Podcast

209: Haftanın Ardından: İmamoğlu, Asgari Ücret ve Ortak Aday

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İmamoğlu kararının etkileri hissedilmeye devam ediyor. Karar Türkiye'nin tek sorununun ekonomi olmadığını, hukuk ve muhalefet içinde siyaset gibi konulardaki düğümleri de gözler önüne serdi. Ekonomik sorunlara ise iktidarın tepkisi asgari ücret zammı.




Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.995 kelime · ~25 dk okuma

Herkese merhaba. Bir önceki bölümde iktidarın İmamoğlu'nu yasaklamak isteyip istemediğini konuşmuştuk. Herkes türlü komplo teorilerine odaklanırken odadaki beyaz fili göstermeye çalışmıştık. Gerçekten de İmamoğlu'nu yasaklayabilirler, devre dışı bırakabilirler diye de uyarmıştık. Bu bölümde yine aynı konuyu konuşuyoruz. Fakat bir önceki bölümü yasak kararının ertesi gününde yayınlamıştık. Şimdi bir gündem taraması yapalım ve ardından önümüzde duran resmi tarif etmeye çalışalım.

Bölümü dinleyeceksiniz ama ben baştan söyleyeyim. İktidar beklendiği üzere son derece sert bir seçim sürecine hazırlanıyor. Toplumsal muhalefete baskı kurmak, muhalif kanalları sansürlemek. Bunlara zaten alıştık. Bunun dışında İmamoğlu'nu yasaklamak, İBB'ye kayyum atamak, HDP'yi kapatmak da masada. Yani bir sonraki aşamaya geçme seçeneği de masada. Daha bunları bile iddia edince yok artık ifadeleri duyuyorum. Halbuki çok daha fazlası var masada. Yeter ki kullanmak gereksin. Gülsen'in tutuklanma kararının ardından yaptığımız Trend Topik bölümünde Umberto Eco'nun bir sözünü alıntılamıştık. Hatırlatalım. 21. yüzyıl insanının en büyük yanılgısı, faşizmin yeniden nazi üniformalarıyla geleceğini zannetmesidir diyordu Eco. İktidar faşizmin kapısını çalıyor.

Sizce çok mu abartıyorum? Gören gözler için bu bir hakikat. Bu bölüm henüz görmeyenler için. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Transkriptin tamamını oku

Bir hafta önce 14 Aralık'ta Ekrem İmamoğlu'na 2 yıl 7 ay 15 günlük hapis cezası ve siyaset yasağıyla sarsıldık. Karar şu anda istinaf aşamasında, ardından da Yargıtay onayı gerekecek. Normal şartlarda bu sürecin tamamlanması 2 yılı buluyor. Ancak Selahattin Demirtaş davasında bu 2 yıllık sürecin 41 günde tamamlandığına şahit olduk. Yani istenirse İmamoğlu kararı çok kısa sürede onaylanabilir. Konuşulan da bu yönde. Bu noktada muhalif kamuoyu haklı bir endişe içinde.

Hukukun, siyasetin vesayete altında olduğuna inanıyorlar ve bu düşüncelerinin haklı dayanakları var. Yani tümüyle haksız değiller, çok haklı dayanakları var. Bu bölümde, Türkiye'de yargı bağımsız mı sorusuna cevap vermeye kalkarsak saatlerce konuşmak gerekir ama bazı sembol davaların adını analım. Deniz Yücel davasını mesela hatırlıyor musunuz?

Daha evvelde çalışan gazeteci Deniz Yücel, 2017'e tutuklanmış. Alman vatandaşı olduğu için bu tutuklama Almanya'da büyük ses getirmişti. Almanya ve Türkiye ilişkilerinin önemli başlıklarından biri olmuştu Deniz Yücel. Erdoğan'a, Deniz Yücel iade edilecek mi diye sorulmuş, Erdoğan şu cevabı vermişti. Ben bu görevde, bu makamda olduğum sürece asla. Buna karşın 14 Şubat 2017'de tutuklanan Deniz Yücel bir yıl sonra 16 Şubat 2018'de tahliye edildi. Tahliye edildiği gün Atatürk Havalimanı'nda yaşananlar ilginçti. Yücel hapisten çıkar çıkmaz havalimanına gitmiş, burada Almanya'dan gelen Die Welt gazetesinin uçağına binmişti. Şimdi madem mahkeme bağımsız, Almanya'daki makamlar Yücel'in çıkacağını, tahliye olacağını nereden biliyorlardı? Almanya, Yücel'in tahliye edeceğini demek ki biliyordu. Deniz Yücel de 9 Ekim 2019'da

Docevelli'ye verdiği röportajda zaten bunları anlatıyordu. Mahkemeye talimat geldi, bu adamı serbest bırakın. Şu koşulları altında. Koşul neydi? Derhal Türkiye'yi terk etmem koşulu altında. Yani benim serbest bırakılmamla, tekrar ediyorum, sadece tutuklanmam değil, serbest bırakılmamla hukuk dışıydım. Deniz Yücel diyor ki, bana bir şart sunuldu. Tahliye olduktan sonra hiçbir açıklama yapmadan ülkeyi terk edersem tahliye olacaktım. Nitekim öyle oldu. Tutuklanmam da, serbest bırakılmam da hukuksuzdu diyor.

Aynı yıl Rahip Brunson davası gündemimize düştü. Bu seferki sanık ABD'liydi. Erdoğan yine net konuştu. Bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi alamaz. Fakat yaşanan dolar şoku ve sonrasında ABD Başkanı Trump'tan gelen bir mektubun ardından Rahip Brunson da serbest bırakıldı. Say say bitmez. Gezi davasını ele alalım. Yargılanan 6 kişi 2 kez beraat etti. İkinci beraatin ardından Erdoğan grup toplantısında şöyle konuştu.

Gezinin ve bu kalkışmanın önünde yer alanların hükmü asla değişmeyecek. Ülkemizin her davası gibi bu meseleyi de sonuna kadar kararlılıkla takip edecek adaletin tecellisi için son nefesimize kadar mücadeleyi sürdüreceğiz. Bu konuşmanın ardından üçüncü kez dava açıldı ve aynı deliller, aynı suçlamalarla iki kez berat eden isimler 18 yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Hala cezaevindeler. Osman Kavala'yı ele alalım. 18 Şubat 2020'den mahkeme Kavala için tutuksuz yargılama karar verdi. Osman Kavala valizini toplamıştı ki ışık hızında yeni bir suçlamayla dava açıldı.

Savcı acilen tutuklama istedi, nöbetçi hakim aynı hızla tutuklama istemini kabul etti. Osman Kavala tahliye edildiği hapishanenin kapısında yeniden gözaltına alınıp hapse yollandı. Ertesi gün 19 Şubat 2020'de Erdoğan grup toplantısında şöyle konuştu. Perde arkasında Soros türü bazı ülkeleri ayaklandırmak suretiyle oraları karıştıran tipler vardır. Onun da Türkiye ayağı

Dedim ya say say bitmez. Suudi Arabistan prensi Bin Salman'la barışıldı, barışmadan bir ay sonra Cemal Kaşıkçı davası kapatıldı. Tüm bu süreçlerde yargı bağımsızdı da... sürekli siyasetin istediğini tesadüfen mi yapıyordu? Tüm bu süreçte, tüm kritik kararlara imza atan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan'dı. Fidan, 27 Kasım 2020 tarihinde yargıta üyesi yapıldı ve sadece 3 hafta sonra, 17 Aralık 2020'de anayasa mahkemesine atandı. Bu arada bir bilgi, anayasa mahkemesi üyesi olabilmeniz için önce yargı organlarının üyeliğini yapmanız gerekiyor. Yüksek yargı organlarının daha doğrusu.

Böylece hülle yoluyla İrfan Fidan sadece 3 hafta Yargıtay üyesi yapıldı ve oradan AYM'ye atandı. Altını çizerek tekrarlayalım. Yargıtay tarihinde İrfan Fidan dışında atandıktan 20 gün sonra Yargıtay tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilen veya seçilmek üzere Cumhurbaşkanı aday gösterilen bir başka üye yok. Şimdi bütün bunlar gören gözlerin hemen önünde oluyor. Dolayısıyla gören gözlere bir şey anlatmaya gerek yok.

Geldik İmamoğlu davasına. Geçen bölümde de anlatmıştık, davaya bakan hakim Hüseyin Zengin, İstanbul'a atanalı henüz bir yıl bile olmamıştı. Teamüllere göre en az iki yıl daha İstanbul'da görev yapacaktı. Fakat haziran ayında görevden el çektirildi ve Samsun'a gönderildi.

Hakim Hüseyin Zengin'in etrafındaki kişilere, İmamoğlu davasında iki yıldan fazla ceza vermem istendi, reddettiği için sürüldüm dediğini bizlere Barış Terkoğlu anlatmıştır bir önceki bölümde. 14 Ağlık'ta mahkemeye sunulan üç bilirkişi raporunun üçü de İmamoğlu lehine görüş bildirmesine rağmen, yani İmamoğlu'nun böyle bir sözü yüzünden ceza vermenize gerek yok demesine rağmen bilirkişiler, İmamoğlu'na 2 yıl 7 ay 15 gün hapis ve siyaseten men cezası verildi. Kararın ardından tüm kesimlerde soru işaretleri belirdi. Muhalif kesimde Erdoğan kendi ayağına neden sıksın, kesin bir başka planı var düşüncelerinin sonucu olarak çeşitli kompletörlerin ortaya atıldığını gördük örneğin.

Ama soru işaretleri yalnız muhalif kesimlerde yoktu. AKP sözcüleri, iktidar partisine yakın kanaat önderleri de durumu yorumlanmakta zorlandılar. Erdoğan da konuya ilişim konuşmuyordu. Bu esnada kararı eleştirenler çoğunluktaydı. Yani iktidarda da karar eleştiriliyordu. Bir takım AKP'lilere göre İmamoğlu'nu parlatmak için kurulan bir kumpastı bu. Fakat iktidar partisinin yetkili isimleri konuştukça tablo değişti. İktidar bir manevra yaptı İmamoğlu kararı konusunda.

AKP'li yetkililer iki günlük suskunluğun ardından 16 Aralık'tan itibaren açık açık kararın doğru olduğunu dillendirmeye başlamıştı. Hava değişiyordu. Erdoğan 17 Aralık'ta Mardin'de bir açılış töreninde konuya ilişkin konuştu. Ona göre kararı bağımsız yargı vermişti. Yapacak bir şey yoktu.

Aslında bu tartışmanın ne bizimle, ne şahsımla, ne milletimizle bir ilgisi yok. Çünkü konu bir şahsın hakimlere hakaret ettiği iddiasıyla aldığı mahkumiyet kararından ibarettir. Erdoğan'ın bu işaretinin ardından kararı eleştiren AKP'li kalemler sustu. Erdoğan'ın ne diyeceğini merak edenler, Hatta karara tepki göstereceğini düşünenler hayal kırıklığına uğradı. Odadaki beyaz fili görenler içinse şaşıracak bir şey yoktu. Daha önce sayısız kez gözlediğimiz bir süreç aynen devam ediyordu. Fakat tepkisi merak edilenlerden biri de Süleyman Soylu'ydu. Derken 18 Aylık'ta bu sefer Süleyman Soylu, CNN Türkiye çıkarak İmamoğlu kararını değerlendirdi. Süleyman Soylu'ya göre pozitif hukuk açısından karar doğruydu. Şimdi iki şeyi ayırmak lazım. Yani pozitif hukuk açısından, ben hukukçu değilim ama pozitif hukuk açısından bu karar doğru bir karar. Burada yargı kendine ait yanlış bir karar vermiyor. Ve bir kişinin seçilme yeterliliğini ortadan kaldırabilecek bir hakaret. Bu arada yayını başından sonra takip ettim. Soylu'nun karşısında AKP'ye yakın duran isimler bulunuyordu. Zaten CNN Türkiye başka isimler çıkmıyor biliyorsunuz. Hakan Bayrakçı, MTR'er ve bir de adını bilmediğim birisi. Hiç bakmadım bile yani öyle önemli biri değil. Soylu'ya sorulan sorular şaşırtıcı biçimde iyiydi bu arada. Şaka yapmıyorum. Kinayeli bir dil de kullanmıyorum. Yanlış anlamayın lütfen. Süleyman Soylu, kararın pozitif hukuk açısından doğru olduğunu iddia ediyordu. Halbuki Adısan'ı bilinen neredeyse hiçbir hukukçu kararı doğru bulmadığını açıklamıştı.

Hadi onu da geçelim, mahkeme başkanı karardan birkaç ay önce sürülmüş ve etrafa ''tehdit edildim'' açıklamaları yapmıştı. Hadi onu da geride bırakalım, mahkemeye üç bilirkişi raporu sunulmuş, üçünde de ceza gerek olmadığı vurgulanmıştı. Süleyman Soylu ise pozitif hukuk açısından karar doğru diyordu. Yayını izlerken, ya acaba birisi şu bilirkişi meselesini sorar mı acaba diye düşündüm, kamuoyu araştırmacısı Hakan Bayrakçı sordu. Sayın Bakanım, ben şahsen sizin ve bakanlığınızın dahli olmamasına rağmen kanaatinizi sormak istediğim iki konu var. Şimdi, davayla ilgili iki sorun gözüküyor. Birisi, üç muhterem hukukçu, bilirkişi burada suç yoktur.

görüşü bildiriyor mahkemeye, bir de mahkemenin hakimi değişiyor. duruşmaya bir süre kala. bu iki konu çok konuşuluyor, birdeleniyor. kanaatinizi soruyorum. bunlar da gerek, atamada gerek, değişiklikte dahliniz olmadığını biliyorum. tabii hakan vayrakçı zor bir soru sorduğunu farkında olduğu için böyle süklüm püklüm oluyor. kırmamaya, incitmemeye özen gösteriyor. tabii fazlasını da beklememek lazım. ama ben yayını izlerken aha dedim. ne cevap verecek acaba?

Kanaatimi cevaptan önce bildireyim. Çanak sorulara alışmış iktidar temsilcileri, sorular bir tık zorlaşınca afallıyorlar. Soylu bu soruya ne dedi biliyor musunuz? Hadi beraber dinleyelim.

Ben de sizin gibi bu davanın izleyicisiyim ama şunu ifade edeyim. Yani bu davadan yoksul bir şekilde söylüyorum. Türkiye'de bilirkişi meselesi sıkıntılı bir meseledir. Bu davada ne söylemiş bunu da bilmiyorum. İnanın bu davayla ilgili bu davada bilirkişi siz söylüyorsunuz ben şimdi öğreniyorum. Benim alanım değil bu. Ve benim alanımla ilgili herhangi bir değerlendirme yapabilmem de mümkün değil.

ama türkiye'deki bilirkişi meselesinin özellikle hukuk içerisinde çok sıkıntılı olduğunu ve buraya ciddi bir neşter atılması lazım geldiğini karşı karşıya kaldığımız süreçlerden ben ve bütün bu konuyla ilgili... kanaatiniz bu yani anladım ben bilirkişi meselesi olduğu zaman topa basarım ya Bir dakika önce karar pozitif hukuk açısından doğru ben hukukçularla konuştum diyen Süleyman Soylu'ya ya ama 3 tane bilirkişi raporu var diye soruluyor. Soylu siz söyleyene kadar haberim yoktu diyor. Üzerine bir de tüm bilirkişi kurumunu çöpe atıyor. Bilirkişiler diyor pek bir şey bilmiyorlar aslında. Şimdi demokrasi demokrat insanlarla yaşıyor. İnsanların demokrat olmadığı bir rejimde demokrasi de ayakta kalamıyor.

Türkiye'de de benzer bir eğilim yaşanıyor. Gören gözler için açıkça hukuksuz bir karar var ama, örneğin Süleyman Soylu'ya sempatiyle yaklaşan veya Erdoğan'a, hadi daha açık ifade edelim, Erdoğan'ı fanatiklik derecesinde tutan, ki az da değil bu kesimler, bu kesimlere göre Hukuksuzluğun hiçbir önemi yok. Önemli olan, tuttukları tarafın kazanması. CNN Türk yayınına geri dönelim. Dedim ya, soru soranların performansı iyiydi, beklenmedik şekildeydi diye. Mete Yarar'ın sorusuna bakalım. Vurguluyorum, hiçbir kinaya yok. Sorunun üstü bundan tutun da, sağ gösterip sol vurmasına kadar bence enfesti. Kendisini buradan kutluyorum. Süleyman Soylu'ya güzelleyeceğini düşünerek başladım dinlemeye. Öyle de başladı zaten Mete Yarar. Ama sonra güm diye patlattı soruyu. Bir dinleyelim. Siz hatırlarsanız daha önce böyle arkasına vefat haberleriyle sarsıldığınız bir dönem vardı. Yakın akrabalarınızın ölümlerini yaşamıştınız. O sırada da yine sizi üzen bir olay olmuştu. Annem hastanedeydi, koronadan yatıyor idi. Ben de ya böyle bir paylaşım yaptım ya da

konuştunuz ve şey dediniz, dediniz ki yani ben bakan olarak bile bu küfürleri engelleyemiyorum, bununla ilgili dava açamıyorum deyip hatta adalet bakanlığına bir serzenişle bulunmuştunuz. ben şunu anlamakta zorlanıyorum. yani bunu da şu için soruyorum. çok daha büyük küfürler ve gariz şeylerde hepimiz karşılaşıyoruz. mahkemeler karar vermezken, hani herhangi bir yanında suç yoktur denirken, bu kelimeden bu kadar büyük bir cezayete bekliyor muydunuz? yani geçmişte de birebir yaşadığınız için soruyorum.

Yani size büyük küfürler edildiğinde bile işlem yapmayan yargı burada yapmasını, bu hızda yapmasını bekliyor muydunuz? Hayda! Şimdi bu ekip biliyorsunuz komple tercih AKP'li bir ekip. Yayın 17 Arlık'ta oluyor ama daha önce bu kararı engin fikirlere doğrusuna yorumlamışlar. Tabii kendilerince inanmıyorlar İmamoğlu kararına. Kesin bir kumpas var bu işin içinde diyorlar.

Zaten kararı eleştirilen AKP'li isimler yani bunlar. Kendilerince türlü senaryolar uyduruyorlar. Bu kararla İmamoğlu'nun parlatıldığını bilerek, yargı tarafından İmamoğlu'nun parlatıldığına, Erdoğan'a komplo kurulduğunu falan düşünüyorlar. O yüzden kararın hukuka aykırı olduğu görüşündeler. E zaten haklılar. Karar hukuka aykırı. Ama nedeni bu değil. Ardından yayına Süleyman Soylu geliyor. Soylu karar doğru deyince işler karışıyor. Bunlar afallıyor, sorularda zorlaşıyor. Hikaye bu yani. Ama asıl soru Meteorar'ın sorusu. Bence güzel. Süleyman Soylu da bu soruya kaçamak cevaplar veriyor ve sonra pozitif hukuk falan diyor. İsteyenler uzun uzun dinleyebilirler.

Şimdi bölümün giriş kısmında sizlere yargının siyasi davalarda iktidarın kontrolünde olduğunu gösteren örnekler sunmuş olduk. Muradım, delilleriyle birlikte hakikati görmenizdi. Ardından iktidardan karara ilişkin yorumları sunduk. Yargı bağımsız, karar doğru şeklinde özetlenebilecek bir bakış açısı vardı iktidarın. Durum böyle olunca Habertürk'ten Kübra Parr, Yüksek Seçim Kurulu Başkanı ile bir röportaj yaptı ve İmamoğlu ceza alırsa ne olacak diye sordu.

YSK Başkanı Muharrem Akkaya, Habertürk yazarı Kübra Para bir takım yorumlarda ve aktarımlarda bulundu. İmamoğlu ya da başka bir aday seçimi kazanıp sonra mahkeme mahkumiyet alırsa ne olur? Mesela sorulardan biri buydu. Ve adayken cezası kesinleşirse dedi Sayın Akkaya, mazbata alamaz yani. Kesinleşse bile, seçilse bile mazbata alamaz dedi. Cevap netti. Seçilse bile mazbata alamaz.

Bu açıklama meseleyi daha da berrak hale getirdi. Önümüzdeki günlerde İmamoğlu aday gösterilir, ardından birkaç hafta içinde yargı süreci tıpkı Demirtaş'ta olduğu gibi tamamlanırsa, İmamoğlu seçime girebilir ama kazansa da mazbatasını alamaz. Cumhurbaşkanı olamaz. Şimdi şunu hayal edemiyor olabiliriz, nasıl yani? İmamoğlu cumhurbaşkanlığa aday olacak. Bu esnada siyaseten yasaklanacak. Seçimi kazanacak ama mazbatası verilmeyecek. E karışır elbette. Ama ortalığın karışık olmasına alışkın bir milletiz. Yani son 10 yılda yaşadıklarımızı şöyle bir düşünün. Bu karışıklığa alışkın bir cumhurbaşkanımız da var ve konuğu cumhurbaşkanımızın koltuğu. O gün ne yaparlar, nasıl ederler bilemem ama bu iktidar eğer lüzum görürse, buranın altını çiziyorum, eğer lüzum görürse, siyasi yasak kararına icazet edecektir.

CNN Türk'teki Süleyman Soylu yayınında kendisine ihtimaller de soruluyor. Mesela, İmamoğlu'nun cezası kesinleşirse İçişleri Bakanı olarak kendisini görevden almak durumundayım diyor Soylu. Karşısındakiler bu durumda belediye başkanı kim olacak diye soruyor. Soylu da diyor ki, vali belediye meclisine çağrı yapar ve belediye meclisi yeni başkanını seçer. Şimdi, sizlere gözlerden kaçan bir ayrıntıyı daha aktarmak istiyorum. Eğer İmamoğlu'nun cezası kesinleşirse, İçişleri Bakanı İmamoğlu'nu görevden alabiliyor ama yerine kayyum atayamıyor. Yani belediye başkanı da belediye meclisi seçiyor. Peki kayyum atayabilmesi için ne gerekiyor? Böyle bir soru sorulmamasına rağmen Soylu onu da anlatıyor. Dikkatle dinleyelim. Terörle ilgili yetki kayyum yetkisidir. Yani eğer bir belediye başkanı, bir yerel yönetici buna ilgenel mensubesi de diyebilirsiniz. İlla ki belediye başkan değil. Veya büyükşehir belediye mensubesi diyebilirsiniz.

Bunlar eğer terörle ilgili bir iltisak ve irtibattan dolayı soruşturma veya kovuşturmaya tabi olmuşlarsa İçişleri Bakanı'na, Anayasa'dan kaynaklanan kanun böyle bir yetki sağlamıştır. Ve biz buna kayyum atarız. Ne diyor Soylu? Vurgulayalım. Eğer bir belediye başkanı diyor, terörle ilgili soruşturma geçirirse, bakın mahkeme kararına gerek yok, soruşturma yeterli. Terörle ilgili soruşturma geçirirse benim onu görevden alıp yerine kayyum atama yetkim var. Yani İBB'ye kayyum atanması için İmamoğlu'nun terörden soruşturma geçirmesi gerekiyor. Bakın altını çiziyorum. Mahkeme kararına gerek yok, soruşturma geçirmesi yeterli. Hatta konuşmasında bunu da vurguluyor Soylu. Kayyum için diyor soruşturma yeterli.

Şimdi Süleyman Soylu'nun yaptığı bu konuşmayı dinledik. Kimse Soylu'nun bu vurgusuna uyanmadı. Zaten İmamoğlu terörden bir soruşturma geçirmiyordu ki. Zaten konu...

Hakaret davasıydı. Soylu da zaten kayyum atama yetkim an itibariyle yok. Bu yetkinin oluşması için terörden soruşturma gerekir diyordu. Konuşmanın bu kısmı kimsenin dikkatini çekmemişti. Şimdi bu açıklamayı aklınızda tutun çünkü bölüme kısa bir ara vereceğiz. Döndüğümüzde tam buradan devam edeceğiz.

Şimdi Soylu'nun 18 Aralık'taki konuşmasından 3 gün ileri gidelim ve Tele1 yayınına bakalım. Cumhuriyet yazarı Tuncay Molla Veysoğlu, Tele1'de yayınlanan Anında Manşet programında bir iddiayı dile getirdi. Dinleyelim. Personel olarak çalışan bazı isimlerin terörle iltisaklı olduğunu söylemişti. Bunu da kimse ciddiye almamıştı. Yani çünkü terörle iltisaklı ne demek? Binlerce personel arasında bazı isimlerin terörle iltisaklı, yani terör örgütü üyesi değil de

bağlı olduğu ihtimali üzerine bir açıklama yaptı ve bunun üzerinden yandaş basın neredeyse Ekrem İmamoğlu'nu terörist ilan etmişti biliyorsunuz. O soruşturma sürdü bakın o günden bu yana ve bugün savcılık o iddianameyi teslim etti. Yaklaşık 500 sayfalık bir iddianame hazırlandı ve savcılık bu iddianameyi teslim etti. Yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne kayyum atamaya yönelik bir operasyonun adımlarını izliyoruz. Tuncay Molla ve İsoğlu belki canlı yayında yanlış anlaşıldı bilmiyorum ama yanlış bir bilgi verdi. Savcılık dosyayı teslim etmemişti. Ortada henüz bir iddianame veya savcılığın elinde bir dosya yoktu. Olan şuydu,

İçişleri Bakanlığı, Ekrem İmamoğlu hakkında bir terörle iltisak raporu hazırlamış ve bu raporu savcılığa teslim etmişti. Tele1'deki bu yayından sonra Ekrem İmamoğlu'nun eski sözcüsü Murat Ongun, Halk TV'ye bağlanarak durumu düzeltti. Şimdi bundan sonra ne olacak sorusu şöyle, bazı haberlerde işte savcı iddianameyi tamamladı gibi ifadeler var. Hayır, doğru değil. Şimdi savcılık bu İçişleri Bakanlığı'nın gönderdiği raporu inceleyecek. Ardından da iki tane durum söz konusu olabilir. Bir tanesi, savcılık buradaki iddiaları ciddi görmen ve kavuşturmaya yer yok kararı verebilir. İkinci olarak da evet, suç unsurları vardır. Şu şu şu kişiler işte sorumludur der ve ardından iddianamesini yazmaya başlar. İddianameyi bitirir, mahkemeye sunar. Ardından da hukuki süreç başlar. Tabii ne kadar zaman sürer ben bunu bilemem. Hukukçular daha iyidir ama şu anda İBB'ye terör suçlaması zaten biliyorsunuz geçen yıldan beri var. Ondan önce de vardı. Bu yeni bir şey değil ama raporun sadece savcılığa ulaştı. Savcılığın incelemesinin ardından da

ya kovuşturmaya yer olmadığı kararı çıkacak veya bir iddianame hazırlanacak ve ardından da yargılama süreci başlayacak. Konu budur. Bugün itibariyle savcılığa verilmiş bir iddianame yoktur. Sadece İçişleri'nin raporu savcılığa ulaşmıştır. Bir durum şu, Süleyman Solu diyor ki kayyum atama yetkim yok. Bu yetkinin oluşması için İmamoğlu'nun terörden yargılanması lazım. Ardından İçişleri Bakanlığı savcılığa başvuruyor ve İmamoğlu'nun terörden soruşturulmasını talep ediyor. Üç gün önce kayyum atamam için soruşturma açılması lazım diyorsunuz. Üç gün sonra terörden soruşturma açılması için talepte bulunuyorsunuz.

O halde bu apaçık bir irade beyanı değilse ne? Siz böyle yaparak soruşturma aç ki ben de İstanbul Belediyesi'ne kayyum atayım demiş olmuyor musunuz? Eğer mahkeme bu talebi kabul eder de İmamoğlu terörden soruşturulmaya başlarsa İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun İmamoğlu'nu görevden alıp yerine kayyum atama yetkisi oluşuyor. Süleyman Soylu da yayında ben bu yetkiyi kullanırım diyor.

Bu zamana kadar ki uygulamaların da bu yönde olduğunu söylüyor. Yani HDP'ye hep böyle yaptık. Bir soruşturma açtırdık, sonra belediye başkanını görevden aldık. İmamoğlu'nun ne ayrıcalığı var ki?

Böyle diyor. Biz ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne kayyum atama ihtimalini hiç konuşmuyoruz. Bunun ihtimal dışı olacağını düşünüyoruz. Üzerine konuşmaya değmeyecek kadar düşük bir olasılık bu. Öyle varsayıyoruz. Orası bizim yok artık sınırımızın ötesinde. Yok artık diyoruz o kadar da olmaz. Başka bir seviye ya orası. Oraya geçmeye yeltenmezler diye düşünüyoruz. O başka seviye dediğim şeye ben faşizm diyorum işte. Peki ya yanılıyorsak?

Düşünüyorum da belki de iyi yapıyoruzdur. Yani ben bu kadar iyi niyetli düşünmemize çok şaşırıyorum ama belki de tuhaf biçimde bizim bu iyi niyetliliğimiz iyi bir sonuçta oluyordur. Hala o aşamayı son derece gayrimeşru buluyoruz demek ki. Hala ihtimal vermiyoruz. Bu iyi bir şey. Hala meşruluk algımız bir çerçevenin içinde. İstanbul Beydiyesi'ne kayyum atamak mı? Hem de seçime giderken. Yok canım diyoruz. Şöyle bir duygu var sanki içimizde.

Yani İstanbul Belediyesi'ne kayyum atamaya niyetleri var mıdır deyince yok canım yoktur. Bu Cem Yılmaz'ın gösterisindeki gibi. Uçağı yoktur ya. İngilizce'de yaygın olarak kullanılan bir terim var. Son dönemde bize de sıklıkla duyuyorum. Wishful Thinking. Türkçesi Hüsnü Kuruntu. Doğru bir çevirme emin değilim ama Hüsnü Kuruntu diye çevirmişler. Ben de bu ifadeyi arattım. Ekşi sözlükte bu ifade yani Wishful Thinking üzerine 8 sayfa entry girilmiş. İlk entry TOA 2001 yılından. Şöyle demiş ilk tanımlayan kişi. Wishful Thinking, iyi niyet içeren, kalpten gelen, Öyle istendiği için öyle olacağına inanılan düşünce manasına gelen güzel bir İngilizce terimdir. Şöyle ki... Evet,

bir wishful thinking örneği. Böyle demiş Che adlındaki ekşi sözlük yazarı. Bence bizim durumumuzu özetliyor. Biz de sanki şöyle yapıyoruz. İmamoğlu'nu görevden almazlar, İBB'ye kayyum atamazlar, HDP'yi kapatmazlar, zaten ekonomik kriz var, seçimde de coşkulu mitikler falan oldu bitti işte. Ahahay süper. Bizde de böyle bir psikoloji var sanki.

Seçimden önceki sürece ilişkin fazla imseriz de seçim gününe ilişkin fazla kötümseriz. Sanki bir katakulli olacaksa seçimden önce olmayacak seçim günü olacak. Halbuki tam tersi. Seçim günü her türlü hinenin yapılacağını varsayıyoruz da seçimden önce sevimli sevimli seçinmene gidileceğini düşünüyoruz. Bu doğru bir düşünme biçimi değil. Şimdi derdimi anlatabilmek için biraz radikal bir örnek vermiş oldum. O radikal örneğin fazlalığını alayım.

İktidar İmamoğlu'nu yasaklayacak, devre dışı bırakacak, HDP'yi kapatacak falan demiyorum. Ama bunları yapacak gücü olduğu ortada ve bunların masada durduğu da ortada. Bundan sonrası iktidarın taktiği ve stratejisi çerçevesinde bir konu. İster asar, ister keser. Lazım olursa bu seçenekler masadan iner. Zaten mesele de bu. İktidarın bunu yapabilecek gücünün var olması. İktidarı denetleyecek bir mekanizmanın olmaması.

Zira bu güç iktidarda olduğu müddetçe muhalefetin ayarlarıyla dilediği gibi oynayabiliyor. Tek bir mahkeme kararı muhalefet adaylığının dengelerini nasıl da değiştiriyor işte görüyorsunuz. İmamoğlu'nun yıldızı parladı ama durum da ortada. Hukuk kıskacına alınmış durumda. Bu tabloda İmamoğlu'ndan ümidi kesen ama Kılıçdaroğlu'nu da istemeyen bir takım çevreler Mansur Yavaş'a meyletmeye başladı. Şimdi bir yandan da Mansur Yavaş'ın yıldızı parlıyor. Bir diğer yandan Kemal Kılıçdaroğlu geçen haftadan iyi durumda ama hala yeterince iyi değil. İmamoğlu'na yasak kararının verildiği günden bu yana adaylık konusu için muhalefet hakkında pek çok teori öne sürüldü. Altılı masa içinde dengeler değişiyor mu soruları soruldu. Peki şimdi aday kim olacak sorusundan başlayan

altılı masada anlaşmazlıklar mı var sorusuna dek uzanan pek çok soru soruldu. Aslında bu da bize seçimleri belirleyecek tek konunun ekonomi olmadığını gösterdi. Ortada konuşulması gereken ve bugüne dek konuşulmayıp boşlukta bırakılmış çok önemli meseleler var. Bu durum, Erdoğan'ın siyasi hamlelerinde onun bu boşluğu kullanmasına izin veriyor. Seçim belirleyecek tek mesele ekonomi değil demişken, bu güçlü gündemi bir o kadar güçlü bir gündem daha baskıladı. Nedir o? Asgari ücret.

Hepimizi ilgilendiriyor çünkü çalışanlar içindeki ana omurgayı oluşturuyor asgari ücretliler. Diskin raporlarına göre 10 milyonun üzerinde asgari ücretli var. Bu da çalışanların yarısı demek. Diğer ücretli çalışanlar da asgari ücrete yakın seviyelerde kazanıyor. Asgari ücretin 2,5 katını aşabilenler %10'dan daha düşük. Hal böyle olunca asgari ücret ülkenin en önemli gündemine dönüşüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan 22 Aralık'ta açıkladı asgari ücreti. Net. Asgari ücret 2023 yılında 8500 lira olarak aramızda mutabık kaldık. Bu asgari ücretin işverene yansıması olduğu gibi bize de yansıması var. Bütün bu yansımalarını düşünerek bu adım attık. Böylece asgari ücrette geçtiğimiz yılın Ocak ayına göre

%94 Temmuz ayına göre %50 oranında artış sağlanmış, yıllık ortalama artış oranı %70'in üzerinde gerçekleşmiştir. Bu yıllık asgari ücret 5500 liraydı, böylece %54 zam yapılmış oldu. Bu paranın sorunlarımızın çözümüne getirmeyeceği ortada. Kasım ayı açlık sınırının, yani 4 kişilik bir ailenin sağlıklı beslenebilmesi için gereken asgari gıda harcama sutarının 7.786 TL olduğunu hatırlatalım. Ocak ve Şubat aylarında yaşanacak gıda enflasyonunu da düşünürsek, bu para Mart ayında, Nisan ayında açlık sınırının altında kalacaktır. Ancak...

Bugünü düşünelim. Aralık ayını. Bu aile bu ay 5500 lira ile geçiniyor. Dolayısıyla bu zam asgari ücretli 10 milyon insanın bugünden iyi şartlarda yaşamasını sağlayacaktır. Dedim diye sosyal medyada ilginç bir reaksiyon aldım. Herkes bu zamların Ocak ayında eriyeceğini, asgari ücrete zam yapmanın hiçbir anlamı olmadığı söylemeye başladı. Tamam eriyecek ama bir anda olmayacak bu. Yavaş yavaş 4-5 ay içinde olacak. Dediğim buydu.

Fakat bir kısım insan, hayır Ocak ayında eriyecek, Şubat'ta aynı olacak, Mart'ta daha fakir olacağız demeye başladı. Bunlar tabii bizim muhalif tayfa. Bana da kızdılar. Neden bugünden iyi olacağını söylüyorsun diye. Bu çevrelere göre asgari ücrete yapılan zam en hızlı biçimde ve aynı oranda fiyatlara da yansıyacaktı. Öyle olmasa bile bu artışın, insanların bugünden iyi şartlarda yaşamasını sağlayacağını söylemenin anlamı yoktu. Yani eğer hakikat buysa bile ben söylememeliydim. Böyle tuhaf bir durum.

Bir kesim insan da, ki bunlar sosyalistlerimiz oluyor daha çok, onlar da 8500 liranın kısmi refah artışı sağlayacağını söylediğim için beni patron yalakası olmakla falan suçlamışlar. Mesela birisi şöyle demiş, ''Kapitalist düzeni meşrulaştırmak için iktidar yanlısı olmak gerekmiyor. Hatta bu düzeni meşrulaştırmanın en etkili yolu muhalif görünmekten geçiyor.'' Şimdi bilen biliyor. Ben sol görüşlü biriyim. Bu zamana kadar da en galist küfürleri solculardan yemişimdir. Bizim mahalle böyle işte sevgili arkadaşlar. Eskiden bir entelektüel derinlik vardı. Bir anlama düzeyi vardı. Solcu deyince böyle bir... Haa derdik. En azından bir düzeyi temsil ediyordu. Şimdi o bitti. Daha okuduğunu anlamıyorlar. Şimdi konumuz o değil. Her iki kesimde tıpkı İmamoğlu davasına son derece ilimsel yaklaştığımız gibi bir wishful thinking batağında.

Hakikati yani bir önceki bölümde söylediğim şu odadaki beyaz fili görmemek istiyorlar. Bir grup asgari ücrete gelen zaman aynı gün eriyecek diyor. Hayır eriyecek de erimesi birkaç ayı bulacak. İktidar da seçime gittiğini biliyor. Baksanıza Erdoğan kendisi açıklıyor asgari ücreti. Sizce çekiniyor gibi miydi? Milyonlarca insanın 8500 liraya sevineceğini biliyor o halde insanımız. Birkaç ay bugünden iyi şartlar sunacaklar. Hepsi bu sonrada seçime gidecekler. Bir grup da bugünden iyi ifadesini kapitalist düzeni meşrulaştırma olarak görüyor.

Her ikisi de gerçeği yatsıyor. Ekonomizmle, her şey ekonomiye bakar diyerek bir yere varmak bu seçim için mümkün değil. Belki geçen yıl Ocak, Şubat, Mart gibi yaşadığımız o devasa şok döneminde her şey ekonomiye bakıyordu ama artık öyle değil. Enflasyon iyi durumda mı? Elbette hayır. Kasım ayı enflasyonu son 20 yılın en yüksek 2. Kasım enflasyonu. Yani 20 yılda böyle bir şeyi sadece bir kez daha deneyimlemişiz, o da geçen sene olmuş.

Fakat sadece bu yılın ilk 11 ayını kıyaslarsak, Kasım ayı enflasyonu 9. sırada. Yani çok kısa zamanda çok daha kötülerini görmüş ve buna uyum sağlamış bir toplumuz. İktidarın niyeti asgari ücret hamlesiyle netleşiyor. Ücretli kesimlerin dünden iyi olmasını sağlamak, bu sırada muhalefete dönük baskının rızasını almak. Önceki dönemden daha iyi hissedilen bir gündelik ekonominin haber değeri azalıyor. Biz enflasyonu Buna ilişkin en büyük manşetleri 2022'de attık. Eğer önümüzdeki 4-5 ayda büyük bir ekonomik şok yaşanmazsa, geçen yıldan daha büyük bir manşet atmayacağız. Gündem ekonomi olacak diyenler bu yüzden yanılıyorlar. Muhalif kamuoyu İmamoğlu'na yasak gelmeyecek, ekonomi daha kötü olacak diye konfor alanından çıkmak istemiyor.

Çünkü bu konfor alanından çıktığı anda seçimleri kaybedeceğine emin gibi. Halbuki tam tersi. Muhaliflerin bu konfor alanından çıkmadan seçimleri kazanması daha zor. Çünkü gerçeği yatsıyarak hareket ediyorlar. Hakikat şu, iktidar bir yandan seçim şekerleri dağıtacak, diğer yandan baskı mekanizmasını güçlendirerek muhalefeti susturmaya çalışacak. Başka şekilde ifade edeyim, iktidar seçmenlerine demokrasi refah ekibiyle emine sokacak.

Ne demek bu? Demokrasiden taviz verecek ama refahı arttırmaya çalışacak. Seçmenin demokrasi refah kaldırılıyor ama hiç değilse dünden daha iyi durumdayız demesini umacak. Aslında kendi faşist kitle tabanını yaratmaya çalışacak demokrasiyi önemsemeyen. EYT, 3600 ek gösterge, Asgari ücret zam, toki konutları. Henüz seçime 6 ay kala gördüklerimiz bunlar. Devamı da gelecektir.

Dolayısıyla muhalefetin bu ikilemi teşhir edip, çumuğu demokrasiden yana bükmesi gerekiyor. Yani her şey ekonomiye bakar ifadesi bu seçim için doğru değil. Eğer her şey ekonomiye bakarsa, teknokratlardan oluşan bir kabineyle, işinin ehli mühendis kafalı yöneticilerle toplumun karşısına çıkmak gerekir. Halbuki sorunlarımızın pek çoğunun nedeni politik. Yani sonuçlar genellikle ekonomik. Nedenler politik.

Sadece en görünür sonuçlardan biri ekonomik olduğu için ekonomi bizi dayatıyor, bize kendisini dayatıyor. Bu hafta Bekir Ağar'dır Gazete Duvarı'nın sorularını yanıtlarken bu konuya da değinmiş. Bugün karşı karşıya olduğumuz problem sadece doğru kadrolara vermek, yani teknokratların yöneteceği bir problem yuvamıyla konuşmuyoruz. Teknokratlardan daha çok siyasetçilerin ağırlıklı olması gereken ama teknokratların da elbette olması gereken Ama asıl toplumun bütün aktörlerinin işin içinde olması gereken bir inşa sürecine ihtiyacı var benim tezgahım. Buradan baktığım için yetersiz buluyorum. Ama onlar sadece cumhurbaşkanlığı seçmenin yeterli olduğunu düşünüyorlar ve öyle yürüyor mesela. Ya da kamuoyunun büyük kısmı da öyle düşünüyor. Sadece halk partisi değil. kamuoyu biraz da alt partiyi yanlış yönlendiriyor. Altılı Masa kendi vizyonunu toplumsallaştıramadı. Böyle olunca aday tartışmasının dışına çıkacak bir vizyonu toplumsal kesimlere tanıtamadı.

Bundan sonra da bunu becerebilmeleri bence zor görünüyor. Artık geçmiş olsun. Muhalif kamuoyunun yarı politik ve vasata değen bilinç düzeyi belirliyor artık Altılı Masa'yı. Ha muhalif kamuoyuna kızacak değilim. Bu muhalif kamuoyunu yönlendiremeyen Altılı Masa'nın kabahati tabii bu. Ama hakikatte ortada. Yani yarı politik panik halde ve vasatın altında bir bilinç düzeyinin alkışlarıyla hareket ediyor Altılı Masa. Mecburen artık adalilik tartışmasına bu kesimlerin arzularını dindirecek şekilde cevap vermek zorundalardı. Daha doğrusu muhalif kamuoyunun paniğini dindirmek zorundalar. Bu panik haliyle yönetemezler muhalif kamuoyunu. Bölümün ilk kısmında konuştuğumuz Ekrem İmamoğlu üzerinden yeniden alevlenen adaylık tartışması başlı başına bunun bir örneği. Sara Çaneli tingiyle başlayan süreçte altılı masanın liderlerinden birbirinden ayrışan açıklamalar duyduk. Bu açıklamalardan sanki altılı masa değil de altı farklı sandalye ayrı ayrı konuşuyor gibi bir izlerimin kamuoyuna geçtiğini düşünüyorum.

Hatırlayın, bugüne dek altılı masa liderlerine sorulan adaylık korusu gündeme geldi mi sorusuna, hayır hiç konuşulmadı cevabı almıştık. İmamoğlu'na verilen ceza ile başlayan süreçte ise, adaylık tartışması sanki kamuoyunun önünde yapılmaya başlandı. Yani kapalı kapılar ardında konuşulmayan bir konu, artık kameraların önünde konuşulur hale geldi. Önce Kemal Kılıçdaroğlu'nun 15 Arlık'ta yaptığı 16 milyon vurgusu var. Sayın Başkan hiç moralini bozma. Gülümsemeni sürdür. Hayata gülümsemeyle bak. Eşine, çocuklarına, yakınlarına gülümsemeyle bak. Ve 16 milyon insana gülümsemeyle hizmet et. Bundan en ufak bir endişen olmasın. 16 milyon seni kucaklıyor. 16 Aralık'ta ise Akşener'in 2. Saraçhane mitingindeki 16 milyon değil, 85 milyon vurgusu çok konuşulanlar arasındaydı.

sandıkta verilecek cezanın ortaya konduğu irade gösteriyor ki artık on altı milyon İstanbul'un dışında seksen beş milyon Türkiye'nin de senin yanında olduğunu burada Saracahane'den görüyoruz. Ardından CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun bir parti başka bir partinin işlerine karışmamalı sözleri geliyor. Bakın her şey kamuoyunun önünde ceryan ediyor. Olacak iş değil. Kılıçdaroğlu bu lafı ettikten sonra Akşener 23 Arlık'ta Fox TV'de İlker Karagoz ile Çalar Saati'ye konuk oluyor ve şunları söylüyor. Sonuçta Sayın Erdoğan oradan giderken bu şarkı bitmeyecek dedi. Gerçekten bitmedi biliyor musunuz? Bakın şimdi Cumhurbaşkanı. Peki şimdi? Şimdi Sayın İmamoğlu'nunki de bitmeyecek.

Eğer sadece 16 milyon İstanbulluyla bırakırsanız işi o çerçevenin içine koyarsanız biter. O şarkılar biter. İddialar biter. O zaman Şamaroğlan'la dönersiniz. Tecrübe konuşuyor. Şimdi bu tartışmaların muhalif kesimlerde bir endişe yarattığı açık. Allah aşkına Akşener'le Kılıçdaroğlu'nun anlaşamaması gibi bir görüntünün nasıl sonuçlandığı ortada değil mi?

Şimdi bunca tabloya bakıp bana nasıl umutlu olabiliyorsun diye sorabilirsiniz. Umutluyum çünkü muhalefet daha kötü bir performans sergileyemez. Dibin dibi burası yani. Aslında iyi durumdayız. Dibin dibi burası ve Erdoğan'ın oyranı buna rağmen yüzde 40-45'i geçemiyor. Artık açık bir tablo var önümüzde. Cumhur ve Millet İfakı'nın oyranları birbirine hemen hemen eşit. Değişmiyor o yaranları ve seçimi HDP belirleyecek. Tüm bu olan bitene baktığımızda önümüzdeki tek meselenin ekonomi olmadığını görebiliriz sanıyorum. Muhalefetin konuşması gereken hayli önemli meseleler var ve İmamoğlu hakkında verilen ceza kararı biraz da muhalefetin masasına bir dinamit bırakmak adına alındığı gibi duruyor. Ya da şöyle diyelim, daha doğru ifade bu belki de.

Bu karar muhalefetin masasına bir dinamit bıraktı. Ülke adım adım açıktan faşist bir rejime doğru sürükleniyor. Bu gelen rejime alkışlayan bir fanatikleşmiş kitle tabanı da var. İktidar, tüm özgürlüklerin rafa kaldırılabileceği bir gücü ele geçirmiş durumda. Ülkenin ekseriyeti hala faşizme ikna edilebilmiş değil. Altılı masanın da elindeki en büyük koz bu. İktidar ne kadar refah dağıtırsa dağıtsın, toplumsal rıza üretemiyor.

Ama eğer altılı masanın iki önemli ayağı, yani Kılıçdaroğlu ve Akşener, kameralar önünde böyle kapışmaya devam ederlerse, tüm demokrasinin alkışlarla rafa kaldırılacağını görebiliriz. Star Wars'ta Senator Amidala'nın dediği gibi. Demek özgürlük böyle ödülmüş. Bir sürü alkışla.

Bu yüzden muhalif ya da iktidar yalnız fark etmez. Neye alkış tuttuğumuz önemli diyelim ve bitirelim. Tren topu podimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar eşitliğin ve özgürlüğün kıymetini bildiğiniz günler dilerim. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)