Podcast

232: Kim kimin yarasını sarıyor?

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

6 Şubat depreminin 10. günü.
Ortaya çıkan faciayı önlemesi gereken merciler toplumun dayanışma gayretlerini örgütleyen Ahbap ve Babala'yı hedef gösterdi. Empati ve dayanışmayla sarılacak yaralar ise televizyonlarda yayınlanan bir bağış kampanyası ile sarılıyor gösteriliyor.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

2.994 kelime · ~15 dk okuma

Dünden daha iyi, yarından daha iyi oldu ise şüpheli bir günden herkese merhaba. Bu kaydı 16 Şubat'ta alıyoruz. Bu saat itibariyle ölü sayısı 36.187, yaralı sayısı ise 108.068. Depremin 10. günündeyiz ve ölü sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor. Bir süre daha artacak gibi de duruyor. Ölülerimizi bırakın defnetmeyi, sayması bile haftaları bulacak gibi görünüyor. Allah hepimize sabır versin. Fakat Türkiye'yi yönetenler bu feci hadiseyi geride bırakıp önümüze bakmamız gerektiğini düşünüyorlar. İktidarın kitle tabanı ise toplumsal bir hastalığa tutulmuş gibi. MHP lideri Bahçeli halka azar kayıyor, ülkücüler bölgedeki sivil toplum faaliyetlerini fitne yaymakla suçluyor. İktidar partisinin fanatik seçmen tabanını ise gözü kör olmuş gibi. Partimizle partimiz havasındalar. Bu bölümde Şubat 2023 itibariyle Türkiye toplumunun fotoğrafını çekmeye çalışacağız.

Biz ne ara bu hale geldik? Özgüvenimizi nasıl bu kadar sarstılar? Nasıl azar kayabiliyorlar? Üzerimizden ne geçti böyle? Gibi sorulara cevap arayacağız. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım. Devlet yok diyen kanı bozuklar size söylüyorum. Devlet yok diyen kalite ve karakter yoksunlarım. İç işgal cephesinde konuşlanmış işbirlikçi sefillerdir. Felaketi fırsata çevirmek isteyen simsarlar görülmektedir. Umudunu iktidarın yıpranmasına bağlayan izansızlar iş başındadır. Menfaatperestler, sosyal medya gösterisi yapan haşaratlar, acılarımızı malzeme yapan ucuz reklam meraklısı aymazlar, tribüne oynayan asalaklar hepsi birden ortalığa düşüyor. Bazı haysiyetsiz, namussuz kişiler kampanya yaparak Hatay'da biz asker göremedik, biz jandarma göremedik.

Polis göremedik gibi yalan yanlış iftiralar atıyorlar. Bu şerefsizlerin ağzına biz onları meze yaptırmayız. Kimse devleti hafife almaz. Bunu çok net söylüyor. Milletin bugün duygularıyla oynayan herkesin hesabını en net şekilde sorarız. Günü geldiğinde şu anda tuttuğumuz defteri de açacağız.

Transkriptin tamamını oku

Devlet orada olmasın değil bir ahbap, bir milyon ahbap gelse orayı ayağa kaldıramaz. Şu anda Oğuzhan Uğur bildiğin ateşin üstünde yürüyor. Burada Afat var ya, burada Kızılay var. Burada devlet var burada. Sen neyin peşindesin? Siz kimsiniz ya? Siz kimsiniz? Ne olduğunuzu zannediyorsunuz?

Depremin 10. günü geride kaldı. Arama-kurtarma faaliyetleri artık bitti. Ekipler bölgeyi terk etmeye başladı. 10 binlerimizi soğuk betonun altında bıraktık. Bölgede ağır bir matem havası var. Hepimizin başı sağ olsun. Fakat bu matemin ciddiyetiyle uzaktan, yakından ilgisi olmayan bir ciddiyetsizlik Türkiye'ye egemen kılınmaya çalışılıyor. İktidar, bu feci hadiseyi geride bırakıp yoluna devam etme telaşında. Bu hadisenin unutulması, iktidarın koltuğunu korumak için tek umudu.

tek bir öz eleştiri vermeden, kuyruğu dik tutarak, yıllardır söyledikleri sözlerin unutulmasını umarak tek bir öz eleştiri vermiyorlar. Bu esnada da iktidarın propaganda aparatı olarak kullandığı medya organlarındaki Frick Show'a hala tanıklık ediyoruz. 10 yaşında Ayça 185. saatte kurtuldu. Şu anda rekor Ayça'da mı Onur?

Gelecekte zihnimizin bugünden daha sağlıklı çalışacağını umuyor ve bu kaydı geleceğe not düşüyorum. Türkiye toplumuyla ve kurumlarıyla hissizleşmiş, ruhsuzlaşmış durumda. Umarım bu patolojik durum yakın geleceğimizde tedavi edilmiş olur. O halde bu bölümde savunacağımız önermeyi sunayım. Türkiye öyle tarihsel bir durum yaşıyor ki iktidarın çıkarlarıyla geniş halk kesimlerinin çıkarları çatışıyor. İktidar ile toplum tam bir çıkar çatışması yaşıyor. İktidar kazanırsa toplum kaybedecek. İktidar kaybederse toplum kazanacak.

Bu nedenle iktidar fanatiği küçük bir kütle, kendi çıkarıyla çatışan, kısa vadeli hesaplarının peşinde koşan bir gruba dönüşüyor. Elbette bunu basit bir seçim aritmetiği üzerinden söylemiyorum. Durum çok daha ciddi. İktidar her şeye kaldığı yerden aynen devam etmek niyetinde. Bunun için bu travmanın unutulması lazım. Fakat halkın menfaati için deprem gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız, unutmamak zorundayız. Birisi unutturmak istiyor ama halkın faydasına olan şey unutmamak.

Erdoğan'ın 5.8'lik Silivri depreminden sonra dediği gibi deprem değil binalar öldürür. Geçtiğimiz hafta İstanbul'da yaşanan 5.8 büyüklüğündeki deprem bize karşı karşıya bulunduğumuz tehlikeyi bir kez daha hatırlatmıştır. Hani bir söz var ya deprem değil bina öldürür. Gerçeği

Her depremde bir kez daha yüzümüze adeta şamar gibi inmiştir. O halde çare belli. Topyekûn olarak kentlerimizi yeniden kalkındırmalıyız. Fakat bunun yapılması için bir öz eleştiri gerekiyor. 20 yıldır bir şey yapılmadı çünkü. Bu bölümde toplumun hastalıklarını teşhis etmeye çalışacak hastalığın ciddiyetini ortaya koyacağız. Tedavi bizde değil ama hastalığın ciddiyetini ortaya koyacağız. Eğer bu hastalığı tedavi etmezsek

Bu toplumun içinde mutlu olmak imkansız hale gelecek. Bu hastalığın, hadi adına politik fanatizm diyelim bunun, bu fanatizmin bulaşmadığı kesimler, yani sizin bizim gibi insanlar, bu toplumun içinde daha fazla yaşamak istemeyecektir eğer bu devam ederse. Halk dalkavukluğunun bu denli yaygın olduğu bir toplumsal yapıda kimse toplumu eleştirmiyor artık. Halbuki halka kızılmaz ama halk eleştiriden azade de değildir. Halk sorumluluk sahibi değildir. Dolayısıyla sorumluluk sahibi olmadığı için fatura halka kesilemez. Ama tekraren söyleyeyim, halk eleştiriden azade değildir. Toplumlar kendi içlerinden gelen eleştiriler üzerine sağlıklı bir yapı inşa edebilir. Dolayısıyla toplumu eleştirmek sağlıklı bir tepkidir. O halde bu bölümde halkımızı masaya yatıracak ve toplumsal patolojiyi ele alacağız.

Bunun için son iki günü yani 14 ve 15 Şubat'ta yaşananları sizlere anlatacağız. Önce iki gün önceye MHP grup toplantısına gidelim. MHP lideri Devlet Bahçeli'nin grup toplantısının konusu devletin itibarıydı. Kendi partisi ve AKP'yi devletle özdeş hale getirdi ve buraya dönük eleştirileri devletin itibarına bir saldırı olarak nitelendirdi. Bu sayede devletin kutsallığı, tırnak içinde bahsediyorum devletin kutsallığının arkasına yerleşmiş oldu. Kendilerine doğru gelen bütün eleştiriler ise bu kutsallığa çarpacaktı.

devletin yetişemediği ne vardır ki dedi ve ahbap ile babalaya saldırdı. Devletin yapamadığı, yetiştiremediği ve yetişemediği ne vardır da ahbapçılar ve babalacılar akraba gibi kanat çıkmaktadır? Felaketin 10. günündeyiz ve hala devletin yetişemediği ne var ki diye sorulabiliyor. Bu eleştirilere karşı Haluk Levent, Sayın Bahçeli'nin yanlış yönlendirildiğini düşünüyorum dedi. Oğuzhan Uğur da aynı şekilde, Bahçeli'nin danışmanları tarafından yanlış bilgilendirildiğini düşündüğünü söyledi.

Haluk Bey de Oğuzhan Bey de hakikati söyleyebilecek durumda değiller. Hassas bir süreci yönetiyorlar. Açıklamalarını bu nedenle anlayışla karşılıyorum. Ama biz bari hakikati söyleyelim. Bahçeli yanlış yönlendirilmiyor. Tam tersi. Durumu tam olarak farkında. Her şeyi ben yaparım. Ben mükemmelim. Benden önce her şey çok kötüydü ve ben geldim diye her şey çok güzeldi. İddiasındaki bir iktidar, sivil toplumdan yardım isteyemez.

iktidarın felsefesinde veren el alan elden üstündür. Bizim örf ve adetlerimizde veren el, alan elden hayırlıdır anlayışı var. İktidar veren el olma tekelini kaybetmek istemiyor. Bölgede veren el sadece iktidar değil, sivil toplum da veren el konumunda. Durum böyle olunca iktidar sahipleri panik yapıyor. Ahbap'ın yardım faaliyetlerini devletin itibarına düşen bir gölge olarak okuyorlar. Devlet Bahçeli'ne konuşmasında burayı vurguluyor.

Bu sahtekarların Türk televizyonunda artık yer almaması lazımdır. Devleti ac içinde gösterecesine, sosyal medyaya üşüşenler bindikleri dalı kestiklerini ne zaman anlayacaklardır? Böylesi bir mühterislik kimin harcı, kimin haddidir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlüdür. Her müşkülatın, her mihletin, her mikrobun üstesinden gelmesi mümkün ve mukadderdir. Sivil toplumun bölgedeki varlığı halka lazımdır ama iktidara tehdittir.

Bunları henüz 8 Şubat'ta yayınladığımız Tren Topik bölümünde de söylemiştik. Afet'in 10. gününe geldik ve durum artık teşhir olmaya başladı. Bu haliyle tarihsel bir durumu tekrar vurgulayalım. İktidarın çıkarlarıyla halkın çıkarları çatışma halindedir. Devlet Bahçeli'nin bu konuşmasının ardından gözler İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'ya çevrildi. Biliyorsunuz MHP'ye yakın bir isim Soylu ve kendisi de bölgenin en yetkili bakanı, İçişleri Bakanı sonuçta.

O da Bahçeli'nin ardından yaptığı açıklamasında uzun uzun bölgedeki sivil toplumun yardım faaliyetlerine ses etmediklerini anlattı ve ''ama'' dedi. ''Ama bunu istismar eden varsa da, bu konuda devletle eş koşmaya çalışan varsa da elbette ki gereği yerine getirilir getirilecektir. Bunu da ifade etmek istiyorum.'' ''Devletle eş koşmaya çalışan varsa'' diyor Soylu.

Ne haddimize sayın soylu sizin haşmetli, ulu, kutsal devletinizin yanında halkın kendi çabalarıyla yaşattığı yardım faaliyeti nedir ki? Aslında istenen şudur. Bölgedeki yardım faaliyetinin ana gövdesini iktidar oluştursun ki afetten sonraki günlerde ortaya çıkan facia unutturulabilsin. Unutulduktan sonra kaldığımız yerden bir sonraki faciaya kadar beklememiz isteniyor. Fakat ilginç bir tabloyla da karşı karşıyayız. Hani derler ya, bal deyince ağız tatlanmıyor diye.

İktidar yetkilileri de sadece bize güvenin deyince, insanlar oldu o zaman sadece size güvenelim demiyor. Hakikat şu, Süleyman Soylu'nun hoşuna gitsin ya da gitmesin. Hakikat şu, halk kesimlerinin azımsanmayacak bir kütlesi, bilimsel olmayan bir veri bana göre çoğunluğu iktidarın kurumlarına güvenmiyor ve yardımlarını sivil toplum organizasyonlarından önlendiriyor. Bakın bundan bir ay önce TÜİK'in açıkladığı enflasyon verilerine güven duymayan bir toplumdan bahsediyoruz. Kamu kurumlarına olan güven sarsılmıştı bu toplumda zaten. Deprem tam da tuzu biberi oldu. Ahbap da burada öne çıkıyor. Dolayısıyla ahbap olmasa sadece devletin organizasyonuyla toplanacak yardım çok daha düşük kalacak.

iktidar medyasında ise bu nedenle Haluk Levent gündem maddelerinden biri durumunda. Siz devletin işini o derneklere vermeye yahut o şahıslara, Haluk Levent'e... Haluk Levent orada gelmiş, uğraşıyor, Allah razı olsun bir... Yani bakın enkazdan bir çakıl... Serin kanlıca söylüyor. Tabii. Alıyoruz, AFAD'la koordinel bir şekilde diyor. Ama açık kapılı söylüyor. Daha net anlatması lazım. Haluk Levent'e 1 milyar lira teslim edemezsin.

Enkaz altında insanlar varken yardım faaliyetine koşturan bir sanatçıyı hedef alabiliyorlar. İnanılmaz bir kötülük. Siyasetçilerin ve iktidarın propaganda aparatlarının ahbapa yüklenmesi bir tuhaf durum daha yaratıyor ama. İktidarın seçmen tabanının en azından bir kısmı da onlar yüklenince devam ediyor. Oğuzhan Uğur ve Haluk Levent'e sosyal medyada hakaretler sıralıyorlar.

Çok büyük bir facia yaşadıktan sonra bile bölgeye yardım götürme gayretinde olan insanlar bu toplumun fertlerinden hakaret yiyebiliyorlar. Ve bu hakareti sarf edenler de son derece gururlu, utanmıyorlar yani. Böyle bir tavır toplumda hakim hale gelirse siz bu toplumun arasında yaşamak ister misiniz? Empati duygumuzu kaybettirmeye çalışıyor, hissiz, ruhsuz bir toplum olmamızı istiyorlar. Özgüvenimizi sarsıp itiraz edenleri kolaylıkla azarlamak istiyorlar. Çünkü itiraz edenleri azarlamak için toplumun geniş kesimlerinin özgüvenine sarsılması lazım. Biz kimiz ki diyebilmesi lazım toplumun. Ulu, haşmetli devletin karşısında biz kimiz ki? İki kampa bölünmüş toplumsal yapımızın böyle kalması arzusundalar. Kendi kamplarının içine on milyonlarca insanı hapsedip, bu insanların zihinlerini manipüle etmek istiyorlar. Halbuki bu insanlarla diyalog kurmak zorundayız. Yaşamak için diyalog kurmak zorundayız. Diyalog kurmak zorundayız çünkü bunu yapmazsak makul olandan giderek uzaklaştırıyorlar insanları. Makulü aramak giderek zorlaşıyor.

Çok örnek bir olayla karşı karşıya kaldık son 10 günde. Şu Allahuekber meselesi. Arama kurtarma faaliyeti sürerken bu tartışmaya katılma niyetim yoktu fakat tam da halkın durumunu masaya atırdığımız bu bölümde bu konuya bir parantez açarsak tezimizi güçlendiririz gibi geliyor. Vaka şu hepiniz görmüşsünüzdür. Sağ kurtulanlar enkazın başında tekbirlerle karşılanıyor.

Müslüman kamuoyu bunu normal karşılıyor. Dedim ya empati duygunuzu kaybettik, hissizleştik, ruhsuzlaştık diye. Uzmanlar şunu söylüyor. Enkaz altından çıkarılan insanlar büyük bir şok yaşıyorlar. Kurtarma esnasında sessizliğin hakim olması, bu şokun kalıcı hasar bırakmaması için önemli.

Yani titizlikle çıkarılmalı insanlar enkaz altından, gürültüyle değil. Nitekim uluslararası ekipler bu kurala riayet ediyorlar. Derin bir sessizlik içinde çıkarıyorlar insanları. Buna karşı Türk ekiplerinin içinde her kurtarmadan sonra tekbir sesleri yükseliyor.

Buna itiraz eden insanlar ise dinsizlikle, İslam'a düşman olmakla suçlanıyorlar. Halbuki uzmanların söylediklerini dile getiriyorlardı. Sabah gazetesi yazarı Haşmet Babaoğlu 16 Şubat'taki yazısına Allahu Ekber başlığı atmış ve şöyle bir giriş yapmış. Sizi dinlemiyoruz sanıyorsunuz. Yanılıyorsunuz. Sarsıntının ve yol açtığı yıkımın kulaklarımızı tırmalayan uğultusuna rağmen.

ve olağanca cazgırlığınızı sindirmeye çalışarak sizi de dinliyoruz, dinleyeceğiz. Ne çok lafınız var, ne çok saçmalamanız. Biliyoruz. Lakin siz de bir kez olsun susun da bizi dinleyin." Susun da bizi dinleyin diyor Haşmet Babuğlu. Mesele bu Allahu Ekber meselesi.

Bu dönemlerde eğer derdiniz gazetecilik değil de iktidar yalakalığı yapmaksa yazı konusu bulmakta zorlanıyorsunuz. Çünkü iktidarın bütün makyajı dökülmüş, halk çaresizlik içinde kalmış. İktidarın kurduğu rejim tel tel dökülmüş. Bu rejimin beslediği yarım porsiyon aydınlar ne diyecek peki? Bu Allahu Ekber meselesi de iktidar yalakalığının imdadına yetişmiş gibi görünüyor. O yüzden bu meseleye genel olarak hiç girmedim bunlara malzeme vermemek için.

Ama madem yeri geldi Haşmet Babaoğlu da yazı yazdı, bu konuya biraz değinelim. Sözüm ona bu meselenin üzerine tepinerek depremdeki büyük ihmaller din sosu altında bu halka edirilecek. Amaçları bu. Şöyle devam ediyor yazısına Babaoğlu. Bizimle birlikte Allahu Ekber demenizi beklemiyoruz.

Dünyanızda olmayanın dilinizde olması bizi rahatsız eder zaten. Samimi olmanız tercihimizdir. Şairin dediği gibi, melekler perçeminizden tutuncaya kadar konuşacaksınız. Ama enkazdaki canlar kurtarılırken hiç değilse vıdı vıdıyı kesin ve dinleyin. Madenciler, itfaiyeciler, sağlıkçılar, arama kurtarmacılar Allah'ın büyüklüğüne şahitliklerini haykırıyorlar.

Ben hiç uzmanların sessiz olmak gerekir uyarlarına dalmıyorum. Bunlar akla bilme düşmanlar çünkü. Bunu desek, bir kulaklarından girer diğer kulaklarından çıkar. Akıl bilim düşmanları. Benim derdim başka. Günlerdir düşündüğümü izah edeyim, aklımda kurcalayıp duruyor. Belki Haşmet Babaoğlu da dinler. Madem dinliyormuş kendisi, belki o da dinler. Maraş'ın Pazarcık ilçesinde çocukluğunu geçirmiş bir arkadaşım depremde halasını kaybetti. Anne ve babası da enkaz altından kurtarıldı. Bu Allah-u Ekber meselesinde çok hassastı ve hassas olmasının da bir nedeni vardı. Deprem olmuş, göçük altında kalmışsınız ve dört bir yandan tekbir sesleri işitiyorsunuz enkaz altından.

Ne var bunda diyebilirsiniz. Haşmet babaoğlu gibi hissizleşmişseniz, empati duygunuzu yitirmişseniz ne var bunda diyebilirsiniz. Halbuki Maraşlılar bu tekbirleri ilk kez duymuyorlar. Arkadaşımın anne ve babası Maraş'ta 45 yıl önce de duymuştu aynı tekbirleri.

Yürüksel Mahallesi'nin Çamlık Caddesi'nde oturuyorum. Saat 3 sıralarında bir kalabalık grup evimize saldırdılar. Biz de kapıları kilitleyerek içeride oturduk. Dışarıdan dışarı çıkmalarımızı söylediler. Fakat dışarı çıkmadık. Pencereden gelen bir kurşunla babam yaralandı. Kapıdan gelen kurşunla ben bacaklarımdan yaralandım. Bir kardeşim Somya'nın altında saklanmıştı 7 yaşında. O da yaralandı bir kurşunla. Bu durumda babam dışarı çıkmak zorunda kaldı. Babam dışarı çıkacaktı ben bırakmadım çıkmayın dedim. Fakat babam dışarı çıktı. Arkasından annem çıktı. 14 yaşında bir kardeşim çıktı. Bir de misafirimiz vardı 18-19 yaşında.

öğrenciydi. Dışarı çıktı. Dışarıdakiler bunları öldürmek sevaptır. Bunları öldürdüğümüzde cennete gideceğiz. Saldırın bozkurtlar, öldürün. Bunlar Müslüman değil diye söyleniyorlardı. Arkasından otomatik silah sesler geldi. Bir müddet geçti aradan yardımcı askeri kuvvetleri gelmiş olacak ki dışarı gittiğimizde saldırganların kaçtığını, dışarı gidenlerin hepsinin öldüğünü gördük.

Babam kanlar içinde kalmıştı. Çok yaralıydı. Buraya getirdik fakat yarım saat geçti öldü. Vahşet bu. Dünya çapında bir olay. Artık yani bunun hesabını kimden soracaksınız? Bu ne biçim olay? Hiç insanlık yok mu? Bu nedir başımıza gelen? Biz insan değil miyiz? Göçük altında bir kez daha dinlediler Allah-u Ekber sloganlarını.

Biliyorum Allah-u Ekber, Allah büyüktür demektir. Biliyorum Müslümanlar için bu söz rahatsızlık yaratmaz ama Müslüman halk kesimlerinin de biraz empati yapması gerekir. Haşmet Babaoğlu gibi tiplerin böyle empati kabiliyeti olmayabilir ama halk kesimleri birbirini anlar. Dindar Kamuoyunun bu sloganının kendileri dışındaki halk kesimlerindeki çağrışımlarını anlaması gerekir.

Bu sloganlar eşliğinde insanları katlettiniz madem, o zaman 45 yıl sonra yine aynı yerde nobranca, kabaca bu sloganı atmadan önce düşüneceksiniz. Bu sloganı enkaz altında büyük bir travma yaşamış insanlara dinlettiğiniz saatler boyunca ve ses edeni de tıpkı 45 yıl önce olduğu gibi dinsizlikle suçluyorsunuz. Bu olacak iş değil. İnsan olan beni anlar. Haşmet Babaoğlu anlar mı anlamaz mı bilmiyorum ama anlar herhalde. İnsan olan anlar dedik çünkü.

iktidara fanatiklik derecesinde bağlı kitleler derin bir travma yaşıyorlar. Çünkü hakikat ortada gün gibi duruyor. Bu fanatik kitlenin bir kısmı vaziyeti alaca karanlık içinde de olsa görmeye başladı. Bir kısmı ise zifiri karanlığa hapsediliyor. Alaca karanlıktakiler meseleyi bir tür beceriksizlik olarak okuyor. Halbuki beceriksizlik değil bu. Çünkü beceriksizlik diyebilmek için bazı hedeflerinizin olması gerekir.

bu halkın barınma hakkına ilişkin bazı hedefleriniz vardır ve bu hedeflerinizin gerisine düştüğünüzde beceriksiz olursunuz. Halbuki burada barınma hakkına ilişkin bir hedef falan yok ki. Öylece bakmışsınız, felaket geldiğinde kader deyip geçeriz, felaketi siyaseten yönetebiliriz demişsiniz. Kenarda köşede bir çadır stoğu bile bulundurmamışsınız. O yüzden orada da beceriksizlik falan yok. Hatta kendi açılarından fena gitmiyoruz diyor bile olabilirler. Hele ki 15 Şubat'tan sonra. Ne oldu 15 Şubat'ta?

15 Şubat'ta tam bir freak show'a tanıklık ettik. Tüm televizyonlar bir yardım kampanyası için bir araya gelmişti. Bunu önceden biliyordum ve hatta organizasyon açıkçası hoşuma da gitmişti. Ne güzel işte bir de yanlış mı ağırılıyor, böylece yardımlar toplanıyor falan diye düşünmüştüm.

programı izlemeye başladığımda insanlığından utanan bir fizik şova tanıklık ettiğimi fark ettim. Dayanışmanın yerine bir tür hayırseverlik gösterisi aldı. Türkiye'nin günahkar sermayesi 15 Şubat'ta günah çıkarmaya çalıştı. Telefonla canlı yayına bağlanan inşaat sermayesi sanki hiç suçları günahları yokmuş gibi dağıttılar sadakalarına ve alkışları topladılar. Açılışı Ziraat Bankası'na 750 milyon dolar borcunu ödemeyen Yıldırım Dömülören'le yapıldı. Merhabalar, kimle görüşüyorum? Yıldırım Demirören. Sağ olun efendim, siz nasılsınız? Sağ olun, çok mersi. Sayın Yıldırım Demirören, Demirören Holding Yönetim Kurulu Başkanı yayınımızda ilk arayan isim oldu. Buyurun efendim, sizi dinliyoruz. Ardından ATV Sabah Grubu'nun sahibi, 3. Havalimanının işletmecisi Cemal Kalyoncu bağlanıyor. İyi akşamlar, Cemal Kalyoncu ben. Kalyoncu. Hoş geldiniz programınıza Cemal Bey. Gözler Mehmet Cengiz ararken, o da beliriyor telefonun başında. Mehmet Cengiz telefon altımızda.

Telefona bağlanan Mehmet Cengiz, 1-2 dakika halkımıza baş sağlığı diliyor ve ardından 3 milyar lira bağışladığını açıklıyor. 3 milyar lira. Asgari ücretli 353 bin kişinin maaşı. Tek kalemde.

bu geceye 2,5 milyar lira bağışta bulunduğunuzu açıklıyorsunuz. Çok teşekkür ediyorum. 3 milyara tamamlıyorsunuz, çok teşekkür ediyoruz. Allah kabul etsin hayrınızı inşallah. Allah kabul etsin hayrınızı inşallah. Derken kamu kurumları yöneticileri de bağış kampanyasına destek atıyorlar.

İki ay önce piyasaya ucuz kredi dağıttığı için sermaye yetersizliği yaşayan ve hazineden 60 milyar TL sermaye desteği almak zorunda bırakılan kamu bankaları toplamda 45 milyar TL kırnak içinde bağış yapıyorlar. Sonra telefona Merkez Bankası Başkanı bağlanıyor, 3 yıl önce Türkiye'nin zor günler için ayırdığı 41 milyar TL'lik ihtiyat akçesine hazineye devreden Merkez Bankası Başkanı kampanyaya 30 milyar lira bağışladığını duyuruyor. İş iyice zıvaradan çıkıyor. Diğer işleri başkanı falan bağışlıyor, 310 milyon TL. Hangi paradan bağışlıyorsun, nereyi bağışlıyorsun bilen yok. Hazinenin parasını mı bağışlıyorsun? Meçhul. Türkiye'nin egemenleri 15 Şubat'ı yıkıntılar eşliğinde bir arınma gecesine dönüştürüyor.

Sadakalar havalarda uçuşuyor, dua alıyorlar, alkışlarla uğurlanıyorlar. Zihni berrak insanlar bu görüntü karşısında dehşete düştü. Ama kamuoyunun bir kısmı bir tuhaflık görmedi bu gecede. Halbuki insanlığımızdan utandığımız saatler yaşadı insan kalabilenler. Ruşen Çakır da 16 Şubat'taki yılında Eduardo Galeano'dan bir alıntı yapmış bu konu üzerine.

Hayırseverliğe inanmıyorum. Dayanışmaya inanıyorum. Sadaka dikeydir. Yukarıdan aşağıya gider. Dayanışma yataydır. Diğer kişiye saygı duyar. Sadaka dikeydir. Yukarıdan aşağıya gider. Dayanışma ise yataydır. Diğer kişiye saygı duyar. İşte sorunumuz da bu. Saygısız bir topluma dönüşüyoruz. Eğer en tepeden egemenler aracılığıyla sadaka kültürü bu toplumun dinamiklerine yerleştirilirse aşağı katmanlarda çok daha feci yozlaşmalar yaşarız.

toplum içindeki pisliği itiraz ederek, faşizme karşı gelerek, omuz amuza durarak, onurunu kurtararak değil de, sadaka vererek temizlemeye yeltenirse, kendi pisliğimizde boğuluruz. Cüneyt Özdemir'e konuşan bir depremzedeye kulak verelim. Bir de yanlış anlamayın, gelen hep videomuzu çekmeye gelmiş. Şu cep telefonuyla, biri Ersa atacak diye, bir TikTok'a koyacak diye, Bir Ouroboros yılanına benziyor iktidar gücü. Kendisinden daha haşmetlisi, daha ulusu yok ama kendi kuyruğunu da yemeye başladı. Fakat sorun o ki toplumun bir kısmını da kuyruğuyla beraber midesine indiriyor.

Saygısız bir topluma dönüşüyoruz. İçimizde bir virüs giderek yayılıyor. Çok tehlikeli. Rekoru aç adamı diyen Ahmet Hakan'ın durumunda bir tuhaflık görmüyorlar. Sadakayı değil, dayanışmayı büyüten ahbapa soğuk bakıyorlar. Tekbir seslerinden neden rahatsız olunduğunu anlamaya bile çabalamıyorlar. Dinsiz deyip geçiyorlar.

Tablonun umutsuz olduğunu düşünmüyorum. Küçük bir azınlıktan bahsettiğimizi varsayıyorum. İktidarın tüm ayak oyunlarına rağmen sadakayı değil dayanışmayı önceliyor toplumumuz. Dayanışmaya sıkı sıkı sarılmamız hastalıklarımızı da tedavi edecektir diye düşünüyorum. Trend topi'yi POBBİ Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar ümitleriniz tükenmesin. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)