne demektir ya? Ölürüm Türkiyem Ölürüm Türkiyem

Ölmeyelim mi falan diyenler olacaktır. Ya freak show diyorum ya, gören gözlere bir şey sunmaya gerek yok diyorum ya, tam işte böyle bir durum. Durumun tuhaflığını farkına varamayacak kadar şaşkın durumdalar. Sosyal çevreyi anlamakta zorlanıyorlar. İnsani duygularını kaybedip iktidar telaşına düşünce, insani duyguları yoğun yaşayan insanları anlayamıyorlar.

Ya Ölürüm Türkiyem ne? MHP'nin gönlünü almaya çalışıyorsunuz anladık da 45 bin kişinin öldüğü bir felaketin ardından yapılan ilk maçta Ölürüm Türkiyem'den başka şarkı bulamadınız mı? Ben konuşmayayım bir Beşiktaş taraftarı Twitch yayınında hislerini paylaşmış onu dinleyelim. öldüğü bir faciadan sonra statta bangır bangır ölürüm türkiye müziği çalıyorsunuz yani bu kadarını bile akıl edemeyecek kadar gerizekalı iletişimci kimse mutlaka beni bir arasın yarın hangi gerizekalıysa Selam kardeş, ben o gerizekalıyım diye beni lütfen bir çaldırabilir mi? Ya sizin hiç aklınız fikriniz kalmadı mı? Sizin beyniniz tamamen işgal ettiğiniz koltuklarınızda ya da işgal etmeyi düşündüğünüz koltuklarınızda mı? Ya da siz çok büyük bir kara mizah ekibimizsiniz. Ölürüm Türkiye'm. Ne demek arkadaşlar? Bu arada asıl bombaya daha gelmedik.

Maç bitti. Hükümet istifa sesleri tribüne damga vurdu ve akşam saatlerinde MHP'nin medya ve ilerişimden sorumlu genel başkan emrisi İsmail Özdemir, Devlet Bahçeli'nin Beşiktaş üyeliğinden istifa ettiğini açıkladı. Çok acayip değil mi? Maşetlik haber. İlk istifa. Devlet Bahçeli Beşiktaş'tan istifa ediyor. Evet taraftarlar hükümet istifa diye bağırdığı için Bahçeli Beşiktaş'tan istifa ediyor. Çok tuhaf. Peki hangi gerekçeyle? Açıklamada şöyle deniyor.

Kahramanmaraş merkezli meydana gelen depremler nedeniyle 44 bini aşkın vatandaşımızın şehit olduğu afet sonrasında futbol maçlarını izleme bahanesiyle tribünleri tahrik eden bazı eylemler şehitlerimize ve milletimize büyük bir saygısızlık olmuştur. Bugün oynanan Beşiktaş-Antalya Spor Müsabakası'nda da deprem şehitlerimize yapılan sistematik saygısızlık Beşiktaş'a ve Beşiktaş'ın taşıdığı milli ve manevi değerlere yakışmamıştır. Sayın Genel Başkanımız Beşiktaş Jimnastik Kulübü üyeliğinden bugün itibariyle ayrılmıştır. Şimdi bu açıklamada dilin kendisi göze çarpıyor, dilin kendisi. Hükümet istifa diye bağırmak neden ve nasıl depremde hayatını kaybeden insanlara saygısızlık oluyor? Nasıl bir bağlam var yani? Hükümeti istifaya çağırmakla depremzedelere saygısızlık arasa nasıl bir ilimti var?

Bu arada hayatını kaybeden insanlar da şehit kabiliğinden değerlendirilerek mesele boyut atlıyor ve şehitlerimize saygısızlık seviyesine taşınıyor. Yani bir milli güvenlik meselesine dönüşüyorlar. Ya alt tarafı hükümet istifa denmiş ya. Hükümet istifa diye bağıranlar da bilinçli olarak oraya dikilen siyasi bir komplonun aktörleri olarak tanıtılıyor iktidar tabanına. Baya büyüdü iş yani. Bahçeli pozisyon alır da tabii Süleyman Soylu boş durur mu? Süleyman Soylu da meseleye müdahale oluyor, ta deprem bölgesinden.

son derece üst perdeden tehdit ediyor İçişleri Bakanı Soylu. Bizim mesaimizi bölmesinler. Biz mesaimizi de böleriz. Ama mesaimizi bölmesinler, mesaimizi bölerlerse bu milletin karşı karşıya kaldığı süreçte, altını silerek söylüyorum, bu milletin karşı karşıya kaldığı süreçte bu millet haksızlık ederler. Biz o haksızlığın yapılmasını istemiyoruz. Ama mesaimizi bölmek isterlerse rahat böleriz. Bodrumeydan. Türkiye'nin

Güvenliğiyle ilgili hiç kimse bilek güreşine girmesin. Tavsiyem odur. Bilek güreşine girmeyin tavsiyemiz odur diyor. Şimdi bu açıklamaların uzun halini Twitter'dan da paylaşmış. Spor alanlarını siyaset meydanına çevirmek isteyenler diye seslendiği insanlara mesai bizi bölmesinler demiş. Yani buradan kalkar gelirsek canınızı okuruz demeye çalışıyor.

Ya bu siyaset bile değil. Tribünler takım kötü giderken yönetim istifadeye bağırır, ülke kötüye giderken hükümet istifadeye de bağırır. Çok daha politik eylemler gördü Türkiye'nin tribünleri. Bu ülke şu anda iyi bir durumda mı? Çok güzel gidiyoruz halukulade diyen biri mi var acaba? Yani iktidar tabanı bile böyle düşünmüyor ya. Onlar da vaziyeti farkında. Hep bu CHP'liler yüzünden falan diyorlar. Yani onlar da ülke kötü de sorumlu bizim Erdoğan değil diyorlar.

Şimdi hal böyleyken niye hükümet istifadeye bağırmak bir milli güvenlik krizine dönüşüyor? Tabii çelişkilerle dolu bir politik değil bu. Bu olayda teşhir oluyor bu politik dil. Tribünlerde siyasete bu kadar karşıydınız madem diye soruyor insanlar haklı olarak. O zaman 5 yıl önce böyle işlere girişmeyecektiniz. Hatırladınız mı? Güçlü ve büyük Türkiye için evet dedirtilen futbolcuları. Vatanımız, ülkemiz çok zorlu bir süreçten geçiyor. Adeta bir istiklal savaşı. Güçlü bir Türkiye istiyoruz.

Güçlü bir Türkiye için evet bende varım. Sevgili Arda sende var mısın? Rıdvan hocam çağrını aldım. Güçlü bir Türkiye için bende varım. Burak Yılmaz sende var mısın kardeşim? Arda kardeşim çağrını aldım. Güçlü bir Türkiye için bende varım. Murat Boz kardeşim sende var mısın? Burak Selam çağrını aldım. Güçlü bir Türkiye için bende varım. Abdülkadir sende var mısın?

Futbolculara büyük ve güçlü Türkiye için ben de varım dedirtip, sonra tribünlerde siyaset olmasın demek tuhaf tabii. Hadi burada tribünlere siyaset bulaşmadı. Futbolcuların kendi tavrı diyelim ki bunlar. Yıllardır Ames Spor'la yapılan maçlarda türlü türlü olaylar çıkıyor. Ames Spor taraftarlarına terörist muamelesi yapılıyor. Maçlar şehitler ölmez, vatan bölünmez sloganlarıyla başlıyor, tekbirlerle bitiriliyor. Tek bir iktidar temsilcisi Ames Spor maçlarına ilişkin siyaset bulaştırmayın tribünlere demiş mi?

depremin ilk günlerine siyaset yasağı getirerek tepkileri susturmaya çalıştı iktidar. Durun, acımız var. Siyaset zaman değil. Kesin sesinizin." diye başlayan süreçte... ...insanların zihni paralize oldu ve iktidarın bu diline bir kısmı hak verdi. Dediler ki hele bir arama-kurtarma faaliyeti bitsin. Şimdi de spora siyaset karıştırmayın diye höt söt yapıyorlar. Yani ne zaman siyaset yapabileceğiz, o büyük bir tartışma. Nerede yapılsın bu siyaset dediğiniz şey de o da büyük bir tartışma. Yani yeri ve zamanı neresidir, onu iktidar belirliyor. İstedikleri zaman siyaset yapıyorlar, istedikleri yerde siyaset yapıyorlar. Fakat...

Aksi durumun kendileri dışındakiler için mümkün olmadığını söylüyorlar. Nasıl siyaset yapabileceğimizi hele anlatsanıza. Futbol işte. Hayatın bu kadar içinde olan bir oyunu hayattan nasıl koparacaksınız? Mesela yıllardır Fenerbahçe taraftarı Ali İsmail korkmaz için de bağırır. Bu da mı siyaset? Susturun susturabiliyorsanız işte.

Nasıl susturacaksınız? Hayat akıp gidiyor işte. Bu kadar insanı nasıl susturacaksınız? Maçlarda bağırıp duruyor Al İsmail için. Nasıl susturacaksınız? Ya da mesela Gülşen'in tutuklandığı gün tribünlere gidelim.

bir Peki iktidar neyi hedefliyor? İki temel amacı var. Birincisi güç göstermek zorundalar. Tribünleri susturup kendi tabanlarına hala çok güçlüyüz. Bakın nasıl da susturuyoruz. Bize güvenmeye devam edin çünkü biz devletiz. Mesajı veriyorlar ve odaya insanlar da önceki bölümlerde konuştuğumuz gibi sıradan halk kesimleri de evet ya bunlar devlet olduğunu iddia ediyorlarsa devlettir herhalde biz de vatandaş olduğumuza göre bunların yanında durmalıyız diye bir algı içine giriyor.

Diğer yandan da türbünlerdeki istifa seslerine lüzumundan fazla anlam yükleyerek, bir tür ikinci gezi olayı tedirginliği yaratarak kendi tabanlarını korkutmak istiyorlar. Yani diyorlar ki, yani bakın karşı mahalle isyan hazırlığında hepimizi mahvedecekler. Bize desteğe devam edin de bizi mahvedemesinler. Çünkü sizle bizim çıkarlarımız ortak. Yani kendi tabanlarıyla kendileri arasında bir çıkar ilişkisi varmış gibi resmediyorlar. Bu noktada muhalif kamuoyunun en büyük hatası, iktidarın tabanıyla tavanını birbirine yakınlaştıracak provokatif girişimler olur bana kalırsa. Yani bu noktada iktidar tabanını da içine alan bir dayanışmaya ihtiyaç var.

Seçime 3 ay kalmış bir ülkede de kimsenin böyle işlere yelteneceğini sanmıyorum açıkçası. Yani böyle gezi olayı gibi vesaire böyle şeylere yeltenmez insanlar. Yani bu politik bilince haiz bir topluluk Türkiye'deki anti Erdoğancılar. İktidar kendi gücüyle devleti eşitliyor ve devlet-millet el ele sloganıyla toplumun kendi arkasına dizilmesini arzu ediyor. Anadolu kulüplerinden bazıları da iktidarın istediği gibi hizalanıyor. Beşiktaş maçının ardından Süper Lig'deki 6 kulüp, spora siyaset karıştırmayın devlet-millet el ele minvalinde açıklamalar yayınladılar. Alanya Spor, Konya Spor, Kayseri Spor, Başakşehir Spor, Ümraniye Spor ve Sivas Spor.

devletimizin yanındayız, zilletin karşısındayız tadında, son derece siyasi bu açıklamalar aslında bir şeyi gösteriyor bize. Kızılay'ın çadır skandalı dedik. Tribünlerden hükümet istifa sloganları dedik. Ve Soylu'nun, mesaimizi bölmek isterlerse rahat böleriz, hodri meydanın çıkışını paylaştık sizinle. Tüm bu konuları bir arada toplayan bir haberle bölümün sonuna doğru gelelim. 26 Şubat pazar günü, Hükümet istifa sloganları yalnızca türbünlerden yükselmedi. Kızılay skandalına protesto etmek isteyen Türkiye İşçi Partisi üyeleri ve milletvekilleri Kadıköy'de polis ablukası altına alındı. Yani türbünler siyaset yapma yeri değildi, hadi bunu anladık, hikaye böyle özetleniyor. Yahu siyasi partiler de mi siyaset yapamıyorlar? TİP hükümete istifa çağrısı yapan bir basa aşaması düzenlemek istedi. Sonuç ne biliyor musunuz? 200 küsür gözaltı.

Bu kadar polis Antakya'da yok arkadaşlar. 50 bin kişinin öldüğü depremde bu kadar polis yok. Tüm bunlar yaşanırken yani iktidarın siyaset yasağına karşı Kılıçdaroğlu siyasi açıklamalarıyla direniyor. Adaylık tartışması da kaldığı yerden devam ediyor. CHP, Kılıçdaroğlu'nun adaylığına mütabık. İyi Parti'nin ise Kılıçdaroğlu'na onay vermediğini anlıyoruz. Gözler, Perşembe günkü 6. masa toplantısında. Adaylık krizine ilişkin önümüzdeki bölüm ya da bölümlerde meseleyi detaylarıyla masaya yatıracağız diyerek artık finale gelelim. Bu korku duvarı yıkıldı lafını son 2-3 gündür çok sık duyuyoruz. Fakat ben bu laftan olduğu olası pek haz etmedim. Romantik buldum.

Bir duvar inşa etmekse mesela, en hızlı inşa edilecek duvar korku duvarıdır. Bir duvar yıkılır, bir başka duvar örülür. Yani korku duvarının yıkılması öyle çok büyük bir şey değildir. Ama atladığımız bir şey var. Çok büyük bir travmayı yaşarken, üzülürken, ağlarken, iktidar sahiplerinden korkmaya utandığımız günlerden geçiyoruz.

Evet, korkmaya utanıyoruz. Evet bizi korkutmak istiyorlar ama biz o duygumuzu, o insani duygumuzu hissederken utanıyoruz. Ya korkacak zaman mı diyoruz? Yakında geçer, utanmadan korkarız ama bugünlerde korkmayı yakıştıramıyoruz kendimize. O yüzden az şey değil bunca tehdide rağmen istifa diye bağırabilmek.

Tren Topi'yi Pobi Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar bunca rezilliğin aklınızı karıştırmadığı günler dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)