
3.842 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Bilmem farkında mısınız ama seçim sürecine girmemize ramak kala sosyal medyada inanılmaz bir şey oluyor. Babala TV'den Oğuzhan Uğur, Mevzular adında bir program yapıyor. Bu programda çağırdığı konuklar ve onların fikirlerin karşısına konumlanan kişilerle bir açlık oturum düzenliyor.
Ve bu açık oturum saatler sürüyor. Buna karşılık YouTube'da milyonlar tarafından takip ediliyor. Benim izlemediğim bölümü yok kendi adıma. Öyle hızlı da izlemiyorum ya. Böyle çarpı iki, çarpı üç hızında izleyenler var. Öyle değil. Bayağı bayağı normal hızda, atlamadan, zıplamadan saatler. Bu zamana kadar yayınlanan bölümlerin toplam süresini hesapladım. 8 bölüm yayınlanmış. Yaklaşık 30 saat ediyor.
Burada konuya ilişkin daha önce de bir Tren Topik bölümü yayınlamıştık. Ekim 2022'de yapmışız. 185. bölümmüş. Bölümün başlığına da Oğuzhan Uğur'un yükselişi geleneksel medyanın düşüşü adını vermişiz. O bölümde büyük oranda medyayı tartışmıştık. Bu çerçevede değerlendirmiştik meseleyi. Hatta şunu sormuştuk. YouTube televizyonu yendi mi? Şimdi mevzular programı yeni medya tartışmasını başlatıyor. Ama sadece o değil. Hemen herkesin dilinde bir de soru soran gençler var. Soru soran gençler de ilgi çekiyor.
Bu gençlerin hemen hepsi iktidara muhalif. Fakat altılı masa konsepti de sanki ilgilerini çekmiyor gibi. Ekonomide genellikle serbest piyasacılar. Devletin işe adalettir, güvenliktir, piyasaya karışılmaz anlayışa hakim. Bu hatta EYT'nin çıkarılması falan onları öfkelendiriyor gözlediğim kadarıyla.
Buna karşı ekonomik alandaki özgürlükçülük, politik alanda sert bir milliyetçilikle devam ediyor. Muhafazakar tonlu Hicaz referansı daha yoğun bir milliyetçilikten ziyade, daha seküler tonlu Orta Asya referansı daha yoğun bir milliyetçiliğe yaklaşıyorlar. Bugün yeni Türkiye'nin yepyeni gençliğini konuşuyoruz. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Gençler son derece öfkeliler. Kabul. Bu duyguyu anlayabiliyorum. 2015-2016'da ilk gençlik yıllarında, henüz 14-15 yaşlarında olan bu insanlar bugün 20'lerinde. Ve kabul edelim, kabus gibi bir 8 yıldı. Gerçekten çok kötüydü. Bunu muhalif bir kişi gibi söylemiyorum. İktidarı destekliyor da olabilirsiniz. O durumda dersiniz ki iktidarın suçu yok ama kabul, kabus gibi bir 8 yıldı. Reddedilmez bir gerçek bu. Tümüyle objektif bir cümle. Geride bıraktığımız 8 yıl kabus gibiydi.
Sayın seyirciler, Türkiye bugün korkunç bir patlamayla sarsıldı. Şanlıurfa'nın Suru Çinçesi'nden Kobani'ye gitmek isteyen yaklaşık 300 kişilik bir gruba yönelik intihar saldırısı düzenlendi. Saldırıda 30 kişi öldü, 100'e yakın kişi de yaralandı. Tarihi Ankara Garı'nın olduğu yerde. Saatler 10.04'ü gösteriyordu sevgili izleyenler. Bir patlama oldu. Ardından bir patlama daha gerçekleşti. İnsanlıktan nasibini almamış hainler Beşiktaş'ta Çevi Kuvvet Polisleri de hedef aldılar. Önce bomba yüklü araç patladı, sonra da çok yakın bir noktada canlı bomba kendini imha etti. İstanbul'daki ünlü gece kulübüne uzun namlulu tüfekle giren saldırgan katliam yaptı. Yeni yılı kutlayan yerli ve yabancı müşterilerin üstüne mermi yağdıran terörist kargaşadan faydalanıp kaçtı. Arkasında bıraktığı bilanç oysa çok ağır. 39 ölü, 65 yaralı.
Bir kere, 5 Haziran 2015'ten başlayarak 2016'nın sonuna dek süren ve terör tehdidinin büyük kentlere sıçradığı olağanüstü bir 1,5 yıl yaşadık. Bu terör saldırıları, 7 Haziran seçimlerinden 2 gün önce Diyarbakır'da Selahattin Demirtaş'ın konuşma yapacağı HDP mitinginde başlamıştı. Olağanüstü süreç, 31 Aralık 2016'da Reyna saldırısına kadar sürdü. Seçime 2 gün kala Diyarbakır'da bomba patlatan teröristler, seçimleri provoke etmek istemişti ama başarılı olamadılar.
Derken, kent meydanlarında bombalar patlamaya başladı. Bir yandan PKK, diğer yandan IŞİD'in canlı bomba eylemleri. Derken, 15 Temmuz 2016'da bir darbe girişimi yaşadık. Şaka değil, iç savaşın eşiğinden dönülen, günlerce meydanlarda nöbet tutulan günler. Bugünkü gençler, o yıllarda 15-16 yaşındaydı. Bir yandan fetih marşları, bir toplumun başına gelebilecek en büyük travmalardan biri. Derken, kanlarımızla duş almak isteyen Sedat Peker'in mitingleri başladı.
O kaçtı derken Alaaddin Çakıcı'nın affedilmesi. Tüm bu esnada olağanüstü hal nedeniyle bypass edilen meclis. Ülke kanun hükmünde kararnamelerle yönetiliyor. Tüm ülkede gösteri ve ürünçler yasaklanıyor ve o yasaklar hala geçerli. O günlerden bu yana bu memlekette toplanma hürriyeti askıya alınmış durumda. Düzensiz göçmenler deseniz bambaşka büyük bir kriz.
yarattığı kültürel ve siyasi sonuçlar zaten çok konuşuluyor ve biliyoruz. Ama ekonomik boyutlarını da söyleyelim. Daha kötü koşullarda ve çok daha düşük fiyata çalışmayı göze almış en az 5 milyon insan son 10 yıl içinde ülkeye sokuldu. Türkiye'nin iş yaşamı artık çok daha zorlu.
Bunun herhangi bir iç gücü piyasasında yaratacağı travmayı sadece hayal etmeniz yeterli. İstihdam edilen kişi sayısı yılda 1 milyon arttığında, büyük başarı olarak sunulan bir memlekette, kısa süre içinde her türlü koşulda çalışmaya razı 5 milyon insan sokuyorsunuz. Haliyle çalışan insanlar depresyonda. Daha önceki Trend Topik bölümlerinde paylaştığım bir veri var. Bence toplum olarak psikolojimizi somut biçimde özetliyor. Bu yüzden muhtemelen bundan sonra da paylaşmaya devam edeceğim. Sağlık Bakanlığı'nın verilerine göre son 10 yılda antidepresan kullanımı %70 artmış. 2009 yılında 1000 kişi başına günlük 29 antidepresan ilacı düşerken bu oran 2020'de 49'a çıkmış. 2021'de ise ilk kez 50 milyon kutunun üzerinde antidepresan tükettik.
Tüm bunlar yaşanırken sert şekilde de yoksullaştık. Enflasyon, işsizlik çok daha kötü durumda. Herkes kabul edecektir yani. Geçtiğimiz 8 yıl kabus gibiydi. Bugün 20'li yaşlarındaki gençler, dünyayı gözlemeye başladıkları 14-15 yaşlarından bu yana, yani politik fikirlerinin olgunlaştığı yaşlardan bu yana işte böyle bir travmaya maruz kalıyor. Acımasızlaştıran, güçsüze yer olmayan, hainin canına okunan bir dünya.
Bunca çile hele hele gençleri empati duygusundan mahrum, insani duygulara aşılmış insanlara dönüştürüyor. Oğuzhan Uğur'un Barış Atay yayınında soru soranlardan biri sorusunda şu ifadeleri kullanıyor. Az önce bahsettik ya bazı arkadaşımın söylediği gibi alfabetik sıralı terör örgütlerine gerçekten dediğiniz gibi biz kınayalım siz kınayın. Bu kesinlikle yeterli değil. Bizim bu alfabetik sırayla saydığımız terör örgütlerini yok etmemiz için tek yapmamız gereken şey onların kökünü kurutmak yani bombalamak. Şu an devletin yaptığı gibi.
ki bu zamana kadar biz yalnızca kınıyorduk. Artık yani bizim ihalarımız ve sihalarımız var çok şükür. Çok şükür. Kuş uçmuyor.
Dev gibi bir başlık. 1940'larda da, 50'lerde de, 60'larda da olan, PKK'dan önce de olan bir başlık. Kürt sorunu ve bombayla çözeceğiz diyor. Terörü çözersiniz de, Kürt sorunu başlığında ne yapmayı düşünüyorsunuz? Buna ilişkin tabii ki çeşitli cevaplar verilebilir. Siyaset bilimciler bu eğilime sosyal Darwinizm diyorlar. Ne demek? Bu açıklayacağım. Ama önce nedenlerine odaklanalım. Ekonomik kriz ve ağır baskı dönemlerinin ardından özellikle gençlik kesimlerinde hortlayan bir eğilim bu.
1929 krizinin ardından Avrupa'da faşizmin hortlaması en çok verilen örneklerden. Hemen burada bir ünlem koyayım. Gençler kendilerine sosyal darbe istemiyor elbette. Çoğunun haberi bile yoktur muhtemelen. Bu tarif edeceğim eyleme siyaset bilimcilerle sosyal darbinizm diyor.
Darwin'le ilgisi yok bu arada. Daha doğrusu Darwin'in toplum kuramı falan gibi zannedilebilir, öyle değil. Ne demek bu derseniz, evrim ağacından Çağrı Mert Bakırcı çok güzel özetlemiş. Dinleyelim, bakalım siz de bir sosyal Darwinist misiniz? Sosyal Darwinizm, doğadaki evrim yasalarını, özellikle de doğal seçilim yasasını birebir insanlara ve özellikle
insan toplumlarına uygulamamız gerektiğini ileri süren ideolojik bir tutum. Yani bu ideoloji sadece insanların evrimleşerek var olduğu gerçeğiyle ilgili değil, günümüzde de insan toplumlarının sınırlı kaynakları olduğunu, dolayısıyla inşa ettiğimiz toplumsal yapıda da evrim yasalarının birebir işlemesi gerektiğini söylüyor. Eğer rekabeti oluruna bırakırsak, en üstün bireylerin, en üstün grupların, en üstün toplumların doğal bir şekilde evrimleşeceğini, dolayısıyla bu doğal sürece müdahale edilmemesi gerektiğini savunuyor. Güçlülerin ve zayıfların dünyası, zayıfı ezerler, bu doğanın karşı koymamamız gereken bir kanunudur. Zaten karşı koysanız bile nafiledir. İtaat etmeniz sizin için de en faydalı seçenektir.
Güçlü olmaya çabalamak insanın varoluşsal bir güdüsüdür. Her insan daha güçlü olmayı arzular. İşte bu ön kabullere dayanan ideolojiler büyük ölçüde dikey toplumsal hiyerarşiyi savunuyorlar. Piramit gibi bir toplum görmekten rahatsız değiller. Aksine bunun alternatifler arasındaki en adil toplumsal yapı olduğunu savunuyorlar.
Örneğin, her sosyal Darwinist böyledir demiyorum ama bu eğilim içinde siz de mesela radikal bir serbest piyasacı olabilirsiniz. Sosyal sınıflar arasında her açıdan uçurum olan bir toplumsal yapıyı adil bulabilirsiniz. Ben şahsen çok karşılaşıyorum, genç biri çıkıyor, asgari ücret neymiş abi, ücretleri piyasalar belirlesin diyebiliyor mesela. Emeklilik olmasın abi, yaşlılara benim vergilerimle bakmak zorunda mıyız falan diyorlar. Tabii doğaya ilişkin gözlemlerinize de yansıyordur bu. Kendi türünüzün üstünlüğü üzerine kurulmuş bir doğa bilinciniz gelişecektir bu durumda. Cinsiyetler arasında da erkek üstünlükçü bir bakış açısı yaratıyor tabii doğalında bu durum. Yani dünyayı gözlediğiniz anahtar deliğinizde görünen bu. Radikal bir serbest piyasacı olmasanız da olur. Yine sosyal Darwinist olabilirsiniz. Mesela çoğunluğun kimliğine yaslanan.
Bu kimliğin ayrıcalıklı olmasını isteyen bir sistem hayal edebilirsiniz. Ya da azınlık haklarına ilişkin duyarsız kalabilirsiniz. Bunların aksini savunanların güçsüzlüğü ise size moral verir. Kadın hakları mı? Kocayı bulana kadardır onlarınki. İşçi hakları falan mı dedin? Hainlik etme aslanım. Gibi bir dil var. Bu sosyal Darwinizm deyince bana Tatar Ramazan filminde mahkuma zulmeden koğuş ağası vardı. Abdurrahman Çavuş. Onu hatırlat.
Ben de köşemde yatıp tencerem kaynasın isterim ama... ...tencere suyla kaynamaz. Yağ ister, sebze ister, ateş ister. Açıkçası para ister, para! Biz burada incecik akan musluğun başında gibiyiz. Şimdi soruyorum size... ...su az, bekleyen çok. O zaman ne olur ha? Ne olur? Dövüş başlar, dövüş! Sonunda iş gelir, insanın bileğine dayanır. Öyle biri çıkar ki... ...vurdu muydu ejderha olsa bitirir adamı.
Ne diyor? Biz burada incecik akan musluğun başında gibiyiz. Şimdi soruyorum size, su az bekleyen çok diyor Abdurrahman Çavuş. Sosyal Darwinist bir bakış açısı bu. Güçlü olan suyu içecek, zayıfın hakkını savunmak ise beyhude bir çaba. Her türden düzen karşıtı, sizi rahatsız eden itaatsiz bir başka tür adeta. En iyi alternatifi zaten yaşıyoruz. Bize sadece biraz daha düzenli olmak kalıyor.
Şimdi burada bu bölüme kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde bunun tam tersi olan bir eğilimden devam edeceğiz. Şimdi aradan önce bahsettiğim eğilimin tam tersinden bahsedeceğim size. Fakat tam tersi diye hayırlı bir şey gibi düşünmeyin. Bu da bir sapmadır yani. Batıda son yıllarda yükselen yeni bir trend var. Biraz alaya alınıyor. Social Justice Warrior diyorlar buna. Türkçeye çevirsek Toplumsal Adalet Savaşçıları diyebiliriz sanırım. Batıda kısaltarak söylüyorlar. S-J-V diyorlar.
Sosyal Darwinizmin antitezi gibi. Nerede ezilen, mağdur edilen bir toplumsal kesim var, adalet savaşçıları orada. İlk başta olumlu gibi görünüyor ama bazı örnekleri gerçekten alaya alınmayacak gibi değil. Çünkü esaslı ve bütünlüklü bir dünya görüşüne sahip değiller. Mağdur varsa haklıdır diyorlar. Halbuki bazı mağdurlar haksız olabilir. Bu gençler arasında yaygın şekilde söylenen duyar kasma ifadesi var ya, işte bu ifade bu social justice warriorlar için edilmiş gibi.
Aslında sosyal darwinistler gibi bir sapmadan bahsediyorum yani. Ama iki ucu temsil ediyorlar. Tabi bu adalet savaşçılarını alaya almak, onlara zorbaca davranmak da bizdeki yeni gençlik içinde çok yaygın. Twitch yayıncısı Doskayaoğlu, bana kalırsa bu sosyal darwinist bakış açısına sahip bir genç, bu şekilde social justice warriorları ele almış. Youtube'da gördüm, buyurun.
Bak, Social Dissatisfaction'a ne yapacağım biliyor musun Arbiden? Hani çok duyarlı insanlar ya bunlar, çok duyarlılar ya. Öyle bir konuma sokacaksın ki onları o ilkelerine ihanet edecek noktaya getirmen gerekiyor onları. Bağlayıp gözlerinin önüne bir şey yaptırıp onlara, ondan sonra diyeceksin ki ya bunu yapacağım ya sana bunu yapacağım. Hangisini seçiyorsun? Bu gerçekten masum, etnik kökenli insanı mı kurtarmayı seçiyorsun yoksa kendini mi? Hani çok duyarlıydın ya.
Onların hakkını savunmak için götünü yırtıyordun ya. Hadi bakalım. İki sapmadan bahsediyorum yani. Azınlık hakları gibi geniiiiş bir başlık bir anda duyar kasma olarak yaftanabiliyor. Grant Dink'in 16. ölüm yıl dönümündeyiz. Tehlikeli bir bakış açısı olduğunu söylemek gerekir.
Bütün azınlık hakları tek potuda eritilebiliyor. Tehlikelidir bu durum. Sokak köpekleri sorununu ele alalım mesela. Bir anda hepsini toplayıp itilaf edelim diyenler hortlayabiliyor. Daha temkinli ilerleyenleri linç ediyorlar. Hiçbir şey yapmamalıyız diyenler de social justice warriorlar gibi. İki uç örnek. Ama hangisi daha tehlikelidir derseniz, bana kalırsa gençler arasında yaygınlaşan sosyal darwinizm daha tehlikeli. Bu gençler fazlaca öfkeli ve öfkelerinin çoğunu
hak arayan kesimleri öneltiyorlar iktidarlardan ziyade. Mesela Erdoğan'a diyemedikleri lafların birçoğunu muhalefet liderlerini edebiliyorlar. Hak arayan neredeyse herkesi bir tür social justice warrior olarak kodlayıp tüm hak arama kanallarının önüne geçmeye çalışıyorlar. Kadın hareketi mi, LGBT hareketi mi? Şöyle karşılık buluyor. Vay be artık şu cinsiyet muhabbeti ya, uff ya. Kafayı da buna taktılar şu son 10 senede, 2010'lardan beri.
Dertsiz batılıların dertlerini ithal ediyorsunuz oğlum sizin öyle fen boy, heteroseksüel, hemoseksüel, zartseksüel gibi dertleriniz olamaz. Siz 20 senedir AKP tarafından yönetiliyorsunuz. AKP karşısındaki en büyük alternatifiniz Kılıçdaroğlu, Babacan, Davutoğlu gibi saçma sapan bir koalisyon. Enflasyon olmuş %1500. Tarikatlar var. Afganlar var. Bin çeşit yedikollu ırktan millet var. Sizin öyle batılı dertleriniz olamaz. Onlar şımarık batılı derdi ya. Adamlar zaten welfare ülkesinde. *** ne dert edinse. Size ne oluyor ya? Sen Sultan Gazi'de oturuyorsun ***. Senin ben panseksüel miyim acaba diye dertlerin olamaz. Dinleyince inceden hak veriyorsunuz değil mi?
Bize mi kaldı LGBTİ hakkı, kadın hakkı, zart hakkı, zurt hakkı, enflasyon olmuş %1500, tarikatlar var, Afganlar var? Haksız mı bu genç? Fakat bir dakika, bir yandan da Abdurrahman Çavuş'a ne kadar benziyor değil mi? Su bu kadar ince akarken diyor, durup ince şeyleri düşünme zamanı değil diyor.
Fakat genç insanların evreninde bu tip bir bakış açısının üremesi tuhaf değil mi? Abdurrahman Çavuş zaten bir koğuş ağasıydı. Yani zaten güçlüydü. O, düzeni temsil ediyordu. Ama hayata yeni başlayan gariban insanların Abdurrahman Çavuş gibi bir dünya görüşüne sahip olmaları tuhaf değil mi? Genel olarak gençlik hareketleri başka bir dünya mümkün hayalleri kurarlar. Dünyada geçirecekleri zaman diğer toplumsal kesimlere göre daha fazla olduğu için geleceğe daha çok odaklanır genç insan.
Şimdiki zamana ilişkin daha eleştirel yaklaşır. Fakat en azından bu örnekte gördüğümüz gençliğin hayalleri elinden alınmış gibi. Ütopyaları kalmamış, geleceği tasarlayamıyorlar. Gençler ama yaşlı insanlar gibi geçmişte kısılıp kalmışlar. Barış Atay'ın karşısındaki gençler de büyük oranda sosyal darvinist bir bakış açısına sahipler.
Ekonomik kriz ve ağır baskı dönemlerinin bir sonucu olarak hayatımıza girdiler ve ben bu eğilimi küçümsememek gerektiğini düşünüyorum. İnsani duyguları hasar almış gençler bunlar. Empati duyguları körelmiş. Barış Atay bölümün içinde kendisinin maruz kaldığı bir işkenceyi anlatıyor.
Çok iyi hatırlıyorum. Traumatiktir çünkü. Kerem diye bir komiser, 74-11 diye Ford minibüs bir ekip aracı vardı. Önümüzde durdu, atlayın dedi. Niye dedik? Toplu yürüyüş kanununa muhalefetten dedi. Biz dedik 5 kişiyle mi? He, bip, 5 kişiyle dedi. Sinkaflı küfür etti ve tekme tokat aldı. Karakola gittik. Karakol merkez karakolu. 90'larda biliyorsunuz özel harekatçıların karakolları olurdu. Özel harekat karakoluydu. Bizim için tabii ürkütücü bir şey oralara girmek. İçeri girdik, eksi ikinci kat. Sonra üstünüzü çıkarın dediler. Çıkardık.
Uzun uzun sevmiyorum böyle şeyleri. Uzun uzun bunu anlatmayalım size. Ama adam sonuç itibariyle duygulanmış ve kişisel bir hikaye anlatıyor. Bakın 15-16 yaşında başına gelen bir işkence vakasını anlatıyor. Aradan yarım saat geçiyor. Bakın yarım saat.
Yarım saat sonra, devlete katil demişsiniz, Deniz Gelbiş'e de katil deyin o zaman diye soruluyor. Tamam, kabul, ona da okey. Barış Atay kendince açıklama yaparken, kuyrukacınız mı var diye araya girilebiliyor. Şöyle oldu aslında, bu isimlere destek veriyorsunuz ama neden devletin polisine seri katil diyorsunuz? Arkadaşlar bununla ilgili çok tartışma var. Benim birçok tweetimde katil devlet yazıyor. Hiç öyle lamıcım yok. Sebebi var. Kuyrukacınız mı var acaba?
Kuyruk acısı mı var yoksa seviyorsun? Ama hiç hoş olmuyor. Kuyruk acısı evet çok da yersiz oldu şu an. Ya o adam yarım saat önce lise yıllarında uğradığı işkenceyi anlatıyor. Durup düşünmek, empati yapmak bir yana yarım saat sonra devlete katil dediğine göre kuyruk acım var demek ki diye soruluyor. E kuyruk acısı var adam işkence görmüş. Kişisel bir hikayemi anlatayım. Tarih 31 Mayıs 2011. Seçimler iki hafta kadar var. O gün Ardvinopa'da derelerime dokunma platformu bir miting düzenleme niyetinde.
Aynı gün Başbakan Tayyip Erdoğan da programında olmamasına rağmen Hopa'ya gitti. Tabii yoğun protestolarla karşılaştı ve protestolar sırasında öğretmen Metin Lokumcu, biber gazına bağlı kalp krizi sonucu öldü. Durumu öğrenen toplumsal muhalefet, İstanbul ve Ankara'da AKP il binaları önünde basan şaması yaparak durumu kınama kararı aldı. Ben de bu yürüyüş ve ardından bas aşamasına eşlik ettim. 60'dan fazla insan gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan biri de KESK üyesi kamu çalışanı Hacı Özkan'dı. Gözaltından çıktıktan sonra KESK bir bas aşaması düzenledi ve Hacı Özkan'ı konuşturdu. Konu işkencelerdi. Hacı Bey, 6 saat süren dayaklı işkenceye maruz kalmıştı. Kolluk kuvvetlerinin işi insanları öldürmek, parçalamak, dövmek değil. İnsanları sağlıklı bir biçimde savcılığa teslim etmek. Bu mudur ilahi demofrasi? Bu mudur hukukun üstünlüğü? Tüm insanlık dışı muamelelerine devam ettiler. Hiçbir din, hiçbir ideoloji, hiçbir düşünce bunu açıklayamaz.
Ama ben anama anlatamadım. Hâlâ orada yaşadıklarımı anama söyleyemedim. Umarım o işkenceyi yapanlar analarına söyleyebilmişlerdir. Kişisel olan şu, Hacı Özkan 6 saat boyunca gözaltı odabüsünde benim arkamda oturuyordu. Biz kelepçeliydik, bize de ilgilendiler ama Hacı Bey'in seslerini hiç unutmam. Çok zulmettiklerini hatırlıyorum. Dalga geçe geçe dövdüler. Hiçbir amaç taşımadan, yani bir konuşturma derdi, ağzından laf alma derdi falan yok. Sırf zevk için saatlerce. Fakat polis ve askere asla bir şey dememeliyiz. Polisimizi, askerimizi seviyoruz. Aksi halde vatan haini oluruz. İskence münferittir. Zaten hak edene yapılır kardeşim. Enflasyon %1500 olmuş, sen insan haklarından bahsedip duruyorsun. Senin böyle batıl dertlerin olamaz. İşkence olur tabii. Ne işin vardı zaten yürüyüşlerde falan? Orjinal bir samimiyetçilik örneği yani. İlk kez mi çıktı? Elbette hayır. Ancak ilk olan bazı şeyler var. İlk olan.
Öncelikle bu gençlerin büyük çoğunluğu siyasi bir faaliyetin doğrudan içinde değil. Yani bir derneğe ya da siyasi partiye üye değiller. Ama politikler. Bekir Ardır'ın Gazete Oksijen'de yayınlanan ''Genç seçmeni hangi yüzyıl heyecanlandırır?'' başlıklı yazısında şu verelere yer verilmiş. Her 100 gençten 81'i herhangi bir siyasi partiye üye değil ve olmak da istemiyor. Yalnızca onu siyasi parti üyesi olmadığını ama olmak istediğini söylüyor.
Siyasi partilere üye olan ise 5. Kalan 4'ü de üye olmuş ama şu anda üyelikten ayrılmış. Her 100 gençten 78'i hiçbir sivil toplum kuruluşuna üye ya da gönüllü değil. Geriye kalan 22 kişinin 7'si öğrenci kulüplerine, 4'ü derneklere, 3'ü vakıflara, 8'i de sendika kooperatif inisiyatif gibi diğer sivil örgütlerde üye ya da gönüllü.
Her 100 gencin 25'i neden göstermeden, 25'i zamansızlık nedeniyle, 12'si güven, 11'i de ilgi duymadığı için sivil toplum faaliyetlerinden uzak duruyor. Eğitim seviyeleri yükseldikçe, paradoksal biçimde sivil topluma ve siyasete güvensize azalıyor. Şimdi bence çarpıcı bir tablo bu. Politikanın içinde değiller. Bir mitinge katılmış ya da bir basın aşamasına eşlik etmiş değiller. Derinlikli fikirleri bu yüzden gelişmiyor. Diğer politik insanlarla uzun uzun sohbet etmiyorlar. Kendileri gibi olan insanlarla konuşuyorlar fakat politikaya da ilgililer. Peki, politik aktivasyon nerede yaşanıyor? Nerede dile geliyor bu politik fikirler? Doğru tahmin ettiniz. Evet, sosyal medyada. Burada erlik gibi, jahrein gibi, cavs gibi sosyal medya fenomenleri bir tür politik kanaat önderine dönüşüyor. Anlattıkları sorgusuz sualsiz kabul ediliyor, bir referans oluyorlar.
Söyleyeceğim şey bu iki ay aç meselesi kimse salonda kimse beni akp olarak yok estağfurullah şey yapmasın Erlin belki tanıyorsunuzdur Oğuzhan abi bilir. Evet tanıyorum. İbrahim Haskaloğlu'nun yaptığı yayınında da söylediği gibi bu iki ay aç meselesi 1980 anayasasını yapanlaraydı. Önce bunu bir düzeltmek istedim. Eğer yanlışsa da
Hocam Kenan Evren ayı aç değildi ya. Valla ayı aç mıydı değil miydi o? Ya Kenan Evren gerici siyasal İslam'ın kapısını açandı. Baya takıyıcıydı. Baya öyle içki düşmanı işte. Atatürk mü ayı açtı o zaman? Hocam açık açık söyledi adam ya. Ben bilmiyorum günahı artık erleyin boynuna.
Tam çok önemli pekmez. Empati duygusunu genel olarak kaybettikten sonra gündelik hayatın kendisi de gaddarlaşıyor. Yoksulsa yoksul kardeşim ben mi bakacağım ona? Bak bak 8500 lirayı da beğenmiyor. Grave mi yapıyorsunuz? İş bulmuş bir de nankörlük ediyorlar. Ya sokak köpekleri diye sorun mu olur? Öldürün gitsin. Mülteciler mi? Otobüse koyup yolluyoruz. Kürt sorunu ne ya? Türküz biz kardeşim ne Kürdü? Gençler AKP muhalifi ama AKP'nin düşünce sistematiğinin içine hapsolmuş gibiler. Nankörlük yapma otur otur.
Buna karşı her neofaşist dönemin genç kitlelerine benzer şekilde ülkedeki kurumları ve eskiyi hatırlatan yöneticileri de sert şekilde eleştiriyorlar. Mesela Erdoğan'ı da sevmiyorlar, Bahçeli'yi de. Ama Kılıçdaroğlu'nu da sevmiyorlar. Gözlediğim kadarıyla Ümit Özdağ ilgileri yüksek. Oy verecekler demiyorum ama Özdağ'ı takip ediyorlar, ona saygı duyuyorlar.
Özdağ'ın liderlik deneyiminin çok yeni olmasının da bunda etkili olduğunu düşünüyorum. Yeni bir figür olduğu için ilgi yüksek. Bir de winner tipleri seviyorlar. Burada İmamoğlu ve Yavaş öne çıkıyor. Son seçimin galipleri. Yeni isimler ve kazanan isimler. Bu isimler dururken de Kılıçdaroğlu gibi tırnak içinde söylüyorum bir loserın aday olmasına karşılar. Dedeciğim ellerinden öperim ama Kılıçdaroğlu aday olma.
Trend Topik podcast serisinde hatırlayamadığım kadar çok kez korku ile nefret, nefret ile faşizm arasındaki ilişkiye odaklandık. Korkular hızla nefrete dönüşebiliyor. Nefret ise hızla toplumsallaşabiliyor. Yani tek bir kişiden nefret etmiyorsunuz zaten. Bir toplumsallığı karşınıza alıyorsunuz ve sizin de arkanızda bir dolu insan toplanabiliyor. Toplumsallaşan nefret faşist politikacıları çağırıyor ve kısır döngü sürekli ve sürekli yeniden üretiliyor.
Faşist politikacılar toplumu daha da korkutuyor, nefret büyüyor, yeniden faşizm çağrılıyor vs. vs. Öte yandan korku dolu zihinler derinlikli cevaplar istemiyor. Tek soru, tek cevap istiyorlar.
Teşekkürler. Arkadaşlar bakın bu uzun olabilir biraz. Çok çetrefilli bir konu. Birincisi, Türkiye'de... Hemen bir omurdanmalar, sakin ol. Çünkü aslında bekledikleri öyledir ya da değildir. Evet, çok uzatmayacağım zaten. Bir kere sadece şunu bilmenizi istiyorum ki, bildiğim, aklımın erdiği, inandığım ne varsa söylerim. Bunun doğruluğu, yanlışlığı, beni sevmeniz, sevmemeniz, inanın bana. Çok sevinirim tabii herkes buradan beni severek ayrılırsa ama hayatımdaki en önemli hedefim insanların beni sevmesi değil. Sadece bir konuda sohbet edebilmek. Oğuzhan
Uğur da doğru tespit etmiş. Öyledir ya da değildir gibi basit cevaplar bekliyor ve politik kararları bu basit cevaplar üzerine veriyorlar. Özgüveni kaybolmuş bir gençlik. Karşısındakinin dinleme zahmetine bile katlanmıyor. Hemen hepsi milliyetçi. Burada çeşitli tartışmalar da var bu arada. Yani milliyetçilikten öte şovenizm ya da ırkçılık
Bu noktada milliyetçiliğin muhafazakar tonu biraz açık, seküler tonu biraz daha koyu. Başta da dediğimiz gibi İslamiyet'ten önceki Türk kimliğine yapılan vurgu biraz daha fazla gözlediğim kadarıyla. AKP-MHP'ye dönük eleştirer bakış açısında savrulmalardan biri de burası. Kimisi mesela hakikaten kendisini atsızcı olarak tarif ediyor. Ben atsızlığın izinde bir Türk genci olarak atsızlığın yolundan gitmeyi iftihar ederim, atsızcılıktan iftihar ederim. Elbette gençler arasında atsızcılık yaygınlaşıyor demiyorum. O genç bunu duymuş, etkilenmiş. Başkası bir başkasını duyar.
Hepsini aynı kategoride eritmek zor ama şunu söyleyelim. Öyle bir iklim, öyle bir atmosfer var ki devlet ya da devlete haiz bir güç odağı nihalatsızım propagandasını yapsa milyonlarca genç bu propagandanın peşinden gidebilecek durumda. Ben Barış Atay'a gelen sorulardan yola çıkarak kendi gözlemlerimi paylaşıyorum tabi. Yani elimde bir bilimsel veri yok ama bu yayına hazırlanırken çeşitli siyaset bilimcilerle, sosyologlarla konuştum. Kendimce sosyal medyayı takip ediyorum. Ne yazarsam bu kitlenin ne tepki geliştireceğini falan 3 aşağı 5 yukarı sezebiliyorum. Bu bölümü 20 Ocak'ta yayınlıyoruz. 19 Ocak yani dün Hrant Dink'in ölüm yıl dönümüydü.
Bu vesileyle Raquel Dink'in bundan 16 yıl önceki, eşinin cenaze töreninde yaptığı konuşmayı tekrar hatırlamak gerekir diye düşünüyorum. Bugün sessizlik ile büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır. Yaşı kaç olursa olsun, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum.
Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim. Elbette bu gençler potansiyel katillerdir demiyorum ama şunu diyorum, Allah göstermesin. Hrant Dink suikastine benzer bir cinayet yine yaşansa, beyaz bere takan gençlerin sayısı 2007'dekinden daha çok olurdu. Hrant Dink'in katili Ogun Samas'ın arkasından şarkılar yazılmıştı.
yeni katilin arkasından daha fazla şarkı yazılabilirdi. Bunu diyorum, o hale tekrar edelim. Bu iklim, yeni Ogun Samasların çıkmasına son derece elverişli bir iklimdir. Kendini kanıtlamaya çalışan, öfkeli, yoksul, ezilen insanlar arasında da ya dayanışma duyguları gelişir ya da bu insanlar sınıflarını reddederek lümpenleşirler, mafyalaşırlar, çeteleşirler. Çete liderlerinin ya da üyelerinin yoksullar arasına yetişmesi esadüf değildir. Oğuzhan Oğur'un programına katılan gençler büyük ölçüde okumuş etmiş insanlar, bir vasatı temsil ediyorlar ya da bir vasatın üstünü. Ama geniş yoksul kesimler, geniş yoksul gençler, onlar ne olacak? Bir gazeteci, bir yazar, bir aydın toplumdan ayrı düşünüyor diye bu ülkede katledilirse, böyle bir ülkede yası üç gün tutulur.
Katili alkışlayanlar bile çıkar. Tezer Özcü'nün meşhur, bu ülke bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi ifadesi, demokrat kamuoyunda giderek daha çok karşılık bulur. Yurt dışına göç, sadece ekonomik nedenlerle değil, biraz da bu iklimden kaynaklanır. Tıpkı 100 yıl önce olduğu gibi bir ülke yeniden kimliğini arıyor. Kimileri biz kimiz sorusuna Arabistan çöllerinde cevap arıyor, kimileri Moğol siteplerinde. Bugünün sorunlarının çözümleri ise ne Arabistan çöllerinde ne de Moğol siteplerinde. Bugünün sorunları burada çözülecek. Diyelim ve bitirelim. Trento People bir medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar sosyal adalet duygunuzu kaybetmeyin. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.