
4.394 kelime · ~22 dk okuma
Dünden daha iyi oldu iddia edilen bir günden herkese merhaba. Bu kaydı 10 Şubat 2023'te hazırlıyoruz. Son açıklanan verilere göre ölü sayısı 18.342, yaralı sayısı ise 74.242.
Kritik olduğu söylenen ilk 72 saat geride kaldı. Yüzüncü saatte geride bırakıyoruz. Bu anlardan sonra kurtulanlara mucize gözüyle bakacağız. Yakınlara hayatını kaybetmiş olanlara Allah'tan sabır dilerim. Biliyorum ateş düştüğü yeri yakıyor biliyorum ama hepimizin başı sağ olsun yine de. Ulusal bir travma yaşadığımızı düşünüyorum.
Bu bölümde konumuz kader olacak. İki nedenle. Hem coğrafya kaderdir sözü bu sıralar çok popüler. Biraz bunu tartışacağız. Hem de on binlerce kişinin ölümü ve korkunç bir ulusal travmanın sorumluluğu belli ki kadere yüklenmeye çalışılıyor. Ne suçu günahı var bu kaderin? Biraz da bunu konuşacağız. Kader deyince aklımıza hep geçmiş gelir de biraz da gelecektir kader. O yüzden daha çok bu bölümde geleceği konuşacağız. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Hangi bela geldi? Yangın, yel, sel, yıldırım vs. Darbe, ihtilal onlar değil mi? Bir okyanomiyi bozsa bütün milletimi affederler.
Bir bela geldiyse mutlaka biz o belayı daha yaratmadan önce o bir kitapta yazılmıştır. Başımıza gelen her şey yazılır. Bunu çok inkar ederler. İlayatçılar çok inkar eder. Mutezile mezhep inkar eder. Ehl-i sünnetin çok hassas olduğu ve ehl-i sünnetin farkının bariz olduğu konulardandır. Kullen yusribena illâ ve ketebe allâhu lenâ. Habibim söyle ki Allah'ın yazmadığı şey asla başımıza gelmeyecek. Ayet ketebe yazdı yani. Kader.
Senin sopa yemen, senin böyle kendine göre haddini bilmen için devamlı ensene indirilen tokat değildir. Allah kaderi niye takdir etti? Tevhid edesin, O'na kulluk edesin diye. Kader seni Allah'a götürür. Allahsızlığa götüren şeyin adı kaderi inkardır. Yani Allah sana bir müfedat çizdi. Yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki, biz sizi açlıkla, yoklukla, hastalıkla, emalla, evlatla imtihan edeceğiz buyuruyor. Biraz eksiltecek, bizi kulluğumuzu ölçecek. Şimdi kulluğumuzu gösterme vaktidir. Allah'ımıza karşı olan samimiyetimizi gösterme vaktidir. İsyandan uzak olma günün vaktidir.
1500 yıldır İslam aleminin üzerine düşündüğü, İslam'ın belki de felsefeyle en yakından bağ kurduğu kavram kader. İslam'ın ilk 600-700 yılında üzerinde belki de en çok fikir üremiş kavramdan bahsediyoruz. 12. yüzyılda İmam Gazali'den sonra İslam alemiyle felsefenin temasının kesilmesine rağmen hala büyük bir fikri tartışmanın döndüğü bir kavram kader. Çünkü kadere yüklediğiniz anlam çok karmaşık. Ne yapıyoruz?
insan iradesinin etrafına kaderle bir çerçeve çiziyoruz. Bu çerçeve nerede başlar, nerede biter? İnsanın iradesi ne kadar kendi elindedir? Sonuçta insan ömrü bir sınavdan ibaretse, insan nerelerden sorumludur gibi ucu bucağı olmayan bir konu hakkında haklı olarak 1500 yıldır düşünüyor Müslümanlar.
Yani İslam'ın sosyal hayatımıza rengini verdiği enteresan bir sözcükten bahsediyoruz kader derken. Bu arada İslami bir kavram olmakla beraber hemen hemen tüm dinler aynı motif işliyorlar. Çünkü mesele oldukça uhrevi, Tanrı'ya ilişkin bir mesele yani. Fakat bir de gündelik hayatımızda hiç bu derinliğe erişmeyecek şekilde de biz kullanırız kaderi. Kader oyununu oynadı deriz mesela. Şarkıları falan var. Orhan Gencebay'ın Kader diye diye. Muazzez Ersoy'un Kader diyemezsin sen kendin ettin gibi. Kaderi gündelik hayatta sıkça kullanırız da nasıl anlarız kaderi? Ne demektir yani kader bizim zihin dünyamızda? Böyle din bilginleri gibi çok derinlikli düşünmüyoruz elbette.
Onu da bir Müslüm Gürses şarkısıyla ifade edelim. Ne diyordu şarkıda? Yani halkın tasavvurunda kader dediğiniz şey Allah buyruğudur. dediği olduğuna göre bunu sorgulamak da kula düşmez. Dolayısıyla bu kadar uhrevi bir anlamının yanında bir de gündelik bir anlamı var kaderin. Nedir o? Türkçe'de yapacak bir şey yok demek için de kader deriz. Elbette bu davranışımızın da referansı İslam'dır. Peki Erdoğan kaderi hangi anlamıyla kullanıyor? Çünkü çok kullandı. Arabasının önünde onu durduran bir depremzede ile konuşması mikrofona şöyle yansıdı.
Olanlar hep oldu. Bunlar bizim kader planının içerisinde olan şeyler. Erdoğan ne demeye çalışıyor? Kader planı dediğine göre biraz uhrevi bir anlam katıyor. Yani sadece kader deyip geçmiyor. Kader planı diyor. Anlam katıyor yani. Ama yapacak bir şey yok anlamında yüklediğine göre biraz dünyevi. Erdoğan biliyorsunuz bunu hep yapıyor. Yapacak bir şey yok anlamında kullanılan kader planını daha önce de Amasya'daki maden faciasından sonra kullanmıştı. Daha bir yıl olmadı.
dalgasını geçebilir ama önemli değil. Biz kader planına inanmış insanlarız. Kader planına da inandığımız için bunun ne dünü, ne bugünü, ne yarını hiçbir zaman ne yapmayacaktır, olmayacaktır. Bunlar her zaman olacaktır, bunu da bilmemiz lazım. Bana göre İslami referansı çok az. Erdoğan'ın kullandığı kader kavramını biraz Müslüm Gürses'in şarkısındaki gibi kullanıyor. Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş, insan ölmezmiş. O halde bu ölümleri Tanrı istedi. Bunca çileyi Tanrı istedi diye çekiyoruz. Dolayısıyla ortada soruşturulması gereken pek bir şey yoktur.
Kader planına boyun eğip, yıkılan on kenti yeniden kalkındırmaya odaklanmak gerekir. Artık hesap mesap boşverin. Buradan hareketle, bunlar her zaman olacaktır bağlamıyla kullanıyor Erdoğan kaderi. Yani bu bizim fıtratımızda var, fıtrat ifadesini de zaten kaderle ilişkili kullanıyor. Bizim fıtratımızda var, her zaman olacaktır, olan oldu, bu işler kaderdir. Soma'da da fıtrat ifadesini benzer anlamda kullanmıştı. Bu işin fıtratında bu var, dolayısıyla bu fıtratın sahiplerinin de bir kaderi var demeye getirmişti.
Bunlar olağan şeylerdir. Bakın literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bu sadece madenlerde olur diye bir şey yok. Başka işlerde de olur. İş kazası. Burada da olur. Ve bunun yapısında, fıtratında bunlar var. Bu çok ama çok açık biçimde bir dinin mensuplarının tümünün temsiliyetini üstlenme çabası.
Yani kendisine Müslüman diyen herkesin temsilini tek bir elde toplamak. Buna Müslümanlar da razı bu arada. Yani Erdoğan bizim temsilimizi üstleniyor diyorlar. Müslümanlar derken tümü değil tabii ki ama İslamcıların en azından dikte ettiği ve başarılı olduğu bir toplumsal hal bu. Türkiye'de bir siyasa ideoloji olarak İslamcılığın ana motivasyonu hep buydu. Kendi ideolojik yorumlarını din adı altında tüm Müslüman kesimlere dayatmak ve kendi ideolojilerini
tüm Müslümanların kabul etmesini sağlamak. Ve kurdukları iktidarlarını da Müslümanların iktidarı olarak tanıttılar. İşin garibi, seküler yaşam tarzını benimseyen bazı çevrelerde de bu kabul edildi. Yani, İslamcılar Müslümanların temsilcisidir diyen çevreler oluştu, seküler çevreler.
Gerçek İslam bu değil diye çırpınan Müslümanlara karşı yani bu ablukayı reddeden Müslümanlara karşı hayır gerçek İslam bu dayatması biraz bu kabulün bir sonucu oldu. Hal böyle olunca politik olarak sıkışılan her noktada meseleyi dini çerçeveden açıklamak zorunda kaldılar. Bir ekonomik sorunun kitle iletişimi bile Allah'a havale edilerek çözülmeye çalışıldı. Hatırladınız mı? NAS vardı. Size bize ne oluyordu? Şunu bir defa bilmemiz lazım. Bu konuda
Nas ortada. Nas ortada olduğuna göre, sana bana ne oluyor? Yani din, Erdoğan'ın kendi seçmen kitlesinin bir motivasyonuna dönüştü yıllar içinde. Müslümanlığın bir gereği olarak Erdoğan'a destek olunmalıydı. Erdoğan böylece pek çok faciadan sonra meseleyi kader planı şeklinde yorumladı ve kendi muhaliflerinden tepki çekti. Bu tepkinin yalnızca muhalif kamuoyundan geldiğini gözlüyorduk ama
Bu 6 Şubat faciası tahmin ettiğimizden çok daha büyük bir olay bana kalırsa. Bu atmosferde geçmiş kabullerin pek çalışmayacağını düşünüyorum. Yani bu zamana kadar çalışan mekanizma bundan sonra çalışmayabilir. Hani derler ya, müzik değişti, dans da değişmeli diye. Erdoğan'ın arkasındaki halk desteği bir pamuk ipliğine bağlı hale gelirse, Erdoğan'ın İslami kavramları kullanmasına İslami çevrelerden de tepi gelmeye başlayacaktır. İslami kesimler de görebildiğim kadarıyla bu kader ifadesinin kullanılma biçiminden rahatsız olmaya başladılar. Yani İslami kesimleri de zan altında bırakan bir açıklama bu kader açıklaması.
9 Şubat akşamı ilahiyatçı Nihat Hatipoğlu, ATV'ye konuk olmuş ve bu kader meselesine ilişkin ilginç bir açıklama yapmış. Bu konudaki yönetmeliklere uymayan, yanlış hareket eden bilim adamlarını dinlemeyen, bakın şu anda bilim adamlarının, işin uzmanlarının sözü, bizim için dini bir emir gibidir. bu için uzmanlar, onları dinleyeceğiz. bundan sonraki süreçte onları dinlemek zorundayız. geçmiş olan süreçte dinlemediğimiz için başımıza felaket gelmişse bunu kaderle ifade etmeyeceğiz. kader bu değil. kader akıllı düşünmektir. tedbir almaktır.
akıldan daha büyük tedbir yok diyor sevgili peygamberimiz. hazreti peygamber devesini bağlamayıp mescide gelene soruyor deven nerede diyor. e allaha emanet ettim diyor. bağladın mı onu diyor. yo bağlamadım diyor. git bağla sonra allaha emanet et diyor. bizim kader anlayışımızda bu vardır. yani bütün tedbirleri alacağız. tedbirleri aldıktan sonra bize rağmen bir hadise olursa yapacak bir şey yok tabi. ama öncelikle bu binalar, bir yıllık binalar yıkılıyor.
Demek ki orada bir hile var, bir hurda var orada. Büyük fiyatlarla yapılmış olan yeni binalar, yeni binalar bir anda yıkılıyor. Bunun hesabını kime soracağız? Elbette ki bu işi yapanlara soracağız. Hem de öyle bir sormalıyız ki bir daha böyle şeye tevessül edemezsinler. Nihat Atepoğlu bölgenin insanı bu arada. Gaziantep'te görev yapıyor. Yani o bölgenin insanı olduktan sonra kader deyip geçmek o kadar kolay değil. Tepki de çeker kamuoyundan.
Seküler kesimlerde görebildiğim bir yanlış bakış açısı var. İslami kesimleri uzaktan seyrettikleri için hayat tarzlarına, bakış açılarına anlam veremiyorlar. Mesela Erdoğan'ın bu deprem meselesine kader dediği zaman Müslüman kamuoyunun hep bir ağızdan kader tabii dediğini zannediyoruz. Ama bu iş bu kadar kolay değil. Emin olun dindar kamuoyu da bunun kader deyip geçilecek bir olay olmadığını farkında. Kaderin de böyle bir boş gösteren olmadığını biliyorlar dedim zaten başında. 1500 yıldır üzerine düşünülen bir kavram bu kadar basit olamaz. Dolayısıyla Nihat Hatipoğlu'nun bu çıkışı aslında İslami kesimlerin tümünün üzerinde neredeyse uzlaştığı bir bakış açısı.
Yani Erdoğan'ın iletişim aparatı olarak İslam dini işlevselliğini kaybediyor. Daha küçük boy facialarda çalışıyordu bu mekanizma, görmezden geliniyordu. Ama bu facia öyle bir iki hafta konuşup geçeceğimiz dinsten değil. Arkadaşlar 99'un neredeyse aynısını Hatta çok daha sertini yaşıyoruz. Bu aynı zamanda tecrübeli olduğumuzu da gösteriyor. Yani yaşadık bunu çeyrek asır önce. Fakat tecrübe yalnızca toplumsal anlamda değil. Yani sadece bizim tecrübemiz değil bu. Kamu yönetimi anlamında da tecrübeliyiz ve o kamu yönetimi o kadar temiz değil. Bu dediğim şeyi biraz açmak isterim. Bu orası önemli çünkü. Bu bölümün de ana temel konusu bu olacak. Deprem bölgesi aylar boyunca büyük bir toplumsal dayanışma havzası haline gelecek.
Eğer bugün iktidarın kontrolü dışındaki çevrelerin dayanışma göstermesine izin verilirse, iktidar önümüzdeki haftalarda bölgede propaganda gücünün kırılacağından endişe ediyor. Türkiye Komünist Partisi'ni, halk evlerini sol partiye ile alalım mesela. Küçük bir grup ama son derece örgütlü ve vedakar bir grup. Tek bir noktaya odaklanıyorlar ve o noktanın temel ihtiyacını karşılıyorlar. Bölgede de çok ciddi sempati topluyorlar. An itibariyle yaptıkları inanılmaz işler var. Revir kuruyorlar, ilaç getiriyorlar, yemek organizasyonu çok kuvvetli. Çünkü normalde de ciddi bir örgütlülük içindeler bu insanlar. Yani bu olağanüstü hal döneminde örgütlenmediler.
Zaten örgütlülerdi. O yüzden sivil topluma ihtiyaç var. O yüzden devlet dışı güçlere de ihtiyaç var. Hal böyle olunca olağanüstü dönemlerde çok etkili çalışıyorlar çünkü bu insanlar. Türkiye komünist bahsettiğinizde Türkiye'ye sorsanız komünisttir, Allahsızdır, kitapsızdır, inançsızdır, vatan hainidir. Durun bakalım şu vatan hainlerine bakın neler yapıyorlar. Bunlar mı vatan hainleri? O vatanseverleri de görüyoruz.
Bunlar bölgedeki solcularımız. Diğer yandan da Haluk Levent ve Oğuzhan Uğur ekipleri var. Gerçekten çok büyük işler yapıyorlar. Her ikisi de zivil toplumun sosyal medya sorumlusu gibi çalışıyor. Gönüllü grupların organizasyonunu üstleniyorlar. Elbette AFAD'la da iletişim halindeler. Fakat...
iktidarı rahatsız etmeye başladılar. Dediğim nedenlerden dolayı. 99 depreminden biliyoruz bunu arkadaşlar. Yani tecrübeliyiz kamu yönetiminin ne yapacağından. Milyonlarca insan birkaç aylığına evsiz kalacak. Enkazların toplanması haftalar sürecek. Bu süre içinde ilk 10 gündür arama kurtarma faaliyetinin süresi. 10 günden sonra artık gündelik hayat işlemeye başlar ve bambaşka bir gündelik hayattır o. Peki ya ondan sonra?
İlk bir hafta ortaya çıkan aciziyet nedeniyle sivil toplumun gelişini engelleyemediler. Engellemeye çalıştılar ama olmadı. Çünkü hacz içinde kalmış insanlar. Sivil toplumun gelmesine ne diyeceksiniz? Fakat bir iki haftalık şok geçtikten sonra sivil toplumu göndermeleri gerekiyor. Hatta yolunu da yapmaya başladılar. Oğuzhan Uğur da bu konuda çok sinirli. İktidar medyası Haluk Levent ve Oğuzhan Uğur'a saldırıyor. PR yapıyorlar, takipçi kasıyorlar falan diyorlar onlar için.
Açıkçası ciddiye alınacak tipler olmadığı için bunları size dinletmeyeceğim ama Oğuzhan Uğur sitemkar, onu dinleteceğim. Ne PR'ı diyor ne takipçisi. Burada hepimiz takipçi kasmak için varız. TV24 ya da vesaire. Kanal 24 hangisiyse o ve diğer kanallar. Hepimiz burada takipçi için buradayız.
Oğuzhan Uğur da saldırıyı anlamaya çalışıyor. Böyle kötülük mü olur diye düşünüyor. Halbuki hayatın kendisi zaten böyle romantik değil. Zaten hayatın kendisi çok kötü. Halbuki devlet budur işte dedik ya. Devlet zor kullanma tekelidir ve bizdeki devlet de bu konuda çok tedirgindir. Bölgede sivil toplum, iktidarın en büyük rakibi olarak görülüyor. Nedeni ise belli. Arama-kurtarma faaliyetinden sonra sivil toplumun bölge halkıyla kurduğu temas, iktidar için tehlikeli olarak kavranıyor.
ve iktidar bu konuda çok endişeli. Tabii sadece sivil toplum değil, belediyeler de aynı şekilde. Muhalif belediyelerin bölgedeki varlığı da aynı nedenlerle rahatsızlık konusu oluyor. Şundan endişeliler, bugünün konusu değil bu. Diyorlar ki, iki hafta sonra biz bunları nasıl göndereceğiz? Buraya kamp kuracaklar, yemek dağıtacaklar, toplumla temas kuracaklar. Mesela Hatay Havalimanı'nın pistini Ankara Belediyesi tamir ediyor. Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Okta ise bu duruma şöyle tepki veriyor. Yok efendim, yardımların kabul görmediğiyle alakalı. Yok Hatay Havalimanı'ndaki biraz önceki söylediğim. Yok İskenderun'da bilmem ne geldi. Bizim şu belediyemiz gitti, oradaki yangını söndürdü. Bizim bu belediyemiz geldi, şuradaki havalimanını onardı. Siz kimsiniz ya? Siz kimsiniz? Ne olduğunuzu zannediyorsunuz siz? Tabii daha afetin dördüncü günündeki bu değil. Haftalar sonrasına ilişkin de fikir veriyor. Bir hazırlık bu. Siyasal iktidar bölgedeki kendi kontrolü dışında ürecek her tür dayanışma faaliyetini bölgeden uzaklaştırmak zorunda hissediyor kendisini. İlk başta bunu yapamadılar çünkü kilitlendiler. Cumhurbaşkanının dili de bunu gösteriyor. Mesela 99 depreminde TSK'nın varlığı gerçekten oldukça fonksiyoneldi. Yani gerçekten her enkazın başında bir mehmetçiğe dönüşmüştü iş.
Fakat bu depremde sahanın kontrolünün TSK'da olduğu görüntüsünü vermek istemedi iktidar. Birkaç bin asker sadece arama-kurtarma faaliyetinde görevlendirildi. Böyle teknik birlikler mesela sahaya indirilmedi. Tabii eleştirili konusu da oldu bu. Muharrem İnce Afet'in üçüncü gününde sahadan çağrı yaptı.
Kimse yok. Allah aşkına devleti yönetenlere sesleniyorum. Askeri kışlasından çıkarın. O asker kışlasından çıksın. Sokağa gelsin. Bugün olmayacaksa ne zaman gelecek? Yazık günah.
Yazık, günah. Fakat dedim ya, çatlak ses duyulsun istenmiyor. Erdoğan oldukça sinirli. Erdoğan'ın kitle iletişimini kapsayıcı olmaktan ziyade kontrolü kaybetme endişesi belirliyor. Muharrem İnce'ye ya da Asker Nerede sorularına şöyle cevap veriyor. Hatay'ımızda asker, jandarma, polis toplamda 21.200 personel görev ifade ediyor.
Bununla ilgili olarak da bazı haysiyetsiz, açık konuşuyorum, namussuz kişiler kampanya yaparak Hatay'da biz asker göremedik, biz jandarma göremedik, polis göremedik gibi yalan yanlış iftiralar atıyorlar. Bizim askerimiz şereflidir, jandarmamız şereflidir, polisimiz şereflidir ama bu şerefsizlerin ağzına biz onları meze yaptırmayız. Bunu da herkesin bilmesi lazım. Şimdi çok büyük bir facianın henüz şokunu atlatamadan da, henüz toplumsal travmalar nereye kadar varacak bu bile kestirilemezken bu kadar sert bir dil bence tarihe geçilecek. Fakat toplumun bu şoka vereceği reaksiyon henüz kendini göstermedi. Yani vaziyeti daha kavramış değiliz, daha şok aşamasındayız. Çok geniş bir mütabakatla iktidarın arkasına dizilebiliriz ya da tam tersi iktidarın arkasındaki toplum desteği geniş bir mütabakatla çözülebilir.
Bu noktada Erdoğan, sertliği tercih ederek bu çözülmenin önüne geçmeye çalışıyor. Başka bir çaresinin olduğunu da açıkçası zannetmiyorum. İlk üç günde farklı bir dil kurmalıydı. Toplumla şeffaf bir iletişim kurmalıydı. Durum budur, tablo budur. Herkesi dayanışmaya çağırıyorum. Bu hengame geçtikten sonra oturup konuşuruz. Bizim de hatalarımız olmuştur gibi bir dil kursaydı, ilk saatlerden itibaren yani bundan bahsediyorum. Belki farklı bir tabloyu konuşurduk. Fakat ilk saatlerden itibaren panik görüntüsü içindeler.
Her şeyi kontrol altında görüntüsü vermeye çalıştılar ama hakikat bu değildi. Hakikatin bu olmadığı ortaya çıktıkça sivil toplumun bölgedeki gücü arttı, meşruiyeti arttı ya da gücü demeyelim meşruiyeti arttı. Herkes sivil topluma daha bir sevgiyle, sempatiyle sarılır oldu. Dolayısıyla Erdoğan'ın kader planı ifadesini bir de bu çerçeveden ele almak gerekiyor. Sadece sorumluluğun yükleneceği böyle hesap vermekten uzak sorumsuz bir iktidar bahşetmiyor kader planı ifadesi. Aynı zamanda kendi kararlı takipçilerinin motivasyonunu da bu yolla sağlamaya çalışıyor Erdoğan. Kader bize oyununu oynadı ama kaderin üstünde de bir kader vardır. Sakın kader deme. Kaderin üstünde bir kader vardır.
Çünkü size ilginç gelebilir ama kararlı Erdoğan seçmenleri şu anda yaşanan şoka mı üzülsünler yoksa iktidarın politik pozisyonunun değişeceğine mi üzülsünler? Orada da başka travma yaşanıyor. O yüzden oranın da morale ihtiyacı var Erdoğan açısından. O yüzden bu kader lafı, kaderin üstünde kader vardır söylemi biraz da kendi seçmenlerine edilen laflar. Şunun altını çizelim. Bu facia tüm denklemin yeniden kurulmasına neden olacak.
Erdoğan iktidarı belki günlük siyasi hamlelerle inişi çıkışlı bir grafik yakalayabilir. Fakat bu facia tarihe şimdiden çok büyük ama çok büyük bir skandal olarak geçti bile. Bu artık kendisini belli etti. 99 depreminde de benzer bir şok yaşamıştık. Deprem, 12 Eylül'de kurulan, 28 Şubat'ta manevra yapan bir rejimin
tel tel nasıl döküldüğünü gözler önüne sermişti bize. 6 Şubat faciası da tam bir tekerrür hali olacak. Seçim falan değil mesele. Tarihe nasıl geçeceğinizle ilgilidir mesele ve çok daha hayatidir tarih mahkemesi. Çok daha büyük bir hadiseden bahsediyorum yani. Ve hikayenin bu nedenle sonunu izliyoruz artık.
seçimi kazanır mı kazanmaz mı gerçekten umurumda değil. Artık bu hikayenin sonuna gelindi. Açık açık başarısızlığın teşhir olduğu bir tablo var karşımızda. Bu hengame geçtikten sonra işte bunlar konuşulacak. Hatırlasanıza 3 ay önce bu topluma çöküp kapanıp tutunarak bu afetten kurtulabileceği anlatılıyordu. Vatandaşlarımızdan istirhamımız bize en fazla 1 dakika ayırsın.
Gerçekten aniden bir deprem olsa ben ne yaparım sorusunu kendilerine sorsunuz. Küçük bir hareketle çök kapan tutun hareketiyle kendilerini ve çevrelerini test etsinler. Daha bunların hatırlanacağı günler bile gelmedi. Durumu farkına varalım diye vurgulama ihtiyacı hissediyorum. Siyaseten altından kalkılabilecek bir enkaz değil bu. Çok büyük bir başarısızlık ve faturası sadece siyasi iktidara kesilmeyecek. Siyasi iktidar çok dar kalır. Bu deprem, siyasal iktidarın ideolojisi de dahil olmak üzere her şeyi sorgulatacak bu halka.
Beraber Atay'a gidelim Habertürk'ün canlı yayınını. Deprem tıpkı 99'da olduğu gibi 2023'te de rejimi yıpratıyor. Bu toplumun 99-2002 arasında yaşadığı travma emin olun toplumsal belleğimize çok acı biçimde kazındı. Son 6-7 yılı da böyle anacağız. Bu yüzden bu enkazdan toplumu razı ederek, konuşarak, nutuk atarak kalkamazsınız. Bir şoka maruz kaldık ve bu şokun etkilerini ancak zorla silebilirsiniz. Bunu en iyi Erdoğan biliyor.
O yüzden bu kadar sert konuşuyor. O yüzden afet bölgesi ilan etmek yerine bölgede o hal ilan ediyor. Twitter falan yasaklandı. Erdoğan, sertlik yalnızı politikalara tabanını hazırlıyor. Elbette nutuk dağıtacaksınız, bir savunma hattı kuracaksınız nutuklarınızla. Ama sadece nutuk etkili olmayacaktır. Gördüğüm kadarıyla atılan nutukların iki dayanağı var çünkü. Çok sağlam değil o dayanaklarda. Birincisi, çok ama çok büyük bir depremdi bu diyorlar. Dolayısıyla bu boyda bir afete hazırlıklı olamazdık. Yani biz sorumluluğu değiliz. Bu bakış açısını derinleştirmek istiyor. Çok büyük.
Elbette bu kadar büyük bir depremde yetişemediğimiz yerler olacaktır deniyor. Yani toplumun hoşgörüsüne güveniyor, yapacak bir şey yoktu edebiyatı kuruluyor. Bu kadar büyük, bütün dünyanın büyük olarak nitelendirdiği, bütün muhataplarımızın bizi arayıp dünyada gördüğümüz en büyük depremlerden birisi olarak nitelendirdikleri böyle bir depremde ve bu kadar yaygın 10 vilayeti etkileyen böyle bir depremde elbette ki bazen yetişmekle zorlandığımız ama ardından da yetiştiğimiz meseleler elbette ki olacaktır. Ama bunu istismar konusu yapmak, bundan bir siyasal çıkarım ortaya koymak, depremin ortaya koyduğu hasardan daha büyük bir hasardır. Deprem ne zaman olacağını bilmediğimiz, nasıl olacağını bilmediğimiz, ölçüsünü bilmediğimiz. Ama deprem hakikaten ortaya koyduğu hasarla hepimizi etkilemektedir. Ama öbür tarafta bir insanlık suçu işlenmektedir.
Ve bu ayıptır. İkinci savunma hattı da fedakarlık boyutunda. Bakanlarımız sakal uzatmaya başladılar bile maalesef. Kahramanlık hikayeleri de bu fedakarlığı besleyecektir. Bu noktada bu kahramanlık hikayelerinden pay kapma telaşı da başlayacaktır. 99 depreminde gördük ki toplumumuz kahramanlar yaratarak moral buluyor bu dönemlerde. Akut mesela, Nasuh Mahruki çok ciddi bir kahraman da 99 depreminde.
O dönemki iktidar da Akut'tan rahatsız olmuştu. Mesela dönemin MHP'li Sağlık Bakanı Osman Durmuş, Nassuh Mahruki'ye Ermeni diyerek sözüm ona hakaret ettiğini falan zannetmişti. Bunlar emin olun boşuna yapılmıyor. Bunu İktidar da farkında. Dolayısıyla arama-kurtarma faaliyetindeki kahramanlığı kimseyle paylaşmak istemeyeceklerdir. Herkes bir hafta, 10 gün sonrasını tasarlamaya başladı bile yani. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Biz cari dönemde yaşıyor olabiliriz ama siyaset mekanizması 10 günü, 20 günü planlamaya başladı. Habertürk'ten Mehmet Akif Ersoy'un konuya ilişkin çok ciddi bir iddiası oldu.
Bir de şunu söyleyeceğim, bunu çokça yerden duydum. O yüzden paylaşmak durumundayım. Üzülerek paylaşıyorum. Çok rahatsız olarak da paylaşıyorum. Ama diyorlar ki arama kurtarma yapıyoruz. Kazıyoruz, kazıyoruz, kazıyoruz. Tam kişiye ulaşıyoruz. Bir çocuğumuza mesela. Pat bir ekip geliyor ve diyor ki sizin işiniz bitti çekilin. Onu biz çıkaracağız. Nasıl yani? Ve çıkarıp kameraları çağırıyorlar, çıkarıyorlar falan. Ya bunlara gerek yok. Akif nasıl yani? Araba kurtarma çalışmaları arasında böyle bir rekabet ve ayak oyunu mu var? Hatta şu an beni izleyenler böyle yapıyorlar. Günün haberi de bu o zaman. Hatta şu an alkışlıyorlar beni. Tabii günün haberi. Şu an benim bunu söylediğim için alkışlıyorlar ve bunu çok fazla yerde duyduğum için paylaşmak zorundayım. Hangi gruplar arasında böyle bir şey oluyor? İyilikle yarışmak böyle bir şey değil. Bilmiyorum. Hiçbir önemi de yok benim için grubun, kimin yaptığını. Yapanlar yapmasınlar. Şimdi biz bu haldeyiz millet diye düşünüyor olabilir. Bunlar rahatsız edici gelebilir. Böyle bir dönemde bunları mı düşünüyorlar diyebilirsiniz. Bölgedeki hava da bu ama. Sivil toplum ile devletin arası büyük ölçüde iktidardan kaynaklanan nedenlerle giderek açılıyor. Bugün toplumsal meşruiyeti çok yüksek olduğu için sivil topluma ses edilmiyor ama yarın bu değişecek. Bunu da pek çaktırmadan yapmaya. toplumun gözüne sokmamaya çalışacaklar çünkü kirli bir ilişki bu. Mehmet Akif Ersoy'un bu yayını mesela Afas cephesinde tedirginlik yaratmış ve kendisine açıklama yapmışlar. Enkazdan çıkanları doktor görsün diye müdahale oluyoruz demişler. Halbuki sahadan gelen veriler biraz daha farklı olduğunu gösteriyor. Hakikat bu yani. Korkunç bir yıkım ve faturası iktidarın omuzlarında duruyor.
Fakat bu hakikati zorla değiştirmeye çalışacaktır siyasi iktidar. Zor aygıtını bundan sonra çok daha fazla göreceğiz toplumun karşısında. Bunların öncü işaretlerini kullanılan dil nedeniyle uyuruyoruz. Fakat din, yeni dönemde etkili bir araç olabilir mi emin değilim. Çünkü deprem bölgesi büyük ölçüde dindar insanlarımızın yaşadığı bir bölge.
Bu tip bir başarısızlık dini değerlerin de maalesef rafa kaldırılmasına neden oluyor. Değerler rafa kalmıyor belki ama titizliğimiz azalıyor dini değerler konusunda. Bölgedeki mesela en büyük sorunlardan biri defin işlemleri. İnsanlar yakınlarının cenazelerini bölgenin bushanelerinde korumaya çalışıyorlar. Şimdi...
Hal böyleyken İslami usuller büyük oranda esnemek zorunda kalıyor. Bölge halkının da travmaları böylece şiddetleniyor. Süleyman Soylu da 9 Şubat'taki açıklamasında bu konuya ilişkin bana kalırsa büyük konuşuyor. Bu operasyonda sahada olduğumuz için vatandaşımıza bu bilgiyi vermek zaruretindeyiz. Mezarlar kazılıyor, yıkamalar yapılıyor, kimliklendirme yapılıyor. Adli tıp uzmanıyla, aynı zamanda başsavcıyla veya başsavcının görevlendirdiği savcılarla bizim kriminal ekiplerimiz parmak izlerini alıyorlar. Kimliklendirilenler ve sahipliler aynı zamanda
Yakın zamanda ölü sayısındaki artışın hızlı biçimde arttığını gözleyeceğiz. Cenazeler günlerdir göçük altında. Dolayısıyla defin işlemlerinde titizliğin rafa kalkma ihtimali de var. Bu konuyu çok detaylandırmak istemiyorum ama bölge halkının travmaları daha yeni başlıyor. Bunu 99'da gördük. Bu tecrübeyle aktarıyorum.
Böyle şokların ardından din sosyal anlamda ya da psikolojik anlamda yardımcı olabiliyor. Mesela Düzce. Düzce'de depremden sonra sosyal dindarlık, sosyal muhafazakarlık çok ser şekilde arttı. 99'da dini referansların sosyal hayatta bu kadar etkili olmadığı bir toplumsal yapımız vardı.
Hatta o yıllardan meşhur bir görüntü hafızalardadır. 7.4 yetmedi mi diye pankartlar taşıyordu İslamcılar. Yani diyorlardı ki 28 Şubat nedeniyle Allah'ın bir cezasını yaşadığımız anlatılıyordu bize.
Mesela şöyle bir tevatür gelişmişti. Büyük geniş halk kesimlerinde Gölcük Ordu evinde asker 17 Ağustos'ta Kur'an yakmış. O yüzden bu deprem yaşanmış. Buna benzer dedikodular yaygınlaştırılıyordu. Çünkü böyle dönemlerde toplumlar biz nerede hata ettik sorusuyla daha cesur biçimde yüzleşiyor. 28 Şubat rejimi biraz da bu bağlamıyla sorgulanmıştı 99'da.
Layıklık layıklık alın size layıklık gibi bir durum. Fakat 2002'den bu yana dini siyaset konusu haline getirmiş bir iktidarla karşı karşıyayız. O halde şimdi de bu sorgulanacak. İlahiyatçı Talha Hakan Alp'in 140 yıl önce verdiği demeci dinleyelim.
İnsanlar inancın bu kadar ideolojik olduğu bir dönemde yaşamıyordu. Evet İslamcılar vardı ama bu kadar güçlü bir kamusal karşılığı yoktu. Bu bakımdan tek tük depremle ilgili bu Allah'ın bir cezasıdır, işte ayaklarımızı denk alalım, tövbe edelim şeklinde açıklamalar bazı hocalardan yapıldı bunu biliyorum. Fakat bunlar toplumda çok geniş bir yankı bırakmamıştı. Ama son dönemde dini, politik söylemler, özellikle toplumun sekülerler ve dindarlar şeklinde, muhafazakarlar ve sekülerler şeklinde, milliyetçiler ve ötekiler şeklinde... ...öyle derin yarıtlar oluşturularak, çok radikal biçimde kutuplaştırılması ile birlikte... ...artık dini söylemler biraz daha etkin, biraz daha yankı yağdırıcı ikilik kazanıyor. Bugün de benzer bir eğilim gözleyeceğiz fakat tersinden gözleme olasılığı hayli fazla. Yani topyekün İslamcı siyasetin sorgulanacağı, hatta dindar insanların ilk kez bu ölçekte iktidarla arasının açılacağı bir tabloyla karşı karşıya kalabiliriz. Bölgede sivil toplumun varlığı bu eğilimi besleyecektir. Bu nedenle Haluk Levent, Oğuzhan Uğur, bölgedeki sol hareketler, sendikalar, muhalif belediyeler iktidar tarafından tehdit olarak görülüyor. 99'da da böyle görülmüştü.
Ayşe Çavdar, 99 depreminden sonraki sivil toplum faaliyetiyle devlet arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmış medyaskopta. 99'dan devlet şöyle yapmış, devlet hiçbir şey yapamıyor, yapana da mali olmuyor. Bu kadar. Biz de gittik yaptık orada bir şeyler elimizden geldiğince. Sonra baktı ki bu işçi bir bindi iki hafta sonra falan aklı başına sonradan geldi. Baktı ki işçi bir bindi ya bunları aldılar yürüyorlar hani devlet enkazın altında kaldı. Oradan bir sivil toplum çıkıyor. Sonra bir mekanizmat duvar gelip çadır kendinin etrafına diken diken çevirdi. Çevre köylerden gelip gelen yardımlardan, erzaklardan almasınlar diye. Ya o erzak oraya niye gelmişti ki?
Önümüzdeki haftalarda deprem bölgesi son derece kritik önemde olacak. Eğer deprem bölgesinde iktidar kontrolü kaybederse bu onun ideolojik referanslarına da darbe vuracaktır. Fatura sadece siyasilere değil, o siyasilerin ideolojilerine de kesilecektir. Ortada çok büyük bir başarısızlık var ve bu başarısızlığın faturasını ödemek kimsenin gönüllü olacağı bir iş değil. Dolayısıyla gerilimin tırmandığını gözleyeceğiz. İktidar sertlikle bu işten kurtulmak isteyecektir. Tabii kaderi bunca boyutuyla ele alıp, coğrafya kader midir diye de sormadan edemiyor insan.
Bu tartışmaya hiç girmeyi düşünmüyorum ama bu soruya boyut kazandırabiliriz bence. Coğrafya hangi bağlamıyla kaderdir? Bence bilimsel bağlamıyla kaderdir. Jeolojik olarak, coğrafi olarak kaderdir. Bizim kaderimizdir yani dünyanın en sert deprem kuşaklarının birinde yaşamak.
Ancak bu boyutuyla ölüm kader midir? 100 bine yakın insanın öldüğü düşünülüyor. Böyle bir bilanço bizim kaderimiz miydi? Ya da önümüzde duran Marmara depremi gerçeği kaderimiz mi olacak? Biliyoruz ki İstanbul'da 60 bin bina olası bir depremde çökecek. Bu binaların hangisi olduğu biliniyor. Fakat bakın bu felakette 6444 binanın çöktüğü söyleniyor. Daha mahalleler köylere falan girilmemiş ama. İstanbul'da nüfus yoğunluğu bölgenin 50 katı. 7'nin üzerindeki bir depremde 6 Şubat'takinin 10 katı binanın çökeceği öngörülüyor İstanbul'da. Bu binaların onarılması halinde depremin yıkıcı sonuçları çok ama çok hafifleyecek. Eğer onur olmazsa korkunç bir tabloyla karşılaşacağız.
Altyapının yeniden onarılmasının, depreme hazır hale getirilmesinin önemini 23 yıldır biliyoruz. 99'dan beri biliyoruz. O gün geldiğinde de kader mi diyeceğiz? Ya bu elbette kader değil. Halk da yaşamak için değişmek zorunda. Ve emin olun değişeceğiz. Olumlu yönde olacak bu değişim hem de.
Bu yüzden bu coğraf ve kaderdir laflarına prim vermemek gerekir. Değişiyoruz. Değişmek zorundayız. Şapkamızı önümüze koyup nerede hata ediyoruz diye düşünmek zorundayız. Ve bundan muhalifler de azade değil, sadece iktidar seçmeni için söylemiyorum, komple düşünmek zorundayız. Ve emin olun bu öyle bir şok ki düşüneceğiz. Her şey ama her şey değişecek. Türkiye 21. yüzyıla bir depremin dizayn ettiği toplumsal yapıyla girdi.
Cumhuriyet'te ikinci yüzyılına yine bir depremin dizayn ettiği toplumsallıkla gireceğiz. Düşüneceğiz. Geçmiş 20 yıl bir geçiş dönemi olarak kavranacak. Ve düşüneceğiz. Çünkü yapayalnız bırakıldığında düşünür insan. Yapayalnız bırakıldık. Öksüz yetim hissediyoruz. Biz de düşüneceğiz kaderimiz hakkında. Aslında insanın aradığı her şey, her şekil, her suret düşünceden meydana gelir.
Gönle gamdan bir peygamber gelince... ...ötelerden Cebrail gönle iner. Düşünce Meryem gibi... ...yüzlerce İsa'ya gebe kalır. Gecenin gizlediği hakikat nedir? Bu tepeden tırnağa kana bulanmış gök kubbeden yağan nedir?
Kendi ciğerinden akan kan mıdır? Peki kader nedir? O kanı durdurmak mı? Yoksa o kanla boğulmak mıdır? Tren Topi'yi Pod B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar romantizmin iyimserliğine aldanmamanızı dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.