Podcast

234: Çadır sorunu ve "önceliklerimiz"

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

6 Şubat depreminin üzerinden 19 gün geçmesine rağmen bölgede çadır ulaşmayan vatandaşlar mevcut. Hükümetin savunması çadırların "öncelik sırasına göre" dağıtıldığı şeklinde. Bu bölümde öncelikler üzerine konuşuyoruz ve gelip geçici bu "çadır siyasetini" masaya yatırıyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.749 kelime · ~19 dk okuma

Herkese merhaba. Depremin 19. günü geride kaldı. Bu kaydı 24 Şubat'ta alıyoruz. Son açıklanan verilere göre ölü sayısı 42.310'a yükseldi. 20 Şubat'ta Hatay Merkezi'ye iki artça deprem daha yaşandı. Zaten yıpranan binaların bir kısmı bu depremlerde de çöktü. Bu esnada göçük altında kalan 6 kişi hayatını kaybetti. Hepimizin başı sağ olsun. Kaynaklarımızın yetmediği,

Böyle bir deprem bilinmesine rağmen depreme yeterince hazırlık yapılmadığı ortada. Kaynaklarımız olmadığı için önceliklerimiz oluyor. Sıraya sokuyoruz kaynaklarımızı. Ya da öncelik sıralarımızın olması bu afette kaynaklarımızın zorlandığı anlamına geliyor. Herkese yetecek çadır yoksa mesela önce ev yıkılanlardan başlanılıyor, sonra ağır hasarlılar, ardından orta ve hafif hasarlılar. Bunlar kağıt üzerinde güzel görüne olabilir ama gündelik hayat, öncelik sıralamalarımızdan çok daha sert yaşanıyor. Sokakta kalmak zorunda olup çadırı olmayan insanlara, sen sıranı bekle çünkü öncelik ağır hasarlılarda, sizin ev orta hasarlı, bizde de yeterince çadır yok diyemiyorsunuz.

Hele ki bu hava şartlarında. Enkaz kaldırılırken yeterli kurtarma ekibi yoksa önce hangi enkazdan başlayacaksınız? Çadırınız yoksa önceliği kime vereceksiniz? Köyler mi öncelikli yoksa kentler mi? Medya mensubusunuz mesela. Nereyi çekeceksiniz? Kurtarılmayı bekleyenleri mi yoksa kurtarılanları mı? Hangisi öncelikli? Neyi neye göre feda edeceksiniz? Bu bölümün konusu da bu sıralama olacak. Öncelik sıralamamız. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Transkriptin tamamını oku

Akevdar Mahallesi. Rüzgar Sokak, Azim Apartmanı. Hala ulaşan kimse yok. Apartmanın arka tarafından babamın sesi geliyormuş. Ama şu anda geçilmiyor arka tarafa. Allah rızası için yardım gönderin. Bizim işimiz seni kurtarmak. 30 saattir babamın cansız bedeniyle buradayım. Marketten soyduklarımız bunlar. Bunlarla yaşıyoruz.

Herkes bir şey koydu, burada 15 kişinin yiyeceği var. Resmen hırsızlık ettik kızım. Hava soğuk. Geceleri eksiği 3 derece oluyor. 6 çadırı zordan bir tanesini alabildik. Kilimecilere kusuyorum. Çünkü bizi kaderimizle baş başa bıraktılar. Kaderimizle bizi baş başa bıraktılar.

Bu memlekete kimse gelmesin lan! Ne o işin ne başka bir şey için! Bizi kaderimize terk ettiniz lan! Bizi kaderimize terk ettiniz! İçecek suyumuz yok, yiyecek demeyimiz yok! Çocuklarımız dolu lan! Çocuklarımız dolu lan!

Türkiye, kuşaklar boyunca nadiren görülecek bir insani dram yaşıyor ve insani reaksiyonlar gösteriyor. Öfkeleniyor, ağlıyor, belki bir şokla hissizleşiyor, duyarsızlaşıyor. Psikolojik sorunlardan en yaygını ise akut stres bozukluğu. Üsküdar Üniversitesi'nden psikiyatr doktor Emre Tolunalıcı, 3 yıl önce yayınlanan konuya ilişkimi bilgilendirme videosunda yaşadığımızın bir travma olduğunu şöyle tespit etmiş.

Travma sonra stres bozukluğuna sebep olan travmaları şöyle tanımlıyoruz. Kişide yoğun bir ölüm korkusuna, çaresizliğe, beden bütünlüğünde bozulma, yaralanma ya da cinsel travma gibi ya da o sırada yaşamı tehdit edecek bir şeye maruz kalma, bir olaya, bir duruma ya da buna şahit olma şeklinde tanımlıyoruz. Bunlara ne tür örnekler verebiliriz? Örneğin deprem gibi, doğal afetlerin hepsi aslında sel, yangınlar, Travmaya hepimiz maruz kaldık. Kimimiz doğrudan, kimimiz dolaylı olarak. Doğrudan maruz kalanlar çok daha büyük sancılar yaşıyorlar. Dolaylı maruz kalanlar ise içine atıyor çoğu zaman. Bu nedenle son derece insani tepkiler geliştiriyoruz. Tüm bunlar yaşanırken çoğumuz kendi başımızın çaresine bakmakla sorumluyuz.

Çünkü hepimizin bir araya gelerek yarattığı toplumsal kaynakları idare edenler, böyle bir afete yeterince kaynağı ayırmış değil. Mesela eşim Zeynep düdük ve el radyosu almış bizim eve, evimiz çöker de enkazda kalırsak sesimizi duyurabilmek için düdük gerekebilir diye. Şimdi böyle bir endişe halinin sürdürülebilir olmadığı ortada. Dolayısıyla, bu endişelerimizi dizginleyebilecek bir planın önümüze konması lazım. İktidar cephesi ise burnundan kıl aldırmadığı için böyle bir plana yeltenemiyor. Bu zamana kadar böyle yaptık, bundan sonra şöyle yapacağız dediğiniz anda öz eleştiri sürecinin başlaması gerekiyor çünkü.

Fakat iktidar öz eleştiriden korkuyor. Tam tersine geride bıraktığımız 20 yılda her şeyi layıkıyla yerine getirdik getirmesine de deprem çok büyüktü diyorlar. Hatta Süleyman Soylu'ya göre bu felakete iyi hazırlandığımız için herhangi bir kaos çıkmamış. Yanlış duymadınız, iyi hazırlanmışız.

Eğer Türkiye çok uzun zamandır bu hazırlıkları yapmamış olsaydı, eğer gerçekleştirmemiş olsaydı, Türkiye büyük bir kaosla karşı karşıya kalırdı. Bugün kaçıncı gündeyiz? 17. 17. günündeyiz. Şimdi bu 17. gününde geldiğimiz nokta şurası. Sadece Hatay'da iki bina var şu anda. Yani altında cenazemizin olduğunu düşündüğümüz, değerlendirdiğimiz, bir ihbar sonucu olarak tekrar orada çalışmaya başladığımız, diğer tarafların tamamında arama kurtarma çalışmaları sona erdi.

Tabloya bakıp neyle övünebiliriz diye düşünüyorsunuz ve çok daha büyük bir kaos çıkabilirdi çok şükür çıkmadı çünkü hazırlıklıydık diyorsunuz. Altını çiziyorum. Ölülerimizin 42 binini henüz sayabilmişiz. Bölgede haritadan silinme tehlikesi olan kentler var. Günlerce enkazlar oluşlamamış. Çadırı olmayan vatandaşlar var 19. günde. Ölülerimizi saymamız haftalarca daha sürecek ama

Siz iyi ki hazırlıklıydık diyorsunuz. Ya bunlar çok tuhaf açıklamalar değil mi? Bundan 5-10 yıl sonra nasıl alacağız bu konuşmaları? Bunu deyince bu millet unutkandır gibi laflar duyuyorum fakat bence bu halkı hafife alıyoruz. Unutkanız falan diye kendimizi eleştiriyoruz. Ama bence pek de unutkan değiliz. Yani söylendiği kadar unutkan değiliz en azından.

Bu millet eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral'ın adını hatırlamaz belki ama çayda radyasyon var diyen dinsizdir dediğini en azından Karadenizliler hatırlar. Böyle tarihsel anlarda edilen laflar kolay kolay unutulmaz. Bir siyaset yapma biçimi böyle anlarda teşhir olur. Neredeyse hepiniz biliyorsunuzdur diye düşünüyorum. Çernobil faciasından sonra TRT ekranına çıkıp çay içilmişti. Bakın içiliyor siz de için denmişti.

Çünkü aksi durumda çay hasadı büyük bir maddi külfete dönüşecekti. O dönemde de öncelik insan hayatı değil, para olmuştu. Ve yıllarca hatırlandı Cahit Aral'ın o açıklaması. Şu tabloya yani 6 Şubat faciasına bakıp övünecek bir şey bulmak da bence bu benzerlikte bir olay. Unutmayız yani kolay kolay. Böyle travmalar insanın da toplumların da zihninde derin izler bırakır.

Bir an değil, sürekli yaşayan izler. Nasıl yaşıyor peki? Mesela Cahid Aral'ın ''Çaydar radyasyon var diyen dinsizdir'' sözü nasıl yaşıyor şu anda? Mesela Kazım Koyuncu'nun her şarkısında yaşıyor. Kazım Koyuncu'nun ölümünün üzerinden 16 yıl geçti ama unutulmuyor Kazım. Kendisi yıllar önce bakın ne diyor? Kazım Koyuncu'ya kulak verelim. Heyranlar oluyor. Bu kader mi sanki? Deprem oluyor da kader miydi bu?

Aynı Şiddet'te başka yerde depremler oluyor. İki kişi bayılıyor da. Türkiye'de yirmi bin kişi ölüyor. Kader mi bu? Bizim eylemlerden her yıl bir sürü insan ölüyor, bir sürü toprak yok oluyor. Bu kader mi? Değil. Bu sizin kötü niyetle ya da beyinsizlikle yaptığınız çeşitli politikalar, mimarlık açılan yerler, işte dereleri baraj yapma kaygılarınız, bir şeyler bir şeyler. Peki yani kim ne kazanacak buradan? Kim ne kadar para kazanabilir ki? Ama milyonlarca insanın geleceğiyle oynuyorsunuz.

Sizin kısa vadede kazanacağınız birkaç milyon doların karşılığı milyonlarca insanın geveciği. Ve bütün dünyanın ortak mirası olan oradaki doğa, oradaki deniz, oradaki fırtına deresi, oradaki Artin'deki bilmem ne dereleri. Bütün bunlara karşı çıkmak için ne peygamber olmaya gerek var, ne filozof, ne sanatçı. Korkmamak lazım.

Kazım neden bu kadar sevilir? Onu sevmeyen yok gibi. Halbuki aykırı biridir Kazım koyuncu. Karadeniz'in sol yanını temsil eder. Hopayı, Çamlıhemşini. Türkiye'nin sosyalist hareketinin de derin izler bıraktığı coğrafyalar buralar. Karadenizlilerin, memleketin vicdanını temsil eden bir evladıydı Kazım Koyuncu. Herkesin sevip sahip çıktığı bir Karadenizliydi. Dolayısıyla o kadar da unutkan bir millet değiliz. Ya şu laflar büyük gaf değil mi? 17. günün sonunda arama-kurtarma çalışmalarının sona ermesiyle övünüyorsunuz.

Birçok enkaza ise henüz dokunulmuş bile değil ve siz diyorsunuz ki iyi ki hazırlıklıydık. Tam da bugün hazırlanmıştık. Ya demezler mi siz bizle dalga mı geçiyorsunuz diye? Bence derler. Bugün denmezse yarın derler. Karadeniz'in sol yanı Kazım Koyuncu demiştik. Bir de sağ yanı var tabi. Oldukça milliyetçi. Üstünlükçü fikirleri olan somurtkan tipler. Bu tipleri biliyorsunuzdur.

Hatta ne deniyor şimdi? Karadenizli müteahhit. İşte bir Karadenizli müteahhit demokrasi yaşıyoruz şu anda. Karadenizliler bu tiplerle şimdiki zamanlarda gurur duyarlar da gelecekte unutulan basit tipler olur bunlar. Para ve güç hırsıyla yaşayan tipler. Bir de onların etrafını koruyup kollayan bir Karadeniz sağı da var.

Genelde Karadeniz sağcılığıyla bilinir ama şahsen bundan rahatsızım. Çamlıhemşin'den Arhavi'ye, Borçka'dan Hopa'ya kadar solun çok güçlü olduğu ilçeler var. Kazın Koyuncu onların çocuğudur. Karadeniz'in solunda durur. Devlet ne için var? Bütün modern toplumda devlet benim için var yani. Topluluk için de değil, bütün halk için de değil. Ayrı duranlar için. Daha marjinal gibi duranlar için.

Hayata tehlikeli olanlar için devlet vardır. Ya hukuk en iyi böyledir yani. Karadeniz siyasetimizi yönetiyorsa o bölgeye daha yakından bakmak lazım belki de. Aynı coğrafya, aynı kader, aynı toprağın çocukları. Bir yanda Kazım Koyuncu, diğer yanda Abdurrahman Uzun. Bir YouTube fenomeni.

Ciddiye alma diyebilirsiniz ama YouTube'da 738.000 abonesi var. Ne diyeceğiz şimdi? İktidar televizyonlarına falan çıkarıyorlar. Bugünün değerlisi yani. Dostlar şu anda Türkiye'nin dört bir tarafında teknik liselerde dahil, yani bu tekstil üzerine olan teknik liselerde dahil çadır üretiliyor. Arkadaşlar yer küçük bir yer değil. Depreme maruz kalan 50 bin, 100 bin kişi değil. 15 milyon insanın etkilendiği bir büyük felaketten bahsediyoruz. Çadırlar peyderpey kuruluyor. Çadırların hepsi kuruluyor arkadaşlar. Ve burada hiç kimse dışarıda kalmıyor. Evet belki 3 gün, 5 gün, 1 hafta, 10 gün arabada idare ediyor. Bir köy evine çıktı, ona idare ediyor. Şimdi bir de insanlar mesela geçen hafta ailelerini götürdüler başka şehirlere. Şimdi kendileri geldi. Gelince tabii otomatikman çadır ihtiyacı var. Çadırlar kuruluyor. Her tarafta kuruluyor. Ama çadır uzun soluklu bir yer değil. Sikletler bu kadar farklı işte.

Birinin dedikleri yıllar sonra bile tutarlı. Yıllar sonra bile Kazım Koyuncu bakı ne demişti diye sosyal medyada paylaşılıyor. Diğerininkinin üzerine daha şimdiden bile konuşmaya değmiyor. Biz bunların kimi savunduğuna dönelim. Kim için bunca dil dökülüyor? Çadır geriyor, az sabır gösterin diye kim için yalvarıyor bu kişiler?

Evet. İktidar için. O halde iktidar gücünün önceliği belli. Öz eleştiri verirler mi? Nasıl bir dili benimserler diye bu zamana dek bekledim. Fakat artık 3'e aşağı 5'e yukarı sürecin hangi üslupla ilerleyeceği belli oldu. Eleştirilere kulak tıka, bilen çoyu kabullen, asla öz eleştirde bulunma, övünülebilecek işleri vitrine koy ve parlat. Övündüğünüz şey ne peki? Çok daha büyük bir kaos çıkmasını engellemek. Savunmanız ne peki? Deprem çok büyük ve havada çok kötüydü.

Peki bu esnada ideolojik bir arka planınız var mı? Hainler devrede, devlet millet el ele. Bu arada bugün tam da böyle savunuluyor iktidar. Moral bozmayın deniyor. Peki tamam, hainler devrede, devlet millet el ele. Hadi tamam. Mesela Mine Tugay. O kadar yardım toplandı, belediye başkanı telefon bağlantısında çadır istiyor. Evet, herkes bir şeyler istiyor. Ama hani sıralamaya göre. Sıralamadan kastım şu, yahu şimdi eğer devletin elinde olur çadır da bunu vermez, hep beraber kızalım buna.

Veya devlet eksik olan çadırları giderme konusunda bütün atölyeleri, bütün fabrikaları devreye sokmazsa gelin kızalım onlara. Ama şu anda abi eksikler gideriliyor. Az sabredin lütfen. Sosyal medyada bunları yazdığınız zaman bir şey hallolmuyor. Sadece milleti daha kızdırıyorsunuz. Milletin daha bir sinir sistemini bozuyorsunuz. Biraz pozitif cümleler kuralım ya. Biraz kuralım. Ya böyle bir savunma olur mu?

Bugünü bağladınız diyelim. Medyaydı, dindi. Bir biçimde bu milletin zihnini manipüle ettiniz. Tarihe nasıl geçeceksiniz? Hükümet 48 saat enkaza ulaşamadı. Ama aman kızmayın çünkü deprem çok büyüktü mü diyeceğiz sizce gelecekte? Böyle demeyeceğimiz açık. Dolayısıyla tarihe karşı kaybetmek şimdiden büyük şeydir bana kalırsa.

Mesela 6 Şubat günü öğleden sonra Tayyip Erdoğan'ın ilk açıklaması şimdiden tarihe geçti. Daha 19. gündeyiz, şimdiden tarihe geçti. Arka fonda mavi dijital ekranlar. Çalışmaya devam eden personel, böylece bir olağanüstü hal havası veriliyor. Erdoğan koltuğunda çok sert bir tonlamaya karşımızda. Hatırladınız mı o görüntüyü? O konuşma mesela tarihe şimdiden geçti. O konuşmayı bir daha dinledim bu sıralarda. 50 yıl sonra da konuşulacak bu konuşma.

Artık 50 yıl sonra nasıl analiz edilir bilmiyorum. Bugünden bakınca bile bence tarihi. Bakın ne diyor Erdoğan? Şu ana kadar 54 bin çadır, 102 bin yatak ve diğer ihtiyaç malzemeleri AFES CD'lere ulaştırılmak üzere bölgeye gönderildi. Ne var bunda diyebilirsiniz. Henüz 12. saatteyiz. Yola çıkan görevli AFAD personeli sayısı 53 bin. 6 Şubat'ta çöken bina sayısı 10 ilde 20 binin üzerinde olduğunu şimdilerde öğreniyoruz.

Ama bu tablo 19 gün önce hakikatti de biz bilmiyorduk. 53 bin personel o gün kulağa dolu dolu geliyordu ama her binaya sadece 2 personel düşüyor aynı anda yetişseler bile. Bir de günlerce izlediğimiz kurtarma videolarındaki personel sayısını gözünüzün önüne getirin. Binaların başında kaç insan vardı?

Sırayla ya, biraz sabredin deniyor. Arama-kurtarma faaliyetlerinin ilk başladığı andan bu yana yaşadığımız bir şey bu. Önceliklerimiz. Yeterli kurtarma birimi yoksa önceliğiniz hangi enkaz olacak mesela? Yeterli gıda yoksa gıda tahtamına kimden başlayacaksınız? Yeterli paranız yoksa sağlam ev mi yapacaksınız yoksa kötü ev mi yapacaksınız? Liste uzar gider. Bölgenin çadır sorunu var.

Her yerden türlü türlü mesaj geliyor. Bölgedeki gazeteciler durumu bildiriyor. Samandağ Belediye Başkanı da 20 Şubat'ta Artı TV'ye bağlanmış ve durumu aktarmış. Çadır noktasında da ciddi bir sıkıntı yaşıyoruz. İnsanların hepsi dışarıda, dışın ortasındayız. Gittiğimiz her yerde vatandaş bizden çadır istiyor. Çünkü binaların çoğu hasarlı, kimisi yıkılmış. Hasarlı olmayan binalara da vatandaş girmek istemiyor. Onun için herkes dışarıda ve herkes çadır istiyor.

Biz de bu çadır konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Vatandaşla karşı karşıya kalıyoruz. Birinci depremin hemen ardından da biz yetkililere bu vatandaşın çadır talebinin karşılanması konusunda ısrarla Talebimizi ilettik ama maalesef bu konuda yetersiz kaldılar. Bölgede çadır var. Var ama herkese yok. Peki sorun var mı? E var tabii. Hele ki 20 Şubat'taki 6.4'lük depremden sonra evde kalanlar da sokağa yerleştiler. Zaten çadırsız kalanlar vardı, sayı iyice arttı. Muhalefetten de ses yükselmeye başladı. Bölgede çadır ihtiyacı dile getirildi.

21 Şubat'ta da Erdoğan, bölgenin eksikliklerini bildiren muhalefete söyledikleri de tarihe geçecek cinstendi. Terbiyesiz terbiyesizliğini bırakmaz. İşte çıkmış bir tanesi, Kızılay nerede diyor. Ne çadırını, ne yemeğini görmedik diyor. Ve ahlaksız, ve namussuz, ve adi. Günde yaklaşık iki buçuk milyon insana bu Kızılay yemeğini ulaştırıyor. Böyle vicdansızlık olur mu? Adiler, vicdansız ve namussuzlar. O kadar insana yemek dağıtıyoruz diyor Erdoğan.

Şimdi bir durup düşünelim mi beraber? Bu tözler tarihiydi bence. Erdoğan 6 Şubat'a dek bu ülkenin en çok sevilen ve aynı anda en çok nefret edilen figürüydü. Bunu kabul edersiniz herhalde. Erdoğan'ı sevseniz de sevmeseniz de. Seveni çok, sevmeyeni de çok adamın. Cumhurbaşkanı olmadan önce de son derece sert eleştiriliyordu. Zaten kendisinin de son derece sert bir dili olduğunu biliyorsunuz. Bunlar böyle. Bunlar çürük.

Bunlar sürtük. Zamanında bu dile ilişkin Bülent Arınç, her yiğidin bir yoğurt yiyeşi vardır deyip geçmişti. Hepimize sosyal medyada ne tür hakaretler ediliyor görüyorsunuz. Neleri yutuyoruz. Fakat Erdoğan bu saldırılardan bir kanunla korunuyor. Cumhurbaşkanlığı hakaret suçu, TCK 299. maddede düzenlenmiş ve hakaret edene 1 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası var. Bu suçtan kaç kez dava açılmış diye önceki haberlere baktım. Mesela son Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e hakaret suçundan 848 dosya açılmış. Tayyip Erdoğan'a hakaret suçu nedeniyle açılan dosya sayısı ise bunun tam 45 katı. Tam olarak 38.581.

Bu veriye de 2002 yılında açılan dosyalar dahil değil. Bu arada söz konusu kanun eski cumhurbaşkanını korumuyor. Görevdeki cumhurbaşkanını koruyor, onu da belirteyim. Neden belirttiğimi de açıklayayım. Erdoğan bana kalırsa bu süreçte bu denli serp konuşurken geleceği pek düşünmüyor.

Yarın cumhurbaşkanı değişse ve Erdoğan'ı koruyan TCK 299 artık başka bir cumhurbaşkanını korumaya başlasa, Erdoğan'a dönük tepkinin üstü bu sizce nasıl olur? Bunca hakarete maruz kalan muhalif halk kesimleri Erdoğan koltuktan indikten sonra nasıl anmaya başlarlar onu? Bana kalırsa muhalif kamuoyunun sinirleriyle daha fazla oynamamak gerekir. diyerek bu bahsi kapatayım. Alt tarafı bölgenin çadır ihtiyacı dile getiriliyor çünkü. Üstelik ham hakikat bu. Yani niye reddedersiniz ki? Yetişemedik işte dersiniz, öz eleştiri verirsiniz, kaynaklarımız yetersizdir, ders çıkardık dersiniz ama bunları deyince gelecek tepkiden korkuyorsunuz, o yüzden kuyruğu dik tutuyorsunuz.

Bölgede herkese yetecek çadır yok. Belli ki hükümetin elinde de yeterli çadır stuğu 6 Şubat itibariyle yoktu. Yeni yeni üretiliyor. 23 Şubat'ta, yani depremin 18. günü, Cüneyt Özdemir'in yayınına bağlanan bölgedeki gönüllü yurttaş Cihan Şehla son durumu aktarmış. Çadırı sıkıntısı hala devam ediyor mu Cihan?

ediyor maalesef yani dünden bugünde çok bir değişiklik olmadı. Dolayısıyla ediyor yani yeni bir dağıtım da olmadı henüz. Dolayısıyla hala talep geliyor. Bugün bile sırf sadece bana 16 tane çadır talebi geldi ailelerden. Sana niye geliyor? Muhtara gelmiyor mu? Millet görüyor ki sen yiyecek dağıtıyorsun. O yüzden sana geliyorlar herhalde değil mi? Yani hatta buradan Mersin'e ya da Ankara'ya ya da Antalya'ya yerleşen insanlar da mesaj atmaya başladı sizin yayınızdan sonra. Hani biz dönmek istiyoruz, çadır bulursak döneceğiz gibilerinden. Onlar da çadır bekliyorlar. Çadır bulunursa, çadır verilirse aslında onlar da dönecekler, dönmeye hazırlar. Gören gözler ifadesini çok sık kullanıyorum. Bence çünkü bu dönemi iyi ifade ediyor. Gören gözler için tablo net. Yıllardır bölgeyi sarsacak bir deprem bilinmesine rağmen yapı sutoğu onarılmamış. 20 bin bina çökmüş. Çok daha fazlası ağır ve orta hasarlı. Bu arada illerin afet risk azaltma planları var. İRAP diyorlar buna. Hatta İl Afet Risk Azaltma Planı çerçevesinde yapılan çalıştayda 7.5 büyüklüğünde bir deprem senaryosuna göre Antakya ilçesinde bulunan 57.891 binanın 52.133'ünün kısmen ya da tamamen yıkılacağı görülmüş.

Ya şimdi göstere göstere gelen bir felaket diyorum ya. Bu hesapla 1.609.000 kişiden oluşan Hatay nüfusunun 1.533.000'inin

depremden etkileneceği, bunların da yaklaşık 30.000'inin hayatını kaybedeceği öngörülmüş. Ya bakın bunu öngören de doğrudan devletin kendisi yani biliniyor sevgili arkadaşlar, göz göre göre gelen bir felaketten bahsediyoruz. Ha bari yapı stokunu onarmadınız, binlerce insanın can vermesine göz yumdunuz, bari bu depremde ne yaparız diye düşünüp çadır stoklasaydınız. O da yeterince stoklanmamış. O halde devreye ne giriyor? Önceliklerimiz. Süleyman Soylu çadırları dağıtırken önceliklerden bahsediyor 21 Şubat'taki basın toplantısında.

3 milyon civarındaki hanede çadır versek talep edeceklerini isteyecekler. Çünkü çoluğuyla çocuğuyla bu artçı depremler devam ettikçe veya müstakil depremler devam ettikçe içeride durmaktan çok dışarıda durmak isteyeceklerdir. Ama onun da kendine ait bir öncelik sırası ve depremin etkilediği alan sırası vardır. Ve buna göre bugüne kadar da sadece AFAD koordinasyonuna dağıtılan ki bugün de arkadaşlarımız açıkladılar, 301.000 çadır söz konusu. Biz Elazığ ve Malatya depremini 35.000 çadırla bitirdik. Şu anda 301.000 çadır.

İşte önceliklerimiz. Devletimiz çadırda öncelik sıralamasından bahsediyor. Öyle herkese yok. Önce evi yıkılanlar ve ara sarılı olanlar. E tabii diyorsunuz siz de haklılar. Öncelik onlara verilmeli. Ama durup bir düşünün lütfen. Akışa teslim olmayın. Yahu çadır bu ya. Çadır. Bu işin önceliği ne olur? Altı üstü çadır. 18 günü geride bırakmışız üstelik. 1-2 günde değil. Gıda ve barınma da öncelik olur mu?

Önce enkazdan kurtulana yemek vereceğiz, diğerleri biraz beklesin denir mi mesela? Denmez değil mi? Yemek bu çünkü. Ama çadırda da denmez. Çadırda aynı şekilde yani. Millet dışarıda uyurken iki saatte bir birbirini uyandırıyor donmamak için. Böyle bir deprem olasılığını hiç mi düşünmediniz? Bunca uyarıya rağmen kenarda köşede hiç mi çadır stoğu bulundurmadınız?

Halbuki Kızılay Başkanı Kerem Kınık, 27 Mayıs 2021'de, yani bir buçuk yıl kadar önce, Malatya'daki konteyner ve çadır fabrikasını açarken nasıl da gururluydu. Sizlerle çok değil, bir buçuk yıl öncesine gidelim, Kızılay Başkanının fabrika açılışındaki konuşmasına kulak verelim. Kızılay'ımızın inşa etmekte olduğu Malatya Üretim Üssü'nü ziyaret ediyoruz. Burası gerek bölgemize, gerekse de dünyaya nitelikli ürünler sağlayacak olan, özellikle de afetlerdeki barınma ihtiyaçlarını karşılayacak olan ama sadece afetlerde değil, özellikle kentsel dönüşüm, kırsal dönüşüm noktasında uygun şartlarda insanlarımızı hızlı bir şekilde alınabilecekleri fiziksel imkanları oluşturabilecekleri bir fabrika olacak. Aynı zamanda pandemi hastaneleri, seyyar hastaneler, konteynerler, özellikle yurt dışında çok çok ihtiyaç duyulan hızlı kurulabilen modüler hastaneler gibi pek çok endüstriyel tesis, sosyal donatı ve insani yaşam alanlarının üretilmesi noktasında yenilikçi bir tesis olacak. Elinizin altında hem de bölgede Malatya'da bir çadır ve konteyner fabrikası var fakat bu fabrika

Geçmişte yeterince çalıştırılmamış veya stok yapılmamış, belli ki stok yok. Neden? Çünkü kaynaklarınızı bu tip bir deprem gerçeğine uyumlu hale getirmemişsiniz. Sonra da diyorsunuz ki ama çok büyük depremdi, havada çok soğuktu. Bu lafları bence geçelim, bunlar günü kurtarmak için edilen ama yarını hiçe sayan laflar.

On binlerce insanın ölümünün ardından tek bir istifa gelmedi. Burak'ın istifayı dişe dokunur bir öz eleştiri bile duymadık. Tam tersine şu zamana kadar oldukça sert bir dille karşı karşıyayız. Deprem çok büyüktü ne yapalım canım kesin deyip geçiyorlar. Bu dil iktidarının ezberi. Hemen her krizden sonra benzer bir dille karşılaştık bu zamana dek.

Fakat bu sefer durum farklı. Azarı kayıp geçebileceğiniz bir felaket değil bu. Üstelik iktidar da eski gücünde değil. Artık kaybetme ihtimali satın alınmaya başlayan bir hükümetle karşı karşıyayız ve son günlerine halkı azarlayarak geçiriyorlar. Bence kendi adlarına büyük yanlış yapıyorlar. Kendileri bilir diyelim. Erdoğan'ın bu sert çıkışlarını bir tür güç gösterisi gibi yorumlayanlar var. Halbuki biraz da güçsüzlük kaynaklı bir isyan onunki.

Bu sisteme ilişkin en temel vaadi, demokratik olduğu iddia edilen bu sistem için de daha hızlı hareket edebilmekti. Demokrasinin birçok kurumu idareyi yavaşlatıyordu. Pek çok aksaklığın nedeni de sistemin kendisiydi. Bu nedenle başkanlık sistemine geçilmeliydi çünkü yavaş kalıyorduk birçok afette. En azından böyle söyleniyordu. En temel vaat buydu işte. Kazım Koyuncu'yu unutmadık belki ama bu temel vaadi unuttuk. Erdoğan'ın şu konuşması 2015 yılına ait.

Demokratik sistem içinde hızlı karar alabilme, hızlı uygulama mekanizmalarına ancak başkanlık sistemiyle sahip olabiliriz. Bunu bu 12 yıllık başbakanlık dönemimde yaşadım. Gördüm. Yani damdan düştüm. Ve damdan düşerek de nerede bir sıkıntı var, bunu bizzat yaşadım. Nerede eksik var, bunu bizzat yaşadım. Bu konu sıradan bir teori olayı değildir.

Teorinin pratikle, uygulamayla bütünleşme olayıdır. Bu konuşulmaz, bu yaşanır. Bu kadar merkezileşmiş bir devlet mekanizması, yerel ölçekli bu tip olağanüstü durumlarda yavaşlıyor, bunu anladık. Halbuki 16 Nisan 2017 başkanlık referandumunda tam tersi olacağı iddia edilmişti evet çıkarsa. Evet çıktı, fakat aradan geçen 6 yılda daha kötüye gittiğimiz ortaya çıktı.

99 depreminden bile daha kötü atlatıyoruz süreci. Devlet çok daha hızlı karar verecekti oysa ki. Erdoğan çok büyük konuştu ve kendi sistemini kurdu. Fakat bu sistemin tel tel döküldüğüne tanıklık ediyoruz bugünlerde. Bu sistemde devlet, 2-3 yıl sonrasını bile planlayamadığı, böyle bir kapasitesi olan kurumları olmadığı için hazırlık yapamıyor. Faciha geldiğinde ise uzun süre talimat bekliyor, çalışamıyor. Devlet nerede diyenlere de azar kayıyor. Devletimiz diyor, havi, hakim ve hadimdir. Her yerdedir. Türkiye'de gelenek, her şey devlet için. Hayır efendim ya, devlet benim haklarımı korumak için var. Ben devleti korumak için ne çabasını öderim? Koskoca devlet yani.

Bu sistemin koltuk sahipleri de kısa vadeli düşünüyor. Demek ki zamanda da bir öncelik sıralaması olmak zorunda. Çünkü yarına hesap edebilecek kapasite yok. Kapasite yoksa öncelikleri olması lazım. Bu durumda öncelikleri yarın değil bugün. Çadır meselesinin bu kadar gündem olmasının biraz da sembolik bir önemi var. Uzun vadeyi planlayamayan, planı olmadığı için çadıra muhtaç kalan, fakat onu da hazırlıklı olmadığı için stoklayamayan bir sistemden bahsediyoruz.

İktidar, yarını planlayamadığı için hep bugün önemli. Bugünü kurtarmaya odaklanırken, yarın gelecek felaketleri bekliyoruz. Kıtlık siyaseti bu. Yeterli kaynak yoksa, önceliklerin siyaseti. Çadır siyaseti işte. Günübirlik, geçici. Ama günübirlik düşünenleri tarih affetmiyor maalesef. Bugünü kurtarmak için türlü taklalar atıyorsunuz ve bir biçimde insanların zihnini karıştırabiliyorsunuz. Ama her geçen gün bir başka kriz patlıyor. Karadeniz'i ele aldık bu bölümde. Hem Solun'u hem San'ı ele aldık. Kazım Koyuncu'yu da bu yüzden aldık.

Çayda radyasyon var diyen Sanayi Bakanı Cahit Aralı da. Karadeniz'in sağını dandık tabi, tüm lümpenliğiyle, iktidar ve güç seviciliğiyle. Oradan bölgeye giderek kapatalım. Bölgenin görünmeyen yüzü Aleviler. Özellikle Hatay ve Maraş'ta Alevi inancına mensup çok sayıda vatandaş var. Bu vatandaşlardan biri halk müziği sanatçısı Muharrem Temiz. Enkazdan halk ozanı rahmetli Hüseyin Büyükşahin'in sazını çıkarmış. Sazda da hiçbir hasar yok. Enkazın başında da değişikliği söylemiş bu sazda. Derdi haklı aşka düşen aşıklar Derdinden

kayırma derman diler Halka unutkandır diyerek küçümsemeyelim. Bu halk kendi tarihini yazdığında bugünün muktedirlerine de iki satır laf edecektir diye düşünüyorum. Bu halkın tarihini de bugün zihnimizi manipüle eden troller değil, vicdanı kuramamış sanatçılar yazacak. Tarihe kimin geçtiğini de gördünüz. Bu nedenle Kazım Koyuncu'yu andık bu bölümde. Kazım Maran alıyor, siz unutuluyorsunuz.

Tren topiği Pobi Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar önceliklerinizi yumurta kapıya dayanmadan önce belirlediğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)