
5.000 kelime · ~25 dk okuma
Altyazı Merhabalar, Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile yaptığımız söyleşenin ilk bölümünü bir önceki gün yayınlamıştık. İlk bölümde Deva'nın siyasi yelpazedeki konumuna ve bu konumdan Türkiye'nin tartışılan meselelerine nasıl çözümler sunduğuna eğilmiştik. Bu bölümde ise biraz daha farklı bir şey yapıyoruz. Tek bir bağlam üzerinden ilerlemek yerine Deva Partisi'ne, Ali Babacan'a ve seçimden sonrasına dair istediğimiz cevaplar M.K. var.
Ve önceden de konuştuğumuz gibi siz dinleyicilerimizden gelen sorularımız var. Ancak baştan söyleyeyim, sadece birkaç sorunuzu duyacağız. Niye o kadar soru gönderdik derseniz de hemen sizleri rahatlatayım. Sorduğunuz soruların bazılarını zaten soru olarak biz sorduk. İlk partta bulabilirsiniz. Ve bazı soruların cevaplarını da Ali Bey'in konuk olduğu başka programlardan da temin edebilirsiniz. Bu bölümü bu sorular üzerinden ilerleteceğiz. Hem biz hem siz soracaksınız. Ali Babacan ise cevaplayacak. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Şimdi son dönemde ilginç bir gelişme oldu. Oda TV kapatıldı. Takip edebildiniz mi bilmiyorum. Nasıl kapatıldı? Twitter kapattı Oda TV'yi. Şimdi ilginç bir konu. Elon Musk Twitter aldıktan sonra gazeteciler böyle bir tedirginlik içindeler. Şimdi RTÜK muhalif kanallara ceza verince kızıyoruz da ortada müdahale edemediğimiz bir alan var. Amerika'da adamın bir tanesi, Erdoğan'la da arada sırada poz veriyor, herhangi bir yayını istediği zaman kapatabiliyor. Buna ilişkin tedirginlik içinde misiniz? Yoksa bu aktığı su da böyle akar mı diyoruz? Şimdi teknoloji öyle bir alan ki, teknoloji önden koşuyor, devletler de düzenlemeyle bunu arkadan yakalamaya çalışıyor. Ama teknoloji hep ileride oluyor. Dolayısıyla teknolojiyle ilgili her konuda adaletsizlik, hukuksuzluk,
eşitsizlik ya da hakim gücün kötüye kullanılması gibi pek çok sıkıntıyı görebiliyoruz. Ama özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde şirketlerin siyasi partilere yardım etmesinin, destek vermesinin, maddi destek vermesinin üzerinde bir sınır kalmamasıyla beraber üst limit olmadan şirketler siyasi partilere, siyasetçilere bağış yapabildiği bir durumda ne oluyor? Parası çok olanın aleyhinde devlet düzenlemesi artık zorlaştı. Yani kimin parası çoksa bu etki alanını satın alarak partiler ya da siyasetçiler yoluyla kendilerini engelleyecek düzenlemelere karşı bir bakıma büyük bir set çekmiş oluyorlar. Ve bu demokrasi için çok büyük bir tehlike. Yani para gücü olana artık hukuk işlememeye başlıyor. Çünkü hukuk güçlüden yana oluyor.
devlet düzenlemesi parası olandan yana oluyor. Bu gerçekten Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere dünya demokrasilerinin üzerindeki en büyük tehditlerden bir tanesi. Devletin en önemli görevi fırsat eşitliği. En önemli görevi ifade özgürlüğünün tüm yurttaşları için garanti altına alınması. Devletin en önemli görevi hiç kimsenin para gücüyle bir başkasının hakkına, hukukuna zarar
verememesi. Dolayısıyla burada gerçekten özellikle ABD başta olmak üzere bu konuda yanlış yapan ülkeler var. Son yıllarda bu sorun büyüyor ve bunun içindir ki gelir dağılımı gittikçe bozuluyor. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki gelir dağılımı Türkiye'den daha bozuk biliyor musunuz? Yani cini kat sayıları bizden daha yüksek. Yani fakirle zengin arasında büyük bir uçurum var. Çünkü zengin
Para gücüyle kendi işine gelecek düzenlemeler yaptırıyor. Kendi işine gelecek kanunlar çıkarttırıyor. Ve bunu yüksek miktarda siyaset bağışlarıyla yapıyor. Onun için başta ABD olmak üzere dünyada gerçekten yapılması gereken çok iş var. Avrupa'da bu işler daha makul. Bakın Avrupa'da bu büyük teknoloji firmalarının o hakim gücünü kötüye kullanmalarıyla ilgili düzenlemeler daha sağlam yürüyor. Avrupa Birliği düzenlemelerinde ülkelerin tümünün evet demesi gerekiyor. Bir ülke hayır dese o düzenleme geçmiyor. Avrupa Birliği peki kötüye mi gidiyor?
Yoksa vatandaşları için daha huzurlu, daha adil bir ortam mı sağlıyor? Bizim gençlerimiz dikkat ederseniz son yıllarda pek Amerika'ya gitmek istemiyorlar. Ağırlıkla Avrupa'ya gitmek istiyorlar. Avrupa'da yaşamak istiyorlar. Ama Avrupa Birliği hep konsansusla yürüyor. Belki biraz düzenlemeler yavaş oluyor. O konsansus sağlamak için çok ciddi istişareler gerekiyor. Ama karar aldıkları zaman o aldıkları karar bütün üye ülkelerinin, vatandaşlarının lehine kararlı oluyor. Ve büyük teknoloji firmaları
Avrupa'dan daha çok korkuyor Avrupa düzenlemelerinden. Amerika'dan olsa basıyoruz parayı istediğimizi yaptırıyoruz diyorlar. Ama Avrupa'da pek öyle yürümüyor bu iş diyorlar. Dolayısıyla burada yapılması gereken çok şey var. Bu konuda da Türkiye'nin de öncü bir rol oynaması lazım. Ama Türkiye o kadar kendi dertleriyle meşgul ki, o kadar içine kapandı ki, dünyadaki bu önemli meselelerinde çoğu zaman dışında kalıyoruz.
Evet, bu konuları konuşamıyoruz. Herhalde bundan bir ay sonra, bir buçuk ay sonra çok önemli bir gündemimiz olacak. TOK, Türkiye Otomobili Girişim Grubu. Ne düşünüyorsunuz? Şimdi onun çeşitli eleştirenler var, çok destekleyenler var. Bir yandan da iktidar partisi bunu seçim öncesinde anladığım kadarıyla propaganda olarak kullanacak. Geleceğini nasıl görüyorsunuz? Ciddiyetli bir konu çünkü. Bana kalırsa bir seçim malzemesi yapılmasından daha öteye geçmesi lazım siyasetin.
Bu elektrikli otomobil gerçekten dünya otomotiv endüstrisini kökünden sarstı ve bambaşka bir dönem başlıyor artık. Ben bundan yaklaşık 10 sene önce New Jersey'de bir Tesla test sürüşü yaptığında demiştim ki artık bu iş bitti. Yani bu içten yanmalı motorlar yerine bu elektrikli motorların kullanıldığı araçlar çok yaygınlaşacak. İki tane önemli husus var burada. Bu enerjiyi saklayabilmek yani pil kapasitesi yani menzil. Bu menzille ilgili sorun çözüldükçe bu araçlara gittikçe yaygınlaşacak. Ama yaygınlaşmak aynı zamanda iki türlü devlet düzenlemesiyle yine mümkün oluyor biliyorsunuz. Bir Amerika modelinde olduğu gibi elektrikli araç alana üste para veriyor devlet bu yaygınlaşsın diye. İkincisi de Avrupa modelinde olduğu gibi orada da kotalar koyuyorlar. Yani piyasada satılan araçların en fazla yüzde şu kadar işte işten yanmalı olacaktır deyip böyle yavaş yavaş kota yoluyla elektrikliye zorlamak. Şimdi Türkiye bu önemli gelişmenin dışında kalamaz. Yani burada gerçekten teknolojinin sahibi olan, teknolojiyi üreten bir ülke olmak zorundadır. Dünyadaki en büyük beyaz eşya üretim kapasitesine sahip olan bir Türkiye'nin elektrikli otomobili zaten yapabilmesi gerekir. Fakat burada bizim itirazımız bu projenin sunulma şekli. Yani siz bunu
böyle yerli ve milli adını koyup da kasbasından tasarımına her şeyini dışarıdan sağladığınız imkanlarla eğer oluşturuyorsanız, o zaman o iddia biraz zayıf kalıyor. Yani burada yapılması gereken hızlı bir şekilde yerli katma değer oranını artırmak ve bunun ekonomik olarak anlamlı, ticari olarak rekabeti açık ve fazla öyle devletin çok işin içinde olmadan kendi ayakları üzerinde yürüyen, güçlenen bir sistem haline gelmesi. Önceliğin o olması lazım. ve burada şu var tabi bunu eğer devlet ben kendim yapıyorum deseydi eline yüzüne bulaştırırdı. Burada ortak firmaların ağırlığı diyelim hepsi için maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim ama ortak firmaların ağırlığı işini bilen firmalar yani kendi konularında tecrübeli firmalar bir de
O firmalar iyi bir yönetici kadro oluşturdu. O iyi yönetici kadroyla da güzel gelişmeler oldu. Biz ne yapacağız bütün bu projelerle ilgili? İster savunma sanayi olsun, ister TOG olsun. Eksikleri tamamlayacağız. Yanlışları düzelteceğiz. Düzgün olan işleri de devam ettireceğiz. Yapacağımız bu. Şimdi savunma sanayi de dediniz aslında önemli kamuoyu araçlarından bir tanesi. Bu İHA'lar ve SİHA'lar, Baykar şirketinin ürettiği İHA'lar ve SİHA'lar, İttidak Partisi'nin tabanına sunduğu en önemli propaganda araçlarından bir tanesi. Bir yandan da geçtiğimiz günlerde Selçuk Bayraktar'ın bu açıklaması oldu. Eğer ki altılı masa kazanırsa biz bittik dedi. Artık İHA, SİHA falan görmeyeceksin. Tuhaf bir durum var. Şimdi Cumhurbaşkanı'nın damadının
bir şirketi var ve bu şirket bir teknoloji şirketi ve bu şirketin ürettiği silahlar geniş kesimler tarafından teveccüh görüyor. Şimdi bu şirketin sahibi de diyor ki benim kayınbabam kaybederse biz bittik bizi yaşatmazlar. Nasıl bir tablo var karşımızda? Şimdi ben dışarı bakanlığı da yaptım.
8 yıl Milli Güvenlik Kurulu üyesiydim. Dolayısıyla bizim savunma sanayindeki kendi kapasitemizin, yerli kapasitemizin artması, yerli teknolojimizin ilerlemesi ülkemizin güvenliği açısından son derece önemli. Yani bazı operasyonlarda başka ülkelerin teknolojisine muhtaç kalmak gerçekten silahlı kuvvetlerimizin elini kolunu bağlayan bir mesele olarak ortaya çıkıyor ve bizi özellikle insansız hava araçlarıyla ilgili Türkiye'de oluşan üretim kapasitesinin ve teknolojinin son derece önemli olduğunu düşünüyoruz ve ülkemizin gurur kaynağı olduğunu düşünüyoruz. Fakat burada yanlış şu, devletin hemen hemen bütün imkanları, bütün o yardımlar, devletin bütçesinden doğrudan aktarılan kaynaklar aşağı yukarı tek bir şirkete aktarılıyor. Halbuki benzer kaynaklar mesela en az 4-5 şirkete aktarılsa, çünkü devlet desteği olmadan bu iş olmuyor. Yani devletten çok yüksek miktarlarda nakit destekle bu işler oluyor, onu herkesin bilmesi lazım. Bu haliyle baykara destek devam edecek o zaman. Şimdi şu andaki mevcut durumu söylüyorum ben. Yani mevcut şartlarda çok yüksek devlet desteğiyle bu işler oluyor. Yani özel sektör rekabet içinde kendi yağıyla kavrusun öyle bir şey yok. Ama bu desteğin benzer kapasitede, benzer işi yapabilecek firmalara da vermek lazım. En az 4-5 firmaya vermek lazım ki o firmalar birbiriyle biraz yarışsın.
Yoksa devlet ben sadece şu şirkette işi yapacağım ve sadece o şirketi zengin edeceğim. Bütün imkanlarımı o şirkete aktaracağım dediğinde bir süre sonra rekabetsizlikten rehavet doğar. Çünkü rekabet yoksa rehavet oluyor. Bu ilk birkaç yıl iyi gider. Ondan sonra bakarsınız şımarıklık başlar. Ya nasıl da devletten geliyor para. Yapsam da yapmasam da para geliyor. Para geldikçe de iş dönüyor. Böyle olmaz.
Yani her şirket böyle rekabeti hissedecek. Bu yarışma mecburiyetini hissedecek. Daha iyi olmanın mücadelesini verecek. Daha iyi teknolojiyi, daha yüksek teknolojiye daha ucuza mal edip rekabet gücü oluşturmanın mücadelesini verecek. Yoksa devlet imkan sağlamış bir şirkete koca bir alan açmış, dünyanın parasını da aktarıyor, o şirkette iyi işler yapıyor. Ha şu da olabilir diyeceksiniz ki, ya tamam devlet parayı aktarırdı ve batırabilirlerdi. Bu arkadaşlar batırmamışlar sağ olsunlar iyi işler çıkartmışlar ama eğer dürüstlerse eğer gerçekten böyle örtülü kapalı gizli saklı işler yoksa yani gerçekten teknoloji ve finansman anlamında anlamlı işler yapıyorlarsa hiç korkmasınlar. Yani bizim iktidarımızda tam tersine fırsat eşitliği içerisinde ama yani fırsat eşitliği içerisinde iyi iş yapan firmaların önü açılır.
Ama biraz da rekabet gelir. Muhtemelen bu arkadaşlar rekabetten korkuyor olabilir. Ya işte güzel güzel para kazanıyorduk. Şimdi bu iktidar değişirse rekabet olacak. Başka firmaların da önünü açacaklar diye korkuyor olabilirler. Ondan korkmasınlar. Rahmetli Özal'dan önce biliyorsunuz Türkiye'de otomobil sanayinde Hacı Muratlar üretiliyordu. Kapalı bir piyasaydı. Dünyanın en kötü araçları Türkiye'de üretiliyordu. Ve o zaman o araçları üretenler gümrük birinden çok korkuyordu.
dışarıya açılırsa Türkiye bizim işimiz bitti, biz araç üretemeyiz diye korkuyorlardı. O gün rekabetten korkan firmalar şu anda sadece Türkiye'nin değil dünyanın en büyük otomobil üreticilerinden birileri oldular. Dolayısıyla rekabet insanı güzel çalıştırıyor, terletiyor ama daha iyi hizmeti, daha iyi ürünü, daha ucuza maliyetini de yolunu açıyordu. Dolayısıyla rekabetten korkmasınlar. İşlerini iyi yapıyorlarsa, maliyetleri uygunsa, teknoloji yüksekse hiç korkmasınlar. Ama buralarda zayıflıklar varsa, kendilerinden daha iyi bu işi yapacak firmalar olur da işimizi elimizden alır diye korkarlarsa, o zaman ondan da korksunlar. Kusura bakmasınlar yani.
Tamam, çok ciddi konular konuştuk. Ben şimdi Ali Babacan kimdir diye araştırırken böyle etrafıma sizi tanıyan insanlara da sorduğum zaman neden hoşlanır diye sorduğum zaman ilk cevap şu oldu gezmekten hoşlanır. Evet. Yani gerçekten öyle gezmekten hoşlanan biri olarak da yani AB müzakerecisi ve dışişleri bakanı olmanız tesadüf müydü bilmiyorum ama soracağım soru şu şöyle bir memleketin ağır gündeminden bunaldığınız zaman şöyle bir hangi kentte olmak istiyorsunuz?
Avrupa mı, Asya mı? Hangi iklim sizi rahatlatıyor? Türkiye'miz öyle güzel ki. Yani birbirinden güzel şehirlerimiz var, birbirinden güzel coğrafyamız var. Her bölgenin iklimi ayrı, kültürü ayrı, yemesi içmesi ayrı, doğal güzellikleri ayrı, tarihi kültürel mirası ayrı. Türkiye'yi ayrı bırakalım, tamam. Orada olsam dediğiniz çok çok bunaldığım zaman Paris'de olmayı severim, atıyorum Kuala Lumpur'da olmayı severim. En çok sevdiğiniz, bu esnada gezerken sizi en çok etkileyen kenti sordum. Tek bir cevap vermek biraz zor bu soruya ya. Yani ben yüze yakın ülkeyi gezdim, gördüm.
Bunların bir kısmı siyaset öncesi, hatta önemli bir kısmı siyaset öncesi. Siyasette beraber Avrupa Birliği Bakanı olarak, Dışişleri Bakanı olarak da tabii görevim gereği. Pek çok yere gittim geldim ama farklı açılardan baktığımızda farklı şehirler diyebiliriz. Yani mesela diyelim ki ulaşım değil mi? Metro altyapısı Paris'in çok iyidir yani. Ama aynı zamanda mesele eğer hani böyle temizlikse, düzense sadece o perspektiften baktığınızda bir Tokyo, bir Singapur güzeldir. Yeşilliği çok seviyorsanız, çok yeşil görmek istiyorsanız, tropikal kuşakta yani özellikle Asya'da çok güzel yerler var. Ama daha böyle medeniyetten, teknolojiden uzak, böyle gerçekten farklı yani tabiatla iç içe olmak istiyorsanız o zaman da biraz böyle kuzeye doğru gitmeniz gerekiyor.
Avrupa'nın kuzeyine, Laponya'ya ya da Alaska'ya yani biraz kuzeye doğru gidip böyle daha sessiz, sakin, tabiatla iç içe olabileceğiniz çok yer var dünyada yani. Bir yandan da şey gündemi var, Alaaddin Çakıcı gündemi var. Kendisi Avrupa'ya vize alamadığı için şikayetçi oldu. Gerçekten bir vize sorunu da var. Yani Türkiye vatandaşları Avrupa'ya özellikle Schengen vizesi alırken çok zorlanıyorlar. Mevlüt Çavuşoğlu bu durumun politik bir tutum olduğunu söyledi. İktidar değişirse eğer bu tutumun değişeceğini düşünüyor musunuz?
Şu andaki vize sorunu bu hükümetin suçudur. Yani Dışişleri Bakanlığı'nın, Cumhurbaşkanı'nın Avrupa'yı suçlama lüksü yok. Bir zamanlar kolaydı da, şimdi niye zor? Demek ki siz Türkiye'nin itibarını 5 paralık etmişsiniz. Türkiye Cumhuriyeti pasaportunun değerini düşürmüşsünüz. Bizim vatandaşlarımız bir zamanlar Avrupa'da vizesiz seyahat edebilecek iken 72 maddeden 67'sine anlaşmıştık. 5 madde kalmıştı sadece.
vizesiz, Avrupa'da seyahat edebilecekti bizim vatandaşlarımızı. Ne oldu da bu hale düştük? Niye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kapılardan geri dönüyor? Bu vatandaşlığın değerini kim düşürdü? Bu vatandaşlığı parayla kim sattı? Vatandaşlığı böyle istisnai vatandaşlık hakkını, imzai etkisini pervasızca kullanarak sığınmacılara, Türkiye'de sığınma altında yaşayanlara kim dağıttı?
Parayı çok basarsanız değeri düşer ya, pasaportu çok dağıtırsanız da değeri düşüyor. Dolayısıyla bütün bu konularda hükümetin, özellikle Sayın Erdoğan'ın başını iki elin arasına alıp, ben nerede hata yaptım diye kendi kendine sorması lazım. Yazık. Bu ülkenin insana da yazık, ülkemizin itibarına da yazık. Bizim sorularımız böyleydi. Şimdi burada bölüme kısa bir ara veriyoruz. Döndüğümüzde sizden gelen sorularla devam edeceğiz.
Şimdi bu bölümde Tren Topik dinleyicilerinin sorularına muhatap olacaksınız. Tamamdır. Benimkinden biraz daha zor olabilir. Bazıları siz kendi anlayışınıza göre cevaplarsınız. Biz bir sıralamaya soktuk. Çok soru var. Fakat bu soruların bazıları görüş beyan etmiş. Yani 5-6 dakika. Onları bilahare size gönderir. En azından dinleyici yorumu olarak dinlemenizi isterim. Ama bir yandan da böyle çok net, temiz sorular var. O soruları mümkün olduğunca elemeye çalıştık. İlk sorumuz Can Deniz'in sorusu.
Merhaba, ben Can Deniz. 20 sene önceki muhafazakarlıkla bugünkü muhafazakarlık arasındaki fark nedir? Sizin hoşunuza gitmeyecek bir soru gibi. Benim için fark yok. Çünkü baştan da söylediğim gibi ben siyasete girdim giredi dinimizin kutsallarını hiçbir zaman siyasete konu etmedim. 13 yıl Cumhuriyet tarihinin en uzun süre bakanlık yapan insanlarından birisi oldum ama
O günlerde konuşmalara bakın, ürettiğim işlere bakın, sonuçlara bakın. Kendi bireysel olarak o gün ne yapıyorsam bugün Deva Partisi çatısı altında da aynı şeyi yapıyorum. Dolayısıyla bizim bütün vatandaşlarımızın hayat tarzına, inancına, inanıp inanmasına saygımız büyük. Devletin olduğu gibi herkesi kabul etmesi gerektiğine inanıyoruz. Ve herkesin tercihlerine ve yaşam tarzına başkalarının müdahale etmesine de engelleme gibi devletin önemli bir görevi olduğuna inanıyoruz. Peki bunu daha önce birinci bölümde de bir miktar erittiğimiz için bunun üzerine çok konuşma gereği duymuyorum. Zaten bu bireylerin tercihidir. Bir parti muhafazakar olmaz. Hani en azından böyle bir çizgi olmaz diye yorumlamıştınız. Tabii yani bizim partimiz Deva Partisi. Kendisini muhafazakar diye tanımlayan vatandaşlarımızın tercihlerine, hayat tarzına da sonuna kadar saygılıdır. Kendisini farklı tanımlayan vatandaşlarımızın da tercihlerine ve hayat tarzına sonuna kadar saygılıdır.
Coşkun Emre Han sormuş. Soruyu dinleyelim, onun üzerine konuşalım. Ali Bey merhabalar. Ben sizin samimiyetinize güvenen bir insanım. Ben de ülkemizin girdiği bu durumdan çıkmasını isteyen, itibarını yeniden kazanmasını isteyen bir vatandaşım. Altılı Masa'nın son yaptığı açıklamaya göre muhalefetin adayı kazandığında yeni hükümetin kararlarını masanın oy birliğiyle alacağını söylüyorsunuz. Burada liderlik görevini üstlenecek aday için zor bir durum söz konusu olmayacak mı? Aday her ağzını açtığında acaba 6 Genel Başkan benim bu söylediğimi onaylayacak mı?
diye mi düşünecek? Bu iktidara güveni zedelemeyecek mi? Anlaşmazlık durumlarında yaşanacak açmazı nasıl çözeceksiniz? Altı parti genel başkanı ve bir cumhurbaşkanı adayı kitlelerle iletişim konusunda kafa karışıklığı yaratmayacak mı? Cevaplarınız için şimdiden teşekkürler. Şimdi Coşkun Bey zikretmemiş son gündemi ama bir yandan da tabii Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'nun konuya ilişkin söyledikleri var. Genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz bu konuyu?
Şimdi ben bu sorulardan tabii şunu anlıyorum ki son 5 yıldır Türkiye'de hakim olan yönetim sistemi yani bir kişinin tek imzayla aklına geleni yapıyor olması içselleştirilmiş ve sanki normali bu gibi algılanmaya başlanmış. Demokrasilerde uzlaşı esastır. Demokrasilerde hiçbir zaman bir kişi kendi keyfine göre hareket etmez. Meclisler bunun için vardır. 600 kişilik Türkiye Büyük Millet Meclisi niye var? Uzlaşı için var, istişare için var, müzakere için var. Dolayısıyla demokrasi aynı zamanda bir uzlaşı kültürüdür. Ülkeyi yöneten insanların ben tek imzayla aklıma eseni gerçekleştiririm dediğinde ülkenin içine düştüğü durumu görüyoruz. Üstelik bakın bir önceki anayasada yani son anayasa değişikliği yapılmadan önceki dönemde katma değer vergisi oranın %1
düşürülmesi için 25 tane bakanın, başbakanın ve cumhurbaşkanının imzası gerekiyordu. Bu ülke öyle yönetildi yıllarca. Özellikle Türkiye'nin başarılı olduğu dönemde 2002-2007 hatta 2007-2011 döneminde yani demokrasinin ilerlediği, ekonominin ilerlediği dönemde bakın hep uzlaşı vardır. 2003-2004 yılında Türkiye'de çok büyük anayasa değişiklikleri yapıldı biliyor musunuz? Kimse hatırlamıyor. Niye? Çünkü referandum olmadı. Anayasa mecliste değiştirildi. Nasıl değiştirildi? Sadece iki parti vardı. AK Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi mecliste uzlaştı. Çünkü Avrupa Birliği'nin hedefi çok önemli bir hedefti. İki parti uzlaştığı anda anayasa mecliste değiştirildi. Biz Avrupa Birliği müzakerelerine böyle başlayabildik. Dolayısıyla bundan niye çekiniyoruz ki? Evet, demokrasi uzlaşıdır. Ama aynı zamanda demokrasi otobüsüne bindiğinizde
o otobüs böyle hız rekoru yapmaya falan çalışmaz. Demokrasi otobüsü emniyetli bir şekilde yolcularını başlangıç noktasından bitiş noktasına kadar huzur içerisinde götürmenin aslında yöntemidir. Hız rekoru yapmaya çalışan, aklına eseni yapan, kuralları çiğneyen bir otobüs Otobüs şoförüne de kendinizi emanet etmek isteyebilirsiniz. Ama otobüste böyle huzurlu bir seyahat olmaz. Herkesin yüreği ağzında bir seyahat olur. Sert frenlerde sağa sola kafasını çarpanlar olur, yaralananlar olur. Allah korusun otobüs kazalar yapar. Kazalarda büyük zararlar oluşur. Dolayısıyla demokrasi güvenli ve emniyetli bir yolculuktur. Ama hız limitlerine de uyan, kurallar içerisinde giden bir yolculuktur.
Bunu hep beraber işselleştireceğiz. Normalin bu olması gerektiği konusunda da ben öyle inanıyorum ki nihayetinde mutabık kalacağız. Şimdi bu konu özel bir gündem. Çünkü sizin yayınına başlamadan birkaç saat önce Habertürk'te Mehmet Akif Ersoy'un yayına katılan Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu şöyle bir iddiada bulundu. Bu iddiayı değerlendirmenizi istemeyeceğim ama bu iddia gerçek mi, doğru mu, böyle mi gerçekten diye soracağım.
Önemli konularda 6 partinin genel başkanının imzası ya da onayı aranacak. Peki ya onaylamazsa ve Cumhurbaşkanı kendi yetkisini bu 6 genel başkandan birine rağmen kullanırsa? Örneğin 6 partiden bir tanesi, ben istemiyorum böyle bir şey dedi. Örneğin İstanbul Sözleşmesi.
İstanbul Sözleşmesi'nin yeniden hayata geçmesi. Örnek veriyorum sadece, bu bağlamda değil. Örneğin bir parti, hayır, bir daha geçemez dedi. Böyle bir durumda Sayın Davutoğlu şöyle diyor, bu durumda meclis desteğini çekeriz, Türkiye yeniden seçime gitmek zorunda kalır. Böyle mi olacak? Bu çünkü seçmende tedirginlik de yarattı anladığım kadarıyla.
Şimdi bunlar tabi artık altılmasanın dağılması ve akitlerin bozulması ile ilgili bir senaryo. Şimdi biz olumsuzluklar üzerinden yola çıkamayız. Yani diyelim ki PotB şu anda bir şirket değil mi? Yani bu şirketi kurarken, başlarken ya anlaşamazsak, Ya yollarımızı ayırırsak, ya şirketin ortakları dağılırsa diye kaygılarla, endişelerle yola çıkılmaz. Yani bu yola çıkılırken ortak hedeflere doğru ve ortaklık sözleşmesinin gereğinde herkes saygılayarak, yerine getirerek yola çıkar. Ortaklık sözleşmeleri yine ortakların mutabakatıyla
değiştirebiliriz zamanın içerisinde, şartlar içerisinde. Dolayısıyla burada 6 partinin bir ortak yönetim iradesinden bahsediyoruz. Dolayısıyla yola çıkarken ki anlaşma, uzlaşma neyse bu uzlaşmanın gereğinin de seçimlerden sonra yerine gelmesi gayet doğal bir şey. Yani olumsuzlukları da anlatabiliriz. Ama yola çıkarken hep beraber bu iş sonuca varsın, buzdaşı içerisine yönetelim ve ülke için çok güzel bir icraatı ortaya koyalım demek zorundayız. Şu anda altlı masanın çok önemli birkaç hedefi var. Bir, tabii ki seçimi kazanmak zorundayız yoksa bütün bu çabalar boşa gider. İki, seçimden hemen sonra ülkenin sorunlarını derhal çözmeye başlamamız lazım. Üç, parlamenter sistemi geçecek bir anayasa değişikliğini yapmamız lazım.
Şimdi altılı masa uzlaşı masası demek şu demek asgari müşterekte buluşuyoruz. Yani belki biz istediklerimizin deva parçası olarak ancak yüzde yetmişini altılı masanın mutabakatında görüyoruz. Bir başka parti belki yüzde seksenini görüyor. Bir başka parti yüzde altmışını görüyor. Ama inanın bu önemli değil. Yani yüzde altmış yetmiş oranında biz uzlaştığımızı altı parti olarak mutabık kaldığımızı uygulayalım. Türkiye kanatlını uçacak ya. Ya mutabık kalamadıklarımız bu dönem olmaz. Bir başka dönem olur. Bir başka seçim dönemi gelir ülkede.
Biz arzu ederiz ki seçimler zamanında yapılsın, öyle erken seçime falan ihtiyaç kalmasın. Herkes sözünde durursa, herkes baştan uzlaştığı noktada imzaların arkasında durursa sorun çıkmaz. Ama sorun çıkaranı, uzlaşıyı bozanı, söz verip de sözünden cayanı, imza atıp da imzasını tanımayanı da herhalde milletimiz affetmez diye düşünüyorum ben. Yani bu aşamada altılı masayı bozan kişi olmayı da kimse istemiyor anladığım kadarıyla. Ama bir yandan da belli pürüzler ortaya çıktığı zaman da ciddi tepki çekiyor. Yani şunu unutuyoruz, altılı masadaki partiler altılı masaya oturunca birleşip tek parti olmadılar. Biz ayrı ayrı partileriz. Ve daha önce de ben söyledim bakın, Türkiye'de başka herhangi bir siyasi partinin
Bu ülkedeki sorunlarını çözebileceğine inansak biz Deva Partisi'ni kurmazdık. Buna büyük ihtiyaç olduğu için biz Deva Partisi'ni kurduk. Ama mevcut sistemde seçimi kazanmak ancak ve ancak partiler arası işbirliğe mümkün. Bugün AK Parti, Sayın Erdoğan kendi başına seçim kazanabiliyor mu? 2017'de anayasayı değiştirdiler. 2018'de mecburi ortaklık başladı artık. Şimdi AK Parti MHP ortaklığı böyle her şeyin güllük gülistanlık ortaklık olduğunu mu düşünüyoruz? Bu neler kopuyor? Ne fırtınalar var gerisinde? Dışarıya yansıtmamaya çalışıyorlar. Eminim ki Sayın Erdoğan bu yükü üzerinden atmayı çok arzu ediyordur.
Ama mecbur. Çünkü AK Parti'nin artık mecliste çoğunluğu yok. Mecliste çoğunluğu olmayınca da Cumhurbaşkanı'nın ülkeyi yönetme imkanı kalmaz. Zor olur. Meclise rağmen ülkeyi yönetmek zor olur. Mevcut anayasaya göre biz bu seçimi kazanmak zorundayız. Mevcut anayasada ne diyor? Partiler ancak işbirliği içerisinde bunu kazanacak diyor. İşbirliği içerisinde kazanmak da yetmeyecek, işbirliği içerisinde ülkeyi yönetmek gerekecek. Ama bu kutuplaştırma, bu korku siyaseti sadece Türkiye'de değil, başka ülkelerde de o kadar egemen ki artık insanlar başka türlü yönetim zor olur diye düşünüyor. Ya biz bir kişiye bütün yetkiyi verelim, o istediğini yapsın. Bu bir kolaycılık. Yani bu kolaycılığa kaçmamamız lazım. Hepimiz bu ülkenin sahibiyiz. Hepimiz seçimlerde
kendi siyasi irademizi vatandaş olarak ortaya koyacağız ve destek verdiğimiz siyasi partiler ülkeyi uzlaşı kültürüyle yönetecek. Şu anda altınlı masada bizim gerçekleştirdiğimiz o kadar önemli ki bu ayrıştıran, kutuplaştıran, ötekileştiren benden misin, karşı tarafta mısın, birikimisin, ötekimisin diyen iktidarın yönetim anlayışına karşı biz ne yapıyoruz? Beraberiz diyoruz. ve uzlaşı diyoruz. Altı ayrı partiyiz diyoruz ama bakıyoruz biz altı genel başkan olarak aynı masaya oturunca bütün parti örgütlerimiz tüm Türkiye genelinde birbirlerine yaklaşıyor. Diyelim ki masadan sadece iki örnek anlamına söylüyorum. Özel bir anlam yüklemeyin ama Cumhuriyet Halk Partisi ile Saadet Partisi'nin tabanı. Değil mi? Cumhuriyet Halk Partisi'nde destek veren insanları düşünün. Bir de Saadet Partisi'nde destek veren insanları düşünün. Bu genel başkanlar aynı masaya oturduğunda toplumda da bir yakınlaşma meydana geliyor. Toplumda da birlik, beraberlik ruhu güçleniyor.
Tam da şu andaki iktidarın zihniyetinden bambaşka bir şey yapıyoruz biz şu anda. Buluşturan, kucaklaştıran, kavuşturan ve biz hep beraber Türkiye'yiz, hep beraber güçlüyüz hissiyatını kuvvetlendiren bir çalışma içindeyiz. Onun için yaptığımız çok çok kıymetli ve inanın... Bütün dünyada demokrasiye gönül vermiş insanlar şu anda Türkiye'yi izliyor. Bir uluslararası basın kuruluşu sanırım bugün ya da dün önemli bir makale yayınladı. 2023 yılında dünyadaki en önemli seçim Türkiye'deki seçim olacak diye okumuşsunuzdur. Dünyadaki en önemli seçim. Çünkü bu seçim sadece Türkiye'den ibaret değil. Bu seçim demokrasimi kazanacak, otokrasimi kazanacak, bunun seçimi olacak. Bu seçim
Hukuk adalet mi kazanacak? Hukuksuzluk mu kazanacak? Onun seçimi olacak. Bu seçim şeffaflık mı? Karanlık mı kazanacak? Onun seçimi olacak. Ve biz bu seçimi kazandığımızda bütün dünyada demokrasi aşıkları güçlenecek. Demokrasiye gönül verenler umutlanacak. Diyecekler ki demokrasi yaşar. Hele hele Türkiye gibi bir ülkede, demokrasideki her türlü sıkıntını yaşadığı bir ülkede, ekonomik krizi yaşayan bir ülkede, İnsan haklarının yerle bir edildiği bir ülkede, basın özgürlüğünün yerle bir edildiği bir ülkede bu seçimde bizim başarılı olmamız demokrasinin başarısı, hukukun başarısı, adaletin başarısı, özgürlüklerin başarısı olacak ve bütün dünyada büyük bir umut oluşturacak tekrar. Teşekkür ederim. Görkem Özbey bir soru sormuş, onu dinleyelim. Merhaba. Yeni bir seçim hesasıyla seçime gidiyoruz. Bu yeni düzenlemeye göre meclis aritmatiğinde ben Cumhur İttifakı'nın altılı masa işbirliğine nazaran çok daha avantajlı olacağını düşünüyorum. Ne kadar az sayıda parti varsa bir ittifakta ya da tek liste oluşturuluyorsa onun daha
farklı partinin birbiriyle de yarışacağı bir ittifak, işbirliği ilişkisi çok daha dezavantajlı konumda olacak gibi duruyor. Bu yeni durum karşısında bir altılı masanın stratejisi nedir? Örneğin tüm yurtta tek bir parti çatısı altında seçim milletvekillerini kendi aralarında bölüşerek bir düzenleme, bir planlama yapmayı düşünürler mi? Düşünüyorlar mı? İkincisi ise özel olarak DEVA Partisi'nin bu konudaki planı nedir? Yüzde yedi seçim barajı ve yüzde üç hazine yardımı barajını da göz önüne alır ve düşünürsek. Teşekkür ederim. Evet, bu önemli soru. Gerçekten işin matematiğine baktığınızda seçime az sayıda partiyle giren bir ittifak, çok sayıda partiyle giren bir ittifaka göre milletvekili sayısı açısından daha avantajlı oluyor. Bu doğru bir tespit. Ama öte yandan bütün birbirinden farklı partilerin tek bir parti çatısı altında seçime girmesi de böyle 2 artı 2 eşittir 4 değil, 2 artı 2 eşittir 3 gibi bir sonucla meydana getiriyor. Siyasetinde kendi bir matematiği var. Dolayısıyla burada biz optimumu yakalamak zorundayız. Yani partilerin bir arada olması sebebiyle birbirinin seçmenini kaybetmek gibi bir sonucun olmaması gerekiyor ve farklı işbirliği modaliteler ile her seçim bölgesinde ne yapacağımızı çalışmamız gerekiyor. Tam da bu sebeple biz bir komisyon kurduk. Yani seçim işbirliği modalitelerinin konuşulacağı, beraberce görüşüleceği bir komisyon. Bu komisyonda her seçim bölgesinde altı parti hangi formatta seçime girerse milletvekili sayısını toplamda maksimize edeceğiz. Bunun egzersizi yapılacak. Ama biz Deva Partisi olarak şunu açıkladık. Biz yeni ama çok iddialı bir siyasi partiyiz. Dolayısıyla biz Türkiye'de seçime giren bir siyasi parti hukuki açıdan
olmak zorundayız. Bunun da yolu en az 41 ilde kendi logomuz, kendi ismimizde seçime girmek. Bunu da biz zaten ilan ettik. En az 41 dedik. Geri kalan illerde diğer partilerle işbirliği modalitelerine kuşkusuz çalışacağız. Eğer uzlaşırsak ne ala ama
bir uzlaşma meydana gelmezse de biz 81 ilde kendimiz kendi logomuzla kendi ismimizle seçime girmiş olacağız. Bizim parti olarak tercihimiz bu. Bu ilan ettiğimiz bir husus. Bundan geri adım atmayız ama milletvekili sayısını maksimize etmek için de farklı işbirliği modalitelerinde özellikle 41 il dışındaki illerde diğer partilerle görüşmeye, istişareye, müzakereye açılsın.
Cengiz Bey'in bir sorusu var. Buyurun dinleyelim. Sayın Ali Babacan, başkanlık referandumun seçimleri sırasında hayır olarak niye tavrına koymadı o günlerde? Genel olarak böyle bir sessiz döneminiz var. Ama bu dönemde hani böyle bir sorumluluk düşer diye bir beklenti de var.
Ben 2015 yılından yani bakanlığı bıraktığım Ağustos 2015 tarihinden Deva Partisi'ni kurmaya karar verdiğimiz tarihe kadar basına açık, kamuoyuna açık bir açıklamada bulunmadım. Çünkü 2015'te bakanlıktan ayrıldıktan sonra artık 3 dönemim de dolduğu için sadece böyle bir dönem ara vermek falan değil, tamamen siyaseti bırakmayla ilgili bir hazırlık yapmıştım ve kendi eski işlerime dönmek için böyle kademe kademe bir faz faz bir çıkış yolundaydım ve konuşmama kararım vardı. Çünkü konuştukça kamuoyuna görüş ifade çıkıyor, siyasete varım diyorsunuz. Halbuki siyasette eğer gerçekten çıkıştaysanız, samimiseniz, ben artık çıkıyorum, yokum diyorsanız konuşmamanız gerekiyor bana göre. Dolayısıyla öyle bir dönemdeydik ve böyle bir dönemde bu 2017 referandum yapıldı. Ve bana soranlara, dostlara ya da dar sohbetlerde soranlara ben görüşlerimi açık bir şekilde söyledim. Hatta bu sebeple de beni AK Parti Genel Merkezi'nde şikayet ediyorlardı. Ya bu Ali Babacan'a soranlara Ali Babacan olumsuz konuşuyor, destek vermiyor diye. Bu da Sayın Erdoğan başta olmak üzere genel merkezde bilinen bir konuydu benim tavrım, tutumum. Ama bunu alenileştirmedim o dönemde konuşmama kararım sebebiyle. Daha önce de söyledim. Geçmişin şöyle bir muhasebesini yaptığımızda ben bu tutumumun yanlış olduğunu düşünüyorum.
Yani bugünkü aklım olsa çıkıp açık açık televizyon programlarında, kürsü konuşmalarında bunun yanlış olduğunu, burada hayır denilmesi gerektiğini ifade ederdim. Ama tabii ne olurdu? Belki bir iki kere konuşturduk, üçüncüsünde bütün basını karartırlardı. Şimdi bize yapmaya çalıştıkları gibi. Yani televizyonlara talimat giderdi, bunu çıkartmayın bu olumsuz konuşuyor diye. Şöyle böyle. Ama en azından birkaç yerde de böyle kamuya açık bir yerde, bu yanlıştır, buna destek vermemek gerekir, keşke deseydim diyorum doğrusu. Ali Bey parti içinde hayır diyeceğinizi, parti için en azından kapalı toplantılarda söylediğinizi söylüyorsunuz. Tabii ki. Herkes biliyordu benim hayırcı olduğumu, herkes biliyordu. O dönemde bir telkin aldınız mı? Yani aman kamuoyuna açıklama bunu, tamam. Hayır, hayır öyle bir telkin olmadı. Benim sadece artık siyasetten çıkış döneminde olduğum, zaten konuşmama kararı aldığım bir dönemdi. Yani artık siyasetle ilgili bir iddiam yoktu o dönemde.
Kademe kademe çıkıp eski hayatıma, sakin hayatıma dönmek istiyordum açıkçası. Fakat döndük dolaştık. Yine yoğun bir talep üzerine arkadaşlarımızın daha uzak çevrelerin yoğun bir şekilde talep üzerine ya bu memlekette sorunlar büyüyor. Bu kadar birikimle, bu kadar tecrübeyle bu sorunlara sırtını dönemezsin. Sen tamam ticarette de başarılısın, işinde de iyisin. Ama ülke battıktan sonra Türkiye'nin en zengin insanı olsan ne yazar? Dedi arkadaşlar bana. Değil mi? Yani ticarette ne olur? İşte amaç hani en zengin insan. En zengin insanların neler yapabildiklerini görüyoruz. Ellerinden hiçbir şey gelmiyor. TÜSİAD. Sıfır etki değil mi? Hiçbir şey yapamıyorlar yani. Türkiye'nin en zengin aileleri orada değil mi? Demek ki para gücüyle doğruyu savunamıyorsunuz bu ülkede. Çünkü öbür tarafta da para gücü var, devlet gücü var, yargıda kullanılır, her şeyi yapıyorlar. Dolayısıyla bu ülkede doğruyu savunmanın hem konuşmanın hem de uygulama iddiasının yolu yine siyaseten geçiyor. meşru bir şekilde bu ülkedeki sorunları çözme iddiası siyasetten geçiyor. Yoğun istişarelerle tekrar yola çıktık. 2019'da karar aldık. Çalışmaya başlama kararı aldık. 2020'nin Mart ayında da Deva Partisi'ni kurduk. İyi ki kurmuşuz diyorum. Bazen hani öz eleştiri falan diyorlar ya, yeni parti kurduk. Bundan daha önemli bir öz eleştiri olabilir mi? Yani bütün geçmişin yanlışlarını dikkate alarak, geçmişten ders alarak
yarınların Türkiye'si için yepyeni bir iddiayla yola çıktık. Dolayısıyla herhalde en büyük öz eleştirimiz Deva Partisi'ni kurmuş olmamız, her şeyi göze alıp ama her şeyi bütün ailece göze alıp ne yaparlarsa yapsınlar, biz bu yola çıktık ve iddialı bir şekilde yanlışları konuşacağız ama sadece eleştirmeyeceğiz. Yapılması gerekenleri de ortaya koyacağız. İşte bizim bütün bu eylem planları Şimdiye kadar siyaset tarihinde böyle bir şey yok. 22 alanda takvimiyle, bütçesiyle binlerce adımı baştan deklar etmek siyasi tarihte bir örneği yok. Sadece ve sadece şu çalışmaların ortaya konması bile Deva Partisi'nin bu ülkenin yarınlarında ne kadar önemli bir etki oluşturacağının en önemli göstergesi belki de. Ali Bey vaktinizi aldık. Teşekkür ederiz. Şu konuyu da konuşsaydık. Ozan dediğiniz bir konu var mı? Valla ben şimdi saate bakıyorum. Artık neredeyse
sabahlayacağız burada. Yani bir röportaja göre orijinal bir saatte bitiriyoruz. On iki buçuk gece ama. Evet bizim zaten bunlar normal mesai saati fakat bu gece maalesef yapmam gereken başka işler de var. Daha bitmedi bizim için mesai. Onun için artık ben de yavaş yavaş müsaade isteyeyim. Tekrar teşekkür ediyorum bu davetiniz için. Gerçekten hem siz güzel ve önemli sorular sordunuz. Yayına dışarıdan sesli sorular ile katılan arkadaşlarımızın soruları gayet güzeldi, günceldi. Haklı sorulardı. Bu sorulara cevap vermek bizim kuşkusuz görevimiz ama sanmayın ki bizde her şeyin cevabı var. Yani cevabı olmayan da bir sürü şey var. Eğer bugün için cevabımız yoksa onun cevabını da mutlaka dersimizi çalışıp daha sonra vereceğiz inşallah. Çok teşekkürler, sağ olun. Sağ olun, teşekkür ediyorum.
Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Siz dinleyicilerimize gönderdiğiniz sorularınız için teşekkür ediyoruz. Bir sonraki bölüme kadar aklınızdaki her soruyu özgürce sorabildiğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.