Podcast

231: Uzun vadede 6 Şubat'ın anlamı

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

6 Şubat depreminin ardından bir haftayı geride bıraktık. Hayatını kaybedenlerin sayısı 31 bin 643'e yükseldi. Siyaset nasıl hareket edeceğini henüz kavrayabilmiş değil. Ancak fazla zaman yok. Seçimler yaklaştıkça iktidar hesap vermek zorunda kalacak.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.848 kelime · ~19 dk okuma

6 Şubat faciasının ilk bir haftası geride kaldı. Arama-kurtarma faaliyeti büyük oranda bitti. Bu kaydı 13 Şubat'ta alıyoruz. Bu tarih itibariyle açıklanan ölü sayısı 31 bini, yaralı sayısı 80 bini aştı. Ölü sayısı her geçen saat artmaya devam ediyor. Sabah açıklanan ölü sayısı ile akşam açıklanan arasında binlerle ölçülen farklar var. Ancak bu faciada insanımızı dehşete düşüren şey 10 binleri bulan ölü sayısı değil.

Ölümün gelme biçimi oldu. Kendi adıma ölü sayısını gün içinde sormuyor, merak da etmiyorum. Üstelik ölü sayısı günler boyunca artmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu yüzden facianın boyutunu nicelikle ölçmek mümkün değil. Yaşadığımız travmayı nasıl kelimelere dökebiliriz? Çok zor ama deneyeyim. 99 depreminde hepimizin belleğine sesimi duyan var mı ifadesi kazınmıştı. Depremden sonra bölgeye giden ekipler her yerde böyle bağırıyordu.

Fakat bu sefer bambaşka bir şey yaşadık. 6 Şubat'tan beri bölge halkı enkazın altından gelen sesleri dinledi. Günlerce, binlerce insanın gözünün önünden yakınlarının enkaz altındaki video mesajları gitmiyor. İşte yaşadığımız şok budur. Ölü sayısı falan değil. Bölge insanının travması da budur. Günlerce enkaz altındaki yakınlarının seslerini dinledi insanımız.

Transkriptin tamamını oku

Çocuklar annelerinin seslerini, babalar kızlarının seslerini. Hatay, Maraş, Adıyavan gecenin zifiri karanlığında günlerce enkaz altından gelen çığlıklarla inledi. Biz ise utanç içinde sesimi duyan var mı diye bile soramadık. Konuşmaya da mecalimiz yoktu. Öylece dinledik. Bu sesler artık kesildi ama hafızamızdan silinmesi mümkün değil. Hepimizin başı sağ olsun. Allah yardımcımız olsun. Şimdi ölülerimizi toplama zamanı. Ne yaşadığımızı artık biliyoruz fakat anlam vermekte zorlanıyorduk. Şimdi kafa kafaya verip anlama zamanı. Artık yeni bir döneme giriyoruz.

Bu bölümün konusu da bu yeni dönem olacak. Bu yeni dönemi hem bugünkü cahilliğimizle anlamaya çalışacak, hem de gelecekte bu yeni dönemi nasıl anacağımızı hayal edeceğiz. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım. İnsan insan derler yedi. İnsan nedir? Şimdi bildim can can diyor.

6 Şubat faciasının ardından geçen ilk bir haftayı geride bırakıyoruz. Arama-kurtarma faaliyetlerinde artık sona gelindi. Henüz ölülerimizi sayabilmiş değiliz. Ulaştığımız cenazelerin sayısı 31 binin üzerinde. 10 binleri ise enkaz altında bıraktık.

Zor olduğunu biliyorum ama yaşadığımız şeyin ne olduğunu anlamak için bunları kayıt altına almak gerektiğini düşünüyorum. Depremin ilk günlerinden bu yana sosyal medyada geçirdiğimiz vakit arttı. İlk günlerde sosyal medyadaki yardım çığlıklarını çoğaltmaya çalıştık. Benim DM kutumdaki bazı mesajları size okumak istiyorum. Bunu tarihe küçük bir not bırakmak adına yapıyorum. Annemin üstündeki blok kalksa kurtulacak. Lütfen, yalvarıyorum. Vinç lazım. Demiş birisi. Kendi çabalarıyla çıktılar ama ambulans lazım. Çok acil. Lütfen paylaşın. Demiş bir diğeri. Enkazın altından ses geliyor. Köpeklerde tepi gelmiş. Lütfen arama kurtarma ekibi yok. Lütfen paylaşın. Demiş birisi.

Termal kameraları yok diye gittiler ama ses geliyor, yaşıyorlar, lütfen yardım gönderin. DM kutumun tamamı ses geliyor çağrılarıyla dolu. Ses geliyor diye günlerce yalvardılar insanlar. Teyit edemediklerim olduğu için hepsini paylaşamadım. Birkaç saat zihnim paralize oldu ve kontrolü kaybettim, böylece hepsini teyit etmeden paylaştım birkaç saat boyunca. Bana mesaj atmasa rağmen paylaşmadığım kişilerden biri, annemi kaybettik, bu bilgiyle yaşamanızı dilerim diye yazmış. Kendisine winch lazımdı, gelmemiş.

Bu mesajın ardından ister istemez daha titiz olmaya çalıştım. Teyit etmeden paylaştıklarım oldu. Paylaştıklarıma faydam dokundu mu dokunmadı mı bilmiyorum ama o mesajı gönderen kişiyi paylaşmamıştım. Kendisinin attığı tweetlere baktım. Neredeyse herkese yalvarmış. Vinç lazım diye. Ben paylaşmadım. Kimse paylaşmamış. Paylaşılsa farklı mı olurdu bilmiyorum. Herkese sabır dilemekle yetineyim. İlk iki gün yapayalnızdılar.

Üçüncü gün kurtarma ekiplerini gördüler ama ekiplerin teçhizatları yoktu. Teçhizatlar geldiğinde ise sesler kesilmişti. Seslerin yerine derin bir matem aldı. Depremin yedinci gününde artık yardım çağrıları geride kalmaya başladı. İnsanlar bu saate itibariyle enkazların altındaki cenazelerini almak istiyorlar.

Beni arayan son kişi de 12 Şubat'ta ses geliyor dedi. Bu ses geliyor ifadesini hayatım boyunca unutmayacağım. Enkazdan babamın sesi geliyor diyen biriyle son derece soğukkanlı konuştum. Normalmiş gibi. Bugün itibariyle kendisinin durumunu sormaya utanıyorum. Artık sosyal medya akışımız ölüm ilanlarıyla dolu. Hayatta olmayan insanlar fotoğraflar ve videolarla anılıyorlar. Hepimiz gibi insanlar.

Annesini, babasını, bebeğini, belki dedesini, belki anneannesini, belki aşık olduğu kişiyi. Sevgilisini depremde kaybeden bir hanımefendi, sevgilisiyle en mutlu anlarını paylaşmış Twitter'da. Meleklerin sözü var diye not düşmüş. Meleklerin Sözü Televizyonlar ancak internetin olduğu yerlerden canlı bağlantılar yapabiliyor. İnternet ise büyük oranda AFAD ekiplerinin bulunduğu yerlerde var. Dolayısıyla canlı yayınların hemen hepsi insanların kurtulduğu anlara odaklanıyor. Sabahtan akşama televizyon izleseniz sürekli birileri kurtarılıyor sanabilirsiniz. Antep'te 40 yaşındaki Sibel Kağan'ın 170. saatte kurtulması bölgedeki enkaz başında bekleyen yüzbinlere umut olmuş durumda. Ama hakikatin ne olduğuyla zaman geçtikçe daha cesur yüzleşiyoruz.

10 binleri bıraktık evlerinin enkazlarında. Hepsine Allah'tan rahmet dilerim. Hepimizin başı sağ olsun. Bunu demek mi gerekir? Hepimizin mi başı sağ olsun? Yoksa yakınlarını kaybedenlere mi başsağlığı dilemeliyiz? Ateşin düştüğü yeri daha çok yaktığını biliyorum ama bizi de yaktı. Yine de hepimizin başı sağ olsun demeyi tercih ediyorum. Ulusal bir travma yaşıyoruz. Dolayısıyla yaşadığımız şeyin tarihselliğini göz ardı etmememiz gerekir.

99 depreminden sonra çıkarılan 9 ima rafı, denetlenmeyen konutlar, depreme dayanıklı hale getirilmeyen kentler, inşaat sektörüyle siyasetin kirli ilişkisi, bir felaket anında far görmüş tavşana dönen devlet mekanizması, borsanın bile kapatılamayışı, askerin saatler sonra kışlalarında bekletilmesi, çadır stoğunun olmayışı, cumhurbaşkanının kürsüsünün önüne konan afet zede çocuklar, her yere ulaştık diyen yalancı bürokratlar. Hepsi ama hepsi tarih defterine not alındı. Bugünlerde edinilen her bir sözün, alınan her bir kararın tarih defterine not alındığı bilinciyle diyorum ki, bu felaket on yıllarca hatırlanacak ve tarih mahkemesi acımasızca yargılayacak sorumluları. Yani bir defterden bahsetmek gerekiyorsa o defter Cumhurbaşkanı'nın 8 Şubat'ta bahsettiği defter değil. Asıl defter tarih defteri. Günü geldiğinde şu anda tuttuğumuz defteri de açacağız. Savcılarımız bu tür insanlık dışı yöntemlerle sosyal kaos çıkarmaya tevessül edenleri belirleyip gereken işlemleri süratle yapıyor.

Seçmenler ve siyasetçiler, siyasetin talep ve arz cephesindeler. Her ikisi de varoluşu gereği kısa vadeli düşünüyor. Kısa vadeli düşünmek siyasetin çünkü doğasında var. Ve biz son yıllarda aşırı politize olduk.

Her birimiz bir yurttaş olmaktan çok bir seçmen gibi davranmaya başladı. Her birimizin bir siyasal karar verici olarak seçmen olma özelliği pekişti daha doğru ifadeyle. Dolayısıyla biz de kısa vadeli düşünür hale geldik. Seçimler ne olur? 14 Mayıs tarihi konuşuluyordu. Akşener 18 Haziran dedi.

Erdoğan bölgenin imarı için bir yıl süre istedi, acaba seçimleri bir yıl ertelemek niyetinde mi? Bunların hepsini konuşacağız ama bunlar kısa vadeli ve bana kalırsa çok da önemli olmayan tartışmalar. Bu sorumlular bir gün daha popüler olabilir, diğer gün popüleritesini kaybedebilir. Ağını takip ettiğimiz sürece zihnimiz manipüle olur.

Anı takip etmeyi boş verin ve kadrajınızı zaman doğrusundan biraz uzağa taşıyın. Anlatabiliyor muyum emin değilim. Zamana daha geniş bir pencereden bakmayı deneyin. Ana değil, tarih çizgisine odaklanın. Ne görüyorsunuz?

tarihe geçtiler. Farkındasınız değil mi? Tarihe geçtiler. Basit bir travma değil çünkü bu. 10 yıllar boyunca hatırlanacak bir felaket. Sadece bugün yaptıklarıyla değil, geçmişteki konuşmalarıyla da tarihe izlerini bıraktılar. Tarih defteri, 17 Ağustos'un 20. yıl dönümünde, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay'ın sözlerinin altını bir daha çizdi. 17 Ağustos'tan bugüne çok şey değişti. 17 Ağustos'ta kendi bakanlar kurulu üyeleri ile bile irtibatı sağlayamayan bir hükümetten ve sahaya inemeyen depreme müdahale boyutundaki bir hazırlıksız süreçten bugün

dünyanın en iyi sistemine sahip olan, sadece Türkiye'deki kendi vatandaşına bir şey olduğu zaman sadece değil, dünyanın neresinde olursa olsun anında harekete geçebilen ve oraya ulaşabilen bir Türkiye'den bahsediyoruz. Yani Cumhurbaşkanı'nın dediği gibi bir defter açılır ve üç beş ay sonra gazetecilere, vatandaşlara soruşturmalar açabilirler. Belki seçimi falan da kazanabilirler veya bambaşka bir tabloyla da karşılaşabiliriz. Ama boşverin bunları. Çünkü tarihe geçtiler. Farkında olmamız gereken bu. Kısa vadede ne olacağını net şekilde bilmiyoruz. Fakat netleşen bir şey var. O zamana kadar tarihin onların nasıl yazacağı net değildi. Erdoğan bir kahraman mıydı yoksa yıkıcı bir iktidarın bir numarası mıydı?

Artık net. Bugün henüz doğmamış çocuklar bile 10 yıllar sonra 2023'teki gibi bir rezaleti yaşamayacağız cümlesini duyacak oy isteyen siyasetçilerden. Bu toplum şarkılar beslemeyecek, ağıtlar yakacak, filmler diziler çekecek, romanlar yazacak bugünler hakkında. Ve aradan yıllar geçip filmler çekilirken aman siyaset yapmak gibi anlaşılır bu demeyecek sanatçılar. Böyle bir kaygıları olmayacak çünkü aradan yıllar geçmiş olacak.

Bu yüzden tarih mahkemesinin pek yüce gönüllü olduğu söylenemez. Oldukça acımasızdır. Bugün iktidarı elinde tutan güçler tarih mahkemesine çıkacak ve bu mahkeme çok da hoşgörülü davranmayacak bugünkü iktidara. Bugün, iktidarın fanatiği haline gelmiş ve zihinleri bulanmış küçük bir azınlık, sosyal medyada küfürler sıralıyor olabilir. Mesela popüler bir trol, bir iktidar fanatiği Tuğrul Selmanoğlu, depremdeki eksiklikleri duyuranlarla, yardım çağrılarını paylaşanlarla dalga geçmiş, çadırların ve pet şişe sularının toplandığı bir alandan yayın yapmış.

Arkada çadırlar duruyor. Bu da aklınca dalga geçiyor. Su yok diyor, çadır yok diyor. Kendince alaya alıyor eleştirileri. Öyle ya. Aslında hiçbir sorun yoktu. Her şey yolundaydı.

Böyle bir algı yaratmaya çalışıyor ve videoyu şöyle bitiriyor. Evet. Biraz şey, hain tasmalı köpek taklidi yapayım dedim. Tasmalı it taklidi yapayım dedim. Haysiyetsiz, namussuz, devlet düşmanı taklidi yapayım dedim ama yapamadım herhalde. Sinirlendiğinizi biliyorum ama bunların hiçbirinin bir önemi kalmadı artık. Cevap vermeye, paylaşmaya, prim vermeye kalkmayın. Ben de aramızda konuşuyoruz diye paylaştım. Çünkü artık tarihe nasıl geçtiklerini 3 aşağı 5 yukarı kestirebiliyoruz.

önüne geçilmesi pek de mümkün olmayan şekilde akıyor artık zaman. Sadece bugün yapılanların değil, geçmişin de altını çiziyor tarih mahkemesinin savcıları. Hakiki bir mahkeme değil belki bu. Kimse sanık kürsüne belki gerçekten oturmayacak ama tarih mahkemesi esaslı bir iddianame hazırlamaya girişti şimdiden. Teker teker not alıyor.

İmar Barışı'yla toplam 205 bin hataylı vatandaşımızın sorununu çözdük. İmar Barışı'yla ülkemizin her yerinde olduğu gibi Gaziantep'te de vatandaşlarımızın çok önemli bir sıkıntısını çözüyoruz. İmar Barışı'yla toplam 144 bin 556 maraşlı vatandaşımızın sorununu çözdük. Bu bölümde matemimizi yüreğimize gömüp, bu travmanın toplumsal ve politik sonuçlarını konuşacağız. Çünkü bugünü yönetmeye kalkarken yapılanlar yarının belleğini oluşturacak. O halde soralım, bugün nasıl yönetiliyor ve yarın ne olmak zorunda?

Depremin ilk haftasını geride bıraktık. Arama-kurtarma faaliyetlerinde sona gelindi. Yeni bir döneme giriyoruz. Şimdi ölülerimizi sayma ve onlarla vedalaşma zamanı. Hepimizin tekrar başı sağ olsun. Tüm bunları yaşarken siyaset kurumu toplumun yaşadığı travmanın farkına varamadı.

Sadece iktidar değil, muhalefet de bana kalırsa vaziyeti idrak etmekte zorlandı. 7 Şubat'ta yayınladığımız bölümde dile getirmiştik. Müzik değişti ama siyasetin dansı henüz değişmedi. Fakat değişmek zorunda. Yeni müziğe uygun bir dansa geçmek zorundalar.

Bir kere, iktidarın önünde çok büyük bir sınav var. O sınavın konusu ne derseniz, o sınavın konusu öz eleştiri. Bir haftadır kuyruğu dik tutuyorlar, burunlarından kıl aldırmıyorlar. Bölgedeki terk edilmişlik duygusunu görmezden gelmemizi istiyorlar.

Aksi yönde haberleri fitne yaymakla suçluyorlar. Panik haldeler, oldukça agresif bir dile sahipler, alıştıkları gibi. Ama dediğim gibi dansın değişmesi lazım. Her yere yetiştiklerine eksikliklerin sosyal medyanın abartması olduğunu falan söylüyorlar. Mutlaka eksiklikler olmuştur diye geçiştiriveriyorlar on binlerce insanın göçük altında kalmasını.

Halbuki hakikatin ne olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Dünden beri biz buradayız. Herhangi bir çalışma ekibi falan yok. Bugün kameralar geldi. TRT Haberi'nin ekipleri geldi. Çalışmalar kameraların gelmesiyle başladı. AFAD ekibini bekliyorlar çekim için şu an. Bu videoyu herkese gösterin. Çalışma falan yok hiçbir yerde. Yaralılar çok altta. Ses geliyor iki günden beridir de herhangi bir çalışma yok. Dünden beri şu ağızda bir vatandaş var. Bağırıp çağırıyor. Herhangi gelip geçen...

Dönüp gidiyordum. Bir uğraşıyorum. Kameraların gelmesiyle yeni çalışmalar başladı burada. İktidarın propaganda aparatları bir hafta boyunca elinden geleni yaptı ama sonuç pek parlak değil. 101'e yakın insanımızın hayatını kaybettiği düşünülürse hala ölülerimizden daha fazlası var enkaz altında.

İktidar kuyruğu dik tutuyor ama bu durum geçici. Türkiye'nin gözündeki perde 6 Şubat felaketiyle açıldı. Lütfen yanlış anlamayın. İnsanların gözü açıldı ve bir anda politik tercihleri değişti demiyorum elbette. Dediğim şey şu, 6 Şubat'la birlikte bize 99'dan bu yana anlatılan hikaye kocaman bir yalanmış. Olası bir depremde, tıpkı 24 yıl önce olduğu gibi çuvallıyor, 10 binlerimizi enkaz altında bırakıyormuşuz.

Evlerimiz sağlam değilmiş. Ya kağıt gibi evlere milyonlar vermek için para biriktiriyormuşuz meğer. Bunu anladık. Gözümüzdeki perde açıldı derken bundan bahsediyorum. An itibariyle tüm Türkiye strese bağlı kaygı bozukluğu yaşıyor. Hepimiz geleceğimizden evlerimizden endişeliyiz. İçinde oturduğumuz ev nasıl yıkılacak acaba diye düşünüyoruz. Ya böyle bir şey olur mu? Tavanın üzerimize kökmesi nasıl bir şeydir? Nasıl bir gürültüdür o? Camlar patlarken ne yapmalıyız?

Evimiz başımıza yıkılırken nerede çömelmeliyiz? Ya bebeği olanlar? Ben köpeğim için endişeleniyorum mesele. Aşağı inerken ya panik yapar benimle gelmezse? Bu esnada ev yıkılırsa? Meğerse ne aptal aptal işlerle uğraşmışız yıllardır. Sonuç 4 yılda yaşadığımız orta boy depremlerden sonra İzmir'de ve Elazığ'da toplam 20 bina yıkılınca siyasetçilerimiz şov yapar biz de rahatlardık.

10'ar 20'şer bina enkazının başında saatler içinde AFAD ekipleri gelir. Yine saatler içinde Kızılay çadırları kurulurdu. Zaten enkaz altında kalan kişi sayısı sınırlıydı. 10-20 binanın yıkıldığı bir afetle 17 Ağustos felaketi karşılaştırılır, o günlerle alay edilirdi.

Meğer hiç de öyle rahat olunacak bir durum yokmuş. İşte bir haftadır gözümüzün önündeki perde açıldı derken bundan bahsediyorum. Herkes vaziyetin farkında. Beş ay öncesine gidelim mesela. Süleyman Soylu o gün Sakarya'da 17 Ağustos anmasındaydı.

Afetlerden sonra burada da yaşadık, Yalova'da da yaşadık, Avcılar'da da yaşadık. Nerede bu devlet diye vatandaşımızın yalnızlığı ve çaresizliği vardı. Bugün Allah'a hamdolsun iki iki buçuk yıldır afetten afete koşuyoruz. Hepimiz hepimiz takip ediyoruz.

Kimse nerede bu devlet demiyor. Bu konuşmalarla yıllarımız geçmiş meğerse. Nerede bu devlet sözü hiç de öyle geride kalmamış. Buz gibi bir gerçeklikmiş meğer, buz gibi. Günlerce enkazının başında yakınını bekleyen insanların gözünde görüyoruz bu buz gibi gerçeği. Bu terk edilmişlik duygusunu, bu çaresizliği. Çünkü milyonlar haykırdı.

Dediğim gibi milyonlarca insan hakikati acı biçimde farkına vardı ve bu hakikat endişeli olmamızı gerektiriyor. Türkiye'nin her yerinde bu büyüklükte depremler yaşanabilir. Ve bizim kentlerimiz bu felakete hazırlıklı değilmiş. 17 Ağustos 1999'dan bu yana neredeyse bir arpa boyu yol alamamışız. Üstelik depremler de geride kalmamış. Naci görüne göre Doğu Ardolu fayı üzerinde Adana ve Hatay yöresinin içinden geçen bir deprem daha olacak.

Bu fayın kuzeyindeki Erzincan bölgesi de benzer bir tehdit altında. Marmara depremi içinse geri sayım devam ediyor. İstanbul, Hakeza, İzmir-Hakeza, İstanbul'da o milyonları bulan bir kalabalık endişe içinde. Depremden kurtulmanın da çare olmadığının anlaşıldığı bir felaketi anbean yaşıyoruz. İyi ihtimalle aylarca sokakta kalıyoruz. Hırsızlar, gaz çeteleri, evlerimiz, altyapımız, kurtarma teşkilatımız hiçbiri kendi gerçekliğimize uyumlu değil.

Celal Şengör ile Fatih Altaylı'nın 8 Şubat'taki diyaloğuna kulak verir. Çok büyük bir tarihsizlik, hakikaten çok büyük bir deprem bu. Hatta bugün Özgür'le konuşuyordum Kandili'den. Dedi ki, bu ömrümüz boyunca görebileceğimiz en büyük deprem olabilir dedi. Ben dedim o kadar acele etme, daha İstanbul var sırada dedi. İstanbul bundan daha büyük olmayabilir ama. Bu büyüklükte olabilir ama.

İstanbul 7.4 falan. Yo yo yo 7.7'yi bulabilir. Yani olacak demiyorum ama bulabilir. İstanbul için kum saati çeyrek yüzyıldır geri sayıyor ve biz bu zamana kadar herhalde hazırız diyorduk ve gözümüzün önündeki perde artık açıldı. Hazır değilmişiz.

AKP'lisi için de bu böyle, CHP'lisi için de böyle. 6 Şubat depremi hepimizin endişesini ortaklaştırdı. Bunca taraflaşma, bunca kutuplaşma tek bir potada eridi. Hepimiz aynı endişeyi yaşıyoruz. İşte tam bu noktada müzik değişti ama dans değişmedi. Ve değişecek. Çünkü ortak endişeler içindeyiz. O halde, bir haftayı geride bıraktıktan sonra siyasetin yapmak zorunda kalacağı manevrayı düşünelim.

iktidar cephesine el alalım. Ne diyeceksiniz? An itibariyle kuyruğu dik tutuyorsunuz. Nedenlerini anlıyorum. Fakat bu zavallı halka ne diyeceksiniz?

Üretim üstü olacağız. Bakın yerli ve milli İHA-SİHA göklerde EYT çıkacak. Sosyal konut yapacağız. Ay'a gideceğiz. Yunanistan'a bir gider yapacağız. Ardından Ermenistan'a iki gider yapacağız. Bir gece ansızın gelebiliriz. Hikayesi ne? Devam mı edeceksiniz? Halkımız yenazesini kaldırırken iktidar bu soruyu kendisine soruyor ve enkazla yüzleşmek zorunda. 24 yıl önce Mesut Yılmaz'ın yaptığı gibi. Seni savunma hizmetlerimiz aksamıştır.

Kurtarma işlerimiz yetersiz kalmıştır. Müteahhitlerimiz malzemeden çalmıştır. İmar düzenimiz laçkadır. Hepsinde gelecek payı var. Kısa zamanda bu yaraların sarılması mümkün değildir. Hiçbir siyasetçi öz eleştiri yapmaya gönüllü olmaz. Süreç siyasetçiyi buna zorlar.

Bugün de herhangi bir öz eleştiri yapmadan bu işten sıyrılmak mümkün değil. Fakat Tayyip Erdoğan için öz eleştiri yapmak Mesut Yılmaz'ınki kadar kolay değil. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, 20 yıldır iktidardasınız. 17 Ağustos 1999 faciasında Mesut Yılmaz henüz 4 aydır hükümetteydi. Keza Ecevit ve Bahçeli de. Dolayısıyla sorumluluk sadece 57. hükümete ait değil, ondan önceki hükümetlere de aitti.

Fakat Erdoğan için bu geçerli değil. 99 depremi gibi bir afetin ardından onlarca söz vererek 20 yıldır iktidar koltuğunda oturuyor. Cumhuriyet tarihinin en geniş yetkilerine haiz bir cumhurbaşkanı. Kendi sistemini inşa etti ve tablo ortada. İşte bu yüzden sorumluluğuna ilişkin öz eleştiri vermek zorunda. İkincisi, Mesut Yılmaz ile Tayyip Erdoğan'ın siyaset yapma biçimleri farklı. İktidar partisi kendisinden önce bir tarih yokmuşçasına siyaset yapıyor.

Her şey ama her şey AKP'yle başladı ve Türkiye AKP'yle birlikte huzura kavuştu anlatısıyla 20 yılı geride bıraktık. Bu anlatı AKP'nin seçmen tabanında da bir biçimde karşılık buldu fakat bu anlatı 6 Şubat'la birlikte çöktü. 12 Şubat'ta Fox TV'de yayınlanan orta sayfa programında Murat Yetkin buraya vurgu yapmış. Türkiye'yi 20 yıldır kendisinden önce bir uygarlık olmayan, yönetim olmayan, hukuk olmayan bir ekip yönetiyor. 20 yıldır Türkiye'yi.

Tarihi kendileriyle başlatan bir ekip var. Daha önce yapılmış her şey kötüdür. Çünkü biz başta yoktuk. Daha önce bürokrasi çok kötüydü. Kızılay çok kötüydü. Asker çok kötüydü. Çünkü başında biz yoktuk. Şimdi başında biz olduğumuz için her şey çok iyi. Zannıyla giden ve milyonları da buna inandırmayı çok iyi bir laf kalabalığıyla, laf eveliyle başaran bir ekip Türkiye'yi yönetiyor 20 yıldır. Ve bu artık ekip olmaktan da çıktı. Bir kişi oldu.

Fakat 6 Şubat faciası 99'la yani Erdoğan'ın lügatındaki eski Türkiye ile 2023'ü yani yeni Türkiye'yi birbirine bağladı. Halbuki Erdoğan bu iki Türkiye'nin birbirinden kopuk olması üzerine oturtuyordu iktidar koltuğunu. Siyasetini tümüyle bunun üzerine kurmuştu. Kenan Evren'in siyaset diline benziyor. Onu da kitleler, Evren gitsin de 12 Eylül öncesine mi geri dönelim, yine mi kardeş kavgası başlasın diye başında tutardı. Kenan Evren de 100 binleri topladığı meydanlarda kendisinden önceki zor günleri abartarak anlatır, kitleleri kendi yönetimine razı ederdi. Hadi gelin bu sefer 40 yıl geriye gidelim. 1982 an esasında oylandığı 7 Kasım referandumundan 2 gün öncesine, Taksim meydanında Kenan Evren'in mitingine kulak verelim.

Ve eğer sevgili vatandaşlarım... ...hiçbiriniz o geçmiş... ...ateşli, kanlı... ...ölümlü, izdiraplı... ...üzüntü ve ümitsizliklerle dolu... ...can korkusu altında... ...ve memleket elden gidiyor çırpınışlarıyla... ...kendiniz, evlatlarınız... ...ananız, babanız... ...eviniz ve vatanınız için... ...endişe ve korkular içinde yaşadığınız o kara günleri...

Bir daha yaşamak istemiyorsunuz. Bunları yaratan sebepleri daima hatırlayınız. Kenan Evren yaşadığı günlerde sevilmeyen bir figür değildi. 7 Kasım 1982 anayasa referandumunda halkımızın %91.4'ü evet oyu kullanmıştı. O yüzden tarih defterini açmak gerekir diye düşünüyorum.

Kenan Evren'in iddiarı zorla kuruldu, darbeyle. Fakat Evren'e dönük halk teveccühünün nedeni, 1970'li yılların sonunda yaşanan iç savaş atmosferiydi ve Evren, halkın rızasını kendisinden önceki travmatik günlerle kendi dönemini karşılaştırarak aldı. Erdoğan'ın iktidarı ise rızayla kuruldu, sandıkla. Erdoğan'a dönük halk teveccühünün nedeni de 1999 depremiyle başlayan, 2001 Şubat kriziyle zirve yapan travmatik yıllardı. Erdoğan giderse 1999'a geri mi dönelim? 2001 krizini yeniden mi yaşayalım? Böyle deniyordu. Şimdi ise yıllardır ekonomik bir bunalımın içinden geçiyoruz.

Halk kitleleri devletin şişirilen gücüyle avınıyor, ekonomik krizin geçici olduğunu düşünüyordu. Derken 99 depreminden daha büyüğü de yaşandı. Ve 99'daki görüntülerin daha kötüsünü gözlüyoruz. Dolayısıyla iki Türkiye artık bir araya geldi. Halk için eskisi nerede bitiyor, yenisi nerede başlıyor belirsiz. Mutlaka politik farklılıklar var ama halk için belirsiz. Politik nutuklar ise artık kocaman bir boş gösteren. Sizin hayatınızda sadece

Mum vardı mum. Gaz lambası vardı gaz lambası. Biz ise bunu işte bu hale getirdik. 6 Şubat 2023 faciası iki Türkiye'yi bir araya getirdi. Eski ve yeni Türkiye. İkisinin de birbirinden beter olduğu, ikisinin de bu halkın endişelerini gidermediği ortada. Siyasetçiler öz eleştiri vermeye gönüllü olmazlar, şartlar onları öz eleştiri vermeye zorlar dedik. Aksi yönden önünüze bakamazsınız.

Erdoğan da öz eleştiri verecek. Yanlış anlamayın, bunu dikte etmiyorum. Verecek işte o kadar gibi ajitatif bir şey demiyorum. Vermek zorunda olduğu için verecek, bunu diyorum. Çünkü endişelerle dolu bu halkın rızasını almanın başka bir yolu yok. Ne diyeceksiniz 20 milyon İstanbulluya mesela? 2-3 müteahhit içeri atıp bu halkın evlerini güçlendirmeden, yeni kent planları oluşturmadan, uzun yıllı planlar ve hedefler belirlemeden yolunuza devam edemezsiniz.

Ya da etmeye kalkarsanız rakibiniz bu konuda ön alır. Allah aşkına düşünün, bir taraf diyor ki 20 yıldır her şey doğruydu, düzgündü, başımıza gelen de Allah'ın takdiriydi. Birkaç ay sonra oy istemeye kalkarken de depreme ilişkin hiçbir vadeniz olmayacak. Tek vadeniz harabeye dönmüş kentlerin yeniden yapılması olacak. Bazı şehirlerimizi yeni baştan inşa edecek, bazılarının yerinde ihyasının yollarını arayacağız. Yüz binlerce konutun altyapısı ve üst yapısıyla inşası anlamına gelen bu süreci kısa sürede tamamlayacağımıza inanıyoruz. Ben sizlerden bir yıl süre istiyorum. Harabe kentlere konutları yapıp hayatımıza devam mı edeceğiz? Sonra Marmara, Adana, Erzincan ve İzmir depremlerini beklemeye mi başlayacağız?

Bu halkı hafife almayın. Alanlar var görüyorum ama bu kadar hafife almayın. Böyle bir travmadan çıkmış hiçbir halk bu numarayı yutmaz. Son 20 yılda yaşadığımız hiçbir travma bu yaşadığımıza benzemiyor bakın. Bırakın son 20 yılı. 3 kuşak boyunca dede de torun da böyle bir şey daha önce yaşamadı. Ve bilim insanları bu halka diyor ki bitmedi, devamı gelecek. Hatta en kötüsünü daha yaşamadık, daha Marmara var diyorlar. Marmara bölgesinde

1999'dan sonra her an olmak kaydıyla önümüzdeki 30 yıl içinde deprem olma olasılığı yüzde 64'tür." dedi. Bu büyük bir olasılık. Yani yazı tura atsan bile yüzde 50'liyle atıyorsa bu yüzde 64.

30 yıl içinde olma olasılığı. Biz şimdi 23 yılı geçirdik. Şimdi siz düşünün ne durumdayız, neyi bekliyoruz. Tüm bunlar nedeniyle Erdoğan öz eleştiri verecek. Daha doğru ifadeyle vermek zorunda kalacak. Geride bırakılan 23 yılın neden boşa geçirildiği bu halka anlatılmak zorunda. Nedamet getirmek zorunda dolayısıyla iktidardakiler pişmanlık belirtileri göstermek zorundalar.

İlk hafta iktidarın kuyruğu dip tutması anlaşılabilirdi. Politik nedenleri vardı. Fakat bundan sonrası için bu, bu kadar kolay değil. Birkaç gün siyaset yapmayın diye diye adeta yalvarıldı. Bizi eleştirmeyin, eleştiri kaldıracak durumda değiliz demekti bu. Ama zaman geçtikçe öfke büyüyor. Öte yandan çok büyük bir güven krizi yaşıyoruz.

yaşadığımız eve, kente ve devlete güvenmiyoruz. Büyük utupları geçelim lütfen, böyle büyük milliyetçi utupları geçelim. Politik fanatiklerin endişelerini bir kenara bırakalım. Bugün Türkiye'nin herhangi bir ilinde iktidarın politik fanatiği olan bir kişiyi varsayalım. İstanbul'da, Adana'da, İzmir'de yaşadığı eve güveniyor mu? Kente veya devlete güveniyorum diyebiliyor mu?

Olası bir depremde ölmem, evim sağlamdır. Kentte mağdur olmam, altyapı sağlamdır. Enkazda kalırsam ölmem, devlete güveniyorum, beni kurtarır diyebiliyor mu? İşte yaşadığımız güven krizi budur. Seçim döneminde deprem gerçeğine ilişkin her vaat, 20 yıldır ne yaptın sorusuna çarpacak.

Muhtemelen seçim şekeri olarak dağıtılan EYT ve sosyal konut projeleri de rafa kalkacak. Bir önceki bölümde konumuz kaderdi. Kader oyununu oynadı ve Türkiye siyasetini altüst etti. Türkiye bir deprem ülkesi olduğu gerçeğiyle son derece acı biçimde yüzleşti. Bu yeni gerçeğin karşısında nedamet getirmeden oyun sağlanamaz. Çünkü halk sandığa bu sefer yaralar sarıldı mı sarılmadı mı diye gitmeyecek.

Gelecek depremde çocuğumu, annemi, babamı, sevgilimi enkaz altında bırakacak mıyım diye gidecek. Buna ilişkin herhangi bir söz verilmek zorunda. Bu da Erdoğan için öz eleştiri demek. Çünkü 20 yılda yapılması gerekenlerin yapılmadığı teşhir oldu. Makyaj döküldü, tel tel döküldüler. Üstelik 99 depremi bize büyük bir ders vermişken. Fakat, öz eleştirinin boyutu ve niteliği ne olacak? Bunu zaman gösterecek. Yani bu dik kuyruğun, ya zorla dik tutulduğunu ve toplumun çok sert şekilde baskı altına alındığını göreceğiz, ki bana kalırsa bu faydasız olur, ya da nedamet getirerek, pişmanlık belirtileri göstererek o dik kuyruk inecek. Öz eleştiri verilecek ve halkın konu sorununa ilişkin yeni vaatler salınacak.

ki bence bu da bana kalırsa siyaseten çözüm olmayacaktır. Her iki olasılıkta da sandığı tahmin etmek güç, böyle bir şoka maruz kalmış halkın tercihleri belirsizleşir. Bir de cari dönemde çok fazla manipülatör var, medya falan. Fakat gelecek dönemde bu manipülatörler olmayacak. İşte tarih mahkemesi de hükmünü o zaman verecek ve çok acımasız davranacak.

Bu bölümü hazırlarken 12 Şubat'ta beni arayıp, babamın sesi geliyor, winch lazım diyen kişiye durumu sordum. Dün gece Konya'dan kendi imkanlarıyla yani parasını vererek winch getirmişler ama winch yola çıktığında da artık ses kesilmiş. Sesimiz kesildi sevgili arkadaşlar. Bu iş parti meselesi değil, sesimiz kesiliyor. 10 yıllar boyunca unutmayacağımız bir sessizliğe gömüldük.

Tren topuyu PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölümde tünelin ucunda bir ışık görmenizi dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)