Podcast

224: Erkan Baş Trend Topic'te | Bölüm 1

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Trend Topic'in bu bölümde konuğu Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş. Erkan Bey'i Podbee stüdyosunda ağırladık ve uzunca bir sohbete giriştik. Türkiye İşçi Partisi'nin sol siyaset içerisindeki konumunu, TİP'e yönelik eleştirileri, Barış Atay'lı Babala TV yayınını ve daha fazlasını konuştuk.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

7.720 kelime · ~39 dk okuma

Herkese merhaba. Trend Topik'te siyasi parti liderlerini ağırlamaya devam ediyoruz. Önceki bölümlerde hatırlarsanız Deva Partisi lideri Ali Babacan'la konuşmuştuk. PodBiz Stüdyosu'nda bu kez Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş'ı ağırlıyoruz.

Erkan Bey'le yaklaşık iki saate yakın sohbet ettik. Sohbetimizi yine iki bölüm halinde yayınlayacağız. Türkiye İşçi Partisi köklü bir geleneğin mirasçılığını üstlense de oldukça yeni bir parti. Buna rağmen yaptıkları muhalefetle özellikle sosyal medyada sıkça konuşulan bir parti. Bu nedenle ilk bölüm daha çok Erkan Başı ve Türkiye İşçi Partisi'ni tanımak üzerine olacak. Türkiye İşçi Partisi diğer sol partilerden kendisini nasıl ayrıştırıyor veya ayrıştırıyor mu? Solun içindeki bölünmeler hakkında ne düşünüyor?

Soldan tipe gelen eleştirilere cevabı ne? Ve elbette son günlerin tren topuya olan Barış Ataylı Babala TV yayını hakkında neler düşünüyor? Gençlerin adaletsiz düzene karşı sol yerine seküler milliyetçilere yönelmesini nasıl yorumluyor? İlk bölümde bunları konuştuk. İkinci bölümü ise biraz daha tip iktidara gelse ne olur gibi bir bağlam üzerinden yürüttük.

Transkriptin tamamını oku

İkinci bölümün detaylarını burada verip sürpriz kaçırma niyetim yok ama nasıl bir devrim hayalleri var gibi önemli bir soruyu da konuşacağız ikinci bölümde ve elbette 2023 seçimlerinde. Lafı çok uzatmayayım, sizleri PodB Media stüdyolarında Erkan Baş ile gerçekleştirdiğimiz röportajda baş başa bırakayım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Erkan Bey merhaba. Merhaba. Şimdi dün sizinle konuşurken POBBİ Medya Stüdyolarına nasıl geleceğimizi planlıyorduk. Siz dediniz ki Karaköy vapurunda 12 buçukta binerim, saat işte bir gibi falan Galata'da olurum diye tahmin ettiniz. Ya şimdi popüler de bir figürsünüz. Yani böyle önünüzü kesen, sorular soran, zorlamıyor mu bu toplu taşıma kullanma arzunuz? Fark şu, eskiden toplu taşıma da daha çok kitap okuyordum. Hatta okuduğum kitapların büyük bölümünü toplu taşıma da okumuştum. Şimdi o kısım biraz zor oluyor. Ama zaman kıymetli ya. Kadıköy'den Galata'ya arabayla gelmek bence çok akıllıca bir iş değil. Vapur gayet keyifli. Bir de İstanbul'da yaşayıp sayılı keyiflerimizden bir tanesini kullanmamak da bence çok yanlış olurdu. Dolayısıyla mümkün olduğunca vapur kullanıyorum. Bazen metrobüste kullanıyorum ama tercih hakkım varsa, zaman planlayabiliyorsam vapur daha iyi. Gayet keyifli oluyor. Yurttaşlarla sohbete de geliyoruz mutlaka. Şey duygusu oldu bende, o aklıma geldi siz Karaköy Vapuru deyince. 2010 yılında tekel direnişi zamanında işçiler ilk kez Türk İş binasının önünde toplandıkları zaman, işçilerle konuştuğum zaman şu duygudalardı işçiler, biraz hayal kırıklığı yaşadılar. Koskoca Türk İş'in binası böyle mütevazı bir bina mıdır diye biraz böyle şey bekliyorlardı. Büyük bir plaza, büyük bir bina, işte Türk İş Başkanı deyince daha böyle nasıl diyeyim korumalarıyla gelen falan bir tip.

Bu durum tip başkanı için de geçerli gibi geliyor bana. Ya koskoca tip başkanı, şimdi bir Audi'den inmesi beklenir, bir şoförünün olması beklenir falan. Yok ya, hiç öyle bir beklenti olduğunu sanmıyorum. Sanmıyor musunuz? Yok. Ben başka bir şey söyleyeyim. Mesela bina meselesi oynayan, biz bu arada çok sık il ve ilçe örgütleri açıyoruz Türkiye'nin dört bir yanında. Ben gittiğim aşağı yukarı her yerde aynı şeyi hissediyorum. Şöyle oluyor, iktidar partilerinin binaları,

Gerçekten bina yani kocaman yerler. Bizimkiler ise genelde işte bir apartman dairesi, iş anı katı falan. Başlarda böyle biraz canım sıkılıyordu doğalak gidiyorsun şimdi bir kente girmişsin koskocaman bir bina. Hani buranın hakimi biziz gibi bir görüntü veriyor. Sonra aklıma böyle çocuklukta dinlediğim bir şarkı geldi. Bu Mustafa Sandal söylüyordu hatırlar mısınız bilmiyorum. Onun arabası var ama ruhu yok.

AKP-MHP binaları biraz öyle geliyor. Evet, kocaman binalar, beton olarak çok büyükler, metrekare olarak çok büyükler ama içlerinde ruh yok. Bizimkilerse bence bize yakışan gibi. Gerçekten arkadaşlarımızın kendi olanaklarıyla, kendi imkanlarıyla çok mütevazi şartlarda tuttukları binalar. Çok dert etmiyorum.

işin bu kısmını. Önemli olan içerik, önemli olan onun içindeki insanların sahiplenmesi, emek vermesi, katkı koyması ve onların o dayanışmasıyla ayakta kalması. Bizim gücümüz de buradan geliyor. Diğer kısmındaysa şöyle artık başlarda hiç önemsemiyordum da bu ara çok sorulmaya başlandı. Araba kullanmıyor musunuz falan filan. Gerektiğinde tabii ki ben de özel aracımızı kullanıyorum ama galiba şu ayrım önemli. Milletle vekili arası bu kadar açık olmaması gerekiyor.

Esas olan nedir? Esas olan millettir, halktır. Siz onu işte 4 yıllığına, 5 yıllığına vekalet etmek üzere görevlendirdiği bir insansınız. Ama Türkiye'de biraz o terse çevriliyor. Yani milletvekili olduğunuz andan itibaren çok farklı bir hayat, çok farklı bir dünyaya geçmeniz bekleniyor.

Böyle olmaması gerektiğini düşünüyorum. Tam tersine olabildiğince siyaseti halklaştırmak, topluma ait bir şey haline getirmek, tırnak içinde söyleyeyim, hani o yukarıdaki siyasetçilerin sıradan insanlar diye gördükleri bizlerin de siyaset yapabileceğini göstermekti bizim iddiamız. Başarıya ulaştığımızı düşünüyorum. Sadece benle ilgili de değil bu arada yani. Dördümüz için de aynı şey geçerli. Ben biraz fazla hareket halindeyim galiba. O yüzden dikkat çekiyor ya da diğer arkadaşlar daha çok şehir dışı yolculukları falan da yapıyorlar. Çünkü biz aslında hem İstanbul milletvekili olduğum için hem parti fiilen İstanbul'da bir genel merkeze sahip olduğu için mesaimin önemli bir bölümünde buralarda geçiyor. Tabii daha kalabalık bir kent olunca daha fazla insanla denk geliyoruz. Ben memnunum. Bir de gördüm. Hiçbir sıkıntı çekmiyorum. Gördüğüm kadarıyla bir de sosyal medyada viral oluyor bu iş. Yani sizi vapurda çekiyorlar, metrobüste giderken çekiyorlar. Sizin haberiniz de yok muhtemelen. Orada şöyle komik bir şey oluyor. Bugün değil de geçen gün gene vapurdaydım ve 15. dakikaya kadar gayet sakinlik, kitap okuyordum, müzik dinliyordum falan. Sonra bir yurttaş geldi fotoğraf çekmeye. Onunla fotoğraf çektirdiğimi gördükten sonra 10-12-13 sayamadım artık bir yerden sonra. O ilk adım atıldıktan sonra arkası çok geliyor ama açıkçası hiç

Şikayetçi değilim. Bir de şu beni çok mutlu ediyor, onu da söyleyeyim. Bugüne kadar yani dört buçuk yıldır milletvekilliği yapıyorum. Vapurda, otobüste, sokakta tek bir olumsuz tepkiyle karşılaşmadım. Mesela bu beni çok mutlu ediyor. Genelde insanlar sevgilerini ifade etmek için, soru sormak için, sorunlarını paylaşmak için geliyorlar. Bak tek bir olumsuz şey olmadı. Buradan da bütün milletvekili arkadaşlara söyleyeyim yani tek başınıza gezdiğinizde başınıza bir şey gelmiyor. Rahat olabilirsiniz, paniğe gerek yok. Ben onu böyle işte konvoylar, çakallı arabalar, kalabalıklarla gezmek falan biraz yanlış bir güç gösterisi eylemi olarak değerlendiriyorum. Yani gerçekten buna ihtiyaçları olduğu için yapmıyorlar. Kendilerini güçlü göstermek için. Ama gerek yok. Böylesi daha iyi. Şimdi biraz tipi konuşalım.

Gözlediğim kadarıyla yani benim hatalı yorumlarımı lütfen düzeltin. 1960 ile 80 arası Türkiye solunun genel kabul görmüş bir şey. En güçlü dönemleri. 2 kuşak çıkartıyor. 68 kuşağı, 78 kuşağı. 68 kuşağına referans veren hareketler hala var. 78 kuşağına referans veren hareketler hala var. Türkiye solunuğu parçalı yapısı içinde ama 1980 den sonra

Böyle parlamenter siyasete etki eden bir sol öznenin yükseldiğini görmedik. Bir 90'lı yıllarda ÖDP'nin kuruluşu var. Gerçekten o dönem çok ses getiriyor. Geza yine Emep'in kuruluşu var. Şimdi de tip çıktı. Şu tedirginlik içinde solcu çevreler gördüğüm kadarıyla. Ya biz bu hikayeyi biliyoruz kardeşim. Zamanında böyle hareketler parlar sonra söner. Tipi farklı yapan nedir? Ya aslında 60'ları da çok uzun konuşmak isterim çünkü gittikçe daha az sayıda insanın hatırladığı, bildiği, okuduğu bir hikaye ama şunu vurgulayayım önemli. Şimdi bir kere 60'lı yıllarda dünyada genel olarak bir sola dönüş var. Aslında 45 İkinci Dünya Savaşı'nın Hitler'in yenilgiye uğramasıyla sonlanması, arkasından işte Çin, devrimi, en sonuna nihayete Küba'ya kadar varan o sol dalga insanların dünyayı değiştirebiliriz fikrine daha yakın samasını beraberinde getiriyor. Türkiye'de de işte 27 Mayıs sonrası 61 anayasasıyla işte Türkiye tarihinin görece demokratik bir evresi ve burada hatırlatmak istediğim şey ne? Nisbi temsil sistemi.

Yani milli bakiye sistemin uygulanması, esas mesele bu milli bakiye sistemi uygulanıyor ve tip %2.9 oy almasına rağmen 15 milletvekiliyle parlamentoya giriyor. O zaman grup kurma sayısı 10 olduğu için de tipin bir grubu oluyor parlamentoda ve görece özgürlükçü bir ortamda tip fikirlerini tartıştırabiliyor. Topluma bir alternatif.

sunuyor. Bu son derece önemli. Biraz hani bir parantez olarak söyleyeyim. Bugünkü tipe benzer tarafını şöyle tarif ediyorum onun. Eğer dinlemediyseniz mutlaka dinleyin. Yordam yayınları proletaryanın büyülük kutsu diye 60'lı yılların tipinin radyo konuşmalarını hem kitap olarak bastım metinlerine hem de çok güzel bir şey yapmışlar. Sonuna bir kare kod koymuşlar. Konuşmaları dinleyebiliyorsunuz. Bu vesileyle herkese tavsiye edeyim. Şimdi o konuşmaların özelliği ne? Televizyon yok. Radyonun eşitlikçi yapısı var. Anadolu'nun köylerinde mesela şöyle düşünün.

İşte radyoda Süleyman Demirel konuşuyor, arkasından Mehmet Alaybar konuşuyor. Bir eşitlikçilik var ve o eşitlikçilikte tip hemen öne çıkabiliyor, kendisini ifade edebiliyor. Şimdi bugüne geldiğimizde ise medya üzerine muazzam bir abluka kurmuşlar. Hiç kimsenin konuşma hakkı yok aslında Türkiye'de ve biz de sosyal medyaya doğru yöneldik ve sosyal medyanın eşitlikçiliğinden faydalandık aslında. Tipin sesi geniş kesimlere ulaşmış oldu. Bu parantezı kapatayım şimdi. Tekrar 60'lara döndüğümüzde bakın şu önemli. Tip o milli bakiye sisteminin verdiği olarak da seçimlerde bir başarı elde ediyor.

Ve arkasından hemen seçim sistemi değişiyor. Şimdi bugün de aslında aynı şeyi yaşıyoruz. Aslında tip yüzünden değişiyor seçim sistemi. Tabii ki o yıllar için sosyalistlerin parlamentodaki temsiliyetine sınır getirelim çünkü bunlar bizim başımıza bela olacaklar diye bakıyorlar. Ama tabii sosyalistler sadece parlamentoda sığmıyor. 61 sonrası gelişmelere baktığımız zaman işte DISK'in kurulması çok önemli bir gelişme. Türkiye Eşli Sınıf Hareketi açısından. Arkasından FKF Dev Genç Hareketi. Şimdi bu bütünlük

Sevgili Ozan şöyle bir korkuya neden olmuş bak 61-65 arası bir 68-69 kadar uzatalım. Yani 7-8 yılda aslında büyüyen sosyalizm mücadelesi bu topraklarda o kadar önemli haklar kazandırdı ki bize. 1971'de muhtıra vermek zorunda kaldılar. Yetmedi. 12 Eylül'de darbe yapmak zorunda kaldılar. Yetmedi. İşte Özal'da yeni bir dönemi başlatmak istediler. Yetmedi. Demirel'i tekrar göreve çağırdılar. Yetmedi. Çiller geldi. Mesela dün gördüm tekrar hatırladım. Çillerin son sosyalist devleti yıktık bu tarihe geçsin cümlesi çok önemlidir aslında. Yani o 60'lı yıllarda

kazandığımız hakları bu ülkenin halkları, işçileri, emekçileri olarak geri almak için ne kadar yoğun bir çaba sarf ettiklerine göre nihayetinde Tayyip Erdoğan da aslında bu sürecin son halkası. Dolayısıyla bak sadece 100 yıllık Cumhuriyet tarihinde bir kez %2.93'ü bile görmemiş sosyalist hareket ama onun toplumsal etkisiyle beraber Türkiye'de herkesin hayatını son derece olumlu etkileyen bir dönüşüme imza atmış ve bu unutturulmak istendi. Yıllarca bu yapıldı.

Bizim açımızdan hani bugüne geldiğimizde biz bu karşı devrim rüzgarı diyorum hem Türkiye'de hem dünyada Esen O Dalga'ya karşı önce bir direniş hattı çizdik. Yani her şey bitti, sınıflar öldü, elveda proletarya, işte ne bileyim Marxizm, Leninizm gömüldü falan tezlerinin çok hakim olduğu bir dünya konjonktüründe bir direniş hattı ördük. Hem Dünya Sosyalistleri açısından söyleyebilirim bunu hem Türkiye açısından. Bizim için kırılma noktası gezi direniştir. Gezi direniş aslında şunu gösterir. Sosyalizmin savunduğu değerlerin bu ülkede milyonlarca insanın değerleriyle çok ortak olduğunu, aslında çok paralel ilerlediğini ama bir biçimde bunu politikleştirmeyi, bunu siyasal temsiliyet alanına taşımayı başaramadığımızı görmüş olduk ve belki bugünkü Türkiye İşçi Partisi'nin en büyük avantajı bu. Yani bir iddia olarak söylüyoruz. Sadece bize aittir demiyoruz ama görünür düzene baktığımızda Gezi direnişinin Türkiye'de yarattığı belki de tek yeni siyasi hareket Türkiye İşçi Partisi. Yani Gezi'nin ürünüdür Türkiye İşçi Partisi. Bunun altını kalınca çizeceğim. İşte bu Gezi'nin yarattığı rüzgar, Türkiye Sosyalist Hareketi'nin çok uzun yıllardır biriktirdiği değerler ve bunun gençlerle buluşması tipi. Böyle tarif edilebilir. Dolayısıyla şanslı bir döneme denk geldik. Şanssızlığımız parlamentonun en işlevsiz olduğu dönemde ama biz bunu tersten şansa çevirdik. Yani en işlevsiz olduğu dönemde bile sosyalistler bunu yapabiliyor. Ya da mesela şanssızlığımız, aslında bizim gibi partiler aynı zamanda toplumsal muhalefetle, sokak mücadelesiyle paralel ilerlerler. Yani biz aslında sokağın partisiyiz ama pandemi vardı.

Yani 2 yıl boyunca 1 Mayıslar bile, belki 100 yıldır Türkiye'de ilk defa 1 Mayıslar yapılamadı. Hani pandemi nedeniyle kitle eylemleri geri düştü. Orada da parlamentodaki muhalefet biraz daha özgün bir alan yaratmış oldu. Bir de galiba hani yıllardır insanların duymadığı, hiç belki de gençler açısından söyleyeyim, bilmedikleri bir takım fikirler, bir takım tezler yeniden gündeme gelmeye başladı. Hani geldiğimiz yeri önemsiyorum. Yeterli değil ama bir baraj kırıldı sosyalistler açısından. Bizim tipi kurarken temel bir iddiamız vardı. Diyorduk ki, Türkiye'de milyonlarca insan sosyalizmi hep antikomünistlerden dinledi. İlk defa belki de sosyalizmi sosyalistlerin anlatabileceği bir zemin kuracağız ve buradan sesleneceğiz topluma. Bunun da karşılığını görmeye başladık. Devamını getirmek hepimizin görevi. Şimdi şey de bu siyasi literatürde mahalle diye bir şey var. Şimdi son yıllarda bu mahalle ifadesini çok... Şerif Mardin de mahalle baskısıyla bu literatüre katmıştı. Bu mahalle denilen şey eğer varsa solcular için gerçekten var, benim gözlediğim kadarıyla. Üniversitede yıllarımı verdim bu işi anlamaya. Yani kardeşim o nedir, o nedir, o nereden geliyor? Gerçek çok parçalı da bir yapı var. Birbirlerine de çok acımasızca eleştiriyorlar. Fakat siz kamuoyu önünde, ben en azından şahit olmadım, herhangi bir sol hareketi eleştirmediniz. Bunun nedeni nedir? Sonuçta muhakkak eleştiriniz vardır ama

Dile getirmiyorsunuz. Ya bu bir tercih. Çok açık söyleyeceğim. Baştan bu yana çok iddialıyım da bu konuda. Yani 4,5 yıldır Türkiye İşçi Partisi siyaset sahnesinde kendi mahallemizden hiç kimseyle deyim yerindeyse bir polemiğe, bir tartışmaya girmedik. Açıkçası ben de kendimi hep buradan korumaya çalışıyorum. Çünkü ben bunun şehvetine çok hızlı kapılıyorum. Üniversiteye dedin ya biz edebiyat fakültesindeydik. Türkiye'de hiç olmayan sol örgütler edebiyat fakültesinde olurdu. Hepimiz birbirimizi bilirdik ve günler süren tartışmalar yapabilirdik. Onun şehveti de insanı alıp başka yerlere götürüyor. Çok da zevkliydi.

Tabii tabii yani açık söyleyeyim hani başka bir işimiz olmasa bir fikir kulübü olsak mesela buradan önemli tartışmalardan iyi sonuçlara varmak da mümkün olabilirdi ama biz siyasi partiyiz ve ülkenin içinde bulunduğu durum, emekçiler, onlara karşı sorumluluklarımız var. Dolayısıyla bir kere esas mücadele gücümüzü yoğunlaştırdığımız yer iktidar. Dikkat edersen hani düzen muhalefeti diye tarif edebileceğimiz altılı masaya bile Çok az açıktan eleştiri yapıyoruz. Ancak büyük yanlışlar yaptıklarını düşündüğümüz zaman. Oysa çetele tutmaya başlasam saatler sürer bu. Ama bir, iktidardır Türkiye'nin içinde bulunduğu durumun temel sorumlusu. Bunu hiç unutmamamız lazım. Türkiye'de bugün ne yaşıyorsak bunların sorumlusu siyasi iktidardır. O yüzden hedef tahtasına siyasi iktidarı. almak gerekir. Ondan sonra bu mücadele doğrultusunda eğer gündeme geliyorsa muhalefetle ilgili bir takım tartışmalar yapabiliriz. Hele bizim mahalleye doğru çekildiğimizde, bizim mahalle zaten 80'ler 90'larda çok daraltılmış, sıkıştırılmış ve hareket alanı kapatılmış bir alaydı. Ve bunun bir sonucu olarak da sürekli olarak aslında bütün varlıklarını birbirleriyle mücadele ederek inşa etmeleri istendi. Deyim yerinde ise iktidara karşı bir toplumsal muhalefetin sözcüsü, öncüsü, yürütücüsü olmalarını engelleyen bir taktik vardı burada. Biz de biraz o oyuna gelmiş sayılıyoruz. Hatta bazen arkadaşlarla sohbet ederken söylerim. Yani Türkiye'de 50 tane, 60 tane, 70 tane neyse sol örgütü olduğunu düşünürseniz bunları şöyle formüle edebilirim yani 80'ler, 90'lar, 2000'lere kadar belki de böyleydi. Böyle bir masa etrafında toplanıp herkes birbirine kendi yaptığının en devrimci olduğunu anlatıyor. Oysa bunun bir önemi yok. Bak şimdi bu sokakta yürümelerin mesela faydalarından bir tanesi şu oldu. Zaman zaman böyle bana göre diyelim ki

kendince daha radikal, daha devrimci fikirleri olan genç arkadaşlar yanıma geliyor. Çeşitli eleştirilerini söylüyorlar falan. Şimdi dönüyorum mesela 20 sene önce üniversitedeyken birisi bana gelip senin yaptığın reformistlik ben devrimciyim falan dese saatlerce tartışırdım onunla. Yani benim yaptığımın niye daha devrimci olduğunu anlatmak için. Şimdi gerçekten şöyle hissediyorum. Keşke Türkiye'deki 85 milyonun her birisi benden daha devrimci olsa.

Türkiye için ne kadar güzel bir şey. Türkiye'nin en az devrimcisi ben olsam muhteşem bir şey olurdu. Ne diyorsunuz böyle bir gençle karşılaştığınız zaman? İşte bunu söylüyorum. Tamam diyorum sen daha devrimci ol çok güzel. Umarım sen daha devrimci olursun. Benim zaten en devrimci benim, en devrimci biziz falan böyle bir iddiam yok ki. Bu açık söyleyeyim bizim jargonla konuşmam gerekiyor burada. Küçük Burjuva rekabetçilik duygusu aslında bu kapitalist toplumdan sola sızan bir şey. Bizim birbirimize rekabete ihtiyacımız yok. Biz belki bir tek şurada rekabet edebiliriz. İktidara karşı mücadeleyi kuvvetlendirmek konusunda. Onun dışında sen iktidara karşı şöyle mücadele ediyorsun, ben böyle mücadele ediyorum. Niye birbirimizle kavga edelim ki? Şimdi son zamanlarda tip çok konuşuluyor. Konuşulmasının sebebi sizin de aslında var olmak istediğiniz mecra, sosyal medya, Oğuzhan Uğur yayını, Barış Atay'ın. 10 milyonu aştı hocam herhalde değil mi? 10 milyon kesin. 10 milyonu geçmişti ben baktığımda. Gördüğüm kadarıyla da rekor. Yani bu 8 bölüm içerisinde bu kadar kısa zamanda bu kadar çok izlenen yok. Ben açıkçası şaşırdım. Yani tablo tuhaf. Bu fotoğraf bir şey gösteriyor bize Barış Atay yayını. Çok agresif bir gençlik topluluğuyla karşı karşıya. Sizce siz daha sahadasınız. Bu gençlik topluluğu... Barış Atay'a bu agresif soruları soran gençlik bir yaygınlık içerisinde mi yoksa bir salon böyle radikal bir grup tarafından doldurulmuş mu? Şimdi biraz soluculuk yapacağım Ömer Ozan. Tamam. Biz şöyle anlatırım mesela eskiyle bugün farkını. Eskiden dediğim gibi solucula bir panele çıktık. 5 ayrı örgütten insan oturuyoruz. Yanımdakilerin söylediği 100 şeyin 99'sına katılıyorum. Bir tanesine katılmıyorum. Bütün konuşmamı o katılmadığım üzerine kurardım. Yani farklılığımızı belirginleştirdim. Şimdi biraz daha ortaklıklar üzerinde yapıyorum ama sana şey yapacağım. Sosyal medya mecrası bizim kullanmak istediğimiz bir mecra. Doğru. Ama tercih olmanın ötesinde bir zorluk aynı zamanda. Sanki bazen çünkü şöyle oluyor. Niye televizyona çıkmıyorsunuz? Sanki mecralar var, çeşit çeşit mecra var. Biz de tercihte bulunuyoruz. Bugün ona gidelim. Böyle bir şey yok. Biz mecburen esas gücünü sokakta örgütleyen bir hareketiz.

Unutturmayalım. Sonuçta bir siyasette Türkiye İşçi Partisi bugün daha ziyade milletvekilleriyle, görünür yüzleriyle tanınıyor ama emin ol Türkiye'nin dört bir yanında bunun arkasında binlerce, artık on binlere varan insanın emeği var, çabası var. Bunun arkasında bilim kurulularımızın, danışma kurulularımızın yoğun mesaileri, yoğun emekleri, yoğun çalışmaları var. Biz onun sözcüsüyüz sadece. Ama tabii ki sosyal medya mecrası gerçekten o eşitlikçi yapısı yani yeteneğinize bağlı. Emek verirseniz, düşünürseniz, yaratıcı olursanız o alanda fark yaratabiliyorsunuz. Görece ekonomik olduğunu da itiraf etmem lazım. Ve genç arkadaşlarımız partimizde bu alanlarda partimizi tanıtma faaliyetlerinde sorumlu kaldılar. İyi gitti şimdiye kadar. Şimdi son örnek ise gerçekten başka bir boyut taşıyor bence. bizim belki de bugüne kadar hiç ulaşamadığımız, hala ulaşamadığımız, yani bak 4,5 yıldır parlamentoda inanılmaz bir kürsü yakalamış durumdayız. Seslenme olanaklarımız eskiyle mukayese edilemeyecek düzeyde artmış ama hala Türkiye İşçi Partisi'ni duymayan, bilmeyen, belki merak etmeyen, belki genel olarak siyaseti merak etmeyen geniş bir toplumsal kesime bu program arazilerine ulaşmış olduk ve işte dünkü rakamlarla söyleyeyim 9 bini geçti parti üyesi olan, ben artık şey diye bakıyorum, İzleyen her bin kişiden birisi partimize üye oluyor. Bu da fena bir oran değil. Bir de şu, düşünsenize eski medya düzeni olsaydı, yani daha fazla hitap edebildiğimiz, daha fazla konuşabildiğimiz, daha fazla tartışabildiğimiz, kendimizi ifade edebildiğimiz mecralar olsaydı Türkiye'de siyaset nasıl şekillenirdi? Bunu da insan sormadan edemiyor. Şimdi programın formatı...

Biraz da ilginç tabii, kabul edelim ki. Yani karşıt görüşlü olanlar gelip soru soruyorlar. Dolayısıyla şöyle bir iddiada bulunamam ben. O programa izleyici ya da soru sormak üzere katılan arkadaşlar bir Türkiye örnekle midir değildir aslında. Yani orada biraz özel olarak gidip şu komünistlerin ağzının payını verelim, bir haddini bildirelim motivasyonuyla gelmiş ağırlıklı bir topluluk.

Ama bizim açımızdan esas çarpıcı olan şey şu, belki de daha önce hiçbir sosyalistle karşı karşıya oturup konuşmamış, tartışmamış insanlar. Mesela açık söyleyeyim orada sorulan soruların hiçbir tanesi daha önce bize sorulmamış soru değildi. İlk kez muhatap olduğunuzu düşündüler değil mi? Ne kadar yabancılar aslında. Aslında yani sokağa çıktığınız andan itibaren oradaki soruların her birisiyle bir gün içinde bile karşılaşabilirsiniz.

Yani dolayısıyla çok alışık olduğumuz sorular bunlar. Öyle yepyeni şeyler değil ama mesela bu bir üzerine düşünmemiz gereken başlık. Demek ki Türkiye'de insanların o kutuplaşma dedikleri, düşmanlaşma dedikleri şey ne kadar keskin ki hiçbirbiriyle oturup konuşabilecekleri zeminler bile kalmamış. Bu zemini kullanma olanağından faydalandı arkadaşlarımız. Bizim için gayet iyi oldu. Yani kendimizi bütün açıklığıyla anlatabilme şansı yakaladık.

keşke ne bileyim mesela bütün siyasi partilerin temsilcileri çeşitli başlıklarda yan yana gelip tartışsalar ne kadar zengin bir tartışma olurmuş ve açık söyleyeyim biz ne kadar açık ara önünde çıkarmışız onu da izlerken hep onu hissettim yani hani eskiden olurdu böyle bizim öğrencilik yıllarımızda işte siyasi partilerin gençlik kolları başkanları ne bileyim işte ekonomi kurmayları ne bileyim iç politika uzmanları ya da genel başkanları da yan yana gelip tartışırlarmış keşke öyle zeminlerimiz olsa umarım gelecekte olacak bu sosyalistlerin belirgin farklılıklarını ortaya koyacak çünkü bak çok hakim bir paradigma var. Bugün gerçekten kapitalizm nedir diye düşündüğümüzde ben en basit haliyle akıl dışı vicdansız bir sistemdir diye özetleyebiliyorum. Bu kadar bilim bilim deyip bilime düşman olan, bütün bilimsel yaklaşımları reddeden, varını yoğunu para kazanmaya ve bu paranın dünyada da Türkiye'de de en zengin %1'in elinde birikmesine odaklamış ve geniş toplumsal kesimlere de bunun dışında hiçbir şey mümkün değil.

Tek gerçek yol bu diyen akıl dışı ve vicdansız bir sistem. Ama insanlar bu böyle sanki sonsuza kadar devam edecekmiş. Daha öncesi yokmuş ve daha sonrası da olmayacakmış gibi düşünüyorlar. Ben bazen birtakım tartışmalarda şeyi söylerdim. Mesela insanlar yüzlerce yıl köle olarak yaşadılar. Köleci toplum diye anlatıyoruz ya bugün. Ve aynı şey orada da vardı. Köleci toplumun hiç değişmeyeceği anlatılırdı. Ya hep böyle olacak. Yani o efendi biz de köleyiz ne yapalım? Böyle diye düşünüyordu. Bak bugün kapitalizm aslında insanlara bunu kabul ettirmiş.

Büyük ölçüde. Ama bunu delen bir takım hamleler yaptığınız zaman da o balon birden patlıyor. Yani o kopkoyu karanlık içerisinde bir mum yakıyorsunuz ve ortalık aydınlanmaya başlıyor. Bir dakikaya başka bir şey de varmış sorusu gündeme geliyor. Çok etkili oldu. Biz çok mutluyuz durumdan ama tabii bu aynı zamanda tezlerimizi nasıl daha fazla anlatmamız gerektiği konusunda da bize bir sorumluluk yüklüyor. Yani ne bileyim mesela biz bazen örnek olsun diye yaptık bunları. Mesela konut kanun teklifimiz var bir tane barınma sorunuyla ilgili. İnanılmaz bir çaba sarf ettik. Tek şey şuydu. Aslında istenirse çözülebilir. Ya da mesela emeklilik kanunuyla ilgili verdiğimiz teklif, fatura. Mesela cep dost fatura uygulaması diye bir kanun teklifi verdik ve bunu parti sitemize koyduk. Mesela hazır böyle sosyal medyada yayılacak bir konuşma yapıyorken söyleyeyim. Ben istiyorum bütün yurttaşlar girsin Tipin sitesine. Kaç metrekare ev kullanıyorlar? Ev kaç kişi? Tipin önerdiği kanun teklifi olsaydı faturası kaç para olacaktı? Şimdi kaç para? Mesela bunu ölçebilecek bir uygulama yaptı arkadaşlarımız, onu da koyduk. Ama işte bunları ulaştırmak, daha fazla insanla tartışmak gerekiyor. Önümüzdeki günlerde tamamen buna odaklanacağız. Yani Türkiye'de bak, şimdi seçimleri tartışıyoruz. Çok uzun konuşuruz. Seçim hukuku, seçim güvenliği, anayasanın, yasanın ayaklar altına alınması, kim aday olabilir, kim aday olamaz falan ama bir de memleketin gerçekleri yok mu ya?

Şimdi Aralık ayının sonunda bilmem kaç ay sonra Tayyip Erdoğan çıktı, EYT sorununu çözdük dedi. Ocağın sonuna geldik. Daha kanun teklifi meclise sunulmadı. Bak daha kanun teklifi meclise sunulmadı. E emeklilerin hali? İşler acısı, asgari ücret. Ya rakam artıyor ama alım gücünde bir artış yaratıyor mu? Yaratmıyor. E ne bileyim yani Türkiye'de gençlerin durumu, kadınların durumu. Türkiye'deki sendikalı işçi sayıları açıklandı. İnsan utanıyor ya. Sendikalı işçi sayılarına bakıyorsunuz. İnanılmaz bir şey. Toplu sözleşmeleri hesap ederseniz aslında çok çok çok küçük bir kesim gerçek anlamıyla sendikalı. Sendika üyesi olmak sadece devlete girip sendika üye olmaktan ibaret bir şey değil ki. Onun bir yaptırımı olması lazım. Grevler yasaklanıyor, sendikalaşma faaliyetleri engelleniyor. Aslında çok temel bir takım konularda sosyalistlerin sesinin çok daha güçlü çıkmasına ihtiyaç var memlekette. Başka bir dünyanın, başka bir ülkenin mümkün olduğunu gösterebilmek için. Bu konuda kısa zamanımız var. Çok iş yapmamız lazım. Bütün yoğunlaşmamız bu. İzninizle burada araya girmem lazım. Çünkü bölüme kısa bir ara vereceğiz. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bir yere ayrılmayın.

Şöyle bir şey gözlüyorum, yani katılır mısınız bilmiyorum. Şimdi bir sosyoloji sorusu sorsak yüksek lisans öğrencilerine desek ki, ya kardeşim bir memlekette son 7-8 yıldır çok ağır bir baskı ortamı var. Buna beraber eşlik eden bir ekonomik kriz ve işte geniş ücretli kesimlerin yoksullaştığı bir tablo var. Öte yandan iktidarda da İslamcı, milliyetçi bir koalisyon var. Buna karşı tepi gösteren yeni jenerasyon nasıl tepi gösterir diye bir soru sorsak muhtemelen

Bu tip bir duruma karşı reaksiyon özgürlükçü, biraz da sol fikirlere açık çünkü aynı zamanda da gelir adaletsizliği çok sert şekilde artıyor memlekette. Biraz da sol fikirlere, sol demeyelim de hadi sosyal adalet duygusunun biraz daha derinleştiği bir tablo olabilir. Milliyetçiliğe karşı bir reaksiyon, yeni kuşak bir milliyetçilik şey çıkabilir fakat Barış Atay ayında gördüğüm kadarıyla ben şunu bekledim. Mesela biraz daha liberal reaksiyonlar bekledim. Yani kardeşim siz de milletin özel mülkiyet hakkına el koyacaksınız. Kaldı mı sosyalizm bitti. 89'da zaten Sovyetler dağıldı. Çin bile komünist değil. Var mı bir tane komünist örnek gibi bir tartışma beklerdim. Fakat tartışma büyük ölçüde milliyetçi bir refleksle geldi. Bu tabii bu anlaşılabilir ama bu milliyetçi refleks

Orijinal bir şey de var, tabanı da var. Mesela gözlediğim kadarıyla seküler şeyi daha fazla, yoğunluğu daha fazla. AKP'li değilim diyor mesela. Bundan çok utanıyor. MHP'li de olmadığını söylüyor. Öte yandan bir siyasi partiye üye de değil fakat baya baya atsızcıyım diyor mesela. Çok radikaldi ben üniversitede yaşarken. Çok nadiren başımıza gelecek bir şeydi. Atsızcıyım diyor, türküs, türkçüyüz diyor. Orta Asya referansı çok daha yüksek ve bunun Atatürkçülük olduğunu iddia ediyor bir yandan da. Yani oradan doğru bir referansı da var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Nereden çıktı yani bu iş? Ya şimdi bir 60'larla başlamıştık ya oraya bir atırtalım. Şimdi o yükselen sol sosyalist değerler, işçi sınıfının örgütlenmesi, 60'lı 70'li yıllardaki o ne diyelim büyük aydınlanma süreci ile beraber geçmişte de kuşkusuz örneklerini buluruz ama 60'lardan sonra çok belirgindir bu. Türkiye'de bir anti komünist damar. Bizzat devlet tarafından. planlanarak örgütlenmiştir. Yani o komünizm karşıtlığı kılıfı altında. Aslında buradaki espri şu, bu bizim açımızdan önemli kılan taraf orası, halkın siyasete doğrudan katılımını, emekçinin, yoksulluğun, işte elin asırlının o günkü deyimlerle söyleyelim, temsilcisi olan tipin ve sosyalist düşüncenin önünün kesilmesi için bir taraftan yasal düzenlemeler yapılıyor, işte seçim sistemi düzenleniyor, işte DISK'in örgütlenmesinin önüne engeller çıkartılmaya çalışıyor ama bir taraftan da devlet fiili bir

Örneğin ırkçı örgütlenmeyi, komando kamplarıyla o dönemin MHP'sinin örgütlenmesinin temellerini atıyor. Bir taraftan bak bugün FETÖ, FETÖ, FETÖ sabah akşam konuşuluyor ama ısrarla unutturulmak istenen ne var orada? Komünizm ve mücadele derneklerinden çıkıyor Fethullah Gülenler. Aslında bugünkü bu tarikatlar, cemaatler nasıl toplumu böyle esir aldılar sorusunun yanıtlarından bir tanesi bu. Özetle 60'lardan bu yana

Türkiye'de bilinçli, planlı, devletin bütün olaraklarının aktarıldığı bir sol düşmanlığı. Aslında ben onu halk düşmanlığı diye adlandırıyorum. Halk düşmanlığının siyasetteki yansıması da sol düşmanlığı, sosyalizm düşmanlığı oluyor. Dolayısıyla bugünkü nesiller de hala bunun etkisini yaşıyorlar. Yani zaten Türkiye'de bunun yaşamasına izin verilmiyor. Belki ilerleyen bölümde konuşuruz. Bence bu 1923

para dikması ve 2023 ikinci yüzyıl tartışmasını esas olarak buradan ele almak lazım. Yani siz memlekette sistematik bir biçimde solu yok ederseniz sonunda varacağınız yer Tayyip Erdoğanlardır. Mesela ısrarla bunun altını istiyorum. Yani Tayyip Erdoğanlar AKP gökten zembille inmedi. Yani siz 60 yıldır, 70 yıldır sürekli olarak sol düşmanlığı yapa yapa yapa tarikatların, cemaatlerin önüne açığa açığa ırkçıların toplumu birbirine düşmanlaştırma siyasetinin bir sonucu olarak Tayyip Erdoğanlardır.

Doğdu ve bunun bir yansıması da özellikle genç kuşaklarda sol fikri hiç yok. Sol, sosyezm, başka bir dünya yok. Her şey bu mevcut paradigmanın içerisinde tartışılıyor. Tabii bir taraftan da şu gerçekle karşı karşıyayız. 20 yıllık bir iktidar. Şimdi ben hep aynı örnekleri veriyorum ama çok çarpıcı bence. Hani mahalleler dedik ya. Şimdi muhafazakâr mahalle diyelim, işte milliyetçi mahalle diyelim, sağ mahalle diyelim. Öyle sol olmayanlar. Şimdi o mahalleye şöyle 20 yıllık sürecek kuş bakışı baksana. Aynı mahallede doğmuş 2 tane çocuk. Bir tanesinin babası AKP'li diyelim ki. Ve gittikçe zenginleşiyor. Gittikçe işte çocuk özel okulda okuma imkanı buluyor. Ne bileyim işte müzikle ilgilenecekse onun imkanları sunuluyor. Tiyatroyla ilgilenecekse onun imkanları sunuluyor. İşte belediyede kursa gidiyor, şu oluyor, bu oluyor. Ama aynı mahallede doğan babası AKP'li olmayan çocuk belki daha zeki, daha yetenekli, daha çalışkan olmasına rağmen o

yanındaki arkadaşının iktidar nimetlerinden faydalanarak neler yaptığını görüyor. Onların öfkesi, bak bunu çok yaşıyorum sokakta, o mahallede doğup büyüyen çocukların öfkesi belki sol bir mahallede doğan çocuktan daha büyük. Çünkü biz zaten hiç devletin olanaklarından faydalanmamışız. Biz devletin hep üvey evladıymışız. Hep dışlanan, hep düşmanlaştırılan tarafında durmuşuz. O yüzden de mesela bu seküler milliyetçiliğin bence kaynaklarından bir tanesi de bu. Yani o iktidardaki siyasal İslamcı anlayışa karşı devletin başka bir ideolojik çerçevesiyle ona muhalefet edebiliyor ancak. Ama orada da bir derinlik yok.

Yani bu tartışılmaya, sorgulanmaya başladığında aslında bir takım ezberlerden, klişelerden ibaret olduğu çok hızlı biçimde ortaya çıkıyor ve kalıcılaşabileceğine hiç inanmıyorum, onu söyleyeyim. Mesela bu göçmen karşıtlığı diye tarif edilen boyutu. Şimdi düşünsene bir ülke 80 milyon diyelim, yuvarlak konuşalım. 80 milyon, 8 milyon...

kişi son 10 yılda bu ülkeye dışarıdan gelmiş. Afganistan'dan gelmiş, Suriye'den gelmiş, Afrika ülkelerinden gelmiş fark etmez. Bir anda ülkenin sosyolojisi değişiyor. Emek piyasası bambaşka bir hale alıyor. Özellikle toplumun en yoksul kesimleri. Asgari ücret bir açlık sınırı ama bunun yarısına çalışacak yeni bir nüfus var Türkiye'de. Asgari ücretle çalışan işçi

o yanındakine düşmanlık geliştirmekte çok hızlı davranabiliyor. Çok kolay olarak o tepkisi, o öfkesi oraya doğru yönelebiliyor. İşte bunlar da mesela ırkçılığı, milliyetçiliğin belki de memlekette güçlenmesine neden olur ama bu atmosferi topyekûn değiştirebilmek mümkün bence. Şuna benzetiyorum, bak açık söyleyeyim. 60'lı yıllarda da aslında emperyalizme karşı mücadele temellidir. Sol sosyalist hareketin yükselişi, ABD emperyalizmi özelinde. Mesela orada da bakarsan böyle biliniyetçi bir takım nüveler varmış gibi gösterir ama sol onu alır ve sağlıklı bir temele oturtur. Yani o yabancı düşmanlığı değil, empezim karşıtlığı haline getirebilir onu. Biraz ben bizim yapacaklarımıza bağlıyorum önümüzdeki dönemde. Bir de emeğin birleştirici gücü çok önemli. Bakın bütün bu kimlikleri siyasette belirgin kılan akımlar hep bir düşman ve büyük olanı kendisinin temsil ettiği gibi iddiayla hareket ediyor. Ama ben çok sayıda direnişe dahil olmuş, takip etmiş bir arkadaşınız olarak söyleyeyim. O direnişlerde bütün bu kimlikler bir kenara bırakılıyor ve emekçi kimliği, alın teriyle yaşamının ortaklaştırıcılığı belirleyici hale geliyor. Şimdi Türkiye en son açıklanan rakamlara baksana yani 13 kişinin serveti Türkiye'de 44 milyon insanın servetini söylüyor. Şimdi o 44 milyonun kaderi ortak. Ve bu bence birleştirici bir şey olacak önümüzdeki dönem açısından. Ben Türkiye'de bir sol yükselişin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Aslında bunun nesnel koşulları var. Yani bu kadar gelir adaletsizliğinin ve servet eşitsizliğinin bu kadar sert şekilde belirginleştiği bir yerde aslında bir sol özenin oluşması için tarla verimli tohum lazım anladığım kadarıyla. Peki... İktidarın o düşmanlaştırıcı dili önemli. Solu, Kürt, Alevi, LGBT'yi haklarını savunanlara indirgemeye çalışıyor. Kuşkusuz solcular, sosyalistler eşit yurttaşlığı savunacaklar. Tüm yurttaşların bütün haklarını alması için mücadele edecekler. Buna ilişkin bir şey yok. Ama o emek kimliğinin birleştiriciliğinden korktukları için solu daha kimlikler alanına

sıkıştırmaya çalışıyor ama biz bunu bence birleştirmeyi başarabildiğimiz ölçüde başarılı olacağız. Yani biraz önceki sorunun başındaki özgürlükler alanındaki daralma ve yoksulluğun artışı dedin ya bunların bir ve aynı şey olduğunu görmemiz lazım. Yani siz ülkeyi yoksullaştırırsanız o ülkeyi yönetebilmek için ancak bir baskıcı rejimle bunu sağlayabilirsiniz. O yüzden mesela zaman zaman gerçek sorun ne? Yani özgürlükler alanı mı yoksa yoksullaşma mı? İkisi birbirinden ayrı düşünülemez.

Ve bence gerçek bir sol dalga, gerçek bir sol yükseliş bunu bütünleştirdiğimiz ölçüde başarılabilecek. Gözlediğim kadarıyla ya gerek sosyal medyada gerek sosyal çevremde etrafta benimle sola ilişkim konuştuğumuz zaman alttan üreyen bir şey. Neden şu anda solcu değilsiniz, niye sola karşı antipati besliyorsunuz diye sorduğum zaman sol milli değil ki diyor ama Düzelteyim. Bu kişiler AKP'li değil, Atatürkçü. Belki sosyal demokrat çevreler. Ah o 70'li yıllardaki, 60'lı yıllardaki milli sol olsa, deniz gezmiş olsa falan gibi böyle bir şey var. O noktada şunu soracağım. 21. yüzyıldayız. Böyle bir sosyalizmin toprakları özgün biçimi, yeni bir vatan, devlet, millet...

Yorumu var mı Türkiye İşçi Partisi'nin? Çünkü belli ki burada tıkanıyoruz. Yani Barış Hatay yayınında da bu ortada. Hani şunu diyemiyorsunuz yani, kardeşim Türk, Kürt, Laz, Çerkez vs. bunların hepsi kimliktir. Biz bu kimlikleri reddediyoruz. Bir sınıf parti siz dediğiniz zaman burada bir boşluk doğuyor. Bu söylemle geniş kitleler arasında bir boşluk doğuyor. Bunu nasıl çözeceğiz?

Ya şimdi bak siz sorarken hemen not almaya çalışayım. Solun şu ülkedeki tarihine kapıca bakalım. 1920'lere gidelim işte Mustafa Supiler Kurtuluş Savaşı'na katılmak için Anadolu'ya gelmişler. Anadolu'da katledilmişler. 30'lara gidiyoruz işte Nazım Hükmet mesela. Hani sadece Vatan Haini şiiriyle bile baksanız bu topraklara ne kadar bağlı olduğunu görürsünüz. Hani o günden bugüne gelen bir suçlama olduğu için söylüyorum bunu. İşte ne bileyim Sabahattin Ali'lere bakalım.

1950'lerde Beyce Boran'a bakalım. Yani Türk askerinin NATO'ya üyelik için Kore'ye gönderilmesine karşı barış sesini yükseltenleri. İşte 60'lar denizler, mahirler falan zaten hani Amerikan emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesinin Türkiye'deki en önemli simgeleri. Bütün bir sol tarihe baktığımız zaman şunu görüyoruz. Aslında bu topraklara aitlik tartışmasında bu topraklara en fazla ait olan

Hatta ben tersini söyleyeyim. Bence siyasal islamcılık Amerika Birleşik Devletleri'nin, Alman Emperyalizminin bu topraklara attığı bir tohumdur. Anadolu topraklarında böyle bir siyasal islamcı gelenek yoktur aslında. Bu topraklarda bu üretilebilir diye düşünülmüş bir projedir siyasal islamcılık.

Örneğin, ya da ırkçılık, milliyetçilik böyledir. Yani bu topraklara ait bir şey değildir. Ben şuna yüzde yüz inanıyorum. Bakın, solun bütün değerleri, evrensel değerlerin hepsi Anadolu topraklarıyla, Anadolu insanıyla çok barışıktır. Yani böyle gündelik hayatımızdaki işte misafirperverlikten, dayanışmacılıktan, aklımıza gelen ne varsa hepsi aslında evrensel anlamda solun sahiplendiği değerler. O yüzden tam tersi, mesela bu barışın programından önce de kendi aramızda konuşuyorduk. Belki şunu anlatmamız lazım.

Bütün yurttaşlarımızın açığa çıkartamadıkları bir sol duyarlılığı var aslında. Belki bunu söylemeye bile cesaretleri yok. Belki bunu farkında bile değiller. Ama hani bir metaforla şey yaparsak herkesin kalbi solda. Fakat bunu çıkartamıyorlar. Şimdi biz buna vesile olmaya çalışıyoruz. Ben o yüzden sokakta karşılaştığım böyle hani en bize uzak... Biz çok sık karşılaşıyoruz onunla. Ben sizinle pek çok konuda aynı düşünmüyorum. Tam zıtkutuptayız ama falan diye kurulan cümlelerde. Aslında o kadar da zıtkutuplarda değiliz. Ama bize zıtkutuplardaymışız algısı kabul ettirilmiş, yerleştirilmiş. Şimdi onu kırmaya çalışıyoruz. O yüzden ben Türkiye'de solun yerlilik konusunda hiçbir problem olduğunu düşünmüyorum. Bunca yıl bizi bu topraklardan kopartmak için uğraştılar. Bakın çok altını çizerek söylüyorum. 1920'den bu yana hele 12 Eylül darbecilerinin falan temel motivasyonu şuydu. Solun kökünü kopartalım bu topraklardan. Köksüzleştirelim solu. Bak 12 Eylül sonra yurt dışına sürgüne gitmek zorunda kalan, kaçmak zorunda kalan yurttaşlarımızla yaratılmak istenen duygu buydu. Ama net bir şey var ya. Gezi'de şunu gördük biz. Bu topraklar bizim. Bütün değerlerimiz bu topraklara ait. Bunu yerleştireceğiz ama bu şu değil. Orada da çok kalın bir kırmızı çizgi sürmemiz lazım. Tayyip Erdoğanların yerlilik ve millilik dediği şeyle solun hiçbir ilgisi yok. Onlarınki büyük bir demolojiden ibaret. Esas yerli ve milli olmayanlar onlar ama klasik yani dünyanın her yerinde sağcılar aynı şeyi yapıyorlar. Bakın şimdi mesele tartıştı. İsveç'te Kur'an-ı Kerim'i yakan nasıl tanımlanacağınız bile söyleyemeyeceğiniz bir şahıs.

Sağcı mı solcu mu? Belli değil. Aşırı sağcı diyorlar da yani. Aşırı sağcı. Adam aşırı sağcı bence yani. Öyle falan diyor. Dünyanın her yerinde, diyorum bak, dünyanın her yerinde sağcılar aynı akıl dışı eylemlere imza atıyorlar. Kendilerini mükemmel, kendileri dışında herkesi sorumlu olarak tarif ediyorlar. Sol ise dünyanın her yerinde aynı değerleri savunuyor. Aynı değerlere sahip çıkıyor. Kesinlikle öyle. Yani şimdi bir Alman sağcısıyla... Diyelim ki hep konuşulur ya Almanya'daki Türk işçiler niye sola oy veriyor? Ne yapsın? Kendini yakmak isteyene mi oy versin? Hocam ama şöyle bir şey var. Sağcılar kendilerine bir sağcı izlemiyorlar da solcular kendilerine bir sağcı izliyorlar. Ayıp bir şey çünkü. İnsan kendine sağcı der.

Bence de demesinler yani. Mesela bir solcunun ben solcu değilim dediğini duydun mu hiç? Yok. Bak çok basit bir şey söyleyeceğim. Mesela ben en çok şeyle karşılaştım bütün siyasi hayatım boyunca. Sol dediğin şöyle olmalı. Sen solcu musun? Değilim ama sol şöyle olmalı. Ya sana ne solun nasıl olacağından. Sen sağcılığın nasıl olduğunu. Hiçbir solcu mesela şöyle bir şey söylememiştir. Bence sağ şöyle olmalı. Değil mi? Hiç böyle bir şey yoktur. Ya da mesela sağ sol bitti diyenlere bak. Hepsi sağcıdır. Sol bitti demek istiyor aslında değil mi? Aslında onu söyleyecek ama ona da ayıp olur, söyleyemem, inandırıcılığım kaybolur diye her şeyi silmeye çalışıyor. Oysa bugün dünyanın herhangi bir yerinde eşitlikten, adaletten, özgürlükten bahsediyorsak sol vardır. Dünyanın herhangi bir yerinde bu sömürü ilişkileri devam ediyorsa, bu sosyal adaletsizlik varsa orada sola ihtiyaç vardır. Bak Türkiye'de, çok açık söylüyorum, en temel eksik, 100 yıllıkta tartışırım ama son 20 yıldır biz AKP'yi niye yenemedik?

Gerçek bir sol yoktu çünkü. Gerçek bir sol olmayınca ne oluyor? Herkes sağa doğru kayıyor. Bir adım daha, bir adım daha, bir adım daha. Tahterevalli gibi düşün. Sağa tarafa doğru herkes kayınca sağ baskın ve kalıcı hale geliyor. Oysa yapılması gereken şey solu güçlendirmek. Benim mesela en sevmediğim övgü cümlesi diyeyim. Çok iyisiniz, çok güzelsiniz ama aşırı solcusunuz. Solcu olduğumuz için bunları yapabiliyoruz. Solcu olmasaydık bunları yapamazdık ki. Solcu olduğumuz için hiç kimseye bir göbek bağımız yok. Özgürce düşüncelerimizi ifade edebiliyoruz. Solcu olduğumuz için tarikatlardan, cemaatlerden, sermaye gruplarından, uluslararası güçlerden beklentimiz yok. Sadece halka yaslanıyoruz. Bütün bu söylemlerimizin ve eylemlerimizin temel nedeni solcu olmamız.

Ve ben bunun yavaş yavaş karşılık bulmaya başladığını görüyorum. İlk defa böyle bir şey yapılıyor. Bak dikkat et. Hadi bir espri şey yapayım. Biraz muhalefete de muhalefet edeyim. Ama tatlı olsun. Şöyle. Sera Kadigil, sevgili Sera bize katıldıktan sonra mecliste çay kahve içtiğimiz kulislerde yerler var. Doğal olarak muhalefet tarafında oturuyoruz ya. Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarla da milletvekilleri oturuyoruz. Biraz da orası şeydir böyle meclisin gergin atmosferinden kaçış yeridir. Dolayısıyla çok siyaset konuşulmaz işte. Siyaset dışı sohbetler yapılır. Daha insani sohbetler falan. Senebiz'e katıldıktan sonra bir grup CHP'li arkadaş böyle biraz eksili bakıyorlardı bana. Hissettim onu. Dedim ki arkadaşlar hayırdır?

Ne oldu? Bir şey mi oldu? Kızdınız mı falan filan? Gerçekten hiç aklımda yoktu Sara meselesi. Bir tanesi dedi ki ya başkan yakıştı mı size dedi. Biz dedi o kadar burada size dayanışma öpüyoruz. Siz bizden milletvekili aldınız dedi. Baktım yani 30 yıldır sosyalistlerin verdiği oya sayalım bunu. Aa güzel. Öyle değil mi ama? Yani 30 yıldır belki de bu baraj sistemi nedeniyle solcu, sosyalist, komünist diye kendisini tarif eden pek çok insan gidip Cumhuriyet Halk Partisi'ne oy verdi bu memlekette. Şimdi ilk defa sosyalistlerin kendi seslerini, kendi partileri aracılığıyla duyurma olanakları ortaya çıkmış. Biz şunu şey yapmıyoruz ki yani diyelim ki başka partilerin fikirlerini bütünüyle benimseyen yurttaşlarımız bırakın partilerinize gelin bize oy verin falan. Öyle bir şey değil. Biz bir sosyalistlerin bu memlekette bir güç olduğunu biliyoruz. Bir burada bir toparlanmaya ihtiyaç var. Yani memlekette her tür siyasi akım varken sosyalistlerin bu kadar görünmez, bu kadar duyulmaz, bu kadar yok sayılabilir olması kabul edilebilir bir şey değil. Bir sosyalistlerin toparlanması lazım. İki, Türkiye siyasetinde herhalde en az bir %15-20'lik ''Ya bu siyasi partiler beni temsil etmiyor.'' diyen bir nüfus var.

Yani bakıyor siyasete yani hiçbirisi diyor. Çünkü sosyalistleri görmedi. Bak buradan yine şeye bağlayayım. Gençlere dönük düzen siyasetçilerinin böyle o Barış'ın katıldığı programın benzerlerinde tamamını izlediğim program olmadı benim ama arada böyle kesitleri falan şey... Mesela gençlere fırça atıyorlar siyasetçiler katılan siyasetçiler.

Bağırıyorlar, çağırıyorlar işte siyasetle ilgilenmeniz lazım, sizin yüzünüzden oluyor falan. Yahu arkadaş o gençler siyasetle ilgileniyor aslında ama senin temsil ettiğin ya da senin siyaset sandığın siyasetle ilgilenmiyor. Yani bugün her yerde söylüyorum, bir kez daha buradan söyleyeyim teşekkür ederim. Mesela Kaz Dağları'nda o direniş çadırlarını kurup Kaz Dağları'nı bu ülkenin elinde kalmasını sağlayan gençler aslında buz gibi siyaset yapıyor. Ama bu düzen siyasetçileri onu siyaset olarak görmüyor. Ya da ne bileyim Moğaz Üniversitesi'ndeki kayyum rektöre karşı direnen arkadaşlarımız siyaset yapmıyorlar mı? Yapıyorlar ama bu işte genel başkanın önünde önünü ilikleyecek, emredersiniz efendim peki efendim diyecek bir siyasetçi profili yaratmak istiyorsan o gençlerden o çıkmıyor. Bence bizim başarmamız gereken şeylerden bir tanesi bu. Yani yeni bir siyaset toplumun bağrında filizleniyor. Onu aynı zamanda toplumsal alan diyelim oraya, toplumsal alandaki o kimlikleri siyaset alanına taşımamız lazım. Yani grevci işçileri siyaset alanına taşımamız lazım. Şimdi Buz gibi siyaset yaptı. Bak 15 gün oldu bir grev ziyaretine gittim. Yani grev kararı alıyorlar, cumhurbaşkanı grevi yasaklıyor. Şimdi cumhurbaşkanının yasakladığı grevi yapan işçi siyaset yapmıyor mu?

Cumhurbaşkanına karşı geliyor ya. Bugün pek çok siyasetçi cumhurbaşkanının ağzından çıkan bir söze karşı söz üretmekten korkarken cumhurbaşkanı imza atıyor, ben bu grevi erteledim diyor, işçi diyor ki ben bu grevi yapıyorum ve sonunda kazanıyor. Mesela bu çok önemli. Ya da bak Türkiye'de 20 yıldır ana muhalefet kimdir diye sorulsa kadın hareketidir dememiz lazım. Ama kadınların siyaset alanında temsil eti yok. Dolayısıyla bu yeni tarzı siyaset alanına taşımak gibi bir sorumluluğumuz olduğu kanaatindeyim.

Şimdi şeyden sağdan tipe dönük eleştirileri çok gözlüyoruz da soldan tipe dönük eleştiriler hiç duyulmuyor. Yani aslında yani sol mahalle açısından sol mahallenin en çok imkan bulan özneleri de tipte yine. Yani geri kalanlar hiç adından sonundan bahsedilemiyor. Ben o yüzden bu anlamda eşitlikçi bir bakış açısıyla bu eleştirileri biraz size yönelteceğim. Gözlediğim kadarıyla yani bu yayına hazırlanırken tipin dışındaki sol hareketlerin içinde olan arkadaşlarla konuştum.

Genel olarak şu eleştiri var. Yani kardeşim, tip denilen hadise bir parlamenter faaliyettir. Bu parlamenter faaliyet olmasaydı eğer ortada bir hareket mareket zaten olmazdı. Biraz da değerimciliğinizi küçümsüyorlar. Buradan meseleyi biraz daha geliştirerek diyorlar ki, değerim denilen şeyi halk yapar. Böyle mecliste, parlamentoda 3-4 tane milletvekiliyle popüler olursunuz da değerimci olmazsınız. Böyle bir temel eleştiri var. Bu eleştiriyi biraz daha uzattığımız zaman gerçekten de ne yapacaksınız? Yüzde elli yüzde elli beş oy alıp anayasayı mı değiştireceksiniz? Yani bunun varacağı yer neresi olacak yani? Beni illa sol mahalledeki tartışmaya çekeceksin diye. Şaka bir yana yok. Bir de benim eleştirilerim var sol mahalle dışında bir de ona. Şimdi şunu açık söyleyeyim, Türkiye İşçi Partisi'ni bütün sol mahalleden ayıran belki de iki şey söyleyebilirim. Biri dedim ki Gezi direnişi. Biz Gezi'ye başka türlü baktık. Gezi'den sonra Türkiye Sosyalist Hareketi'nin bir yeniden kuruluşa ihtiyacı var. Bugün tipe gelen süreçin ilk cümlesi budur. Gezi direnişi itibariyle Türkiye'de Sosyalist Hareketi'nin bir yeniden kuruluşa ihtiyacı var.

Hani madem bizim mahalleye konuşuyoruz, onlar bilir. Hani bizim o dönem TKP'de yaptığımız tartışmalar, sonra Birleşik Haziran Hareketi denemesi, o süreç hep aslında bu Gezi sonrası sosyalist hareketi yeniden kurmaya dair bir iddiaydı. Çok sevdiğim, şimdi kendisine izin almadığım için ismini söyleyeyim ama Sol Mahalle'nin abilerinden birisinde bir gün şu lafı ettim, geldi yanıma. Ya tip çok iyi gidiyor falan dedi. Abi dedim kötü komşularımız insana ev sahibi yapıyor. Sana teşekkür ediyorum. Aslında biz onu beraber yapalım istiyorduk. Ama orada böyle bir tıkanma ortaya çıktı. Onu da anlıyorum. Bu da özel olarak eleştirmek için söylüyorum. 12 Eylül karanlığından, 90'ların yıkıntılarından çıkıp bir şey yarattığınız zaman onu korumak önemli bir şey gibi görünebiliyor.

Belki biz biraz daha yaşça genç olduğumuz için hani bir gençlik böyle biraz hoyrattır ya yani en fazla bunu kaybederiz ama yenisini kurmak için bu riski göze almaya değer dediğimiz için geziden sonra ayrıldık. İkincisi de bak çok açık söyleyeceğim seçimlerdir. Türkiye İşçi Partisi açısından önemli bir farktır. Çünkü Türkiye Sosyalist Hareketi iktidarın dayatmasına bir düzeyde teslim olmuştur. Yani %10 seçim barajı varken, işte siz hazine yardımı alamazken, propaganda imkanlarına ulaşamazken seçimlerde zaten bir şey yapamazsınız. O zaman biz başka şeylere daha fazla ağırlık verelim. Bu seçimlerde bir şey olmaz fikri. Türkiye sol hareketinde hakimdi. Tip bizim bu dayatmaları yenmemiz lazım. Bunları aşmamız lazım dedi ve seçimlere önem verdi. Niye önem verdik biliyor musunuz? Bir tanesi şu bak bir ovacık örneğimiz var bizim. Fatih Mehmet Maçoğlu. 650 küsur oy aldı Fatih Mehmet Maçoğlu. İstanbul'da muhtar olamazsınız 650 oy.

650 tane insanın oyuyla seçimleri kazandı ve komünist başkan bir belediye deneyimiyle Türkiye'ye komünistlerin yönettiği bir belediyede neler yapılabileceğini anlattı ve sanıyorum hani herkesin sola sosyalizme dönük ilk ciddi sempatisan tipte Bugün gördüğümüz şeyin bir örneğini biz orada gördük. Bak tekrar ediyorum 600 küsur oy. Komünist başkanlar çoğu kişi seviyor. Şimdi bak 600 küsur oy. Ben iddia ediyorum Ovacık'ta belki cezaevine sol siyasi fikirleri nedeniyle sadece Ovacık'ta cezaevine girmiş 6000 insan vardır 12 Eylül'den bu yana. Ovacık'tan yurt dışına sürgüne gitmesi gereken belki birkaç bin insan vardır. Ama biz sadece 600 oyla neler yapılabileceğine ilişkin başka bir kapı açtık.

Bunu gösterdik. Şimdi bu mesela seçimlerin niye önemli olduğuna ilişkin bir işaret. İkincisi bak, sol ve halk. Ayrılmaz ama bir soyutlama düzeyinde ayıralım. Şimdi sol şöyle bakıyor. Seçimlerle bir şey olmaz. Halk da şöyle bakıyor. Ben eyleme gidemiyorum. Bombalar patlıyor, gazjop, gözaltı tutuklama riski. Ben tweet atamıyorum. Gözaltına alınabilirim, tutuklanabilirim, işimden olabilirim. diye elimde siyaseten fikrimi söyleyebileceğim bir tek şey var. Seçim. Oy. Şimdi bu bir çelişki. Bizim bunu çözmemiz lazım. Ben her yerde şunu söylüyorum. Tip için söylemiyorum. Bütün yurttaşlar şunu bilsinler. Başınıza bir şey geldiğinde, bir hak mücadelesine girdiğinizde, günün 24 saati, yılın 365 günü hangi solcuya sosyaliste, bak bana en uzak olan solcuya sosyaliste bile ulaşsan koşar senin yanına gelir. Direnişinde, uğradığın haksızlığa karşı mücadelende elinden ne geliyorsa yapar. Yılın 365 günü, günün 24 saati her solcu bunu yapar. Ama yılın 365 günü, günün 24 saati bunu yapan solcu sosyalist, seçim günü geldiğinde halka o en kıymet verdiği siyasete katılım biçimine ilişkin somut bir seçenek sunamıyor. Du, tipe kadar. Şöyle, ben bunu konuştuğum zaman... ''Ya kardeşim siz zaten herhangi bir iddianız yok. Bu seçime niye giriyorsunuz?'' dediğim zaman şu cevabı alıyorum. Biz halka seçmen muamelesi yapmıyoruz. Biz zaten parlamentoya girmek gibi bir hedef içinde değiliz. Biz devrimciyiz. Devrim denilen şey halk hareketiyle gerçekleşir. Dolayısıyla bizim zaten meclise girme gibi bir niyetimiz yok ki. Bizim siyasi parti dediğimiz şey bizim için zaten bir araç. Ama siz burada ayrışıyorsunuz. Diyorsunuz ki ''Hayır, bizim mecliste olma iddiamız var ve oy alma.''

iddiamız var. Bak şunu söylüyorum biz. Bizim Türkiye İşçi Partisi'nin mecliste olması değil mesele. Bu sokakta mücadele eden, direnen, biraz önce saydığım örnekleri düşünelim mesela. Kaz Dağları direnişçileri, Boğaz Üniversitesi öğrencileri, ne bileyim işte kadın mücadelesinin temsilcileri. Bunların parlamentoda olması önemli. Ya sokaktaki mücadelenin aynı zamanda parlamentoda da karşılığını bulması önemli. Onun parlamentodan da ifade ediliyor olması sokaktaki mücadeleyi büyütecek bir şey olarak.

Önemli. Burada kritik şey şu, halkın örgütlenmesini... Değişimler, devrimler halkın eseridir. Yüzde yüz böyle. Bütün büyük değişimler, dünyadaki bütün örnekler halkın eseridir. Ama hangi halkın eseridir? Örgütlü halkın eseridir. Türkiye'deki halkın problemi ne? İktidar halkın örgütlenmesinin önündeki engelleri her geçen gün arttırıyor. Yani insanları yalnız ve çaresiz bırakıyor. Şimdi bunların örgütlenip, örneğin parlamento düzleminde ifadesi, yalnız ve çaresiz olmadıklarını görmelerinin bir yolu. Bir değişimin tamamı değil bu.

bir değişimin başlangıcı için kıymetli. Bir de şu çok kritik bakın yani sonuçta siyasi mücadele sadece iktidar anına kilitlenecek bir şey değildir. Siyasi mücadele bir süreçtir ve siz bu süreçte bir takım fikirlerinizle, bir takım eylemlerinizle, yarattığınız toplumsal örgütlenmelerle o süreci örgütlersiniz aynı anda. Şimdi bu açıdan baktığımızda Türkiye'de halkın dünyada en fazla seçimlere önem verdiği bir coğrafyadan söz ediyoruz.

Burada yılın 365 günü ona bir şeyler söyleyen sosyalistlerin seçim günü geldiğinde bildiğini yap ya da ben yokum bu oyunda demesi bana hiç mantıklı gelmiyor. Tam tersini söylüyorum. Bunlar bizi engellemek için barajlar koymuşlar mı? Bizi engellemek için diğer partilere para yardımları veriyorlar, bize vermiyorlar mı? Bunlar bizi engellemek için propaganda imkanlarımızı mı kısıtlıyor? Biz bütün bunlara rağmen... Bütün bunlara rağmen halk içerisinde yarattığımız örgütlülük ile halkın bugün için en kıymet verdiği şey olan oyunu doğru biçimde, etkili biçimde kullanmasına da bir zemin sunmalıyız. Yani ne diyeceğiz biz seçimde yurttaşa? Ben şunu söylüyorum, eğer AKP'den nefret ediyorsan, AKP'den kurtulmak istiyorsan, hani seçimde kullandığın oyu AKP'ye atılmış bir tokat olarak değerlendiriyorsan, o tokatın bir Osmanlı tokatına dönmesini sağlamanın yolu tipe oy vermektir. Yani en etkili biçimde kullanmasını sağlamamız lazım onu. O yüzden ben kesinlikle seçimlerin sandığa, siyasetin parlamentoya indirgenmesi doğru değildir. %100 katılıyorum buna. Biz halkın günün 24 saati siyasete katılım mekanizmalarını sağlamalıyız, güçlendirmeliyiz, buna ilişkin tartışmaları yapmalıyız ama bu seçimin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Yurttaşın kıymet verdiği bir şeye ben de kıymet vermek zorundayım bir siyasetçi olarak. Yurttaş oyuna kıymet veriyor, diyor ki ben bu attığım oyla bir mesaj vermek istiyorum. Onu en etkili kullanması için de bizim ona bir seçenek sunmamız lazım.

Şimdi burada söyleşiyi durduruyorum. Girişte söylemiştim. Erkan Bey'le bir bu kadar daha konuştuk. O kısımlar ikinci bölümün konusu olacak. Şimdiye dek konuştuğumuz konular tipin kendisini sol siyaset içerisinde nereye konumlandırdığı hakkındaydı. Bunun yanında tipe olan bakışı da masaya yatırdık. Böylelikle ilk bölümün de sonuna geldik. İkinci bölümde tipin Türkiye vizyonunu, sosyalist devrim anlayışını

ve toplumsal meselelere bakışını konuşacağız. Tren Topiği podimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar kalbinizin eşitlik ve özgürlük için atmasını dilerim. Hoşça kalın, takipte kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)