Podcast

233: Kutsal Devlet ve Muhteşem Süleyman

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

6 Şubat depreminin ardından 2 haftayı geride bıraktık. İktidar sözcüleri, kendilerine yönelik eleştiriler karşısında "kutsal devlet" kalkanının ardına sığınıyor. Bu bölümde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu üzerinden bu kalkanı, yani devletin kutsiyetini konuşuyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.832 kelime · ~19 dk okuma

İki haftayı geride bıraktık. Matem sürüyor. Herkese merhaba. Bu kaydı 19 Şubat'ta alıyoruz. Ölü sayısı 40 bini geride bıraktı. 120 binde yaralımız var. Hepimizin başı sağ olsun. Hayatta kalanların Allah yardımcısı olsun. Tüm dayanışma duygularımızla selamlarımızı kabul edin. Son zamanlarda sıkça duyduğum bir ifade. Şimdi yaralarımızı sarma zamanı.

Bu ifadeyi çok duyuyorum ve kendi adıma kullanırken tedirgin oluyorum. Bölgenin ihtiyaçları belli, yaralarımız belli. En temel ihtiyaçlar hala karşılanabilmiş değil. Fakat bu yaralarımızı sarma zamanı ifadesine bir ek yapmak da gerekir diye düşünüyorum. Her yaramızı mı sarmak gerekir emin değilim. Bazı yaralarımız bırakalım da biraz açık kalsın bence.

Hele bir durun, ateş düştüğü yeri yakmasın sadece. Hepimiz, 85 milyon, hep beraber bir durup düşünelim lütfen. Bir şeylerin iyiye gitmediğine ilişkin çok fazla işaret yok muydu etrafımızda? Sayın seyirciler, Türkiye'ye asla maden kazalarından, Türkiye'nin en büyük maden kazalarından birini yaşadık. Mayıs'tanın Soma ilçesinde, kömür madeninde trofo patladı, patlama sonucu yangın çıktı. Olayın vardiya değişimi sırasında meydana gelmesi, facianın boyutunu

Transkriptin tamamını oku

daha da yükseltti. Bakın literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bu sadece madenlerde olur diye bir şey yok. Başka işlerde de olur, iş kazası. Ve bunun yapısında, fıtratında bunlar var. Buraya müdahale havadan! Havadan buraya müdahale şart! Bunu söylüyorum! Hadi! Hadi! Bakın haline bakın! Bitti burası! Burası bitiyor!

Sosyal medya şeytanları devreye girdi. Allah'tan korkmaz milletten utanmaz bir tayfa var. Onlarca helikopter, uçaklar, yerden arazözler bir büyük mücadele ortaya koymaya çalışıyorlar. Geçen yıl yaşadığımız büyük felaketin ardından bu yıl hazırlıkta oluruz diye umuyorduk ama gece görüşte helikopterlerimiz olmadığı için gece yangına müdahale edilemedi.

Yine çok geç kaldık. Bir yanda yangınlar, yangınların acısı dinmemişken, o bölgelerdeki insanımızın yaraları sarılmayı beklerken bu sefer sel yıktı geçti Karadeniz bölgesini. Özellikle Kastamonu'nun Bozkurt ilçesini yıktı geçti. Hala kurtarılmayı bekleyen vatandaşlarımız var enkazlarda. Allah yardımcıları olsun. Bu ne? Hayır kaçın! Bu ne? Allah'ım sana ne kadersin!

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama biraz önceki sorumu tekrar edeyim. Bir şeylerin iyiye gitmediğine ilişkin gerçekten çok fazla işaret yok muydu zaten? Yani daha 6 Şubat'a gelmeden bu devletin idaresini elinde tutanlar zaten yeterince çuvallamamış mıydı? Fakat politik fanatizm gözümüzü kör etmişti. Göremedik. Önlenebilirdi. Biz önleyemedik. Yapamadık. Beceremedik. On binlerimizi soğuk betona bıraktık.

Bizi yönetenler lüzumundan daha fazla vurdum duymazmış bu konuda. Ne olacak canım denmiş. Olur öyle arada denmiş. Bazı görevler safsaklanmış. Depreme dayanıklı kentler inşa etmek gibi uzun vadeli hedefler belirlenmemiş. Günü kurtarmışlar. Politik itiş kakış içinde yıllarımız geçmiş. Halbuki 6 Şubat saat 4.17'de sallanıp daha sonra Instagram'a düşen görüntüleri izleyebilirdik.

tek bir tane görevimiz vardı, tek bir tane. Kendi deprem gerçeğimize uygun kentler inşa etmek. Bu ülke deprem ülkesidir. Herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda binlerce insanımızı bir gecede gömebiliriz. Bu deprem mekanizması 13 milyon sene önce oluştu. Bu coğrafyanın, dünyanın işleyiş mekanizması

Milyonlarca senede devam edecek. Biz nesil olarak Türkler olarak eğer burada ırkımızı devam ettireceksek ebediyen bu ülkelere sahip çıkacaksa bu topraklara depremi de yenemeyeceğimize göre durduramayacağımıza göre yapacağımız tek şey var ya o kadar komplike değil. Deprem dirençli yerleşim alanlarını yapmak. Bunu da yapmak o kadar kolay ki ya. Fakat belli ki bunu yapamadık, yapmadık. Önümüzdeki günlerde neden yapamadığımızı sorgulayacağız. Ama ortada duran gerçeği bir dile getirelim.

Sonuçları önlenebilir bir doğa olayının yüzyılın felaketine dönüşmesine seyirci kalındı. Yıllarca devletin tüm imkanları ellerinin altında olanlar belki de oy getirmiyor diye kaynakları bu işe önlendirmedi. Bu sorumsuz, bu vurdum duymaz tavrın sahipleri ise henüz herhangi bir öz eleştiride bulunmuş değil, kuyrukları dimdik. Bu bölümün konusu da bu olacak. Bunca rezaletin ardından o kuyruk nasıl dik tutulabiliyor? İstemetmiyorum nasıl olur ya diye serzenişte bulunmuyorum. Sorumun dayanağı şu. Bu kuyruğu dik tutarken nasıl bir argümanları var? Herhangi birimiz o koltuklardan birinde otursa insanın içine çıkamayız ama bunlar nasıl beceriyorlar bu işi?

Bunca fiyaskoya rağmen bizleri nasıl ikna ediyorlar da sanki bir devleti yönetebilecek kabiliyette zannediyoruz onları? Hangi yöntemi kullanıyorlar? Nasıl manipüle ediyorlar zihnimizi? Bu konuyu konuşurken bu konuda oldukça başarılı bir politikacıyım. Süleyman Soylu'yu da masaya yatıracağız. Girişi uzattık farkındayım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım. Devlet bir bütündür, bölünemez, parçalanmaz ama hükümet değişebilir. Gelip geçişidir diyorsun. Devlet bakidir.

Devlet bir milleti yönetir, hükümette devleti yönetir. Aynı şeydir aslında. Devlet bakidir, hükümet geçicidir. Hükümet sandıkta değişir, devlet baki kalır.

Devlet, tüm toplumun yaşadığı ülkemiz. Ama hükümet onları yönetenler. Arasındaki fark bu. Abi hükümet geçicidir, devlet kalıcı. Çünkü buna Atatürk'ün bir sözü var, meşhur. Benim naçizane vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Yani bu söz ta bu günlere kadar ulaşmış, etkinliğini kaybetmeyen bir söz olarak düşünüyorum. Son zamanlarda herhalde sıkça duyduğumuz bir ifadedir. Devlet ayrı, hükümet ayrı derler.

Elbette kelime anlamları ayrı ama bu ifadeyi kullananlar konunun farklı bir noktasını vurguluyorlar. Gördüğüm kadarıyla bu devlet ayrı hükümet ayrı ifadesine bir duygu yükleniyor. Devlete bir kutsiyet atfediliyor. Bir tür mistik bir güç olarak yorumlanıyor devlet. Bir ruh gibi. Ölümsüz ve kutsal. Hükümetse bir vücut gibi. Ölümlü ve dünyevi. Bu noktada devlet, halkının emrinde bir güç odağı olmaktan çıkıyor, milletin hamiliğini üstlenen bir tür tanrıya dönüşüyor.

Her yerde olan, olmasa da olan, size şah damarı kadar yakın olan bir tür tanrı. Böylece devlet uhrevileşiyor, dünyamızdan kopuyor, uhrevileşiyor. Nerede bu devlet diyenler de bir tür ateist, bir tür müşrik gibi kavranıyor. Deprem bölgesinde her şey var. Sadece devlet yok diyen kanı bozuklar size söylüyorum. Devlet baktığınız ve bastığınız her yerde tüm heybetiyle, tüm hassasiyetiyle, tüm hükümranlığıyla havidir, hakimdir ve adimdir. O halde eleştirimizin sınırlarını hükümetle sınırlı tutmalı, devlete dokunmamalıyız. Çünkü devlet kutsal. Böyle deniyor ve bu söylem oldukça egomanik. Fakat bu egomanik söylem, Türkiye gerçekliğiyle bir araya geldiğinde farklı bir fotoğrafla karşılaşıyoruz. 20 yıllık iktidar, devlet kurumlarının tümünü kendi ideolojisi etrafında yeniden organize etmiş durumda.

Siyaset literatüründe Kemalist kurumlar olarak geçen tüm devlet organizasyonu tasfiye edilmişken devlet denilen nesnenin hangi tarihsel referansa dayandığı da büyük bir soru işaretine dönüşüyor. Devletin nerede başladığı, hükümetin nerede bittiği belirsizleşiyor. Bu noktada AKP bir kurucu iktidar adayı olarak kodluyor kendisini. Bu kodlar eski Türkiye yeni Türkiye ifadesinde de vücut buluyor. Eski Türkiye'yi kuran belli. Biz de yeni Türkiye'nin kurucularıyız. Biz 15 Temmuz'da çok büyük bir şey başardık. Bakın bu halk bir devrim yaptı.

Bütün bu dışarıdan müdahale etme imkanları olan bürokratik oligarşiyi yerle yeksan etti. Vesayet sistemini bitirdi. Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz. Bakın beğenin beğenmeyin. Bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan'dır. Özellikle 15 Temmuz'dan sonra bu lafların sıkça edildiğini gözlüyoruz. Bu sözlerin sahibi Ayhan Oğan da halen AKP Merkez Karar Ürütme Kurulu üyesi.

Bu noktada kendisini yeni bir kurucu iktidar olarak gören bir yapıyla karşı karşıyayız. Her kurucu iktidar gibi devlet mekanizmasına özdeş hale geliyorlar. Kendilerini öyle görüyorlar. Takipçilerine de böyle olması gerektiğini dikte ediyorlar. Böylece iktidar temsilcilerine dönük demokratik eleştiriler, iktidarın kitle tabanı tarafından ihanet etmek,

fitne yaymak olarak görülüyor. Zira bir kutsalı yani devleti eleştiriyorsunuz. Hatta yer yer devlet millet millete devlettir diyerek eleştiriler milletin birliğine kast etmek anlamına gelebiliyor. Bu tanımlamayı kabul ettiğiniz, makul bulduğunuz anda siyasal iktidarın kurduğu oyunun bir parçası oluyorsunuz.

Devletin dünyevileşmesi, uhrevilikten arındırılması bu nedenle hayati önemli. Fakat muhalif kamuoyu bu hayatiliği kavramış değil. Muhalif kamuoyu da çünkü çırpınıyor. Devlet ayrı, hükümet ayrı diyorlar. Biraz da çaresizce savunmada kalarak, aman aman devlete bir laf ettiğimiz yok, devlet kutsaldır, bizim lafımız hükümete yani dünyevi olana diyorlar.

Böylece onlar da aslında devletin uhrevi olduğunu kabul ediyor ve aslında iktidarın tuzağına düşüyor. Aslında bir biçimiyle sizin çerçevenizi tanıyoruz demiş oluyorlar yani. Böylece iktidarın arzu ettiği çerçevenin içine düşülüyor ve kutsal devlet alegorisi iktidar temsilcilerinin bir tür çelik yeleğine dönüşüyor. Kurşun geçirmez bir çelik yelek. Bu çelik yeleği de en sık kullanan siyaset adamı Süleyman Soylu. Biz devletiz! Biz devletiz!

Biz devlet olarak suçluların peşindeyiz. Suçluların iftirasını, suçların yalanlarını ve suçların ortaya koyduğu dedikoduları şu gazi meclisin çatısı altına getirdiniz. Devleti töhmet altında bıraktınız. Devlete iftira ettiniz. Burada bu milletin evladı olarak söylüyorum. Vallahi size devlete iftira ettirmem. Billahi size devlete iftira ettirmem.

Böylece tanrılaştırılmış, dünyadan koparılmış, uhrevi bir anlam kazanmış bir devlet ve o devleti müdafaa ettiğini söyleyen bir İçişleri Bakanı'yla karşılaşıyoruz. Böylece bu İçişleri Bakanı'na gündelik politik endişeler atfetmiyoruz, böyle endişeleri yakıştırmıyoruz. Halbuki tam tersi, gündelik politik endişelerle dolu bir zihin Süleyman Soylu'nun zihni. Devlet tanrılaşınca, uhrevi bir boyut kazanınca, ezelden ebede olan, zamanlar üstü olan bir mistik güce dönüşünce, nerede bu devlet sözü de tanrının reddine dönüşüyor? Müşrikleşiyorsunuz, reddeden oluyorsunuz.

Devlet bahçenin ifadesiyle devlet havidir. Yani her şeyi kapsayandır. Hakimdir. Yani hükmetme kudretine sahiptir. Bunlar semavi dinler için aynı zamanda Tanrı'nın da sıfatları bu arada. Dikkatinizi çekerim. Bu adam zaten başkan. Daha Allah olmak mı istiyor? Allah olmak istersen topla. Lak Allah diyelim. Tabii devletin tanrılaşması halinde vatandaş ne oluyor? Küçüldükçe küçülüyor. Un ufak oluyor.

hakları, hürriyetleri olan bir birey değil, ödevleri ve sorumlulukları olan bir nesneye dönüşüyor. Devleti yönetenler onu sevdiği için onun hakları var. Sevmeseler çok daha korkunç olabilir. Devletin uhreviliğine iman ise bu ödev ve sorumlulukların başında geliyor. Bu yüzden muhalif kamuoyu hükümeti eleştiriyorum devleti değil diyerek vurgulamak zorunda kalıyor dediklerine. Yani devlete iman şartını yerine getiriyorlar.

Hal böyle olunca nerede bu devlet feryadı? Vatandaşı tedirgin ediyor. Tutuklarlarsa tutuklasınlar diyor devlete feryat edince. Halbuki suç değil ki dedikleri. Açtım arabanın içinde vali yok sadece gösteriş yapıyor. Gelsinler tutuklasınlar. Devlet vatandaştan korkuyorsa demokrasi, vatandaş devletten korkuyorsa tiranlık vardır demiş Benjamin Franklin.

Bizde çok açık ki uhrevi bir boyutu da olan devletten korkmak gerekir. Allah'tan korkmak Müslüman'ın vazifesi ise devletten korkmak da vatandaşın vazifesidir. Uhrevi boyut kazanan, havvi ve hakim olan devlet korkutucudur. Hakimi korkutur vatandaşı değil, hainleri korkutur. Her anda hain olabilirsiniz. Onu reddederseniz hain olursunuz.

Ona biat edene, uhreviliğini tanıyana da hadimdir. Yani yardımcıdır. Dolayısıyla devletin etrafında toplanmak, mevcut iktidarın yanı başında yer almak sıradan vatandaşın görevidir. Aksi durum bir tür hainliktir. Hainlere de korku salmak gerekir. Dolayısıyla insan dediğiniz şey, haşmetli, ulu, görkemli bir mekanizmaya karşı görevlerini yerine getirmekle sorumludur.

Bu görev esnasında isyana yeltenmemeli, çektiği çile karşısında şikayet etmemelidir. Fakat bunu çile çeken insanlara yutturmak zor tabii. İnsanlar bu tezgahı nasıl yutsunlar, neden yutsunlar? Hale bakın, çile çekiyorsunuz ama size çile çektiren sorumlulara tek bir laf edemiyorsunuz.

İşte bu noktada ideoloji devreye giriyor. Devletin havi, hakim ve hadim olduğuna halka kabul ettirecek bir ideoloji. Ve bu ideolojiyi halka dayatacak aygıtlar. Bu noktada eğitim mühvedatından tutun da, medyaya, ekonomik ilişkilerden tutun da, dinin ele alınmış biçimine dek devletin ideolojik aygıtları vatandaşlığın çerçevesini anbean sürekli çiziyor. Sıradan halk kesimleri ise bu cendereden kolay kolay kurtulamıyor. Halkımızın zihni esir alınmış gibi.

Kurtulması kolay değil. Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki biz sizi açlıkla, yoklukla, hastalıkla, emalla, evlatla imtihan edeceğiz buyuruyor. Biraz eksiltecek, bizi kulluğumuzu ölçecek. Şimdi kulluğumuzu gösterme vaktidir. Allah'ımıza karşı olan samimiyetimizi gösterme vaktidir. İsyandan uzak olma günün vaktidir. Vefat edenlerimiz var, ölü sayılarımız çok ama Efendimiz Aleyhisselam müjde vermiş. Enkaz altında ölenler şehittir demiş.

Dolayısıyla devletin kendisi uhrevi bir boyut kazanmakla birlikte İslam'dan gayrı da değil, İslam'ın içinden kavranıyor. Bu noktada politik bir manevra devreye giriyor. Vatandaşlık görevi olarak hukuka riayet değil, Müslümanlık görevi olarak devlete biat. Bakın tekrar ediyorum. Vatandaşlık görevi olarak hukuka riayet değil, Müslümanlık görevi olarak devlete biat. Ne farkı var?

birinde dünyevi hukuk kuralları diğerinde ise cahili döneme uyarlanmış din kuralları belirliyor ilişki. İktidarın kendisi hukuk dairesinin dışına çıksa vatandaşın direnme hakkı vardır, toplanma hürriyeti vardır, ifade hürriyeti vardır. Ama devlet uhrevi bir boyut kazanıp din dairesinden kavranırsa devlete her ne olursa olsun biat Müslüman'ın görevidir. Peki nasıl yaşar? Nasıl çalışır bu vatandaş? Geçimini nasıl sağlar? Böyle bir devletin yönetimi altında ekmeğini nasıl kazanır?

Grev yok, sendika yok, maaşlar aştık sınırında. Peki ya çalışma koşulları nicedir bu devletin yönettiği ülkede? Sizlerle 5 yıl geriye 3. Havalimanı inşaatında bir işçiyle yapılan röportaja gidelim.

Üstler çarpıştı orada, hız nedeniyle. Orada 3 kişi vefat etti zaten. Ondan sonra bugün de az önce, yarım saat önce orada bir kişi öldü. Kardeşi orada, ikimiz acıdı hepimiz yani şu anda kendimden nefret ediyorum. Hani ben insan mıyım diyorum, değerim yok mu benim bu ülkede? Ben ne şartlar altında yaşıyorum burada?

Gerçekten işler acısı biz insan değiliz şu an insan görmüyoruz kendimizi. Bugünkü ölümlü şurada bir arkadaş düştü hemen bir arabaya atıp arkadan dolandırdılar. Götürdüler gafat etti çocuk. 15-20 dakika önce kardeşi orada kendini yerlere vuruyordu. İki kişi aldı götürdü hemen sesini ama çıkartmasın hemen kapatın basın vardı burada.

Üçüncü havalimanını işleten Cengiz Holding, ortaklarından biriydi, 3 milyar liralık bir bağışta bulundu AFAD'a. Ve sonra da dedi ki, kendi alın terimle kazandı. Bu alın teri ifadesini uzun uzun düşünmek gerekir. Hiçbir yolsuzluk olmasa bile, üçüncü havalimanı inşaatında ölen işçilerin kanı üzerinden yükselen o havalimanına bir bakın isterim. Tüm bu biçimleriyle insanı değersizleştirdikten sonra bir otorite olarak devleti kutsayan, onu uhrevileştiren, insani ve dünyevi olmaktan çıkarıp onu göklere çıkaran bir ideoloji vücut bulsa Süleyman Soylu olarak Türkiye'ye gelirdi herhalde.

Bölümün başında nasıl oluyor diye sormuştuk. Nasıl oluyor da bunca fiyaskoya rağmen yönetici kabiliyetleri olduğunu düşünüyoruz. Onlara devlet adamı pozlarını yakıştırıyoruz. Bu noktada Tılsım'ın ilk sırrını açığa çıkardık sanırım. Nedir o? Gündelik politikanın devletin kutsallığı adı altında bir tür eleştirilmezlik zırhı kuşanması.

politik bilinci vasatın üzerinde olan yurttaşlar bu tezgahı yutmuyor ama sıradan geniş halk kesimleri için bu kuşatmayı yarmak çok zor. Hal böyle olunca hiçbir şey yapışmıyor politikacılarımıza, teflon gibi oluyorlar. 40 bin insanımız ölmüş, çocuklarımızı betona gömmüşüz, insanlar yakınlarının feryatlarıyla geçirmiş günlerine, üstelik bunların hepsi devletin gücünün yeteceği önlenebilir nedenlerle yaşanmış ama bir biçimde tek bir devlet yöneticisi sorumluluğu kalmıyor. Bırakın istifayı, tek bir öz eleştiri yok. İçişleri Bakanı Soylu, 17 Şubat'ta Ahmet Hakan'ın konu oluyor ve bölgedeki son durumla ilgili bir buçuk saat demeç veriyor. Bana kalırsa, bu kutsiyetin tümü elinden alınsa, dünyevi bir İçişleri Bakanı olarak kavrasak Süleyman Soylu'yu, ortada vahim bir tablo olduğu daha net anlaşılır.

Ama o, haşmetli, ulu, görkemli, havi, hakim ve hadim devletin İçişleri Bakanı'dır. Hadi bu numaraları geçelim, kendisini de bu romantik ifadeleri bir kenara bırakarak bir dinleyelim bakalım. Bizim aslında hazırlığımız İstanbul depremiydi Ahmet Erkan Bey. Yani İstanbul depremine karşı karşıya kalırsak, bu İstanbul depreminde milletimize nasıl ulaşırız, nasıl yardımcı oluruzun, ben bütün değerlendirmelerimde de, arkadaşlarımla konuşmalarımda da, yaptığımız bütün toplantılarda da hep hedeflememizin bu olduğunu ortaya koydum. Fakat Kahramanmaraş hattı da, Maraş

merkezli bir depremde on binler can vermiş, üstelik bilim insanlarının yıllardır uyardığı bir bölge burası, çıkıp esas hazırlığımız İstanbul'aydı diyorsun. Yahu bunun oraya hazırlanırken burayı unutmuşuz denilecek bir tarafı var mı? Fakat bunun bir pot olduğunu düşünmüyorum. Ağzından yanlışlıkla kaçırmadı Süleyman Soylu bunu. Kendisi tüm bu devlet adamı pozlarının arkasında aynı zamanda tecrübeli bir politikacı. İlk gençlik yıllarından bu yana sağ siyasetin içinde. Tabloyu net görüyor. İstanbulluların 6 Şubat'tan bu yana tedirgin olduğunun farkında.

Bu tedirginlik hali iktidar için hayırlı değil. Tedirginlik hali bence hakikidir. Tedirgin olmakta da haklıdır İstanbullular. Ama tedirgin kalırlarsa onlara bir şeyler söylemeniz gerekir. Tüm bu faciayı unutmak için özellikle İstanbulluların tedirginliğinin bitmesi şart. Bu nedenle ne diyor? Biz İstanbul'a hazırlandık diyor. Yani İstanbul'u rahat etsin, İstanbul rahat. Benzer bir açıklamayı Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum da yaptı bu arada.

Bugün yaşadığımız bu büyük afette yapılan konutlara baktığınızda, incelediğinizde yıkılan binaların %95'inin yine 99-2000 öncesi yapılar olduğunu görüyoruz. Bu açıklamayı görünce insanlar haklı olarak ''Ya 99 öncesi yapılan binalarda oturanlar sizin vatandaşınız değil mi? Bu ne saçma sapan argüman?'' diyorlar. Fakat burada

Murat kurumun amacının Süleyman Soylu'yla benzer olduğunu düşünüyorum. Diyor ki panik yapmayın, eviniz 99 sonrası yapılmışsa bir şey olmaz. Hep o 99 öncesi yapılanlar yıkılıyor zaten. Tabii bir de siyaseten bir taştaki kuş vuruyorsunuz bunu diyerek. Bizim dönemin binaları sapasağlam. Eski Türkiye'ninkiler yıkılıyor.

Bu iddianın gerçekliğini sorgularız ilerleyen bölümlerde. O da tartışmalı yani, bu verilerde tartışmalı. Vurgulamak istediğim şu, tüm bu devlet adamı pozlarının arka planında gündelik politik endişeler dolu. Fakat sorun şu ki, Soylu'ya soru soran Ahmet Hakan bu gündelik politik endişeleri yok sayıyor. Hatta bu endişeleri gidermek için çaba sarf ediyor. Bu noktada devlet adamı olan Süleyman Soylu'yla iş birliği yapıyormuş gibi görünüyor. Yani vatansever gazeteci pozlarına giriyor.

Ama aslında politikacı Süleyman Soylu'yla işbirliği yapıyor. Kıvrak bir zeka. Peki bunu nasıl yapıyor? Şöyle anlatayım. Herkesin aklındaki soru. O soruyu sormak zorundasınız. Ahmet Hakan'la sormak zorunda. Soru şu. İki gün boyunca beklediği insanlar enkazlarının başında. Basit bir soru, net. İki gün boyunca neredeydiniz, neden geciktiniz?

Ahmet Hakan da herkesin aklındaki bu soruyu Süleyman Soylu'ya yönlendiriyor. Şimdi ben bunu dedim diye kimileri vay be adam hakikaten soru sormuş diye düşünebilir fakat yanlış. Ahmet Hakan bu soruyu sormak zorundaydı. En azından hücriyetin genel yan yönetmeniyseniz ve bir propaganda aparatının olmadığınızı iddia ediyorsanız bu soruyu sormak zorundasınız.

Çünkü bu havi, hakim ve hadim devletin vatansever gazetecilere de ihtiyacı vardır. Siz de sormalısınız, siz de gazetecisiniz. Fakat şimdi soru da zor. Nasıl soracaksınız bu soruyu? İşte böyle soruyorsunuz. Biraz uzun, sabır gösterin lütfen. Gerçekten de Türkiye'de bu arama kurtarma çalışmalarında siz Türkiye'nin kapasitesini ortaya koymak diye nitelendiriyorsunuz. Son afetlerde çok yoğun çabalar sarf edildi. Yani siz mesela ben sizi hatırlıyorum. Ne zaman bir afet felaketiyle karşılaşsak ilk giden

Siz oluyorsunuz ve orada sonuna kadar kalıyorsunuz. Yani Elazığ depreminde hatırlıyorum gittiniz orayı hiç bırakmadınız kaldınız. Şimdi anlatıyorsunuz diyorsunuz ki ben ilk saatte depremi haber aldım. Cumhurbaşkanına hemen bilgiyi verdim. Hemen toparlanıp bölgeye gittim diyorsunuz ve bir büyük şeyden de bahsediyorsunuz. Yani bir kapasiteden de bahsediyorsunuz. Fakat sahada ilk gün, özellikle ilk iki gün, bu kapasite tam olarak yansımadı. En azından bizim izlenimlerimize göre. Neden yansımadı? Neden iki gün geciktiniz? İki gün neredeydiniz? Şimdi, böyle bir sorunun normali temsil ettiği bir medya düzeninde, Sayın Soylu neden iki gün geciktiniz diye kısa ve net bir soru sormak, muhalif gazetecilik oluyor. Yani Ahmet Hakan'ınki normalleşirse eğer, makul olan anormal oluyor.

Halbuki ortada makul ve makul olmayan diye iki seçenek var. Makul olana muhalif kastecilik demek doğru mu emin değilim. Makul olanı yapıyor zaten insanlar, soru soruyorlar. Yıkama, yağlama işi bunlarınki. Peki soylu ne diyor? Şöyle, bir kapasite anında harekete geçirildi. Bu hazırladığımız kapasite jandarmasından polisine kadar, Türk Silahlı Kuvvetlerinden, DSEİS'ine kadar, karayollarına kadar, gönüllerine kadar, bütün arama kurtarma ekiplerimize kadar yetmedi, uluslararası sisteme kadar.

Soylu bu soruya ne cevap veriyor? Cevap 10 dakika uzunluğunda olduğu için burada aynen veremiyorum ama temel argümanları özetleyeceğim size. Birinci argüman, bu afetin çok büyük olduğu. Yani şunu anlamak gerekir. Gerçekten çok ama çok büyük bir depremdi. O yüzden bu havi, hakim ve hadim devletin İçişleri Bakanı'na pek yüklenmeyin. Çok büyük depremdi. Öyle böyle değildi. Yetmiyormuş gibi hava da çok kötüydü. Kar, fırtına, boran çok fenaydı.

Bu depremin ölçeği, bu depremin büyüklüğü, bu depremin etkisi, bu depremin yıktığı binalar, bu depremin oluşturduğu alan ve bu depremin özellikle yıktığı fay, hattı ve biraz önce anlatmaya çalıştığım koşullar, şartlar yani havalimanlarının kapalı olması, telefonların çekmiyor olması, aynı zamanda yolların kapalı olması, hava şartlarının çok ciddi bir şekilde etkilemesi evet bir zaman diliminde ulaşmayı alana zorlaştırdı. Soru şuydu neden geciktiniz? Çok basit ya. Neden ilk iki gün, üç gün yapayalnızdı insanlar? İlk argüman şu. Çok büyük depremdi. Havada çok kötüydü. Öyle böyle büyük değildi. Peki ikinci argüman ne?

İçişleri Bakanı neden geciktiniz sorusuna 10 dakika boyunca hava çok kötüydü, deprem de çok feciydi cevabını veriyor. Başka bir argüman yok. Ahmet Hakan da garip bir durumu özetlemek zorunda kalıyor. Süleyman Soylu da belli ki Ahmet Hakan'ın özetinden tatmin olmamış, depremin yaygınlığını da vurguluyor.

Özetle durumumuz şudur arkadaşlar. Eğer bizim memlekette kış aylarında çok büyük bir deprem olursa enkaza ulaşmak zaman alıyor. Başınızın çaresine bakın. Ya freak show diyorum ya kaç gündür. Aha işte bu. Ham hakikat. Çok büyük bir deprem olmasın. Hele ki kışın olursa enkazları toplayamıyoruz.

Çünkü çok enkazımız oluyor. Düşünün 20 bin tane bina çökmüş. Biz nasıl yetişelim? Bizi de anlayın. Biz kimiz? Biz devletiz. Dokunma yanarsın. Nedir sırları diye sormuştuk bölümün başında. Nasıl yutuyoruz bu numarayı? Odadaki fili yine görmüyoruz. Ham hakikat nasıl görmüyoruz diye sormuştuk. İşte böyle görmüyoruz. Sirk gösterisinde gibiyiz. Bu olağanüstü bir durum. Medya ortada. Diyanet ortada. Yöneticilerin niyakatsizliği ortada. Makule dönmek zorundayız. Makul değil bu. Bu arada bu yüceler yücesi, havi, hakim ve hadim devletin İçişleri Bakanı da kudretini gösteriyor Ahmet Hakan'a.

Adını anmak istemediği bir partinin belediyesine çadır kurması için izin bile veriyor. Allah devletimize zeval vermesin. Nerede o devlet diyenler de görsün, alın işte çadır kurmasına bile izin vermişler. Daha ne yapsınlar?

Fakat şunu vurgulamak gerekir. Bu devlet adamı pozlarının arkasında gündelik politik endişelerle dolu bir zihin dünyaları olduğu da teşhir oldu. Üstelik bu gündelik politik endişeleri giderecek derinlikte bir entelektüel sermayeleri de yok. Çünkü bir miktar derinlik sahibi olsalar bence yutamayacakları lafları etmezlerdi. Süleyman Soylu'nun depremden 10 gün önce deprem konusunda yaptığı bir konuşmada şu sıralar sosyal medyanın gündemine düştü. Bakalım deprem çok feciydi, havada soğuktu, çok da bina yıkıldı diyen Süleyman Soylu depremden 10 gün önce ne demiş? Ülkemizde deprem olurdu, sel olurdu, afet olurdu. 10 gün sonra, 1 ay sonra mikrofon

bir annemize, oradaki bir vatandaşımıza uzatılırdı. Ilk cümle şey olurdu. Nerede bu devlet? Oradaki o afete düşen insanların beklediği bir tek şey var. Bu millet devletine meftun bir devlettir. Bir kere ondan destek bekler. Zor zamana düştüğünde, deprem olduğunda, sel olduğunda, afet olduğunda elini bana uzat der.

Ben buradan çıkarım. Ama senin bana elini uzatman da ben daha kolay çıkarım. Nerede bu devlet lafı çocukluğumuzdan itibaren bizi hep ezmiştir. Bizim yapmamız gereken tek şey cumhurbaşkanımızın bize söylediğiydi. Bir depremle bir afetle karşı karşıya kalırsak herkesten önce orada olmak

sizin birinci vazifenizdir. Çocukluğumuzda eskin olarak duyduğumuz nerede bu devlet sözünü bir kez milletimize söylettirmedik. Allah devletten milletten hazı olsun sözü ifade etti. Büyük konuşmayacaktınız beyler. Çok büyük konuştunuz. Suçlu biz değiliz, sizsiniz. Bu büyük laflar üzerine kurdunuz iktidarınızı.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik, kendilerine dönük eleştirilerini not aldıklarını söylemiş. Tarihle not alıyor Ömer Bey. Halkla not alıyor. Azarın sırası değil. Tarihimize yapılan vurgular hep savaş tarihimiz üzerinedir. Tabi bu ideolojik dayatma. Devleti, hakim, havi ve hadim gören bir ideolojinin dayatması.

Halbuki sosyal tarihimiz çok daha enteresandır. Halkın tarihi. Nasıl yaşamışız yüzyıllar evvel? Devletle ilişkimiz nasılmış? Depremlerle nasıl baş etmişiz? Halkımızın tarihi yani. Hiç ilgilenmeyiz bununla. Kanuni Sultan Süleyman'ın muhibbi mahlasıyla yazdığı bir beyt bu hikayeye cuk oturuyor. Koskoca kanuni. Ne diyor? Halk içinde muteber bir nesne yok devletken.

O bile, iktidarı için oğlunu boğdurtan kanuni bile, devlet insan dengesinde insanın ağır basması gerektiğini kavramış. Makul olanın bu olduğunu yüzyıllar önce fark etmiş, o padişah haliyle. Bizde bu denge oldukça bozulmuş görünüyor. Ya enkazın başında 20 cenaze çıkarttın bu binadan, isterse tutuklasınlar diyen kadın bize bir şey göstermiyor mu? Yahu ne tutuklaması? Nasıl aklına gelebiliyor insanların? Nasıl sindirilmişiz? Nasıl korkutulmuşuz meğer? Nasıl ezik hissettirilmişiz? Öyle alalade bir şey değil bu yaşanan. bir tane de değil. Bir sürü insan bunu söylüyor. Götürürlerse götürsünler diyor beni. Kırkan'ın AK Parti kurucularındanım. Allah belasını versin böyle yönetimin, böyle hükümetin. Benim çocuklarım hepsi binanın altında yatıyor. Bir tane devlet adamı yok karşımda. Gelip de bakacak.

Ne yaptıysa hükümet bizim başımıza bunu getirdi. İsterse beni alsınlar Tayyip Erdoğan yaptığını yaptı bizim Adıyaman'a. En kötü şeyi Tayyip Erdoğan bize yaptı. İsterse beni alsın, isterse beni götürsün. Bin yıldır cezaevine koysa da ben hiç affetmem. Hiç de çekinmem. Yaptı. Yaptı adam. Bizi mahvetti. Çalışmalar nasıl? Yardım geldi mi? Hiçbir şekilde gelmedi. Bunu kesinlikle belirtin. Biz kendi çabamızla annemi çıkarttık. Babam hala içeride yatıyor. Göndermiş. Ablam çıktı. Ablam sağ sadece aileden.

Kendi çabamızla yapıyoruz. Böyle bir devlet nerede anlamıyorum yani. Beni de içeri atıyorlarsa atsınlar bu konuda. Kimse susmasın. Konuşun artık, konuşun. Yeter. Aman bir de hapishane görmüş oluruz. Ne olacak ya? Korkmuyorum ya. Korkmuyorum. İşyan içindeyim. Bu devir böyle dönmez. Buna bütün milletçe son vereceğiz artık.

İşte devlet, biraz ferahlamazsak bu milleti fenalık basacak diyelim ve bitirelim. Tren Topi'yi Pol B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar sıhhatiniz eksilmesin. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)