
2.810 kelime · ~14 dk okuma
İnsanların birbirine nasılsın diye sormaya utandığı, akşam sıcak yatağında uyurken kendisini suçlu hissettiği bir günden herkese merhaba. Bu kaydı 8 Şubat'ta hazırlıyoruz ve kayda aldığımız saatlerde hayatını kaybedenlerin sayısı 8574, yaralı sayısı 49131, yıkılan bina sayısı ise 6444 olarak açıklandı. Herkesin aklındaki soruyu bu bölümde cevaplamaya çalışacağız. Nerede bu devlet?
Bu soruyu birkaç bağlamayla ele alacağız. Nerede sorusuna boyut kazandıracağız? Fiziken nerede olduğu belli de devletin aklı nerede? Bu krizden nasıl bir yolla çıkmayı düşünüyor? Yolu, yöntemi ne? Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım. Su yok ya. Haluk Levent'in arabasındaki suya saldırdı insanlar. Kapıyı açtık. Arabada 2-3 tane su vardı. Onun dışına atladı insanlar. Ya su diye.
var, winch var, operatör yok. Operatör var, winch yok. Yani evet çok fazla imkan seferber edilmiş durumda fakat maalesef koordinasyonda bir sıkıntı var. Bunu bizzat sıfır noktasında bunu görmüş bile olarak söylüyor. Koordinasyon yok. Böyle bir durum saçması maalesef. herkese isyan ediyorum. Yığılmış her şey. Ya gelin Karhamanmaraş yıkılmış, kıyamet kopmuş. Ne yapacaklarını bilmiyor ya. Böyle bir şey yok. Devletin o sıcak elleri nerede? Nerede kardeşim? Beşli çetelere vereceklerinize. Nerede? Nerede? Geçenler buradaydı zaten. Ben yetkililer buradaki çalışan arkadaşlarla konuştum. Yalvardım ne zaman, neden çalışılmasın?
Dedikleri şey sadece bizi ABAD yönlendirebilir. Onların dışında hareket edemeyiz. Neyi bekliyoruz? Milletleri toplamayı mı bekliyoruz? Neyi bekliyoruz Allah aşkına? Cumhurbaşkanımız, İçişleri Bakanımız. Devlet tüm imkanlarıyla başta AFAD olmak üzere, AFAD'ın koordinesinde bu çalışmalarını belediyelerle birlikte yürütmektedir. Bazı yerlerde ilk etapta havaalanlarında sıkıntılarımız oldu, yollarda sıkıntılarımız oldu ama bugün daha rahatız, yarın daha rahat olacağız, daha sonra inanıyorum ki daha rahat olacağız.
6 Şubat'ta sabaha karşı 4.17'den bu yana 60 saat geçti. Bu yayınları tarihe not düşmek için yapıyoruz. Çünkü saatlerdir bir freak show yaşıyoruz. Freak, ucube demek. Bu yüzden freak show ifadesi Türkçe'ye ucube gösterisi olarak çevrilebilir. Nedir bu derseniz, 1940'lı yıllarda ABD'de üremiş bir mizah anlayışından bahsediyorum. Engelli insanlarla dalga geçilen, İnsani duygulara aşınmış bir komiklik gösterisi bu. Kolu olmayan bir kişinin önüne kola şişesi koyup içmesini izleyip beceremeyince gülmek gibi. Böyle bir gösteride bulunsanız, eğer normal bir zihin dünyanız varsa rahatsız olursunuz. O yüzden freak show ifadesi, normal zihinleri rahatsız eden bir atmosferi tarif etmek için kullanılan bir deyim yani.
Zihniniz bulunduğunuz zaman ve mekan tarafından manipüle edilmişse bu freak showlar sizi rahatsız etmez. Nitekim yıllarca, milyonlarca insan bu showlara güldü. Gerçekti yani freak showlar bundan yıllar önce. Türkiye'de saatlerdir bir freak show yaşıyoruz. 7.7'lik deprem zamanı da mekanı da alt üst etti ve zihnimiz manipüle oldu. Bu kayıtları da şahsen bu motivasyonla hazırlıyorum. Bu freak show bir tip.
Zihnimiz normale döndüğünde yaşadığımız şeyin farkına varalım diye. Örnek mi istiyorsunuz? Alın size Sanayi Bakanı Mustafa Varank. Uşak'taki üreticilerimiz 1 milyona yakın battaniyeyi şu anda bu bölgeye gönderiyorlar. Bir kısmı ulaştı, bir kısmı şu anda yolda. Bu da aslında Türkiye'nin üreten bir ülke olduğunun da göstergesi. Elbette ciğerimiz yanıyor, kayıplarımız bizi çok üzüyor.
Biz tekrar kayıplarımıza Allah'tan rahmet diliyoruz ama üretim tarafında tabii ki Türkiye'yi üreterek büyüyen bir ülke olma yolunda desteklemeye hükümet olarak devam edeceğiz. Şu anda bölgede sanayi anlamında bir sıkıntı yok. İnşallah bu şekilde devam eder. Kayda geçelim. Depremin ardından 45 saat geçtikten sonra sanayi bakanının yaptığı konuşmayı dinlediniz. Geleceğe not düşsün diye söylüyorum. Bakan bu konuşmayı yaparken enkaz altında kaç kişinin olduğunu dahi bilmiyoruz.
Ölü sayısını hesaplayabilecek miyiz emin değiliz. İnsanların önemli bir kısmı iki günü aşkın süredir tek bir devlet yetkilisini görebilmiş değil enkazın başında. Bakan, battaniyelerin yerli üretim olduğunu, acımızın büyük olduğunu ama Türkiye'nin de bir üretim ülkesi olduğunu anlatıyor. Allah razı olsun ama Frick Show'u izleyen insanların duygusu bu. Buna sevinmek, buna sevinmek ancak Frick Show'u izleyenlerin gülceği gibi bir şey.
Bu kadar mı hakikatten uzaklaştınız, bu kadar mı insani duygularınızı kaybettiniz demesi lazım normal bir zihnin. Bakın Sanayi Bakanı bunları söylediğinde bırakın ölü sayısını, yıkılan bina sayısı bile tam olarak tespit edilememişti. Bir örnek daha. 7 Şubat'ta depremin ardından 30 küsur saat geçtikten sonra AFAD Başkanı Yunus Sezer'e gazeteciler, ulaşılamayan bölge var mı diye soruyor. Cevabı dinleyelim.
Şu anda ulaşılamayan bölgeniz yok. Ulaşılamayan bölgeniz yok. Ama sürekli arma kurtarma birlikleriyle takviyelerimiz devam ediyor. Ulaşanlar var. Ulaşanlara takviye birliklerimiz de bir şekilde hem karayoluyla hem de havayoluyla devam ediyor. AFAD başkanı kuyruğu dik tutacak diye milyonlarca insan ulaşılamayan bölge yok zannetti.
Her enkazın başında AFAD yetkilileri varmış gibi davranıyordu AFAD başkanı. Hemen herkes bu açıklamanın gerçeği yansıtmadığını çok şükür farkındaydı da bölgeye gönüllüler gitmeye devam etti. Zaten nasıl ulaşılabilirdi ki? Binlerce bina göçmüş, binlerce. Hatay'ın yarısı yıkılmış. Hangi arama-kurtarma faaliyeti bu kadar enkazın altından kalkabilir? Bir örnek vereyim. İBB'nin raporuna göre Marmara depremi İstanbul'da 60 bin binanın çökmesi neden olacak. Şimdi hayal kuralım, ne yapacağız o gün?
60 binaya 100'er personel koymaya kalksanız 6 milyon insan yapar. Biz 6 milyon insanı arama kurtarma ekibi diye bir kenarda besleyecek miyiz? Nasıl duracak onun insanlar? Her birine bir vinç mi bulacağız? Kepçe mi bulacağız? Çözüm çok açık. O binalar yıkılmayacaktı. Allah kahretsin ki yıkıldılar. Yıkılmayabilirlerdi ama yıkıldılar. Afat Başkanı ise insanın aklıyla dalga geçercesine, ''Ulaşılamayan bölge yok.'' diyordu.
Acaba ulaşmakla neyi kastediyordu? Bu açıklamalar insanların bölgeye gönüllü olarak gitmesini engelliyor. Sosyal medyadaki mesaj kutum, bölgede gönüllü ihtiyacı var mı sorularıyla dolu. Bence var. Çok sayıda gönüllüye ihtiyaç var hem de. Ama AFAD'a göre her şey kontrol altında. Peki ya hakikat ne?
Bir tane Allah'ın kulu yok. Nerede bu hükümet? Nerede bu Recep Tayyip Erdoğan? Nerede? Nerede? Hani? Bekliyoruz kardeşim. Bekliyoruz. Devleti bekliyorum ben. 30 yılımı verdim. Sırası benimle. 30 yıldır bu ülkeyi öğretmen olarak hizmet ediyorum. Bir gün izledim bu devletin yanından. Bir gün. Biz 48 saattir şurada 48 bin defa ölüyoruz. Nerede devlet? Kimse gelmedi.
Kimse dünden beri buraya devletle ilgili kimse gelip hanımefendi ne yapıyorsunuz demediler. Demedi. Hani milletvekilimiz? Hani bakanımız? Hani cumhurbaşkanımız nerede? Ben Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşı olarak ben bunu hak etmedim.
Ben devletimi yanımda istiyorum. Burası Kalealtı, Gaziantep'in merkezi, göbeği. Bugün burada devlet yok, zabıta yok, polis yok, AFAD yok, Ümke yok. Vali'nin öndeki polis bile validen haberim yok diyor. Hiç kimse yok. Devlet nerede? Bu gece burada devlet yok. Nerede bu devlet? Çıksın gelsin.
Nerede bu devlet sorusunun 8 Şubat itibariyle tek bir cevabı var. Devlet, kuyruğu dik tutmakla meşgul. Faciha'nın boyutunu 6 Şubat sabahından beri biliyor ama karizması çizilsin istemiyor. Çünkü o çizik karizma üzerine çok büyük laflar edildi. 17 Ağustos depreminin yarattığı travma üzerine bir iktidar inşa etmişlerdi.
İtidarın propaganda aparatları her fırsatta 17 Ağustos 1999 günü Bülent Ecevit'in TRT mikrofonlarına söylediklerini alaya aldı. Devlet aciz içinde. Bugün çok şükür o günleri geride bıraktık demeye çalışıyorlardı yıllardır. Halbuki 17 Ağustos felaketiyle dalga geçiyorlardı ama farkında değillerdi. Çünkü bir freak show gösterisinin özneleriydi bunlar.
Gülent Ecevit'in 17 Ağustos günü Sakarya'da TRT'ye verdiği demeci beraber dinleyelim. Çünkü iki ayrı devlet diliyle karşılaşacağız bu bölümde. Bütün devlet kuruluşlarına sesleniyorum, ilgili devlet kuruluşlarına. Çünkü şurada bulunduğum yerden telefonla Ankara'ya gereken direktifleri verebilme olanağım yok. Acı da olsa bu gerçeği bilmek zorundayız. Onun için bütün devlet kuruluşlarını derhal bunlara çözüm bulmaya çağırıyorum. Zayiat çok büyük. 17 Ağustos'tan sonra bölgeyle Ankara'nın ulaşımı kesilmişti. Aradan çeyrek asır geçti. Dünya büyük bir iletişim devrimi yaşadı.
Ama bugün de bölgeyle internet bağlantısı sorunlu, telefonla iletişim kurmak ise hayli zor. İkinci Büyük Deprem'in yaşandığı ve neredeyse haritadan silinen Elbistan'dan canlı yayın yapılamıyor. Hatay kan ağlıyor. Hatay'ın Samandağ gibi bazı ilçelerinde kurtarma çalışmaları hala başlamamış durumda.
Hakikat ağır mı gelir diye düşünüyorum o yüzden söylemekten endişeliyim ama insanlar göçük altındaki yakınlarının seslerini dinleye dinleye geçirdiler son 48 saatlerini. O sesler de artık kesildi ya da kesilmeye başlıyor. Önceki gün mesaj kutuma yardım çağrısı yapmamı isteyen bir genç saatler önce artık paylaşmasanız da olur sesler kesildi ihtiyaç olan bölgelere odaklanılsın diye mesaj atmış bana. Ama Bülent Ecevit'in yaptığı açıklamayı yapamadılar. Halbuki Ecevit'in o gün yaptığı açıklama tüm toplumun vaziyeti farkına varıp seferber olmasını sağlamıştı. Ecevit'i övmek derdinde değilim. 17 Ağustos depremi devletin ve rejimin nasıl tel tel döküldüğünü göstermişti bize. Ama Ecevit'in başbakanın olmasının ardından da bir yıl bile geçmemişti deprem olduğunda. Dolayısıyla bir siyasetçi olarak bu açıklamayı daha rahat yapabilmişti. Çünkü sorumluluk zaten Ecevit'te değildi. Öyle düşünülüyordu.
Bugün ise 20 yılı geride bırakmış bir iktidarla karşı karşıyayız. Her şeyin düzgün olduğunu, sorunsuz işlediğini anlatmak zorundalar. O yüzden Ecevit gibi yapamıyorlar. Aksi durumda bu zamana kadar ne yaptığınız sorusuyla baş başa kalacakları için gerçeği itiraf edemiyorlar.
Bu nedenle kuyruğu dik tutuyorlar, dik tutmak zorundalar. Fakat bu tavırları bölgeyle kurulan dayanışma ağına zarar veriyor. Bölgeyle kurulan iletişim ise büyük oranda sosyal medyadan ilerliyor. Sosyal medya son derece etkili ve muazzam fırsatlar sunuyor ama Bana kalırsa bir sorunu da beraberinde getiriyor. İnsanlar sosyal medya paylaşımları yoluyla ellerinden geleni yaptıklarını düşünüyor olabilirler. Gazeteci Ruşen Çakır bana kalırsa son derece önemli bir kıyas yapmış. Marmara depreminde bugünkü gibi sosyal medya olsaydı, o kadar etkili bir sivil toplum olmayabilirdi. Sosyal medyanın sağladığı bir takım imkanlar var, örgütlenmeyi kolaylaştırması vs. var ama Marmara depremindeki o kendiliğindencilik çok muazzam bir şeydi. Şimdi şöyle bir şey oluyor, birçok insan kendini sosyal medyada ifade ettiği için yapması gerektiğini yaptığını düşünüyor olabilir. Şimdi 17 Ağustos 1999'da karşılaştığımız tablodan belki de daha ağır bir tabloyla karşı karşıyayız. Ama devleti idare eden güçler, görüntüye zarar vermemek adına hareket ediyor. Tüm Türkiye'nin kalbi belki deprem bölgesinde atıyor ama 17 Ağustos'ta gördüğümüze benzer bir gönüllü halk hareketinin bölgeye gittiğini göremiyoruz.
Birçok nedeni var bunun. Her şeyden önce Türkiye'de bir sivil toplum var mı diye sormak gerekir. Sivil toplumun yıllardır baskı altında olması halk kitlelerinin organizasyonunu zorlaştırıyor. Zaten bu yüzden sadece AFAD olsun isteniyor. Sadece AFAD. Halbuki böyle bir faciayla tek başına AFAD'ın mücadele etmesi imkansız. Buna karşın sivil toplumdan da açık açık yardım istemiyorlar.
Sosyal medyanın da etkili olduğunu söyledim. İnsanlar yardıma muhtaç kişileri sosyal medyada paylaşarak görevlerini yerine getiriyor, muş gibi davranıyor olabilirler. Öte yandan iş güç de devam ediyor biliyorsunuz. Gönüllü olanlara bir mesai izni çıkarılmış değil. Yani çalışıyor İstanbul'da kişi, gönüllü olmak istiyor ama patron izin vermiyor. Yani işi gücü olan insanlar için gönüllü olmayı teşvik edecek bir düzenleme de yok.
Zaten devletin iletişimine göre ihtiyaç da yok. Her şey kontrol altında. Ya öyle bir dille karşı karşıyayız ki neredeyse yardıma ihtiyaç yok. Ha deniyor illa yardım göndermek isterseniz şu hesaplarımız var, şu kanallarımız var falan. Peki hakikat ne? Habertürk'ten Mehmet Akif Ersoy, Hatay'da depremden bir gün sonrasını şöyle anlatmış.
Elektrik yok şehirde hala. Tamamen hayalet kenti Hatay. Hiç kimse yoktu sokakta. Hiç ışık yoktu. Dolayısıyla böyle önüme telefonumun ışığını yakarak yollardan yürüdüm. İki tarafında yıkılmış binalar var. Önce gerçek olamaz dedim. Baktım ses duyuyorum binaların arasından böyle. Bağıran, sessizce bağıran, çok bitkin bağıran insanlar var. Ayaklarımın böyle ucuna basarak önce dedim ki gideyim sesleneyim, bir şey söyleyeyim. Hani buradayız, yardım edeceğiz diyeyim. Ya ne sağımda, ne solumda, ne önümde, ne arkamda. İki kilometre boyunca hiç kimse yok. İnsan yok yani. O caddede benden başka insan yok. Arama, kurtarma, yardım ekibi falan, araba hiçbir şey demiyorum yani. Valizim elinde tek başıma yürüyorum. Dedim ki burada böyle bir şey söylersem hani hiçbir şey yapamayacağım. Bu
hakikati hepimiz farkındayız ama devlet kurumları kuyruğu dik tutma telaşında demişti. Mehmet Akif Ersoy'un Hatay sokaklarında utanarak yürüdüğü dakikalarda AFAD Başkanı Yunus Sözen, ulaşılamayan bölge yok diyordu. 7 Şubat akşamı Kızılay Başkanı Kerem Kınık bu açıklamayı pekiştirdi. Kızılay Başkanı, enkazların tamamına ulaşıldığını söylüyor. Depremde yıkılan binaların yüzde kaçına ulaşabildik aşağı yukarı şu dakika itibariyle?
Tamamına ulaşıldı. Yani tespit yapıldı, canlı kontrolü yapıldı, arama kurtarma planlaması yapıldı. Çok büyük oranında da arama kurtarma bir kısmı tamamlandı, diğerlerine geçildi. Yani şu an ulaşılamayan bir nokta yok. Tabii bu açıklama karşısında stüdyo dehşete düşüyor. Nasıl olur? Daha biraz önce bölgeden yayın yapılmış, insanlar enkazın başında çaresiz beklerken enkazların tamamına ulaşıldı ne demek? Hem de Kızılay Başkanı söylüyor bunu. Haliyle Kübra Parda bu soruyu Kızılay Başkanı'na yöneltiyor.
Ama bize öyle bilgiler gelmiyor. Herhalde az önce yayında bile muhabiri arkadaşlarımız hiç çalışmanın başlamadığı enkazlardan yayın yaptılar. Şimdi anlaşıldı. Ulaştık dediği şu adamın tespit yapılmış yani, yıkıldığını tespit etmişler.
Kızılay başkanı buna ulaştık diyor. Allah kahretsin ne diyelim. Yıkıldığı tespit edilmiş ve bunu ulaşılamayan enkaz yok diye duyuruyorsunuz. Ayıp değil mi Allah aşkına? Kübra Apar sormasaydı ne diyecektiniz? Eksikleri gedikleri söylemek, durumu teşhir etmek, hatta en basit gazetecilik faaliyeti bile siyaset yapmak olarak kavranıyor.
Bölgeden gelen haberlere yalan damgası yapıştırılıyor ve her şeyin kontrol altında olduğu mesajı tüm topluma dayatılıyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın depremden 35 saat sonra yaptığı konuşması da buraya işaret ediyor. Devlet ve millet el ele vermiş. Bu tarihi felaketin üstesinden gelmeye çalışırken yalan haberler ...ve çarpıtmalarla insanımızı birbirine düşürmeye... ...niyetlenenleri yakından takip ediyoruz. Gün onlarla tartışma günü değildir. Günü geldiğinde şu anda tuttuğumuz defteri de açacağız.
İşte, ''Nerede bu devlet?'' sorusu da böylece cevap buluyor. Devlet dediğiniz burada işte. Tam da bulunduğunuz yerde. Yazdıklarınız, çizdiklerinizin üzerindeki gözlerde devlet. Anlattıklarınıza uzatılan kulakta devlet. Tabii devletin bu dili, vatandaşın korku içinde olmasına da neden oluyor.
Nasıl yani sorarsanız bana çok çarpıcı gelen bir röportajı kayda geçirelim. Fox Haber muhabiri Merve Görgün Gaziantep'te ateşin başında bekleyen afet zedelere mikrofon uzatıyor. Enkazın altından saatler önce ailesi çıkarılmış, babası hala enkaz altında olan genç bir kadın dinleyeceksiniz şimdi. Çalışmalar nasıl? Yardım geldi mi? Hiçbir şekilde gelmedi. Bunu kesinlikle belirtin. Biz kendi çabamızla annemi çıkarttık. Babam hala içeride yatıyor. Göndermiş. Ablam çıktı. Ablam sağ sadece aileden. Kendi çabamızla yapıyoruz. Böyle bir devlet nerede anlamıyorum yani. Beni de içeri atıyorlarsa atsınlar bu konuda.
Öyle bir atmosfer ki göçmüş evinin önünde duran genç bir kadın bir gazeteciye durumunu anlatırken içeri atılmaktan endişe ediyor bakın. Bu kişi tutuklanmaktan korkuyor. Beni de içeri atarlar satsınlar diyor. Ya ne kadar sindirilmişiz meğer. Neye de bu devlet bile diyemiyoruz. Dediğimiz zaman tutuklanacağımızdan endişe ediyoruz. Nitekim tutuklanıyoruz da. Bir başka röportaja daha gidelim. Fox Haber muhabiri Sevgi Şahin Maraş'ta bir akaryakıt istasyonunun durumunu anlatıyor.
Bu esnada bir afetize de sevginin mikrofonunu kapıyor, diyor. Basit bir gazetecilik faaliyetine halkın gerçeğini kamuoyuna ulaştırmayı siyaset yapmak olarak kavruyor insanlar. Fox TV'ye de aklınca ders veriyor. Oyumuz aynı diyor, değiştirmedik oyumuzu. Sanki bunu dert eden varmış gibi şu anda.
Bu yayınların iktidara zarar verdiğini düşünüyor ve bu yayınların bu nedenle siyaset yapmak olduğunu zannediyor. Bu yüzden gazeteciye de ders veriyor. Bu yayınları yapmayın siz siyaset yapıyorsunuz. Halbuki gazeteci sadece işini yapıyor. Halbuki ham hakikatten bahsediyor. Ham hakikat iktidara zarar veriyorsa da veriyor yani ne yapsın gazeteciler? Halkın durumunu paylaşmasın mı? Hakikat iktidara zarar veriyor diye hakikati eğip bükmek değil midir asıl siyaset?
Bu arada, 19 Ağustos 1999 günü, Yeni Şafak, ''Devlet çöktü'' manşetiyle çıkmış. Aynı gün, Akit gazetesi, ''Devlet enkaz altında'' manşetiyle çıkmış. Yani bugün siyaset yapmakla suçlayanların da o günlerde attığı manşetler belli. Bir başka sokak röportajı, NTV muhabiri Maraş'tan bildiriyor. ''İnsanlar feryat etmeye başlayınca yayın kesiliyor.'' Yani sözüm ona, NTV bu tavrıyla siyaset yapmamış oluyor.
bulunduğumuz bu cadde eee hasarın en yoğun olduğu şey. Insanlar tepkiler, yardımların yeterli olmadığını belirtiyorlar. Bu bölümde devlet nerede diye sorup cevap arayacağız demiştik. Devlet tam da gözümüzün önünde burada işte. Derdini anlatana siyaset yapma diye sopa sallayan, deftere yazan, günü geldiğinde o defteri açmakla tehdit eden devlet tam da gözümüzün önünde işte burada. Rıza aygıtlarını çalıştıramayınca zor aygıtını devreye sokan devlet tam da burada işte.
Her şey kontrol altında diyen, ulaşılamayan bölge yok, ulaşılamayan enkaz yok diyen devlet tam da burada. Bu devletin vatandaşı içeri alırlarsa alsınlar diyerek ateş başında ısınmaya çalışıyor. Halk devlet nerede diye soruyor. E işte devlet burada, bu kadar işte. Devlet bugün işte tam da burada. Bu arada devlet dediğimizi de biraz daraltmak lazım sanırım.
Çünkü bir devlet kurumu olarak TSK'nın sahada etkin çalıştırılmadığını gözledik. Depremin ikinci gününde sahadaki TSK mensubu sayısı sadece 3500'tü. Yahu yıkılan ev sayısı 7000'in üzerinde 3500 TSK mensubundan bahsediyoruz. Asker var ama 17 Ağustos'la kıyaslandığında yok gibi bir şey. Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz konuya ilişkin T24'e açıklama yapmış ve demiş ki
Siyasi irade askerin görünürü olmasını istemiyor. Çünkü her şeyi biz yaparız diyorlar. Peki asker ne yapabilir? Sadece enkazları toplamak mı mesela? Hayır. Ahmet Yavuz devam ediyor.
Sanki bu asker farklı bir ülkenin askeri gibi davranıyorlar. TSK'nın istikam birlikleri ve köprücü taburları var. Bunlar yol onarımı yapabilir, süratle bazı asır yollar serebilir, ordunun helikopterleri var, hava ulaştırması için görevlendirilebilir. Ayrıca İskenderun ve Mersin bölgesine çok sayıda askeri gemi gönderilmek suretiyle bunlar barınma işi kullanılabilir.
Böyle diyor emekli tümgeler Ahmet Yavuz. Fakat bu imkanların da kullanılmasından imtina ediliyor. Asker sahada yok diyenlere de sahada faaliyet gösteren askerler gösteriliyor. Yani devlet nerede sorusuna bir soruyla kuyruk eklemek gerekiyor. Devletin hangi kısmı nerede? Yani TSK? TSK'da devlet.
Bir de tabii zamana göre de bölebiliriz devlet nerede sorusunu. Mesela. Mesela 4 yıl önce de şuradaydı. Amcalarım, ninelerim, teyzelerim, kardeşlerim. Devletten size müjde. İmar Barışı geldi! Aaa! Hasan Bey! Sen Müjde'yle baba! Nedir bu İmar Barışı? Devletten vatandaşa uzatılan şefkat eli. Geçmişte kayıtsızca yapılan yapılar kayıt altına alınıyor. Devlet vatandaşıyla helalleşiyor.
Tıpkı 17 Ağustos 1999'da olduğu gibi bir rejimin ki o rejimin adı 12 Eylül rejimiydi tel tel döküldüğüne şahitlik ediyoruz bugün de. 2018'de çıkarılan imar affından sonra İnşaat Mühendisleri Odası 2 milyon 900 bin kişinin bombanın üstünde oturduğunu söylemişti. 9 milyon kaçak yapı 3-5 kuruş para toplanarak kayıt altına alınmıştı. Devlet bu işte arkadaşlar. Çok büyük anlamlar yüklemenin anlamı yok. İşte bu kadar.
Trend Topik'i Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar uyuduğunuz için suçluluk duymadığınız günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.