Podcast

220: Ali Babacan'ın Ardından: Baykar Dokunulmaz mı?

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ali Babacan'ın katıldığı Trend Topic yayını, garip bir gündem yarattı . Babacan'ın Baykar sorumuza verdiği cevap, iktidar medyasının hedef tahtasına oturtuldu. Peki Baykar eleştirilmez bir kutsal mıdır? Ve medyanın hızına nasıl direnilir?



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.651 kelime · ~23 dk okuma

Herkese merhaba. Tren Topiği'nin son iki bölümünde konuğumuz Ali Babacan'dı. Daha ilk bölümden size bir söz vermiştik. Bu konu hakkında üç bölüm yapacağız demiştik. İlk iki bölüm Ali Babacan'la söyleşimizdi. Dinlediniz umuyorum. Üçüncü bölümde ise niyetim Ali Bey'in arkasından konuşmaktı. Zaten kendisine de söylemiştim. Bir üçüncü bölüm yapacağız ve sizin arkanızdan konuşacağız. Sizi değerlendireceğiz diye.

Bu planı yaparken kafamda Söyleş'i değerlendirme fikri vardı yani. Zaten sorularımın çoğunu Deva Partisi'nin siyasi pozisyonunu sorgulamak amacıyla hazırlamıştım. Üçüncü bölümde de değerlendirmeyi bunun üzerinden yapacaktım. Ama gelin görün ki Tren rayından çıktığı Söyleş'i tahmin etmediğim bir yerden gündem oldu. Bölüm boyunca Babacan, Deva'nın muhafazakâr bir parti olmadığını söyledi. Türklük tartışmasını ilk olarak 2012'de aynı biçimiyle AKP'nin açtığını dile getirdi.

Tarikat ve cemaatlere ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu ama Babacan'ın, Selçuk Bayraktar'ın yönetim kurulu başkanı olduğu silah şirketi Baykar hakkında söyledikleri iktidarın ve Baykar'ın dikkatini çekti. Son 2-3 gündür de konu tren topik listesinde. Türkiye'nin Tren Topik konusunu ilk kez Tren Topik'te biz yaratmış olunca bu konuyu işlemek de şart oldu. Akıl tutulmasıyla dolu Türkiye gündemi bizi bu konuyu konuşmaya zorlarken sizi de detaylı bir Deva Partisi değerlendirmesi dinlemekten alıkoydu maalesef. Uzatmayayım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Transkriptin tamamını oku

Gazetecilik mesleğinin pek çok aparatı var. Basılı gazete ya da dergi olabilir, televizyon olabilir. Bunlar konvansiyonel araçlar. Ama bir de son yıllarda popülerleşen yeni medya aparatları var. Sosyal medya genel olarak yeni medya mecrası. YouTube, Twitter, Instagram hatta TikTok gazetecilerin içerik ürettiği yeni mecralar. Kendi adıma hepsini heyecanla takip ediyorum. Ama biz podcastçiyiz. Neden podcast? Tren Topiği'nin tanıtım bölümünde de bir yıl önce vurgulamıştım. Sosyal medyanın hızını yavaşlatmadığımız sürece

ya da o hıza adapte olduğumuz sürece, doğru bilgiye derinlikli çözümlemeye hasret kalıyoruz. Yavaş gazeteciliğin mutlaka gelişmesi, hepimizin akıl sağlığı için şart. Yavaş gazetecilik deyince, kim bizim aklına olumsuz bir duygu gelebilir? Canım gazetecilik yavaş olur mu? diyebilirsiniz. Ama tam tersi. Batı da bu akıma, yani yavaş gazeteciliğe slow journalism diyorlar. Biz direkt doğrudan Türkçe'ye çevirmişiz. Ve baya önem atfediyorlar bu işe.

Tabii bizim Tren Topik'te yaptığımız şeydir diyemeyiz ama bir gündem derleme, toplama ve bunu bir bağlam içinde sunma görevi üstlendiğimiz için bir tür slow journalism örneğidir de diyebiliriz Tren Topik'e. Ne demek bu slow journalism? Nasıl açıklayalım? Fast food ile kıyaslayabiliriz.

Fast food nasıldır? Hızlı ve bir o kadar kalitesiz. Emek harcanmaz, sınayidir, organik değildir. Belki takip ediyorsunuzdur, bir gastronomik gelişme olarak fast food'a karşılık slow food revaçta. Fast food'un kalitesizliğine karşı daha yavaş servis edilen ama emek yoğun bir gastronomi kültürü gelişiyor.

İşte aynı motivasyonla tren topiği üretiyoruz. Yavaş oluyor, haklısınız. Belki gündemin ardından geliyoruz, yani gündemi doğrudan yakalayamıyoruz, ona da haklısınız. Yavaş oluyor. Ama derli toplu biçimde tek bir konuyu ele alıyor ve arka plana da odaklanabiliyoruz. Sosyal medyanın hızını kabul etmek gerekir, bu iyi bir şey.

Hatta iyi, her haberci diğerinden daha hızlı sunmak ister kendi haberini ama bu hızın yarattığı kalitesizliğe ve bağlamdan yoksunluğa karşı daha yavaş ama daha sağlıklı, daha estetik ve daha değerinlikli bir gündem programına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Cumartesi günü yayınladığımız Ali Babacanlı röportajın ikinci bölümü, Türkiye'deki hızlı gazeteciliğin meslekte yarattığı yıkıma ilişkin fikir verdi. Yıkımı bu arada kibar anlamda kullanıyorum, çok daha kötüleri kullanılabilir. Babacan'a sorduğumuz sorulardan biri de Baykar üzerineydi. Biliyorsunuz İhasiye'ye üreten bir teknoloji şirketi Baykar. Baykar'ın yönetim kurulu başkanı olduğu Selçuk Bayraktar, aynı zamanda Tayyip Erdoğan'ın da damadı olduğu için dikkat çeken bir isim. Dolayısıyla varoluşu gereği iktidar partisini destekleyen bir konumda Selçuk Bayraktar. Altını çiziyorum, varoluşu gereği. Yani an itibariyle konumu gereği Erdoğan'ın yanında Selçuk Bayraktar.

Dolayısıyla iktidar değişirse Baykar'da biter, Baykar varsa iktidar sayesinde var algısı, iktidar seçmeninin sıkı sıkı sarıldığı bir argüman. Selçuk Bayraktar da bu algının yaşamasına izin veriyor. 31 Ağustos 2022 tarihinde yani yaklaşık 4 ay önce Habertürk'ten Kübra Apar'a konuk olan Selçuk Bayraktar şöyle konuşmuş ve o dönem bu çok tartışılmıştı. Siyasi iktidar değişirse projelerinizin akamete uğramasından ya da yeterince destek görmemesinden endişeniz var mı? Bu projelerle alakalı mevcut siyasi iktidarın da bir gevşemesi olacak olursa ciddi akamete uğrama riski ve dünyadaki liderliğini kaybetme riski bulunmakla birlikte en ufak bir gevşeklik veya işte siyasi sayıklarla yapılan farklı farklı ajandalarla hesaplarla yapılmış eylemlerin her biri bu projeleri yok etmeye yeter.

Siyasi sayıklarla yapılan, farklı farklı ajandalarla yapılmış eylemlerin her biri bu projeleri yok etmeye yeter, böyle diyor Selçuk Bayraktar ve konuşmasının devamında uzun uzun Akıncı adlı SİHA'yı anlatıyor. Akıncı'nın bir takozla durdurulabileceğini, bu takozu koymak isteyen odakların olduğunu vurguluyor. Bu noktada konu özel bir şirketin çıkarlarından öteye geçiyor ve bu çıkarlarla milli güvenlik meselesi iç içe giriyor. Dolayısıyla Türkiye'nin milli güvenliğine kastetmek isteyen güçlerin Baykar'ı durdurmaya çalıştığını iddia ediyor Selçuk Bayraktar. Burada üstü kapalı biçimde muhalefeti işaret ediyor. Çeşitli siyasi odaklar bizi durdurmaya çalışıyor imasında bulunuyor. Benzeri çok fazla konuşma var zaten. Selçuk Bayraktar'ın en önemli sıfatlarından birinin Erdoğan'ın damadı olduğu açık.

Bu haliyle Erdoğan'ın kendi damadının şirketine takoz koymayacağı da ortada. Ya da şöyle söyleyelim, Baykar'ın İHA'larına SİHA'larına kimin takoz koyma ihtimali olduğu açık. Selçuk Bayraktar siyasi sayıklarla yapılmış eylemler derken açık açık muhalefet partilerinden bahsediyor aslında. Yani Erdoğan'ın kendi damadının şirketine engel olması hayatın olağan akışına uygun olmadığına göre böyle demek daha doğru olur. Daha doğrusu Selçuk Bayraktar iktidar değişirse bu siyasette bir gevşeme olabilir, sihalara takoz konulabilir demeye getiriyor. Kendisi varoluşuyla bir Erdoğan destekçisi çünkü. Yani bir şey demesine gerek yok ekstra, varoluş yeterli.

Bu tuhaf bir durum. Türkiye'nin savunma sanayisi daha önce Makine Kimya Endüstrisi Kurumu'na yani kısa adıyla MKE'ye emanetti. Belki böyle silah milah merakı olanlar bilirler sarsılmaz marka silahları MKE üretirdi. Birçok silah ürettiği gibi. 1993 yılında MKE Türkiye'nin en büyük ilk 10 sanayi şirketinden biriydi. Kamuya ait bir şirket bu biliyorsunuzdur.

Hatta tam sırasıyla söyleyelim o yıl ülkenin en büyük 9. sanayi şirketiydi ve 90'lı ve 2000'li yıllar boyunca da bu konumunu hemen hemen koruduğu, ASELSAN, ROKESSAN gibi kamu kuruluşları da savunma sanayine destek olan, biraz daha araştırma geliştirme faaliyetlerinde yoğunlaşan diğer şirketlerdi. Derken 2000'li yılların sonunda Ergenekon ve Balyoz tartışmalarının gölgesinde Profesyonel Ordu'ya geçiş tartışmaları başlatıldı. TSK'nın darbeci yapısı Profesyonel Ordu'ya geçince çözülecekti. Bizi anlatan hikaye buydu. TSK'nın satın aldığı mal ve hizmetlerden tutun da çalıştırdığı personele kadar köklü bir değişimden bahsediyordu Profesyonel Ordu derken. Tartışılan başlıklardan biri de savunma sanayinin piyasaya açılmasıydı.

Hatta 2009'da eski genelkurmay başkanı Yaşar Büyükant'a da Mehmet Ali Birant tarafından sorulmuştu bu soru. Ne düşünüyorsunuz profesyonel ordu hakkında diye. Daha 2009'da. Büyükant'ın cevabı enteresan. Dinleyelim. Efendim neden tamamen profesyonel bir orduya dönmüyoruz? Bizde uzman var yine. Var ama... Genele oranladığımız zaman çoğunluğu mükellef asker dediğimiz yani 20 yaşında olduğundan her erkek vatandaş silahlı kuvvetlere geliyor ve silahlı kuvvetlerin ana gövdesini oluşturuyor. Doğrudur birçok ülke profesyonel orduya geçti fakat bazıları bir şeyi unutuyor. Tamamen profesyonel geçmenin faturası nedir? Çünkü bir kişiyi profesyonel hale getirdiğinizde onun aile bireylerinde, sağlık giderinden diğer şeylere kadar hepsini yükümlülük altına giriyor.

Şu anda silahlı kuvvetler bütçeden önemli bir kaynak alıyor. Tam profesyonel hale getirdiğimiz zaman ki ben bunu hesaplattım, o bütçeyi ikiyle çarpmanız lazım. O kadar? O kadar. Savunma harcamalarının iki katına çıkması anlamına geliyordu bu. Ve profesyonel orduya zaman içinde geçildi. Bugün şehit haberlerinde adı geçen Mehmetçiğin hemen hepsi uzman personellerden oluşuyor. Ülkedeki yoksulluk iklimi, askerlik yapmaktan başka çaresi olmayan insanları cepheye gönderiyor maalesef.

Ve şehit haberlerinden sonra şehit ailesinin evlerini de görüyorsunuz. Ne durumdalar? Dönüşüm yalnızca bu olmadı ama. TSK daha önce kendi ürettiği üniformasından yemeğine kadar neredeyse tüm mal ve hizmetleri piyasadan satın almaya başladı. Evet silahlar da dahil. Silah derken tabancadan tutun da İHA'lara, SİHA'lara, tanklara kadar. Yoksa Baykar'dan önce de TSK'nın İHA projeleri bulunuyordu.

Bu yani savunma sanayinin piyasalaşması çok büyük bir pastanın sofraya gelmesi demektir. Bir kere devletin savunma harcamalarının katlanması anlamına geliyordu ki bu da fazladan birkaç milyar dolar ediyordu. Yüksek teknoloji gerektiren mal ve hizmetleri geçelim. Sadece yemek hizmetlerini düşünün. Bir alay askere. Her gün 3 öğün yemek vermek bile tek bir kentte başlı başına büyük bir ihalenin konusuydu. Eskiden asker kendi yemeğini kendisi yaparken yeni sistemde komutanlar büyük ihalelerin altına imza atar hale gelmişti. Bu arada yeri gelmişken konu ilginizi çektiyse Adem Yavuz Elveren'in iletişim yayınlarından çıkan Askeri Harcamalar ve Ekonomi başlıklı kitabında öneriyim. Askeri sınayi kompleksin piyasalaşması ülkedeki büyüme hızına kısa sürede olsa çok büyük destek sunuyordu.

Yani pasta büyüktü. Elbette bu pastaya Türkiye'nin büyük şirketleri de iştah kabartıyordu. Bu alanda en iddialı şirketlerin başında da Koç Holding'in sahibi olduğu 2006 yılında kurulan Koç Savunma geliyordu. Hatta meşhur Altay Tank'ımız var ya, işte bu Altay Tank'ın prototipini Koç Holding yapmıştı.

Hadi gelin, bugün Fenerbahçe'nin başında olduğu için son derece popüler olan Ali Koç'un 2016'nın sonunda savunma sanayi fuarında verdiği demece gidelim. Bizim bütün savunma sanayi ile ilgili araçlarımız burada. Ancak özellikle sizle Altay Tank Projesi'yle görüşmek istiyoruz. Bu bağlamda biz Koç Toplu olarak otokar şirketlerimizle kara araçları konusunda Altay Tankı'nın prototipi Koç Holding ve Aselsan İşbirliği ile yapılmıştı. Bunun için 2009 yılından 2016'ya kadar 1 milyar dolar harcandığını söylüyorduk Koç Holding. 2016 yılı itibariyle Ali Koç'un verdiği bilgilere göre 18 ay içinde seri üretime hazır hale gelecekti Altay Tankı.

250 tank ise en geç 2021 yılında teslim edilecekti. Buna karşı iktidar, koçun verdiği teklifi pahalı bulduğunu söyleyerek, Altay Tankı'nın seri üretim sürecini partinin MKYK üyesi olan Ethem Sancağ'ın sahibi olduğu BMC'ye vermeyi tercih etti. Ethem Sancağ'ı tanıyorsunuz. Kendisi şu sıralar Doğu Perinçye'nin başında olduğu Vatan Partisi'nde. Peki bizim Altay Tankı'na ne oldu? Benzer bir soruyu teknoloji yayıncası Mesut Çevik de iki hafta önce yaptığı YouTube yayınında dile getirmiş.

Ne oldu bu tanka? 2007 yılından bu yana üzerine çalışılıyor. Bir prototip gördük. Sonra ihale süreçleri değişti. Üreticiden farklı bir üreticiye geçti. Yok motoru Almanlar vermedi falan derken orada da bir tankımız yok. Bugün çıkacak, yarın çıkacak. 2023'te seri üretim hazır olacak deniyor ama bakalım 2023 yılı içerisinde de bu tankı görecek miyiz? Evet, Altay'ın uzun yıllar Almanya'dan gelecek motorunun gelmemesi nedeniyle seri üretime başlanamadı. 250 tank 2021'de teslim edilecekti, önce 2023'e ertelendi, tank hala yok. Birkaç hafta önce yapılan açıklamaya göre Altay tankı için 2025'i beklemek gerekecek.

Bunu niye anlattım? Şu yüzden anlatıyorum. İktidar savunma sanayi alanında kendi kontrolü kaybetmek istemiyor. Bu nedenle kendisine yakın isimlerin şirketlerini bu alana yönlendiriyor. Haklıdır. Böyle stratejik bir alanda her iktidar kontrolün kendisinde olmayı isteyebilir diyebilirsiniz. Fakat burada kontrol günümüzde bir siyasi propagandadan da öteye taşınmaya başladı. Biz gidersek silah üretilemez gibi bir argümana yaslanmaya başlanıldı.

Halbuki kontrolü kaybetmemenin yolu belli. Savunma sanayinde hizmet veren çok önemli kamu şirketleri vardı. Mesela işte bahsettim, MKE. 1993 yılında Türkiye'nin en büyük ilk 10 sanayi şirketinden biri olan MKE, son açıklanan 2021 verilerine göre kaçıncı sırada biliyor musunuz? 121. sırada.

Şimdi illa MK olmak zorunda değil bu arada. Alın size varlık fonu var, kurarsınız bir şirket, kamu iştirakı olarak devam eder. İktidar değişirse ne olur sorularına da samimi bir cevap vermiş olursunuz. İktidar değişir de şirket devletin. Şimdi kritik bir silah üretimini damadınızın şirketine yaptırıyorsunuz, iktidar değişirse ne olacak sorusuna da kızıyorsunuz. Yorum sizin. Büyük ölçüde iktidara yakın şirketler tarafından yönlendirilen özel sektör büyütülürken, kamu şirketleri yaya kalmıştı.

ISO 500 listesinde 2000'lerin sonlarından bu yana MK'nin geri sıralara gidişine tanıklık ediyoruz. Halbuki sizce de tam tersi olması gerekmez miydi? Savunma sanayinin bu denli büyüdüğü böyle bir dönemde MK'nin daha önemli bir sanayi şirketine dönüşmesi beklenmez miydi? Üstelik 2017'deki anayasa değişikliğiyle beraber özerk bir kurum olan Savunma Sanayi Müsteşarlığı Cumhurbaşkanlığına bağlanmışken, Böyle stratejik bir alan piyasaya açılırken bana göre çok tatilsiz davranılmalıydı. Fakat 2010'lu yıllardan itibaren TSK'nın profesyonel orduya dönüştürülmesi sürecinde savunma sanayiyi de piyasaya açıldı. Bu süreçte iki firma one çıktı. Birisi AKP MKYK üyesi Ethem Sancan sahibi olduğu BMC, bir de Selçuk Bayraktar'ın yönetim kurulu başkarı olduğu Baykar.

Toplamda iki firma var demiyorum elbette, yanlış anlamayın. Mesela Vestel de bu işlere son zamanlarda giren firmalardan. Ama iki firma, stratejik iki ürünüyle ön plana çıktı. Birisi BMC'nin Altay Tankı, diğeri Baykar'ın SİHA'ları. Şimdi soruyorum, Altay Tankı'nı Koç Holding, Baykar'ın SİHA'larını da bir başka şirket üretseydi, bu silahların arkasındaki politik destek bu kadar üst düzeyde olur muydu? Bu silahlar biraz sorgulandığı zaman böyle bir linç kampanyası başlar mıydı?

Şu bilgiyi de sizlerle paylaşayım. İşin en başında, henüz savunma sanayi piyasaya açılmadan önce bu işe en çok hazırlanan gruplar TÜSİAD mensubu şirketlerdi. Süreç içinde TÜSİAD'ın savunma sanayi yatırımları yokuşa sürülünce Türkiye'ye batıdan gelen fonlarda da ciddi erime kaydedildi. Bu noktada savunma sanayinin piyasalaşma süreci büyük oranda rekabet kuralları çiğnenerek gerçekleşti. Zaten söz konusu saydığım bu sirketlere verilen destek de buydu. Rekabet kurallarını bir biçimiyle sıkılaştırılmıştı.

İşte böyle bir arka planı vardı Babacan'a sorduğum Baykar sorusunun. Babacan'ın da cevabını kesip kırpmadan beraber dinleyelim. Şimdi ben dışarı bakanlığı da yaptım. 8 yıl Milli Güvenlik Kurulu üyesiydim. Dolayısıyla bizim savunma sanayindeki kendi kapasitemizin, yerli kapasitemizin artması, yerli teknolojimizin ilerlemesi

ülkemizin güvenliği açısından son derece önemli. Yani bazı operasyonlarda başka ülkelerin teknolojisine muhtaç kalmak gerçekten silahlı kuvvetlerimizin elini kolunu bağlayan bir mesele olarak ortaya çıkıyor ve bizi özellikle insansız hava araçlarıyla ilgili Türkiye'de oluşan üretim kapasitesinin ve teknolojinin son derece önemli olduğunu düşünüyoruz ve ülkemizin gurur kaynağı olduğunu düşünüyoruz. Fakat burada yanlış şu, devletin hemen hemen bütün imkanları, bütün o yardımlar devletin bütçesinden doğrudan aktarılan kaynaklar aşağı yukarı tek bir şirkete aktarılıyor. Halbuki benzer kaynaklar mesela en az 4-5 şirkete aktarılsa, çünkü devlet desteği olmadan bu iş olmuyor. Yani devletten çok yüksek miktarlarda nakit destekle bu işler oluyor, onu herkesin bilmesi lazım. Bu haliyle baykara destek devam edecek o zaman. Şimdi şu andaki mevcut durumu söylüyorum ben. Yani mevcut şartlarda çok yüksek devlet desteğiyle bu işler oluyor. Yani özel sektör rekabet içinde kendi yağıyla kavrulsun öyle bir şey yok. Ama bu desteğin benzer kapasitede, benzer işi yapabilecek firmalara da vermek lazım. En az 4-5 firmaya vermek lazım ki o firmalar birbiriyle biraz yarışsın.

Yoksa devlet ben sadece şu şirketle işi yapacağım ve sadece o şirketi zengin edeceğim. Bütün imkanlarımı o şirkete aktaracağım dediğinde bir süre sonra rekabetsizlikten rehavet doğar. Çünkü rekabet yoksa rehavet oluyor. Bu ilk birkaç kez iyi gider. Ondan sonra bakarsınız şımarıklık başlar. Ya nasıl da devletten geliyor para. Yapsam da yapmasam da para geliyor. E para geldikçe de iş dönüyor. Böyle olmaz.

Yani her şirket böyle rekabeti hissedecek. Bu yarışma mecburiyetini hissedecek. Daha iyi olmanın mücadelesini verecek. Daha iyi teknolojiyi, daha yüksek teknolojiye daha ucuza mal edip rekabet gücü oluşturmanın mücadelesini verecek. Yoksa devlet imkan sağlamış bir şirkete koca bir alan açmış, dünyanın parasını da aktarıyor, o şirkette iyi işler yapıyor. Ha şu da olabilir diyeceksiniz ki, ya tamam devlet parayı aktarırdı ve batırabilirlerdi. Bu arkadaşlar batırmamışlar, sağ olsunlar. İyi işler çıkartmışlar ama eğer dürüstlerse, eğer gerçekten böyle örtülü, kapalı, gizli saklı işler yoksa, yani gerçekten teknoloji ve finansman anlamında anlamlı işler yapıyorlarsa hiç korkmasınlar. Yani bizim iktidarımızda tam tersine fırsat eşitliği içerisinde iyi

iş yapan firmaların önü açılır. Ama biraz da rekabet gelir. Muhtemelen bu arkadaşlar rekabetten korkuyor olabilir. Ya işte güzel güzel para kazanıyorduk, şimdi bu iktidar değişirse rekabet olacak, başka firmaların da önünü açacaklar. Niye korkuyor olabilirler? Ondan korkmasınlar. Rahmetli Özal'dan önce biliyorsunuz Türkiye'de otomobil sanayiinde Hacı Muratlar üretiliyordu. Kapalı bir piyasaydı. Dünyanın en kötü araçları Türkiye'de üretiliyordu ve o zaman o araçları üretenler, Gümrük birinden çok korkuyordu. Çünkü dışarıya açılırsa Türkiye bizim işimiz bitti, biz araç üretemeyiz diye korkuyorlardı. O gün rekabetten korkan firmalar şu anda sadece Türkiye'nin değil dünyanın en büyük otomobil üreticilerinden birileri oldular. Dolayısıyla rekabet insanı güzel çalıştırıyor, terletiyor ama daha iyi hizmeti, daha iyi ürünü, daha ucuza maliyetini de yolunu açıyordu. Dolayısıyla rekabetten korkmasınlar. İşlerini iyi yapıyorlarsa, maliyetleri uygunsa, teknoloji yüksekse hiç korkmasınlar. Ama buralarda zayıflıklar varsa, kendilerinden daha iyi bu işi yapacak firmalar olur da işimizi elimizden alır diye korkarlarsa, o zaman ondan da korksunlar. Kusura bakmasınlar yani. Babacan özetle diyor ki, bu zamana kadar güzel işler yaptılar, ellerine sağlık ama rekabet olmazsa olmaz. Zaten rekabet olmazsa gevşeklik başlar. Rekabetten korkmasınlar. Biz savunma sanayi rekabeti açacağız, işte dinlediniz.

Şimdi bu konuşmaya gelen bazı tepkileri sizlerle paylaşacağım ama kısa bir aradan sonra. Aradan önce Babacan'ın açıklamasına gelen tepkiler demiştim. Buradan devam edelim. İlk tepki Baykar'ın sahibi ve Erdoğan'ın dünürü Haluk Bayraktar'dan. Dünür demek doğru bilmiyorum. Selçuk Bayraktar'ın abisi. Haluk Bayraktar'dan geldi. Bunu bunca delilik içinde normal karşılıyorum açıkçası. Sonuçta adamın şirketine ilişkin bir itham var. Fakat işler bununla bitmiyor.

Haluk Bey'in tepkisini A Haber şöyle haberleştirmiş, dinleyelim. Deva Partisi, Türkiye'nin yerli ve milli insansız hava araçlarını üreten Baykar'ı hedefe aldı. Milli teknoloji hamlesinde önemli bir paya sahip olan Baykar'a sosyal medya üzerinden algı operasyonu yapıldı. Devletin tüm imkanları tek şirkete aktarılıyor iftirasına Baykar Genel Müdürü Haluk Bayraktar tepki gösterdi.

Baykar'ın, ABD, Çin ve İsrail gibi ülkelerin İHA'larıyla rekabet ettiğini belirten bayraktar, 27 ülkeye ihracat yapıldığının altını çizdi. Kuruluşumuzdan bugüne gelirlerimizin %75'ini ihracattan elde ettik. 2022'de ise sözleşmelerimizin %99.3'ü ihracat kaynaklı. Türkiye'yi bırakın, dünyada dahi böyle bir firma bulamazsınız.

Kuruluşumuzdan bu yana devletten tek kuruş nakit teşvik ya da hibe almadık. Banka kredisi dahi kullanmadık. Tüm projelerimizde olduğu gibi en son akıncı ve kızıl elmayı da öz kaynaklarımızla geliştirdik. Ne? Deva sosyal medyada baykara hedef mi aldı? Duydunuz değil mi? Yani Ali Babacan'ın ne söylediğini, nerede söylediğini bile araştırma zahmetine katlanmamışlar. Haberi izleyen kişi Ali Babacan'ın tweet attığını falan sanıyor muhtemelen.

Hatta daha ileri gideyim, A Haber'de bu haberi yapan kişi Tren Topik'in son bölümünü dinlediyse ben de bir şey bilmiyorum. Bakın derinlikli bir araştırmadan falan bahsetmiyorum. Adama saldıracağız, bu tam olarak ne demiş acaba diye bile araştırmamışlar. Farkında bile değiller. Sosyal medyada hedef aldı deyip geçmişler. Tweet attığını falan düşünüyorlar.

Hadi diyebilirsiniz ki bu A Haber. Ne olduğu belli. İzleyen de zaten kararlı AKP seçmeni. Dolayısıyla sonuç değişmez. Ama yetmiyor. Ardından CNN Türk'te yayınlanan bir programa da konu oluyor bu mesele. Açıkçası benim favorim bu oldu. Müthiş gerçekten. Formatı biliyorsunuz. Bir moderatör var, dört konuklu bir program. Moderatör Haluk Bayraklar'ın az önce A Haber'de dinlediğiniz mesajını okuyor ve Akşam Gazetesi yazarı Serkan Fıçıcı'ya söz veriyor. Serkan Bey önce çubuğunu istiyor çünkü çözümleme yapacak.

Serkan Bey sizinle devam edelim. Şimdi Sayın Babacan neden Sayın Bayraktar'a hedef aldınız? Oraya gelebilirim yani kelime kelime bakmak isterim çünkü müsaade var olursa. Biraz tabii metin çözümlemesi lazım. Şöyle alalım sizi. Çubuğunu alan akşam yazarı Serkan Fıçıcı başlıyor metin çözümlemesine. Öyle isimlendiriyor. Şimdi burada Sayın Babacan'a baykar soruluyor. Evet. Şimdi bakın yani baştan başlayalım ilk cümle. Hani alt metin okuması, metin çözümlemesi vs. vs. Sayın Babacan'a niye baykar soruluyor?

yani sayın babacan savunma sanayi uzmanı mı? sayın babacan bu alanda çalışmış mı? makaleleri mi var? ya da devlette yöneticilik yaptığı dönemlerde milli savunma bakanlığı ya da sanayi teknoloji bakanlığı yaptığı da biz mi hatırlamıyoruz? kral! babacan'a diyor neden baykar soruluyor diyor.

sonra devamında baykar'ın silahlarını övüyor dövüyor. çubuğuyla haluk bayrakların tweetini cümle cümle kendi deyimiyle çözüm diyor. öyle işkembeden atmıyor yani bilimsel. çözümleme diyor. metin çözümlemesi. aklınızı oynatırsınız. zaten çok güzel bir yanıt verilmiş. 27 ülkeye ihracat yapıyoruz. rekabetten korktum. dünyayla rekabet ediyorum diyor. yani ne anlatıyorsun? Meddide çözülmeyen akşam yazarı Serkan Biçici sonra soru soranın yani bendenizin niyetini okumaya başlıyor. Bu arada kendisiyle tanışıklığımız yoktur. Bu soru zaten diyor sordurulur. Tanışmıyoruz da işte biliyor bir şekilde. Bir biçimiyle Türkiye'nin kendi güvenliğini sağlamazını hazmedemeyen bazı güçler bana bu soruyu sordurmuş.

Dinleyelim. Akşam yazarı ki bu adam aynı zamanda bu gazetenin genel yönetmenliğini de yapmış bir isim. Gazete yönetmiş yani. Serkan Biçici diyor ki...

Babacan diyor, savunma sanayi uzmanı olmadığına göre bu soru sordurulmuş. Çünkü bazen sorular sordurulur değerli dinleyici. Bilmiyorsan öğren yani. Soru vardır, sordurulur. Sonra Babacan'ın bu söyleme nasıl geldiğini değerlendiriyor.

arka planı da şu. nereden geldi sayın babacan bu söyleme? bir, anayasadan türklüğü kaldıracağız. dedi mi? dediler parti olarak. sonra dediler ki yok öyle bir şey olur mu olmaz mı? bir gargaraya getirdiler. net çıkıp bir şey ifade etmiyorlar. hala bilmiyoruz ne dediklerini. ne dediklerini acaba kendileri biliyor mu? o ayrı bir hikaye.

en tazesi ne? biz hdp ile açıktan şeffaf görüşüyoruz, saklamıyoruz ki. bakın bu ifadesi var. bugün medyaya düştü. yani bu açıklamaya gelen süreçte adım adım nasıl geliyoruz?

Diyor ki zaten anayasadan da Türklüğü kaldıracağız ya, sonra da susmuşlar. Daha doğrusu net çıkıp bir şey ifade etmemişler. Yani Babacan öyle bir şey söylememiş. Akşam yazarı Serkan Fıçıcı dilini doladığı, sözüm ona metin çözümlemesi yaptığı yayını açıp dinlememiş bile. Ali Babacan'ın ne dediğini bilmiyor yani. Çünkü dinlese aynı yayında Türklük meselesini de konuştuk. Ondan da haberi yok.

Uzatmayalım. İktidarın propaganda çargının nasıl işlediğini iyi özetlediği için kafanıza şişirdim. Bu tipler, kerameti kendinden menkul, vasata bile hitap edebilme kabiliyetine sahip değil, vasatın altına hitap etmek üzere para verilen, gazetecilik mesleğinin itibarını sarsan tipler. Bakın bu, birkaç yıl öncesine kadar prestijli olan bir kanalda, CNN Türk'te oluyor. Bu arada A Haber'in sahibi Orhan Kalyoncu ile CNN Türk'ün sahibi Yıldırım Dömürören'in birbiriyle dünür olduğunu da ekleyelim. Yani bu dönemde dünürler bu bölümde en azından çok gündem oldu. Peki ya siyasetçiler? Şimdi bu habere ya da haberimsiye ya da dezenformasyona ne derseniz deyin, meseleye onlar nasıl yaklaştılar? Mesela Süleyman Soylu.

İnsansız hava araçları Türkiye'nin terörle mücadele tarihini değiştirdi. Hele bayraktar İHA, dünyanın önünde selam durduğu, oyun değiştirici bir mucizedir. Saldıranlar ya ajandır, ya haindir, ya enbesildir. Ordumuza kimyasal silah iftirası atan bir kişiye, geçmiş olsun diyebilen bu sıfatların hepsini üzerinde taşır. Amerika'nın çocukları, çaresiz zübükler. Demiş. Türkiye gazetesinde yazılar yazan Cem Küçük işi biraz daha ileri götürmüş. Adamların gizli saklı ajandası yok. Açık açık savunma sanayini bitireceğiz, hesap soracağız, özellik vereceğiz, herkesi görevden alıp mahkemelerde yargılayacağız diyorlar. Hala şaşıran var mı? Ama açıkçası benim en sevdiğim arkadaşlar Muharrem İnce'ninki oldu. İnanılmaz. 16 Ocak'ta şöyle demiş Sayın İnce. Altılı masanın ortağı olan Babacan, SİHA'lara dokunacakmış. Hayır kardeşim, biz memleket partisi olarak İHA ve SİHA'ları doğru buluyoruz. Cumhurbaşkanı olduğumda savunma sanayi yatırımlarını artırarak devam ettireceğiz. Bu siyasetüstü, milli bir konudur. Tablo ortada. Aklı üç kuruş çalışanın aklını kaçıracağı bir iklim bu. Bir önceki bölümde Ali Babacan'ı uzun uzun dinlediniz. Bu bölümde de sizinle ilgili kısmı paylaştım. Bu yüzden yavaş gazeteciliğe ihtiyacımız olduğunu söylüyorum. En azından Trentopi'yi hazırlarken benim motivasyonum bu. Hem siyasetçilerin hem de gazetecilerin çoğunluk dalgabukluğundan gerçekten yıldık.

Ha tabi bunlarla baş etmek bir podcast serisi için mümkün değil. Ama işte sevgili dinleyici, böyle kirli bir propaganda ağından bahsediyoruz. Zehirli bir iklimde yaşıyoruz. Bu nedenle yavaş gazetecilik bir nebze panzehir görevi görecektir diye umuyorum. Ya da babacan Oğuzhan Uğur'un programına katılır. Orada milliyetçi bir genç, Baykar'ın sihalarına karşıymışsınız diye sorar. O da anlatır derdini.

programdan sonra gençler, aa böyle miymiş gerçekten diye Twitter'a yazarlar. Biliyorsunuz, Oğuzhan Uğur'un programına katılan neredeyse herkes, seyircilerin sempatisini toplayıp dönüyor programdan. Seyirciler çünkü dolduruşa getirilmiş tipler oluyor. Dolayısıyla biraz derinlikli, biraz uzun uza diye konuşulunca, meselenin makul boyutu anlaşılıyor. Başta söylediğim gibi, aslında bu bölümde Ali Babacan'ın geçmişteki hangi siyasi anlayışa denk düştüğünü konuşacaktık.

Ali Bey muhafazakar siyasetten gelen bir isimdi ama Deva muhafazakar mıydı? Ali Bey öyle olmadığını söylüyor. Bana göre de bizdeki muhafazakar siyasi çizgiden çok 1950'li yıllardaki Hürriyet Partisi ya da 90'lı yıllardaki Yeniden Demokrasi Hareketi'ne benziyor. İkisi de başarısız sonuçlandı. Deva da henüz potansiyeli olmasına rağmen bir başarı kaydetmiş değil. Güçlü bir başarı kaydetmiş değil en azından.

Uzun uzun bu benzerlikleri işlemek istiyordum ama Türkiye'deki gazeteci iklimi ve siyasi vasat buna izin vermedi. Bunun yanı sıra meseleyi gerçekliğiyle değerlendiren, iktidarın propaganda aparatı olmayan yayınlar da gözledik. Mesela Murat Yetkin, Babacan'ın Kürt illerinde AKP'ye rakip bir parti olmaya çalıştığını ve olduğunu anlatmış son yayınında. Tartışmayı bizim tartışmayı özetlemiş ve şöyle yorumlamış Murat Yetkin. Ali Babacan'ın sanki bütün çıkışları Adalet Kalkınma Partisi'nden kaçan ya da kaçma eğiliminde olan ama Cumhuriyet Halk Partisi'ne de oy vermek istemeyen ya da İyi Parti'ye de oy vermek istemeyen Kürt seçmeni

çekmeye yönelik. Aday olsun olmasın. Bu konuda gelişmeleri izlerken lütfen bunu da aklınızın köşesinde tutun derim. Evet, gerçekten de sırtını muhafazakar geleneğe yaslayıp merkez sağ doğru yol alan, bu anlamda İyi Parti'ye benziyor dikkat ederseniz, bunu yaparken de yeni bir liberal söylem geliştiren bir parti deva. Eğer Kürt illerinde HDP'den sonraki parti olursa, bu durum devanın yeni merkez sağ olduğu anlamına gelecektir.

Yeni kurulan bir parti için bana kalırsa gerçekçi bir hedef. Gazeteci Nevşin Mengü'yle YouTube'da yayınladığı Bugün Ne Oldu programında bu konuyu gündeme taşımış. Deva'dan Burak Dalgın'ı konu kalmış, izleyici yorumları da enteresan. Diğer yorumlar, demişsiniz ki unutulmaz eserler. Babacan'ı hiç sevmem fakat bayraktarlar yahyüsel midir? Silah yürütüyorsun diye faaliyetlerin sorgulanamaz mı? Batı ülkelerinde anlı şanlı firmaları didik didik ediyorlar. Doğru söylüyorsunuz. Enes Çelik, Atatürk'e laf edebilirsiniz, peygambere laf edebilirsiniz ama bayraktarlara laf edemezsiniz bu ülkede. Vallahi evet doğru, biraz öyle bir durum oldu. Yani şey yaparsan, şimdi muhalefet falan da mesela bazen sorguluyor, vay hain misin, vay işte FETÖ'cü müsün, bunlar PKK'lı falan.

Bir şey dersen hemen bu deniyor. Hatta biz burada bu konuları araştıran bir arkadaşla, Burak Yıldırım'la ta bir sene önce böyle bir drone'lar meselesini araştırıyor. Konuşmuştuk sonra direkt Bayraktar ailesi cart diye dava açtı yani Burak Yıldırım'la. Yalnız o kaybettiler davayı. Hiç sorgulayamıyorsun. Gerçekten ne oluyoruz biz? Yani bir özel şirketi ele almayı geçtim. Savunma sanayinin geleceğini bir partinin genel başkanıyla konuşamayacak mıyız? Buna da mı izin vermeyecekler? Böyle zorbalık olur mu? Üstelik genel başkan da gayet rasyonel bir açıklama yapıyor. Bana kalırsa sıkıcı bir cevap hatta.

sektörü rekabet açacağız falan diyor. O kadar, hepsi bu. Kendi fikrimi de söyleyeyim. Baykar, AKP iktidarından da önce kurulan bir firma. İHA-SİHA üretimine 2010'lu yıllarda başlıyorlar. Başarılı sonuç da alıyorlar. Ama Allah aşkına, geleceği ne getirip ne götüreceği belli olmaz. Yarın öbür gün iktidar değiştiğinde Selçuk ve Haluk Beyler, Baykar'ı satıyoruz derse ne yapacağız? Diyemezler mi? Hiç bunu konuşmuyoruz. Çok vatanseverler ama ya iktidar değişirse? Diyebilirler. Kendi özel şirketleri. Hiçbir şey diyemezsiniz.

Mesela aradan geçmiş 5-10 yıl. Baykar dese ki ben sektör değiştiriyorum, Baykar'ı da ABD'li bir fona satıyorum. Hayda, hiç düşündük mü böyle şeyler? Düşünebiliyor muyuz bu iklimde böyle şeyleri? Ne diyeceksiniz? Milyon tane kriz. O yüzden makina kimya endüstrisini, ASELSAN'ı, ROKETSAN'ı örnek verdim size. O yüzden bu şirketler üzerindeki denetim ve devlet kontrolü tüm dünyada had safhadadır. Patent haklarında içeren sözleşmeler son derece titiz hazırlanır. Devletle dirsek teması hiç kopmaz.

Mevcut durumda Baykar ile devlet elbette iş birliği halinde. Ama bu iş birliğinin arkasında Erdoğan var. Erdoğan'ın kendisi de devlet gücüne haiz konumda zaten. Peki ya Erdoğan'dan sonra? İşte o yüzden önemli bir soru Baykar sorusu.

Bu soruyu esaslı biçimde sorup cevaplayabilecek bir iklim maalesef yok gördüğünüz gibi. Bu iklimi kirleten de iktidarın kendisidir. İktidar seçmeni bir amok koşusunda, bir cinnet koşusu bu. Önüne çıkan her şeyi ezip geçiyor. Düşüp bayılana kadar koşacaklar, yorulunca düşüp bayılacaklar. Önünde kimse duramıyor çünkü. Bu arada Babacan da cevap verdi tepkilere. Fox TV'de İlker Karagoz'da Çalar Saat programının konuğu olan Babacan'a Baykar meselesi de soruldu.

Ali Bey'in cevabını dinleyelim. Arkadaşların hakkını da teslim etmemiz lazım. Gerçekten önemli bir mesafe kaydettiler. Kaç tane ülkeye ihracat yapıyorlar. Ben söyledim, bütün bu projeler bizim gururumuzdur dedim. Bunlar hep o podcast yayınının hepsini var. Ama bütün bu yayında benim sadece rekabetle ilgili söylediklerimi içinden cımbızlayıp böyle büyük bir propaganda, bana karşı bir kampanya haline getirilmesi tamamen siyasi bir propaganda araç. Ben öyle söyleyeyim yani.

Şimdi seçim yaklaşıyor. Hükümetin de elindeki en önemli propaganda projelerinden bir tanesi bu. Bu projeye de öyle hale getirildi ki bu çok kutsal, dokunulmaz. Bak dokunanı mahvederiz falan filan. Kusura bakmayın ya. Biz dokunacağız tabii ki yani. Doğruya doğru diyeceğiz, yanlışa yanlış diyeceğiz. Ben o yayında şunu da diyorum bakın. Bütün bu projelerle ilgili doğru olan ne varsa devam ettiririz. Yanlışları düzeltiriz, eksikleri de tamamlarız diyorum. Bunda ne var? Bu söylediklerimden niye korkuyorlar ben onu anlamıyorum. Nedir bu yaygara, nedir bu fırtına?

Gelin görün ki Ali Bey'in bir konuşması da cımbızlanarak Baykar'a dokunacağız şeklinde troll ordularının masasına servis edildi. Zaten Muharrem İnce de ona cevap veriyor. Baykar'a dokundurmayız falan diyor yani. Bağlamından koparıldı ve bir karalama kampanyasına alet edildi. Adına hakikat sonrası çağ demelerine şaşmamalı. Gerçekten çok acayip günler.

Siren Topik'te nacizane bir çabayla düşünebilmeyi elimizden alan bu hıza karşı gelmeye çalışıyoruz. Olayları birbirinden ve bir bağlamdan kopuk şekilde bugün bu oldu ardından bu oldu bir de şu oldu diye size sunmak emin olun üretim açısından çok daha kolay. Ancak tüm bu yaşadığımız şeylerin bir çerçevesi var. Bu çerçeveyi belirginleştirmediğimiz takdirde akıp giden zamanı algılayamıyoruz.

O halde bu bölümde çerçevenin son kenarını yerleştirelim. Bunca zamandır faşizmi konuşurken bir iktidarın en çok gurur duyduğu şeyin bir silah olması, asla sorgulatmadığı şeyin bir silah şirketi olması da bu olayda çerçevenin son kenarını oluşturuyor kanımca. iktidarın kitle tabanı her şeye. Yolsuzluğa, yoksulluğa, yasaklara, adaletsizliğe duyarsızlaşırken, deyim yerindeyse vicdansızlaşırken silahlarına bayılıyorlar. Diyelim ve bölümü noktalayalım. Görüşlerinizi ve önerilerinizi yazarsanız sevinirim. Trendtopi podi medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar daha yavaş olana burun kıvırmayın, hızlının cazibesine kapılmayın. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)