Podcast

226: Erkan Baş'ın ardından: Yeni başlayanlar için Türkiye Solu

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Erkan Baş, söyleşimizde halkın solu tanımadığını öne sürmüştü. Peki siz? Türkiye Solunu tanıyor musunuz? Yoksa fraksiyonlar kafanızı mı karışıyor? Trend Topic'in 226. bölümünde meseleyi temelinden ele alıyor, yeni başlayanlar için Türkiye Solunun tarihsel sürecini işliyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.019 kelime · ~20 dk okuma

Herkese merhaba. Son iki bölümde tip başkanı Erkan Baş'ı dinlediniz. Siyasi yelpazenin en azından parlamenter siyasetin en solunda tip var. Siyasi anlamda sol kavramı hayatınıza girmiş miydi? Sola sempati besliyor muydunuz bilmiyorum. Ama Erkan Baş bölümüne ilgi son derece yüksek oldu. Buna da kendi adıma sevindim. Solcuların diğer siyasi akımlardan çok farklı bir bakış açısı var. Solla hiç teması olmayan

bulamamış ya da solu sadece anti komünistlerden dinlemiş insanlar için solun ne demek olduğu belli. Her ne demekse böyle vatan hainliği ile özdeşleşmiş, böyle dinsiz, kitapsız, Türkiye'deki her tür yıkıcı ve bölücü faaliyeti içinde olan ham bir kötülük hali yani siyasi sol. Böyle tanıtılıyor, böyle anılıyor. Buna karşılığı son 40-45 yıldır Türkiye'nin parlamenter siyasetine etki edebilmiş, güçlü bir sol partide çıkmadığı için özellikle genç kuşaklar Türkiye solunun nereden geldiğini, tarihini, ne söylediğini, neye niçin karşı çıktığını bilmez oldu. Bu soruları solculardan dinleyemediler.

ya da bildikleri zaten antikomünistlerin aktardıklarından ibaretti. Halbuki aldığı o yaranı çok büyük olmasa da Türkiye solu ülkemizin belki de en önemli siyasi akımlarından biriydi ve hala öyle. Bu nedenle genç kuşağın solu bilmemesi gençler için büyük bir talihsizlik ama ülke için de bence endişe verici bir gelişme. Bu yüzden bu bölümde yeni başlayanlar için Türkiye sonunu tanıtacağız. Bu tanıtımın sonunda tipin önemini daha net kavrayacağımızı düşünüyorum. O halde uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Transkriptin tamamını oku

Sol düşmanı ve milliyetçi bir genç kuşağın yetiştiğini bir süredir gözlüyorum. Zaten Trend Topik bölümleri de takip ediyorsunuzdur. Elbette her genç sol düşmanıdır demiyorum. Fakat yükselen bir anti-sol eğilim olduğunu da araştırmalar ortaya koyuyor. Global Akademi'nin 17 Ocak'ta yayınlanan araştırmasına göre 18-24 yaş arasındaki gençlerin %23'ü kendisini milliyetçi olarak tanımlıyormuş.

Diğer yaş gruplarında böyle bir orana ulaşılamıyor. Yani kendisini en yoğun biçimde milliyetçi olarak tanımlayan yaş grubu 18-24 yaş arasında toplanıyor. Bu gençlerin kimleri idol aldığını biraz araştırdım. Birçok isme de ulaştım. Birçok isim saymak mümkün. Ama tüylerimi diken diken yapan bir isim karşıma çıktı. Esat Oktay Yıldıran. Bu kişi 12 Eylül darbesinden sonra Diyarbakır askeri cezaevinin güvenlik komutanı. İşkencecilik denince binlerce insanın aklına kazınmış bir isim.

Her tür insanlık dışı uygulamanın mimarı. Öyle kaba dayaktan falan bahsetmiyorum. İnsan onurunu rencide edecek her tür işkenceden bahsediyorum. Konuya ilişkin 2015 yılında Kanlı Postal adıyla bir film de çekilmiş. Dehşet verici gerçekten. Fakat ilginç olan şu, bir takım gençler bu filmdeki Esat Oktay Yıldıran bölümlerini hayranlık mesajlarıyla sosyal medyada paylaşıyorlar. Öyle.

Komünizmdir, Marksizmdir, Sosyalizmdir, Kürtlüktür. Böyle sapkın düşünceleri kafandan söküp atacaksın. Sen sökmezsen ben söküp almasını bilirim. Ben 34 yaşındayım. Bundan 10-15 sene önce böyle şeyler yoktu. Hakikaten sosyalleşme sorunları olan kötü bir çocukluk deneyimi geçirdim. toplumun çok marjında kalan tipler Esat Oktay Yıldıran gibi psikopatlara sempati beslerdi. Ama şimdi öyle değil. Memleketin Çin'den geçtiği bunalım hali, sığınmacı ve göçmen sorunu, terör, ekonomik kriz derken, travmalarla geçen ilk gençlik yılları bir kısım gencin insani duygularını aşındırmış gibi görünüyor. Bunun nedenlerine ilişkin 20 Ocak'ta yayınladığımız Oğuzhan Uğur'un

okumak başlıklı bir bölüm zaten hazırlamıştık, o yüzden bu konuya bu bölümde girmiyorum. Fakat, Soğuk Savaş'ın bitmesinin üzerinden 30 yıldan fazla zaman geçmese rağmen sol düşmanlığı Türkiye'de hala çok canlı. Tığnak içinde söylüyorum, bir komünizm tehdidi yok ama sert bir antikomünizmle de karşı karşıyayız. Bunun nedeninin büyük oranda HDP ile solun dirsek temasının olduğu açık. Yani sol ile terörizm aynı çerçevede kavranıyor.

Fakat bu solcuların kaderi sanırım çünkü hemen her dönemde solu bir biçimde bir milli güvenlik tehdidi olarak gösterecek şeyler bulunabildi. Bugün PKK sempatizanı deniyorsa eskiden Moskov ajanı falan denirdi. Aile kurumunu yıkmaya teşebbüs eden, anne nedir bilmeyen, baba nedir bilmeyen insanlardı solcular. 1977 yapımı Cüneyt Arkın'ın oynadığı Güneş Ne Zaman Doğacak filminde bir Sovyet yetkilisi okulu denetime geliyor ve okul müdürüyle şöyle bir diyalog yaşıyor.

Okulunuzdaki öğrencilerin artmış hızında azalma var. Almayın, bunda bizim hiç suçumuz yok. Yüz lira normal evlilikten çocuğu olanlara veriyoruz. Evlilik dışı çocuğu olanlara ise altı yüz lira veriyoruz.

Fakat bir türlü yıkamadık şu çağ dışı evlilik müessesesini. Tabii bunlar soğuk savaşın ağır ikliminde kayda alınmış propaganda filmleri. Fakat bizim memlekete sola ilişkin nasıl bir dezenformasyon olduğunun da kanıtın teliğinde. Bu noktada şu tespiti yapmak yerindedir. Türkiye toplumu kuşaklar boyunca sol düşmanı olarak yetiştirildi. Bu anti-komünizmden, kendisini ortanın solu olarak tanıtan CHP de uzun süre natibini almıştı bu arada. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel'in ifadesiyle, ortanın solu, komünizm yoluydu. Sola sempatiyle yaklaşmak, Türklüğün ve Müslümanlığın bu topraklarda yasaklanması, unutturulması anlamına gelecekti. Adalet Partisi 1977 seçim şarkısına kulak verelim.

Gariban bir vatandaşsın senin adın zühtür Kendini tanı zühtür Türklüğünü unutturanlara kanma zühtür Aklını topla zühtür Kafayı vurursun zühtür Uyuma sakın zühtür Sonra yanarsın zühtür Komüniste kanma zühtür Bu dil doğrudan devrimcilere değil, bizzat Adalet Partisi'nin rakibi CHP'yi de hedef alıyordu. Komünizme karşı dinimize sarılmalıydık. Çünkü komünizm denilen şey, Türklük ve Müslümanlığı bu topraklardan atmak üzere hareket ediyordu. CHP ise laiklik dediğine göre komünizmden o kadar da korkmuyordu. Dolayısıyla CHP de Allahsızdır, CHP de kitapsızdır.

İşte bu anti-sol müesses nizam yaratıldıktan sonra, laikliğin savurulması da giderek zorlaşır. Hele ki 12 Eylül'den sonra solun tümüyle tasfiye edilmesi, Söyleşimizde Erkan Baş'ın da dediği gibi, İslamcıların nizamın tümünü ele geçirmesini olanak sağladı. Yani, anti-sol ile temellere atılan müesses nizamın, İngilizce'deki ifadesiyle establishment'ın, bir sonucuydu Tayyip Erdoğan. Bu kadar solu dışlarsanız sonunda Tayyip Erdoğan'a varıyorsunuz yani.

Bölüm yayınlandıktan sonra Erkan Başla yeniden konuşma imkanım da oldu. Solu kimse bilmiyor, herkes Solu antikomünistlerden dinliyor. Hele ki gençlerimize Solu yeniden anlatmak gerekiyor dedi ve Kim Milyoner Olmak İster programındaki bir soruyu bana örnek gösterdi. Geçtiğimiz günlerde vefat eden Sovyetler Birliği'nin son lideri kimdir? A. Kraliçe İnce Elizabeth B. Mihail Gorbaçov C. Kral Jülyen D. Pablo Neruda

Soruya muhatap olan genç kadın doğru cevabın ikinci Elizabeth olma ihtimali üzerine duruyor ama emin de değil. Ardından seyirci rokerini kullanıyor. Ve seyirciler de %56 oranında ikinci Elizabeth seçeneğini işaretliyor. Sonra hanımefendi %50 joker hakkını kullanıyor ve Elizabeth elenince Neruda ile Gorbacov arasında kalıyor ve doğru cevabı ancak bu şekilde verebiliyor. B. Mihal Gorbacov D. Pablo Neruda

Ve Mihaly Gorbacov son kararım. Şimdi sola ilişkin her şeye çok ama çok uzağız. Solu anti-soldan, anti-komünistlerden dinlemeye alıştık. Halbuki insanlığa ilişkin en değerli fikirleri savunan, eşitlik ve özgürlüğü dile getiren, ezilenler için mücadele eden bir siyasal akımdan bahsediyoruz.

Dolayısıyla bu siyasal akıma haksızlık etmek, eşitlik ve özgürlük mücadelesini de geri plana atmak anlamına gelebiliyor. Bu kadar düşmanlaştırılmasına şüpheyle bakmak gerekir yani. Bu nedenle bu bölümde biraz daha objektif bir bakış açısıyla Türkiye Solunun temel tarihsel öyküsünü sizlere sunmanın faydalı olacağını düşündüm. Aslında Türkiye Solunun gerçekten köklü bir geçmişi var.

Türkiye'deki en eski parti CHP olarak bilinir ama TKP yani Türkiye Komünist Partisi CHP'den de eskidir. CHP 1924'te kuruluyor, TKP 1920'de. TKP'nin ilk merkez komite başkanı Mustafa Supi, Kurtuluş Savaşı'na doğrudan destek veren bir partinin başında olmasına rağmen 28 Ocak 1921'de Karadeniz açıklarında yoldaşlarıyla birlikte gemisi batırılarak öldürülüyor. Dikkatinizi çekmemiştir belki ama Türkiye Solu'nun gündeminde bu hafta Mustafa Sufi vardı mesela. Ölüm yıldönümü nedeniyle anmalar yapıldı. Tabi henüz 1920'li yılların başındayız ve o yıllar için komünist olmak demek 3 aşağı 5 yukarı Sovyet olmak demekle aynı şey.

Sovyet Devrimi'nin üzerinden sadece 4 yıl geçmiş, Lenin hala hayatta ve dünya komünistlerinin gözü kulağı Sovyetler'de. Zaten TKP geleneği de Türkiye solu içinde Sovyetler Birliği'ne en yakın hareket olarak varlığını hala sürdürüyor. Cumhuriyet'in ilk yıllarında biliyorsunuz 1923'ten 1946'ya kadar zaten tek parti CHP iktidarı var. O yıllar için CHP sol bir parti olarak bilinmiyor bu arada.

Hatta daha önce de söylemiştim, 1949 yılında Adnan Menderes'e, yani Demokrat Parti kurucularından Adnan Menderes'e, siyasi yelpazenin neresinde duruyorsunuz diye soruyorlar. Menderes, CHP'nin iki parmak solunda diye cevap veriyor. Bugünden bakınca Demokrat Parti sağ bilinir ama, kurulduğu dönemde daha sonra Türkiye İşçi Partisi'nin kurucu genel başkanlığını yapacak olan Mehmet Ali Aybar bile Demokrat Parti'ye katılmıştı. İlginç bir vaziyet yani. Daha doğrusu bugünün anlam dünyasıyla 70-80 yıl önceki dönemi kavramaya çalışmak anakronizm diyorlar zaten. Buna hatalı olur. O yıllarda yani tek parti döneminde Türkiye'de sol siyaset diye bir siyasal faaliyet yok. TKP, Mustafa Supiler'in öldürülmesiyle yasaklanmış zaten. Bir yer altı faaliyeti yani. Yasadışı bir düşünce biçimi komünist olmak. Zaten Nazım Hükmet de TKP üyesi olduğu gerekçesiyle yıllarca hapis yatıyor.

Fakat TKP her ne kadar yasa dışı ilan edilmiş olsa da silahlı bir hareket değildi. Sadece komünistlerdi. Komünist bir düzenin daha doğru olduğunu düşünmekten öteye geçen suçları yoktu. Sovyetlerle ilişki halindeydiler. Bu da onları Sovyet ajanı olmakla itham edilmelerine neden oluyordu. Nazım Hükmet de görüşünü saklamıyor, sevdalınız komünisttir diyordu. O yıllar için Türk değilim, Sovyet ajanıyım demek gibi bir şey bu. Bugünlerde şarkıları besleniyor aynı şiirin.

Peki Nazım Hikmet'in yıllarca hapis yatmasına neden olan CHP ne zaman solu açılıyor? Burada 1960'ları beklemek gerekir. İsmet İnönü önderliğinde ortanın solu açılımını. Tabii CHP'nin ortanın soluna yerleşmesinin arkasında da başka bir gelişme vardı. CHP'nin bu sefer gerçekten daha solunda bir parti ilk kez siyaset sahnesine çıkıyordu 1960'cı yıllarda. Neydir o partinin adı? Türkiye İşçi Partisi yani TİP. Tam kuruluş tarihi 13 Şubat 1961. Mehmet Ali Birand'ın sesiyle süreci dinleyelim.

Genç Türk demokrasisinde ilk kez bir Sosyalist Parti seçime girerek mecliste temsil olanağı arıyordu. Yazar Çetin Altan'ın da bağımsız aday olarak desteklediği Mehmet Ali Aybarlı, Behice Boranlı tip meydanlarda yepyeni bir sol hava istiriyordu. Bu tablo karşısında asıl işi güçleşen parti ise İsmet Paşa'nın CHP'siydi. Gerçi inönü de meydanlardaydı ama kitleler CHP'ye soğuktu. Parti ard arda gelen koalisyon hükümetleriyle yorgun düşmüştü.

Koca İsmet Paşa, sağdan genç bir liderin işaretiyle devrilivermişti. Üstelik artık, sol oyların tip gibi iddialı yeni bir adresi vardı. Ve CHP, bu girdaptan kurtulmak için mucizevi bir formül arıyordu. CHP için o mucizevi formülün adı, Orta'nın Soluydu.

CHP'nin hafızasında ilk kez 1966 yılında İsmet İnönü tarafından alınmış, Bülent Ecevit'in genel başkanlığıyla pekiştirilmiş bir siyasal pozisyon. Fakat tarihten çıkardığımız ikinci bulgumuzu aktaralım. İlk bulgumuz, kuşaklardır sola düşman biçimde yetiştirilmemizdi. İkinci bulgumuz da şu, CHP durup dururken solcu olan bir parti değil, soldan bir yükseliş olduğu için solda konumlanmak zorunda kalmış bir partiydi.

Bu meselenin nedenleri ve sonuçları üzerine daha uzun konuşmak gerekir ama belki başka bölümde konuşuruz. Biz devam edelim. Bugüne rengini veren Türkiye solu habitatının kökleri nerededir diye sorsak 1920'lerin TKP'sine gitmek çok doğru olmaz. Zaten bizdeki sol gelenek pek Sovyetik değildir. O gelenek evet yaşamaktadır ama bugünkü Türkiye solunun ana omurgasını anlayabilmek için 1920'lerin TKP'sine değil 1960'lara gitmek gerekir.

Evet, TKP de sonuç olarak Türkiye solunun ilk öznelerindendir ama 1960'lar ciddi bir kırılmaya işaret eder. Burada iki gelişme var. Evvela dediğim gibi Mehmet Ali Aybarlı, Belirze Boranlı bir tip gerçeği var. Artık sosyalist milletvekilleri ilk kez parlamentoda. Fakat bu noktada sadece tipten bahsetmek, Türkiye solunu anlamak için yetersiz kalacaktır. Çünkü eş zamanlı şekilde bir üniversiter hareket olarak yeni bir sol yükselişine şahitlik ediyoruz o dönem.

Üniversitelerde ortaya çıkan, kendisini 68 kuşağı olarak andığımız bir hareket. Dediğim gibi o dönemlerin Türkiye'sini bugünden anlamak zor. Dolayısıyla bugünün değer yargılarıyla 68 gençliğini, ya da o günlerin değer yargılarıyla bugünü yargılamamak gerekir. Bir kere, Türk Silahlı Kuvvetleri 1960'da ilk kez iktidarı devirmiş ve devrimci yükselişin kapısını aralamış. Demokrasiye geçilmiş ama genç subayların ateşi dinlemiş. Memlekette öyle bir atmosfer var yani. Şimdi bugün subaylar kendi lojmanlarında yaşıyor, halkla doğrudan temas kurmuyor ama 1960'lar itibariyle durum farklı.

Karşı komşunuz yüzbaşı binbaşı olabilirdi, üniformasını giyer kışlasına giderdi. Dolayısıyla özellikle orta sınıfların politik kimliği ile subayların politik kimliği 3 aşağı 5 yukarı aynıydı. Şimdi burada bölüme kısa bir ara verelim, döndüğümüzde asker-sivir etkileşiminin farklı bir boyutundan bahsedeceğiz. Aradan önce 60'larda asker ve sivil etkileşiminin fazlalığını konuşuyorduk. Ama işin bir başka boyutu daha var. Malum, bir de Amerikan askerleri var.

Bugün sokakta Amerikan askeri görmeyiz. Ülkemizde Amerikan üsleri ve Amerikan askerleri vardır ama o askerler bugün sosyal hayata karışmazlar. Fakat 1960'larda öyle değil. Beşiktaş'ın açıklarına denizaltılar yanaşıyor ve ABD askerleri hemen her yerde görünüyor. Eğlence mekanlarında, barlarda, diskolarda. Tabii Türkiye gençliğinin kanına dokunuyor bu durum. Dolayısıyla Amerikan emperyalizminin Türkiye ile kurduğu ilişki 2000'li yıllardan sonra kurduğundan çok daha farklı boyutta.

Hal böyle olunca Türkiye sosyalistleri için değerlendirme şöyle oluyor. Deniyor ki, emek ve sermaye çelişkisi temel çelişkidir. Bu çelişkinin aşılması, yani kapitalizmin yıkılması, sosyalistlerin en önemli önceliğidir. Ama bir de baş çelişki var. İşte o baş çelişki, zamana ve mekana göre değişiklik gösterebilir. 1960'lar itibariyle, baş çelişki ABD emperyalizmidir. Fakat,

Sürekli ABD emperyalizmi midir? Hayır. 1970'lere gelindiğinde faşizme karşı mücadele öncelik kazanır. 1980'lerde başçelişki, örneğin faşizme karşı demokrasi mücadelesidir. Bunları örnek olarak veriyorum bu arada, yani tartışmalıdır bu başçelişkiler, değişebilir fraksiyonlara göre. Sosyalistlerin hemen hepsi, temel çelişkinin emek ve sermaye arasındaki uzlaşmazlık olduğu konusunda mütabıktır.

Fakat başçelişkide ayrışırlar. Mesela 2000'lerde başçelişki nedir? Kürt sorunu mu yoksa AKP'nin gönderilmesi mi? Bu konuda o dönemde de ayrışmalar yaşandı. Ama tartışılmaz nesnel hakikat şu. 68 kuşağı ABD emperyalizmine karşı mücadele ediyordu.

Fakat bu, onların milliyetçiliğinden ziyade sosyalist olmasından kaynaklıydı. Biz Amerikan askerlerini denize indireceğiz! Bağımsız Türkiye! Bağımsız Türkiye! Amerika Go Home! Amerika Go Home! Hazır mısınız arkadaşlar? Hazırız! O zaman yürüyün, gidiyoruz! Bağımsız Türkiye! Bugün sokakta, orada burada karşılaştığım sola yabancı gençlerle konuştuğum zaman denizlerin milliyetçi olduğunu duyuyorum onlardan. Onlara göre bugünkü sol HDP'ye yakın durduğu için gayrimilli çizgide. Halbuki denizler öyle değildi diyorlar.

Buna biraz da denizler yaşarken denizlerin PKK gibi bir gündemi olmamasına bağlıyorum. Fakat 68 kuşağı Kürt sorununun varlığını kabul ediyordu. Bir insan herhalde son sözleriyle anılmak ister. Deniz Gezmiş'in idam sehpasındaki son sözleri şöyleydi. Yaşasın Türkiye halkının bağımsızlığı! Yaşasın Marksizm Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!

Kahrolsun emperyalizm! ABD karşıtı mücadelenin sokağa taşmasıyla devrimci gençliğin önderleri de hayatımıza giriyor böylece. Denizler, mahirler. Bir yandan da katledilen gençler var tabii. Önce Vedat Demircioğlu, ardından Taylan Özgür. Üniversite yurtları basılmaya, işkence tezgahları kurulmaya başlanmış. MHP'nin komando kamplarında NATO subayları suikast eğitimleri vermeye başlamışlar.

Silahsız üniversite hareketinin karşısına silahla çıkılmaya başlanmış. Tüm bunlar yaşanırken genç subaylar arasında da devrimci gençlere sempati artıyor. Bakın bu ilginç bir hadisedir. Darbeci gelenek genellikle sağcıdır bizde ama 1960'lı yılların sonu itibariyle özel bir tarihsel an yaşanır. Türk Silahlı Kuvvetleri subayları için de sola sempati artmaya başlar.

Bugünden düşündüğümüz zaman olacak iş değil ama oluyor. Bu tarihsel bir andır ve 1960'ların sonunda ceryan eder ve orada kapanır. Buna rağmen yıllarca solu darbecilikle suçlayabildiler. Sadece özel bir andı bu. Öldürülen gençler silahsız oldukları için 1969'da bir grup Deniz Subayı sert bir bildiri yayımlar ve devrimci gençlerin arkasında olduklarını vurgularlar. Bildirinin nasıl bittiğini dönemin Deniz Subayı Sarp Buray'ın sesinden dinleyelim. Ne beylik?

Ne paşalık istediler bu kavganın sonunda. Ve sadece bu kavgada ne bir bey, ne bir paşa. Bu kavgada en güzel şey tam devirinci bir nefer gibi örebilmek. Sessizce örebilmek. Analar taş bassın bağırlarına, bağımsız bir Türkiye'nin yarınlarına. Sel olsun, göl olsun, bol olsun anaların gözyaşları. Devrimcilerin vurulup düşsün bu göle kanlı başları. Ne değişir? Kesilsin devrimcilerin başları birer birer. Oysa bir yasadır bu. Mümkünü yok. Devrimciler ölür, devrimler sürer. Şöyle bitiyor tam olarak. Ne değişir? İsterse kesilsin devrimcilerin başları birer birer. Oysa bir yasadır bu. Devrimciler ölür ama devrimler durmaz sürer.

İşte deniz subaylarının bu bildirisi, o dönemin devrimci gençlerinin ruhunu bana kalırsa en iyi yansıtan ifade. Solculuk, sosyalist bir Türkiye özlemi içinde olmak, artık ölümle burun buruna yaşamaktır ve ölümü göze almak demektir. Böyle bir hadise, Türkiye solunun bugünlerine dair rengini verir. Solda siyaset yapmak demek, işkencedir, hapis yatmaktır ve ölümdür. Böylece devrimciler de silaha sarılırlar.

Devrim için öldüler, devrim için öldüler. Öldür Allah devrimler kurban. Bu noktada 3 ismi özel olarak anmak gerekir. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya. Bunlardan ilki olan Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nu yani THKO'yu, Mahir Çayan ve arkadaşları Türkiye Halk Kurtuluş Partisi cephesini yani THKPC'yi, İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları ise Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu'nu yani TİKKO'yu kurdular.

İşte 68'in devrimci gençliği bugüne kadar izlerini gözlediğimiz üç temel politik hattı bıraktılar geride. Bugün adını duyduğunuz TKP ve tip dışındaki sosyalist partilerin tümü bu üçlü saç ayağına yaslanıyor. Denizciler, Maerciler ve İbocular. Fakat bu üç grup da gerçekten son derece sert şekilde katledildiler. THKO grubunun liderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildi. Genceciktiler.

Tikko lideri İbrahim Kaypakkaya işkencede öldürüldü. THKPC liderleri Maher Çayan ve arkadaşları Kızıldere'de öldürüldü. Ardından bu üç grup, yani kısaca denizciler, maherciler ve İBO'cular olarak andığımız bu üç grup, 12 Mart 1971'den sonra çeşitli fraksiyonlara ayrılıyorlar. Mesela Maher Çayan çizgisini takip eden devrimci gençlik grubu daha sonra 1977'de devrimci yola dönüşüyor, dev yol diyebiliyoruz.

Burada İstanbul grubu ayrışıyor ve dev sol, devrimci sol oluyor. Yine mağarcıların içinde kaçarcılar olarak anılan bir grup Kurtuluş Dergisi'ni çıkarıyor. Bu arada bunlar bayağı kitleselleşiyorlar, 100 binlere ulaşıyorlar 1970'lerin sonuna doğru. Denizcilerin içinden Halkın Yolu gibi fraksiyonlar çıkıyor. Ve böylece 12 Eylül 1980'e uzanıyoruz. İşkenceler, idamlar, cinayetler... Bu kadar ölüm, Türkiye solunun travmatik bir bakış açısı geliştirmesine neden oldu. Acıyı bal eyleyen, sertlikten taviz vermeyi korkaklık sayan bir bakış açısı. İktisattaki batık maliyet tuzağı gibi. Eğer bir projeye başlamış ve bitirene dek yüksek maliyetlere katlanmışsanız, bitirdiğinizde elinize hiçbir şey geçmeyeceğini bilseniz dahi projeye devam edersiniz. Mesela nasıl örnek verelim? Bir sinema filmine girdiniz diyelim ki. Film çok kötü ama bileti de aldınız.

Dolayısıyla hiç gereği yokken ikinci bölüme de girersiniz. Buna batık maliyet tuzağı deniyor iktisatta. Türkiye solu özellikle 70'lerde öyle büyük maliyetlere katlandı ki. Artık bu maliyetleri zarar keselim, artık projeyi durduralım demekten çok daha uzakta kaldı. İdamlar, suikastler, işkenceler, bunca ağır maliyetin ardından yöntem değişikliği zor oluyor.

Denizlerin, mahirlerin 1970'li yılların başında yani bundan 50 küsur sene önce izledikleri yol 2020'lerde hala referans kabul edilebiliyor. Bugün adını sanını duyduğumuz tüm sol partiler ve hareketler 1970'lerdeki bir harekete referans veriyorlar. Yani onlar da hala denizci, mahirci ya da ibocu. Bugün de 68 kuşağı referansı son derece yüksek.

Bir halk hareketi örgütleyip, bu hareketin ardından yer yer silahlı direnişçiler ediyle iktidarı devralmak, 20. yüzyılda örneklerini gördüğümüz devrimlerdi. Gündoğdu Marşı'ndaki, halk savaşı veriyoruz emperyalizme karşı ifadesi, 60'ların sonu 70'lerin başı itibariyle gerçekten bir hakikati ifade edebiliyordu. İşçi köylü hep hazırız bozuk düzene karşı Ak savaşı vereceğiz emre yarisme karşı İktidarın devralınmasının ardından sert şekilde sermayenin el değiştirdiği bir süreç öngörülüyordu. Bankalara el konulacak, büyük toprak sahipliği ilave edilecek, sınavî yatırımlar devletleştirilecek vs. vs. Bu eğer 1960'larda ya da 70'lerde olsaydı, bugün nasıl bir Türkiye'de olurduk? Bu soru çok manipülatif olurdu. Ama şunu net şekilde ifade etmek gerekir diye düşünüyorum.

Bunun 2020'lerde olmasını beklemek bana mantıklı gelmiyor. Bankalar mesela. Sistemin tam kalbini oluşturuyor. 60'larda böyle değildi. 60'larda sınavî bir kapitalizm vardı. Finansal değildi bu kadar. Bankalara el koymaya kalksanız sermaye hareketlerini tam anlamıyla kısıtlamanız lazım. 60'larda zaten kambiyo denetimi vardı. Yani sermaye hareketleri zaten sınırlıydı.

Hadi onu da yaptınız ama interneti ne yapacaksınız? Sermaye hareketlerini tümüyle kapatmak demek 3 aşağı 5 yukarı interneti kapatmak demek artık. 60'larda interneti bırakın, doğru düzgün telefon bile yoktu ya. İnterneti kapatmadan sermaye hareketlerini bu biçimde sınırlamak ne kadar mümkün?

Hadi internette kapattınız diyelim, nasıl yönetmeyi planlıyorsunuz bu ülkeyi? Halkı buna razı etmek için çok etkili bir zor aygıtı kurmalısınız. Ancak ağır baskı altında yönetebilirsiniz. Bu da diktatörlük gibi bir şey. Yani günün sonunda Maher Çayan'ı deniz gezmişi hiç sınanmadıkları şeylerle, internetle, küreselleşmeyle, çevre sorunlarıyla test etmenin onlara da haksızlık olduğunu söylüyorum.

sorular uzar gider. Dolayısıyla 20. yüzyıldaki biçimiyle bir sosyalist devletin bugünkü koşullarda ayakta kalması mümkün değil. Yanlış anlaşılmayayım? Sosyalizm hayal demiyorum. Hatta en gerçekçi çözüm bana kalırsa. Ama 20. yüzyıldaki biçimi 21. yüzyıla taşımak doğru değil diyorum.

Üstelik bu şekilde iktidarı devralıp ne yapmayı planlıyoruz? Bankalara el koymayı, interneti kapatmayı, sermaye hareketlerini kontrol altına almayı gerçekten hayal mi ediyoruz? Eğer böyle bir hayalimiz varsa bu hayalimiz 70'lerde belki olumlu sonuçlar verirdi fakat bugün aynı şey geçerli değil. E bunu yapamayacaksanız böyle büyük bir halk hareketi örgütleyip ardından silahlı direniş birlikleri kurup iktidarı devirmeye yeltenmek ne kadar anlamlı?

Kimi arkadaşlar Erkan Baş'a bir dinleyicini yönelttiği Starbucks'ı kapatacak mısınız sorusunu beğenmemiş? Bence tam da bu nedenle anlamlı bir soruydu bu. 60'lı ve 70'li yıllardaki gibi bir devrim mi tasarlıyorsunuz diye sormak istiyor ama Starbucks da vücut buluyor bu sorusu. Mesele kahve içip içmemek değil yani. Dünyadan tümüyle kopacak mıyız? Tek medyalı mı olacağız? İnternetsiz bir ülke mi olacağız? Endişesi burada var.

Şimdi bugüne gelelim. Bu zamana kadar Türkiye Solu'nun nasıl bir tarihi, neden bu biçimiyle düşündüklerine ilişkin bir giriş yapabildik sanırım çok daha uzun konuşmak gerekir ama onu da söylemek gerekir. Bugün bu bakış açısına sahip bir Sosyalist Parti aslında seçimlere girmek, yüksek oranlarına kavuşup iktidar olmak için siyaset yapmaz. E niçin yapılır yani? Parti kurmuşsunuz. Asıl hedef, 1970'lerde Denizler'in, Mahir'lerin hedeflediğine benzer biçimde bir halk hareketi örgütlemektir.

Yani en azından Türkiye'deki sosyalist partilerin hemen hepsinin iddiası bu yöndedir. Dolayısıyla seçim başarısızlıkları gündem konusu değildir. Zaten çoğunun seçime girme yeterliliği bile yoktur. Parti dediğiniz şey halkın örgütlenmesini sağlamak için bir aparattır o kadar. Parlamento falan sosyalistlerin hedefi değildir. Fakat bu noktada Türkiye İşçi Partisi, Türkiye, solun geri kalanından ayrışıyor. Solu, sosyalizmi, parlamenter siyasete sokmaya çalışıyor ve öyle ya da böyle bunu başarıyor. Kendi adından söz ettirebiliyor. Ama halk hareketinde yatsımıyor. Toplumsal muhalefetle elbette diyalog kuruyor. Sokak hareketiyle temaslanıyor. Fakat parlamentoyu ana mücadele alanlarından biri olarak okuyor. Ya hiçbir şey olmasa Amasya'daki maden kazası tip sayesinde mecliste derli toplu bir gündem maddesi olabiliyor.

Kayıtlara girsin diye okuyorum aynen şöyle demiş Cumhurbaşkanı gidiyor Diyor ki şükürler olsun hamdolsun 41 cenazemize 24 saat içerisinde ulaştık Ya biz sizden insanları hayatta tutmanızı istiyoruz Ölüleri toplamanızı istemiyoruz ki Ölümleri engellemenizi istiyoruz Siz cenaze toplamakta övünen bir iktidarsınız Neymiş kadermiş Lanet olsun böyle kadere Hep işçi çocukları hep yoksul çocuklarım ölüyor ya Lanet olsun böyle kadere Zaten bu nedenle Erkan Başı sokakta durduran solcu sosyalist gençlerin bir kısmı ona siz devrimci değilsiniz diye yükleniyor. Parlamento'da devrim mi yapılır diye soruyor. Fakat gözlediğim kadarıyla tip bu konuda oldukça özgüvenli. Evet evet, siz daha değerlisiniz deyip soldan gelen yıpmatıcı yereştirilere cevap vermekle uğraşmıyorlar. Ben bu tavrın açıkçası heyecan verici olduğunu düşünen solculardanım. Sol uzun zamandır sadece kendi mahallesi içinde siyaset yapmaktan bitap düştü. Tip ise, yeni dönemde sol hareketin neleri yapabileceğine ilişkin fikir veriyor, potansiyelini gösteriyor bize. Uzun yıllardır ilk kez bir sol parti, kendisini solun dışındaki toplumsal kesimlere açıklamaya gayret ediyor ve açıklıyor da bir şekilde.

Hiç değilse, solla teması hemen hemen tümüyle kopmuş gençlik kesimlerine bu ideali anlatıyor. Bana kalırsa hala gelenekçiler. Yeterince yenilikçi değiller. Bu zamana kadar cisimleşmiş sol jargonu Erkan Baş'ta da gözleyebiliyoruz. Müslüman dindar kamuoyuyla diyaloglarında belki sorun yaşayabilirler. Bu sorun bana kalırsa son derece önemli. Henüz bir iktidar perspektifi kazanmış da değiller. Elimizde net bir sosyalist program yok. Tip bugün iktidar olsa, ilk yüz

4 yıllık yeni kurulmuş bir parktan bahsediyoruz. Bu bir geçiş dönemi. 68'den Gezi'ye kadar çalışan, yani yaklaşık 50 yıl boyunca çalışan, Gezi'den sonra ise tümüyle küçülen ve yok olmaya yüz tutan Sol artık geride kalıyor. Yeni bir Sol doğuyor.

Bu doğan tiptir demiyorum ama tip, bu doğumun öncü göstergesidir. Bu nedenle parlıyor, ilgi çekiyor. Bu bölümde iki şeyi tespit etmiştik. İlki, kuşaklar boyunca sol düşmanı yetiştirildiğimizdi. Soluğu sosyalizme, antikomünistlerden dinliyorduk.

İkincisi, CHP'nin varoluşundan bu yana bir sol parti olmadığı, 60'larla beraber solda konumlandığıydı. Üçüncü tespitimiz de şu olsun. Türkiye solu, nasıl ki 1920'lerden sonra 60'larda önemli bir kırılma yaşamışsa, bugün de yeni bir kırılmanın eşiğindedir. 60'ların mirasıyla 2020'lerde sonuç alınamayacağı ortada. Soldaki değişimin bana kalırsa ilk adımı tipti.

Bu haliyle tipin ne kadar yaşayıp yaşamayacağını bilmiyorum ama şunu biliyorum. Tip dışındaki diğer sol hareketlerin tümü, bölüm boyunca anlattığım nedenlerle değişemiyorlar. Hal böyle olunca küçülüyor ve toplum dışılaşıyorlar. Kendi mahallelerine kapanıyorlar. Diğer sol kesimlerden farklı biçimde tip topluma tutunmaya çalışıyor. Bu övülesi bir tutum bana kalırsa. Değişmenin Türkiye solunun ödediği bunca bedel ortada dururken zor olduğunu farkındayım. Değişim, denizlere, mahirlere ihanet gibi kavranabiliyor. Hapislerde hayat geçiren, işkencelerde ölen, cinayetlere, pusulara kurban giden onca insana ihanet olabiliyor değişim. Ama aslında bana kalırsa tam tersi.

Bu, denizlere, mahirlere bir saygısızlık değil, bu ülkenin en yurtsever genç kuşağına tarihte saygıdeğer bir sayfa açma isteği. Asıl saygısızlık, altını çiziyorum, asıl saygısızlık, denizlerin, mahirlerin 60'lı yıllarda olgunlaştırdıkları fikirlerini, 21. yüzyılın karmaşık dünyasıyla test etmeye çalışmak olacaktır. Tümüyle sağcılaşmış, solu yok sayan, milli güvenlik endişeleriyle her türlü insanlık dışı uygulamaya cevaz veren bir toplumsal yapının vicdanını kaybedeceğini düşünüyorum. Böyle bir toplumsal yapı için için çürüyecektir. Bu nedenle solculara kızıp eşitlik, özgürlük hayallerimize darbe vurmamalıyız. Uçmayı bilmiyor olabiliriz ama öğrenmek zorundayız. Aaron Zedlin'in 1940'ta yazdığı bir halk şarkısı gibi.

Buzağlar kolayca bağlanır ve kesilir. Asla bilmezler nedenini. Ama özgürlüğe değer verenler, uçmayı öğrendiler şu kırlangıç gibi. Bir biçimde kuşlar gibi uçmayı öğrenmemiz lazım. Tip çalışıyor, henüz uçamadı. Ama öğrenmeye çalışıyor. Çünkü bu karanlığı uçmayı öğrenen eşitlik ve özgürlük taraftarları aydınlatacak. Tren Topi, Pol Bimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar başka bir dünya mümkün hayaliniz solmasın.

Yıldızlar gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor,

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)