
2.997 kelime · ~15 dk okuma
COBI'lere özel akıllı finans çözümleri sunan Akbank, Trend Ekonomi'nin teknoloji ve ekonomi serisinin ikinci bölümünü sunar. Akbank'ın sponsorluğunda hazırladığımız teknoloji ve ekonomi serisinin ikinci bölümüne hoş geldiniz. Teknoloji deyince bugün aklımıza çipler, akıllı telefonlar, 3D yazıcılar, nesnelerin interneti falan geliyor. Peki ya dün? Dün teknoloji dendiğinde ne anlıyorduk?
Televizyon mu? Telefon mu? Hadi biraz daha geriye gidelim. Hayatımıza bu terim ne zaman girdi ve gündelik yaşantımızı ne kadar değiştirdi, bunu biraz kurcalayalım. Bu mini dizide teknolojiye bakış açımızı değiştirmeyi planlıyoruz. Bir önceki bölümde bir teknolojik gelişmenin insanlık tarihini nasıl derinden etkilediğini ele almıştık. Neydi o gelişme? James Watt'ın buhar makinesi.
Bu kapsamda İngiltere'de soylular, köylüler ve tüccarların toplumsal konumlanışının buhar makinesiyle nasıl değiştiğini ele almıştık. Tabii bu teknolojik gelişmeye neden olan ihtiyaçları da sunmuştuk, sizlere Manchester'ı anlatmıştık. Bu bölümde konumuz petrol, elektrik ve üretim bandı olacak. Önceki bölümde Manchester'daydık, bu bölümde durağımız ABD olacak. Fordizm'in başkentine, Detroit'e gideceğiz. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
James Watt'ın buhar makinesi sayesinde büyük bir devrimin fitili ateşlenmiş oldu. Artık işçiler, birim zamanda daha fazla ürün üretebiliyorlardı. Daha önce aynı durumun yaşanması için, yani birim zamanda çalışan başına daha fazla ürün üretilebilmesi için, çalışanın fedakarca uzmanlaşması gerekiyordu. Ancak artık buhar teknolojisi sayesinde işçi verimliliği arttırılabiliyordu. O halde aynı prensiple işçi verimliliğini bir daha arttırmak mümkündü. Acaba buharın dışında da enerji kaynakları yaratılabilir miydi? İşte bu soru 19. yüzyılın mühendis girişimcilerin aklını sürekli kurcaladı. Şartlar da sermaye birikimi ve teknolojik gelişmeye uyumlu ilerliyordu. Modern zamanların büyük düşünürlerinden Karl Polanyi, 19. yüzyılı büyük dönüşüm olarak tarif eder.
Yine klasik iktisadın eleştirisini sunan önemli düşünür Karl Marx da 19. yüzyıla ilişkin şu edebi ifadeleri kullanıyor. ''Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve insanlar nihayet kendi yaşam koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor.'' Gerçekten de köy hayatını terk edip kentlerdeki fabrikalara çalışmaya gelen milyonlarca köylü hızla işçileşiyor, bu esnada toplumsal hayat benzersiz bir hıza değişiyordu. Genel oy hakkı, sendikalar, zamana göre ayarlanmış gündelik hayat, siyasi partiler, seçimler, zorunlu eğitim, kamusal sağlık hizmeti gibi bugünkü hayatımızın politik ve ekonomik temelleri 19. yüzyılda, buharın sanayide kullanılmasıyla atılıyordu.
İlk bölümde ihtiyaçlar icadın anasıdır demiştik. Sanayileşmenin ilk adımını atan insanlık, ikinci adımda bir sorunla karşılaştı. Sadece buhar makinesi yetmiyordu. Daha fazla teknolojiye gereksinim vardı. İşçi verimliliğini daha fazla arttıracak yollar bulunmak zorundaydı. Ekonomik büyüme olmazsa sistem iflas edebilirdi. Peki neden? Neden yeter artık bu kadar zenginlik yeter, artık Rolandi'de çalışalım, yeteri kadar konforumuz var demiyor. Daha fazla üretmek için kolları sıvıyoruz.
Neden insanlığın ilk beş bin yılındaki hızıyla büyümek, biz modern insanlığa yetmiyor? İlk akla gelen cevaplar, insanın bencil bir canlı olduğuna yönelik olacaktır. İnsan varoluşu yüzünden hep daha fazlasını isteme arzusu nedeniyle, eline bir kez büyüme fırsatı geçince o fırsatı değerlendirecektir. Fakat bu açıklama o kadar yeterli değil. 1800'lerin ortalarından itibaren girişimciler bankalar ya da bankerlerden borç buluyor, bu borçla yatırım yapıyor, yatırımlarından elde ettikleri karın bir kısmını banka veya bankerlere faiz olarak ödüyordu.
Bu durum önceki yüzyıllarda yoktu. Yani sanayi devrimiyle birlikte hayatımıza yatırım için borç veren bankalar girdi. Böylece borç yiğidin kamçısı oldu. Kamçısı. Borçla kamçılanan girişimci daha hızlı büyümek zorundaydı. Büyümezse borcunu ödeyemez ve batardı. Böylece ekonomik büyümeye muhtaç bir ekonomik sisteminde temelleri atıldı.
Buhar gücü pekala büyük bir teknolojik devrimdi. Peki ya daha hızlı olunamaz mıydı? İnsanlığa ilhamı yıldırımlar verdi. Evet, elektrik.
İnsanlığın elektrikle ilişkisi tıpkı buhar gibi çok eskilere dayanıyor. Karıştırdığım kaynaklarda Thales'e kadar yani antik Yunan'a kadar gidiliyor. Ünlü filozof Thales, kehribar çubuklarıyla statik elektrik yaratmayı başarmış. Ancak bu elektriğin insanın gündelik hayatına girebilmesi için 2200 yıl kadar beklemek gerekecekti. İlk kez 1600'lü yıllarda İngiltere'den William Gilbert elektrik terimini kullanıyor.
Kimileri onu elektrik mühendisliğinin babası sayıyor. Böylece insanlık elektrik hakkında daha fazla düşünmeye başlıyor. Mesela 1752 yılında ABD'de yıldırım ile elektrik arasındaki ilişki kanıtlanıyor. Ondan önce yıldırımın bir alev topu olduğu zannediliyordu. Yakından tanıdığımız bir isim bunun bir elektrik olayı olduğunu ortaya çıkarıyor. Mucidimizin resmini bugün 100 doların arkasında görüyoruz. Yani Benjamin Franklin.
Yıldırım'ın elektrik olayı olduğu ortaya konunca elektrik etrafındaki merak daha da büyüyor. 18. yüzyıl itibariyle insanlık hala elektriği kontrol altına almış değildi. Bu noktada ilk devrimci çıkış 1838'de Thomas Edison'dan geliyor. Ünlü mucit ve girişimci doğru akımı elde ediyor. Yani iletken bir devre üzerinde yön değiştirmeyen sürekli bir elektrik akımı.
Ardından Nikola Tesla alternatif akımı buluyor. Yani periyodik olarak yön değiştiren elektrik akımını. Derken 1831 yılına geliyoruz ve sahnede Michael Faraday'ı görüyoruz. Faraday, geliştirdiği Dynamo ile ilk kez elektrik üretme sorununu çözüyor.
Faraday bir buhar makinesiyle bir bakır plakayı bir mıknatısın yarattığı manyetik alan içinde döndürerek elektrik üretmeyi başarıyor. İnsanlık ondan sonra buhar makinesinin yerine türlü türlü gereçler kullanarak elektrik üretmeye başlıyor. 19. yüzyılın sonuna geldiğimizde artık Avrupa'da elektrikle aydınlanan şehirler görmeye başlıyoruz.
Türkiye'ye de 1888 yılında geliyor elektrik. Haliç Tersanesi'nde bir elektrik fabrikası kuruluyor. Bugünkü Bilgi Üniversitesi kampüsü. Aydınlatma tabii büyük bir devrim fakat konumuz sanayi. 19. yüzyılın sonunda elektrikle çalışan fabrikaları görmeye başlıyoruz ama asıl kırılma 20. yüzyılın başında yaşanıyor.
İyi de buhar makinasının ne kusuru vardı da girişimciler elektrikli makinaları tercih etmeye başladı? Bu soruyu Ottü'den Teoman Pamukçuoca'ya sorduk. Bunun birçok sebebi var. Buhar makinalarının çalışması gerek bir şekilde. Çalışma için bir enerji kaynağına ihtiyaç var. Bu enerji de o dönemde birinci sanayi devrimi dediğimiz bu dönemde nehirlerdeki su enerjisi hidrolik enerjiden kaynaklanıyor. Dolayısıyla o sanayi devriminin endüstri kaptanlarının
fabrikaların üretim yaptıkları yerler su kaynaklarının yakınında bulunmak zorundaydı. çünkü o şeylerin makinaları bir şeyle çalıştırmak gerek. daha o zaman elektrik yok. yani elektrik ağı yok. bir dağıtım sistemi yok. elektrik zaten kullanılmıyor. ne kullanılıyordu? su enerjisi. yani dolayısıyla buhar makinalarının o zamanki kullanımı üretim tesislerinin nehirlere, su kaynaklarının olduğu yere yakın olmaya zorluyordu. bu bir kısıt. Buhar enerjisi, mesela James Watt'tan lisansı almayı ve iki, devasa makineler bunlar. Çok büyük makineler. Düşünün bir üretim tesisindeki tüm enerjiyi sağlayan, makinelerin çalışmasını, hat varsa hatların dönmesini sağlayan makineler. Bunlar devasa makineler.
getirip üretim testinin ortasına tabiri caizse koyuyorlardı. sürekli bozuluyor, tamir edilmesi gerekiyor. çok küçük kobilerin 10 kişiden az insanın çalıştığı iş yerlerine bunlara ulaşması zor çünkü pahalı. elektrikte ne oldu? elektrik geldikten sonra bu suya, su enerjisine bağımlı, hidrolik enerjiye bağımlı ortadan kalktı. iki, elektriğin kullanılması
enerjinin demokratikleşmesi adı da veriliyor. elektrik geldikten sonra küçük firmaların, işte kobilerin küçükleri, mikro firmaların artık o devasa makinelere, sorunlu makinelere Şimdi bu cevapla önemli bir veri elde ettik. Nedir o? Buhar makinesinin hidrolik güce muhtaç olması ve bu yüzden su kaynağı yanında olmayan kentlerin sanayileşmede zorlanması.
İngiltere'de Manchester'a muhtaçsınız yani. Öyle bir tekelleşme ki bu, dünyanın pamuklu üretiminin yarısını üstleniyor bu kent. E haliyle bu kent de arsa maliyetlere tavan yapmış durumda. Burada fabrika kurmak son derece maliyetli. Hem arsa pahalı, hem buhar makinesi. Dolayısıyla 19. yüzyılın sonunda Manchester'da fabrikatör olmak demek, sadece sayılı zenginlerin elde edebileceği bir ayrıcalığa dönüşüyor.
İşte bu sorun elektrikle aşılıyor. Yani artık Manchester gibi bir liman kentine muhtaç değiliz. Artık su kenarında olmayan kentlerde de fabrikalar kurulabilir. Bir de neyi öğrendik Teoman Hacan'ın açıklamasından? Buhar makinesi 19. yüzyılın sonunda büyük yatırım gerektirirken, elektrikle birlikte enerjinin demokratikleşmesi süreci başlıyor.
Buhar makinesini 19. yüzyılın başında elde eden kobiler hızla büyümüştü ve sistem 19. yüzyılın sonunda kobileri dışlıyordu. Yani teknoloji kobileri yeniden sürece dahil ediyor. Tarihsel deneyimden çıkardığımız en önemli ders de bu. Yeni teknoloji demek, kobiler için fırsat demek.
Ancak bu fırsat ilelebet Kobe'lerin önünde durmuyor. Yani yeni bir teknoloji ortaya çıktıktan sonra Kobe'lerin önünde adaptasyon için kısıtlı zaman var. Tren hızla kaçabiliyor. Elektrikte de treni kaldıran Henry Ford oluyor. Ama Ford'a geçmeden önce zamanda yolculuğumuzun bu durağında kısa bir mola verelim, serinin destekçisi Akbank'tan gelen mesajı dinleyelim, döndüğümüzde sanayide yeni bir üretim anlayışından yani Fordizm'e devam edeceğiz.
Serinin destekçisi Akbank Mobile'in size ve Kobiler'e bir mesajı var. Finansal işlemlerinizi yönetmenin en kolay yolunu Akbank Mobile'de deneyimleyebilirsiniz. İşletmenizin finansal işlemlerini tek bir ekrandan takip edebileceğiniz yepyeni bir deneyim Akbank Mobile'de sizleri bekliyor. Akbank Mobile'e kurumsal müşteri bilgilerinizle giriş yapıp, ana sayfada bulunan İşin İçin menüsüne tıklayarak işinizin finansal yönetimi için kullanabileceğiniz araçlara ulaşabilirsiniz. Nakit Akış Özeti bölümünden aylık gelir ve giderlerinizi kategori bazlı listeleyebilir, kişiselleştirilmiş düzenlemeler yapabilirsiniz. Finansal Takvim bölümünden aylık geçmiş ve gelecek işlemlerinizi listeleyebilirsiniz. Finansal işlemlerinizin takibini COBI'lere özel geliştirilen Akbank Mobile teknolojisine bırakın, siz işinize bakın.
Aradan önce en son Henry Ford diyorduk. Dünyada bu zamana dek en çok satılan otomobiller listesine giren, ancak bugün sokakta görsek çok şaşıracağımız bir araba üretiyor Ford. Ünlü T modeli. Ford efsanesinin oluşmasını sağlayan otomobil hangisi denildiğinde cevap kesinlikle model T'dir. Bu otomobil ilk üretildiği 1908'den 1930'lara kadar 16,5 milyonun üzerinde satarak o zamanın şartlarına göre inanılmaz bir başarıya imza atıyor.
Model T, 1972'de Volkswagen efsanesi Biddle rekoru elinden alana kadar tarihin en çok satan otomobili oluyor. Fakat Model T'yi yalnızca bir otomobil modeli olarak kavramamak gerekir. Çünkü bugün hayatımızda Model T varsa, Bu devrimci bir üretim sürecinin ortaya çıkması sayesinde yaşandı. Öyle büyük bir rüzgar estirdi ki bu rüzgara Fordizm adı verildi. Artık kitlesel üretimden bahsetmeye başlıyoruz. 17. ve 18. yüzyıllarda kente göç edip işçileşen köylüleri hatırladınız mı? O köylüler 19. yüzyıl boyunca soğumayan yataklarda çalışıyorlardı.
20. yüzyılın başında Henry Ford onları sadece üretici bir unsur değil, aynı zamanda da müşteri yaptı. Bu çok önemli bir değişimdi. İşçilerin müşterileşmesi. Tüketim toplumunun temellerini de böylece atmış oldu. Teoman Pamukçu'ya kulak verelim. Eskiden büyük ölçüde, Fordist dönemden önce otomobiller kişiye özel üretiliyordu. Yani işte siz zengin bir insansınız.
iş adamı ya da değil, aristokrat, soylu kökenli olabilirsiniz. araba almak istiyorsunuz, araba üreticisine bana şöyle bir araba gerek diyorsunuz, detaylı olarak ne istediğinizi söylüyorsunuz. o araba size özel üretiliyor ve maliyeti yüksek. ama bu sizin için sorun değil çünkü zaten zenginsiniz. kitlesel üretimde, kitle üretiminde bu kalkıyor. birbirine çok benzeyen standart ürünler, düşük maliyeti üretiliyor.
Kitle üretimine geçiliyor da, kitle üretimi demek aynı zamanda kitle tüketimi demek. Kitle tüketimi demek, artık işçi sınıfının da tüketime dahil olması demek. Bunun için de ücretler genel seviyesinin tüketme gücüne sahip olması gerekiyor. İşte burada makro ekonomi disiplini ortaya çıkıyor.
Hangi ücret seviyesi optimumdur sorusu, bir şirket için farklı, bir ülke için farklı cevap alabiliyor. Bir şirket, mümkün olan en düşük personel maliyetiyle çalışmak isteyebilir. Ancak tüm şirketler personel maliyetini düşürürse, kitlesel üretimi eritecek, kitlesel tüketim gerçekleşemez. Böylece, kamunun düzenleyici işlevi ekonomiye katkı sunmaya başlar.
Asgari ücret, sosyal güvenlik sistemleri, emekli maaşları, hepsi işçi sınıfının mücadelesi sonucu ve kitlesel tüketiminin sürdürülebilir olması adına girdi hayatımıza. Fakat Henry Ford'un tam olarak ne yaptığını hala anlayamadık. İnovasyon dediğimiz zaman buharı elektriği anlıyorduk. Peki Henry Ford neyi bulmuştu? Buna inovasyon literatüründe yani süreç inovasyonu da deniyor. Organizasyonel örgütsel inovasyon da deniyor. Ne yaptı? Çok basit yani eskiden farklı farklı üretim tesisinde farklı
İnsanların, çalışanların yaptığı birçok işi aynı kişi yapıyordu. Birçok uğraşı, işin kısımlarını aynı insanlar yapıyordu. Hatta bunların belli bir ölçüde bir zaman içinde edindikleri nitelikler vardı. Yani bu adamı bugün işten atarsam yerini hemen birini bulmak zor olabilir diye düşünüyordu işveren. Ve zaman içinde bir takım beceriler edinmiş. Onları birçok kişi yaparak hayata geçiriyor.
for this sistemde üretim süreci böyle çok küçük aşamalara ayrıldı. tornavida ile bir vidayı sıkmak, somunu geçirmek, ortaya çıkan ürünün üzerine bir şey koymak. Bunların hepsini niteliksiz insanlar yapmaya başladılar. Çünkü yapacakları işi hayata geçirmek için belli bir niteliğe sahip olmak gerekmiyor. Sanayi 2.0'dan farklı olarak bir, nedir Fordism'in önemi? Niteliksiz iş gücü talebini arttırdı. Yani basırsız işçilerin artık üretim sürecine dahil edilmesini beraberinde getirdi. Ki bu çalışanların pazarlık gücünü işverenlere karşı bayağı azalttı.
Akan Band böyle bir şeydi işte. Bunun en güzel örneği Charlie Chaplin'in Modern Zamanlar filmindeki o betimlemesi. Her bir işçi işin ufak bir kısmını yapıyor. Bir süre sonra bu monoton hale geliyor. İşçiler fenalık geçiriyorlar, işe gelmemeye başlıyorlar. Fakat bunun sayesinde işte o eskiden kişiye özel üretilen ve çok pahalıya
Charlie Chaplin'in modern zamanlar filmini hatırladınız mı? 1936 yapımı bu film, üretim bandının bir parçası haline gelen işçinin psikolojik olarak neler yaşadığını hicveder. Evet, belki fabrikadan çıktıktan sonra T-model otomobiliyle evine gitmektedir ama iş yerinde 8 saat boyunca sadece tornavida sıkmaktadır. Gördüğünüz gibi sanayi toplum bizlere çok şey hediye etti ama bu hediyelerin bedelleri de oldu. Bu arada bir değişimi dikkatli dinleyicilerimiz farkına varmıştır ama dalıp gidenler için ben vurgulayayım. Dikkat ederseniz, inovasyonun zamanı gibi mekanı da değişiyor. Bu zamana dek neredeyse tüm teknolojik yeniliklerin coğrafyası, sanayi devriminin ana vatanı İngiltere'ydi. Fakat Henry Ford'un fabrikası ABD'nin Detroit eyaletindeydi. Böylece Ford'la birlikte sanayinin kalbi yer değiştirecekti. Manchester, 19. yüzyılın sanayi kenti ise 20. yüzyılda sanayinin kalbi Detroit'te atacaktı. Tekstil, 19. yüzyılın lokomotif sektörüydü. 20. yüzyılla birlikte tekstil önemini belki kaybetmeyecek ama artık ürün çeşitliliği artacaktı. Bu durum çok önemli bir başka değişimi de beraberinde getiriyor. Mesela Henry Ford'u ele alalım. Acaba her gün fabrikasına gidip işçilerinin başında duran 19. yüzyıl patronlarından biri miydi o? Günde binlerce otomobil üretilen on binlerce insanın çalıştığı fabrikada Henry Ford ve işçiler mi vardı? Elbette hayır. Elektrikten sonra üretim ölçeği büyümeye başlıyordu. Ford, ölçek büyüdükçe birim maliyetin düştüğünü fark etmişti. Fabrikatörler böylece ölçek ekonomilerinden faydalanmaya başladı. Fakat
Bu da, organizasyonda sorunlar yaratmaya başlamıştı. Böylece işçiler ve patrondan oluşan 19. yüzyıl organizasyonda tasfiye edilmeye başladı. Artık müdürler, mühendisler, finans departmanları, daha sonra CO'lar, CFO'lar görmeye başlayacaktık. Üniversite mezunu ücretli çalışan sınıf 20. yüzyıllı hayatımıza girdi. Ya da daha popüler ifadesiyle, beyaz yakalılar bir yanda, mavi yakalılar diğer yanda. İlginç bir ikilik.
Bu işte büyük firmalarda bir yanda düşük vasıflı işçiler, işte monoton iş yapan, bir yandan da üniversitede eğitim görmüş yöneticiler, mühendisler, pazarlamacılar, işletmeciler. Bir ikilik oluşuyor firmalarda kesinlikle. Şu soruyu da sorabiliriz. Fordis üretim tarzı niye ortaya çıktı? Böyle durup dururken mi?
Bu da çok tartışılan bir konu. Mesela bazıları şey diyor, aslında tabii böyle bir komplo teorisi değil bu. Fakat sonuç itibariyle işçi sınıfının çalışanların pazarlık gücünü büyük ölçüde azalttı deniyor. Çünkü niteliksiz iş düşük vasıflı çalışan gereksinimi olduğu zaman onları kolayca bulabilirsiniz. Hiç İngilizce bilmeyen göçmen işçiler de çalışıyorlardı bu büyük fabrikalarda. Çünkü bir vidayı sıkıştırmak için İngilizce bilmek çok gerekli. Yani bir sebebi de çalışanların pazarlık gücünü azalttığı için bu kadar yaygınlaştık gibi bir yaklaşım var. Beyaz ya da mavi yaka. Her ikisi de Henry Ford'a çalışıyor, her ikisi de karşılığında para alıyor, her ikisi de 17. ve 18. yüzyıllarda köyünden kente göçe zorlanmış kesimlerin torunları.
Karl Polanyi Büyük Dönüşüm Adlı Eseri'nde, 19. yüzyıl uygarlığının temelinde bir yüzyıl boyunca büyük devletler arasında uzun ve yıpratıcı bir savaşın çıkmasını önleyen bir güç dengesinin yattığını söylüyor. Fakat 20. yüzyıl, savaşın uygarlığı. 1900'lerin başında yaşanan bu gelişmeler, büyük devletler arasındaki güç dengesini de bozuyor. Sanayileşme yarışına 19. yüzyılın sonunda Almanya da dahil oluyor.
Diğer kıta Amerika'da da sermaye birikimi derinleşiyor. Yani artık sadece İngiltere'nin yöneticiliğindeki bir devletler sistemi yeterli değil. Böylece 1914'e geliyoruz. İnsanlık tarihinin o zamana kadar gördüğü en kanlı savaşın başladığı yıla. Birinci Dünya Savaşı.
Uçağın, tankın ilk kez bu denli etkili olduğu, mekanize olmanın hayati önemde olduğu, askerler kadar sanayilerin de çarpıştığı bir savaş. Birinci Dünya Savaşı, insanlığa, inovasyon konusunda savunma sanayinin ne kadar etkili olduğunu kanıtladı. Savaş boyunca savaşa giren bütün uluslar, kaynaklarını yeni bir silah, yeni bir teknoloji yaratmak için kullanıyordu. Bu tarihten itibaren sanayileşme ile savaş aynı cümlede anılmaya başladı. Askeri-sınai kompleks ifadesi hayatımıza 20. yüzyılla birlikte girdi. Ve iki savaş arasındaki dönemde yani 1918'den 1939'a kadar geçen 21 yıllık dönemde silahlanma yarışı modern kapitalizmin temellerini atmış oldu.
Bu zamana kadar Prof. Teoman Pamukçu'yu dinlemiştik. Şimdi bir de yine ODTÜ'den Prof. Erkan Erdil'i dinleyelim. Erkan Hoca bize bu iki savaş arasındaki dönemin önemini anlattı. Bu iki savaş arası aslında şöyle de adlandırabiliriz, modern kapitalizmin temellerinin atıldığı dönem. Yani bu yeni sermaye birikim modeli üzerinden, kitlesel üretim tüketim üzerinden. Ve şimdi ikinci savaşa doğru giderken büyük buhran bu. özellikle talep yönünü Keynes-Gil politikaların güç kazanması yolucu. Ve talebin de aslında üretim kadar tüketimin de önemli olduğunun farkına varıyoruz. Ve işte bu talep yönetim kuramları, Keynes-Gil kuramların da aslında ekonomi politikasının bel kemiğini oluşturduğunu görüyoruz. Ki neredeyse işte 70'lere kadar gidiyor. Ondan sonra o refah devleti dediğimiz meselenin de öncülleri olduğunu görüyoruz bu Keynes-Gil politikaların.
Şimdi tabii 1970'lere giderken bu kitlesel üretime olan doygunluk, sürekli kitlesel üretimdeki bu tekrarlayan görevlerin yapılması, onun getirdiği iş gücünün yabancılaşması, ürün yelpazesinin artmasına yönelik talepler işte bizi post-war istediğimiz 80'lere doğru döneme taşıyor aslında." Erkan Hoca çok hızlı gitti. Biraz yavaşlayalım. Nerede kaldık? 1929, Büyükbuhran'da.
Sanayileşmenin boyut atlamasıyla beraber sermaye birikimine derinleşti. Ne demek bu? Şu demek. Hem parayı koyacak yer bulamayan insan sayısı arttı, hem de paranın miktarı arttı. Artık bir takım sermayedarlar, fabrika kurmaya yeltenmeden, fabrika kurmak isteyenleri finanse ederek para kazanmaya başlayacaktı.
ünlü New York borsası da bu insanların iş yeri sayılabilirdi. O zamana kadar yani 1920'lere kadar ekonomide say kanunu denen bir önermeyi hemen herkes kabul ediyordu. Nedir bu? Her arz kendi talebini yaratır. Yani basit ifadeyle ne kadar üretirsen o kadar satarsın. Fransız düşünür John-Baptiste Say tarafından ileri sürüldüğü için de biz bu kanuna say kanunu diyoruz.
Bugün bize saçma geleği olabilir ama 200 yıl kadar geriye gidin lütfen. İnsanlık hiç ürettiğinden daha az tüketmeyi deneyimleyememişti ki. Yani saya haksızlık etmeyelim. O kadar çok üreteceğiz ki tüketemeyeceğiz gibi bir sorunla hiç çalkalanmamıştı ekonomilerimiz. Kulağa güzel gelen bir sorun aslında. Çok ürettik ama tüketemiyoruz.
Halbuki bu sorun 1929'da New York borsasının batmasına neden olacaktı. En çok satan değil, en çok üreten firmaların hisselerinin değerlenmesi bu krizin en büyük nedeni oldu. İnsanlığın o zamana dek gördüğü ve hala daha yıkıcısı görünmeyen büyük buhran. O tarihten sonra her şey değişti. Satış-pazarlama departmanları böylece hayatımıza girdi. Önemli olan artık üretmek değildi, ürettiğini satabilmekti.
İşte Erkan Hoca'nın talep yönünü keynesiyen politika dediği şey bu krizle ortaya çıktı. Artık kavunun görevi talebi canlı tutmaktı. Kamu harcamaları ve vergiler makroekonomik dengeyi sağlamak için kullanılabilirdi. Talep azaldığında vergiler kısılıp kamu harcamaları arttırılabilirdi. Bu durum bütçe açığı yaratacaktı ama bu telafi edilebilirdi. Tarafsız değil, taraflı bir devlet böylece ortaya çıkacaktı. Maliye politikaları sanayileşmeye, yön vermeye böylece başlayacaktı.
Ama Keynes'in önerilerinin uygulanabilmesi için İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesini beklemek gerekiyor. Siz de bir sonraki bölümü beklemelisiniz. Bir sonraki bölümde Erkan Hoca'nın özetlediği sürece daha yakından bakacağız. İkinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle başlayan refah devletine odaklanacak, oradan 1980'lere, post-fordist yıllara uzanacağız. Modern zamanları geride bırakıyoruz. Artık post-modern zamanlara yolculuk yapacağız. Trend ekonomiyi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Teknoloji ve Ekonomi serisinin destekçisi Akbank'a teşekkürlerimizi de buradan ileteyim. Bir sonraki bölüme kadar benzine zam gelmeyen huzurlu günleriniz olsun, hoşça kalın.
COBI'lere özel akıllı finans çözümleri sunan Akbank, Trend Ekonomi'nin teknoloji ve ekonomi serisinin ikinci bölümünü sundu.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.