
3.457 kelime · ~17 dk okuma
Herkese merhaba, umarım iyisinizdir. Ben umarım diyorum ama ne durumda olduğumuza ilişkin bir fikrim var. Mutsuz, öfkeli ve endişeli bir toplumda yaşadığımızı gözlüyorum. Sizin hayatınız harika gitse bile toplumsal durumunuz nedeniyle siz de etkileniyorsunuz. Bu bölümde toplumsal mutsuzluğumuz ile iktidar arasındaki ilişkiyi iki örnek üzerinden anlatacağız size. Bu hafta gündem olan iki konu.
İktidar derken illa politik olmak zorunda değil. Yetki sahipliğinden bahsediyorum. Yani koltuk sahibi olan her şeye iktidar atfediyorum. Birinci örnek İstanbul'daki taksi sorunu olacak. Biliyorsunuz durmuyor taksiler. Taksi bulmak neden bu kadar zor? Taksi şoförlüğü nasıl oldu da bu denli sevilmeyen bir meslek grubu haline geldi? İkinci örnek ise zincir marketleri olacak. Enflasyonun sorumluluğunu omuzlasınlar isteniyor. Tartışma son derece sert ilerliyor.
Bu iki örnekten hareketle toplumumuzun nasıl bir depresyondan geçtiğini resmi etmeye çalışacağız. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Hayat zaten yeterince zorlu. Bir yandan ekonomik bunalım, bir yandan iş stresi. Sadece bunlar değil, dünyanın en mutsuz toplumunun fertleriyiz. Trendtopiyi düzenli takip edenler paylaşacağım verileri anımsayacaktır. Ama tekrar tekrar hatırlatmakta fayda var. Uluslararası kamuoyu araştırma şirketi Gallup'un Dünya Duygu Haritası adlı çalışmasına göre dünyanın en az gülen ülkesi Türkiye. En stresli dördüncü ülkeyiz, en öfkeli ülkeler arasında da ilk beşteyiz.
Gallup sormuş, son bir gün içinde öfke duygusunu hissettiniz mi? Bizdeki katılımcıların %44'ü evet, dün öfkelendim demiş. Bizim coğrafyamız için öfke son derece sıradan bir duygu. Ama bu ezelden beri böyle değildi. Yani konjonktürel sebepleri var bu kadar öfkeli olmamızın.
ABD Merkezli Sağlık Enstitüsü IAMES'in verilerine göre Türkiye'de 2021 yılında ilk kez antidepresan tüketimi 50 milyon kutuyu aşıyor. Son 4 yılda antidepresan kullanımında 10 milyon kutuluk bir artış var. Sağlık örgütlerinin verilerine göre en hızlı artan psikolojik hastalığımız ne biliyor musunuz? Kaygı bozukluğu.
Şimdi bu kadar veriyi sizinle neden paylaştım? Sorun sizde değil. Hepimiz mutsuzuz, hepimiz öfkeliyiz diyebilmek için. Hele ki İstanbul'da yaşıyorsanız. Öfkeli olmamak mümkün mü? Son derece mutlu başladığınız günün gergin devam etmesi için dışarı çıkmanız yeterli. Ben zorunda değilsem dışarı çıkmamayı tercih eden biriyim. İstanbul'u bilenler için söyleyeyim, Fulya'da oturuyorum. Bilmeyenler için bilgi vereyim, Taksim'e 3-4 kilometre mesafedeyim yani çok yakın sayılır.
Önceki gün bir iş için Taksim'e mi gitmem gerekti? İşim öğlen 2'de. Başıma geleceği tahmin ettiğim için 12.30'da evden çıktım ve randevuma geç kaldım. Bir buçuk saat önce çıkmama rağmen yetişemedim. Şöyle oldu, önce taksi beklemeye başladım. 20-30 dakika kadar bekledim fakat her İstanbullu beni anlayacaktır, taksi bulamadım. Baktım saat 1 oldu. İyisin Beşiktaş'a yürüyeyim, oradan Taksim Dolmuşlarına binerim dedim. Beşiktaş 1,5 kilometre. Bu esnada taksi çevirme mesaini devam etti.
Derken yağmur falan da yağmaya başladı. Yani tam bir kepazelik. Durmuyor taksiler. Boş geçiyor ama durmuyorlar. Tabii öfkelenmemek elde değil. Hastaları, yaşlıları hiç düşünemiyorum bile.
Boş geçen durmuyor, şoförlerin bahaneleri bitmiyor. Taksiciler hastane kapısında bekleyenleri bile umursamıyor. Üstelik hastaların ayakta duracak hali olmasa dahi. Dediğim gibi tam bir kepazelik. Bindikten sonra yediğiniz afra tafra da cabası. Bulunmaz hint kumaşı gibiler. Taksicilere göre yolcular bir mahcupluk içinde olmalı. Sonuçta sizi taksisine aldığı için büyük bir yüce gönüllülük içinde taksici.
Sizin yerinize bir Arap turisti alabilirdi mesela. Hatta bir İstanbullu bir taksi uygulamasına adını Arapça yazarak çözüm aramaya kalkmış. Türküm. Türk vatandaşıyım. Ama İstanbul'da taksiye binebilmek için adını Arapçaya çevirdi. Tesadüf mü bilinmez ama saatlerce beklediği taksi hemen geldi. Maalesef acı ama komik de bir taraftan bir tablo oluştu böyle. Arap turistler. Orta Doğu'lulaşan Türkiye'de yeni bir fenomen. Taksi meselesine geri döneyim. Gerçekten çok kötü taksi deneyimlerim oldu bu zamana kadar. Sizin de olmuştur. Acaba sadece bana mı denk geliyor diye düşünmeyin ama. Veriler korkunç çünkü. İstanbul'da 32 yıldır 18.379 taksi plakası var. 1990'dan bu yana sayı değişmiyor. 32 yıl önce İstanbul'un nüfusu 7,5 milyonmuş. Bugün sayı 15,5 milyon. Ancak İSKİ verilerinden değerlenen sayıya göre hafta içi kentin nüfusu 20 milyonu aşıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Buğra Gökçe, 25 Kasım'da Fox TV'de yayınlanan Çalar Saat'te
Ezgi Gözeger'in konuğu olmuş. Paylaştığı veriler ilgi çekici. 1965 yılında İstanbul'da taksi sayısı ve nüfusun birbiriyle kıyaslaması şu. Yani taksi sayısı 15.514, 2.200.000'lik bir kentten bahsediyoruz. Bu nüfusa oranla İstanbul'da 1000 kişi başına düşen taksi 7.05. Geldiğimiz noktada 1000 kişi başına düşen taksi 1.16.
1965'te bin kişiye yedi taksi düşüyormuş, 2022'de bin kişiye bir taksi düşüyor. tabi böyle olunca arzın talebi karşılayamaması gibi bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz ve esasında siz taksi seçmiyorsunuz, taksi aramıyorsunuz, taksi yolcu seçiyor. Siz taksi seçmiyorsunuz, taksi yolcu seçiyor. Öyle gerçekten. Bu arada, bin kişi başına düşen taksi verisinde de bence bir düzeltme yapmak gerekiyor. Hesap İstanbul nüfusunun 15,5 milyon olduğu varsayımına dayanıyor. Gerçek sayıyı baz alsak, yani 20 milyonu baz alsak, bin kişiye bir taksi bile düşmüyor.
1965'te kentin nüfusu 2 milyonken 15.000 taksi, 2022'de kentin nüfusu 20 milyonken 18.000 taksi. Yorum sizin. Peki bu 18.395 taksinin hizmet kalitesi ne alemde? İlk duyduğumda çok çarpıcı gelen bir veriyi sizinle paylaşayım. Sadece bu yılın ilk 10 ayında, yani yıl boyu değil, sadece 10 ayda, bu 18.395 taksinin kaçına yaptırım uygulanmıştır? Yani kaçı hizmet kalitesindeki bozukluk nedeniyle cezalandırılmıştır?
Söyleyeyim, 11.757. Yani her 100 taksiden 64'ü hizmetindeki kusur nedeniyle cezalandırılmış. 64'ü, yüzde 64. Bazıları birkaç kez cezalandırılmış. İstanbul'da 18.395 taksi var. Biz bu taksilerde 2022 yılının başından bu yana, yılbaşından bu yana, yani 10 aylık periyodda, Ekim ayının sonuna kadar 63.848 şikayet almışız.
Ve bunun 42.560'ına yaptırım uygulamışız. Çünkü hepsi de birebir plaka bildiremediğinizde bulamadığınız plakalar, taksiler olabiliyor. Tekil olarak 11.757 taksiye bazılarına mükerrel olmak üzere yaptırım uygulamışız. Yani demeye çalıştığım şey şu, ortada münferit bir vaka yok. Geneli itibariyle kusurlu bir taksicilik sektörü var. Neredeyse tüm taksiler sorunlu.
Şimdi bu hizmet kusurları nedeniyle cezalandırılma muğlak bir ifade, farkındayım. Nedir yani hizmet kusuru? Burak Gökçe devam ediyor ve diyor ki, merak edenler için söyleyeyim, geri kalan %14'ü kaba davranış, %12'si yolcunun dolandırılması, %13'ü de diğer kusurlar olarak dağıtılmış. Her 100 taksiden 64'ü bu kusurlardan en az birini işlemiş ya da daha doğru ifadeyle her 100 taksiden 64'ünün bu kusurlardan en az birini işlediği tespit edilmiş.
Bu arada cezalar da belli ki taksicileri duyduramamış. 18 bin taksiye 42 bin adet ceza yazılmış. Yani bazı taksiler birden çok kez ceza yemesine rağmen akıllanmamış. Fatih Altaylı yolculuğun içine düştüğü ruh halini İstanbul Taksiciler Odası Başkanı Eyüp Aksu'ya 29 Kasım'da Teketek programında şöyle anlatmış.
ben aylardır bir tek taksiye binemedim kendimi köpek gibi hissediyorum yani o taksiciye yalvaran köpek gibi hissediyorum kendimi orada abi dur Allah aşkına ne olur gideceğim diye hastaneden çıktım kolumda serum iziyle arabam yoktu takside gitmiştim ne olur ne olmaz diye araba kullanamayabilirim çıkışta diye çıkışta bir taksi bulamadım hastaneden eve 4 km yürüdüm bir tanesi durmadı Bunu kesinlikle tasvip etmiyoruz. Yani sizin meslektaşlarınız artık bizi adam yerine koymuyorlar. İstanbullulara böyle köpeğe bakar gibi bakıyorlar. Kendimi köpek gibi hissediyorum diyor Fatih Altaylı. Gerçekten bir dolu insanın hislerine tercüman olmuş.
Bunu taksiciler odası başkanına söylüyor. Ve oda başkanı da pek utanmıyor. Yani, utanmak ifadesini kullanmayayım Hatice, şöyle diyelim. Aksini iddia etmiyor. Bu olaylar münferittir diyemiyor. Kendisi de kabul ediyor ve tasvip etmiyoruz diyor. Bir sistemin baştan aşağı sorunlu olduğunu kabul ediyor da tasvip etmiyoruz diyebiliyor. Ve bir de tasvip etseydi. Sinirlenmemek ele değil gerçekten. Eyüp Aksu'yla tebrik etmek lazım. Yani kimsenin tanımak zorunda olmadığı bu kişiyi kendisini milyonlara tanıtabildi. Helal olsun.
Yargısız infaz etmeyelim adamı. Ben nasıl olsa bu tartışmaya 3 aşağı 5 yukarı hakimsiniz diye görüş beyan ediyorum. Yani verisiz görüş beyan etmemin nedeni budur. Zaten biliyorsunuzdur diye tahmin ediyorum. Ama yine de belirteyim. İstanbul Taksiciler Odası Başkanı Eyüp Aksu'ya göre sorun İstanbul trafiği. Yani trafik olmasa taksi sorunu da çözülür. Şunlar hep trafikten yani. Şimdi 3 kişi sordu. Hadi kardeşim git.
Neye saygısızca davranıyon neye bağırıyosun? Yürüsene oğlum Yürü hadi yürü Şimdi kendimizi aptal yerine koymayalım. Elbette İstanbul'un trafik sorunu var ve bu sorun taksi bulmamızı zorlaştırıyor olabilir. Ama Allah aşkına İstanbul'un trafiği 10 yıl önce de bundan farksız değildi ki. Fakat böyle bir taksi sorunu yaşamıyorduk o zamanlar. Diyebilirsiniz ki o zamanlar Uber vardı. Hayır ben Uber'den önceden bahsediyorum. Uber'den önce de İstanbul'un trafik sorunu vardı ve böyle bir taksi sorunu yoktu. Bu arada Uber demişken Ubercilere de döve döve gönderdiler hatırlıyorsunuz değil mi? İstanbul'da Uber, Sarı Taksi gerginliği bitmiyor. Bir Uber sürücüsüyle tartışan taksiciler aracı tekmelip lastiklerini patlattı. Tartışmaya yoldan geçen bir kadın da katılınca gerginlik tırmandı. Ubercileri çağırıp dayak atıyorlardı. Rakip de istemiyorlar yani. Ve başarıyorlar. Uber'i gönderebiliyorlar. Etkili bir lobi. Bu arada Uber gelsin, dertler bitsin diyenler çok. Ben buna pek katılamıyorum. Piyasa sistemi Batı'da daha iyi işliyor diye her sorun yaşadığımızda Batı'dan hizmet ithal edemeyiz bana kalırsa.
Yani bir biçimde doğru olanı bulmak, optimumu yaratmak zorundayız. Her sorun çıktığında gel bu sorunu hallet diye hizmet ithal etmeye kalkamayız. Tabii bu önermeme katılmayabilirsiniz. Konumuza dönelim. Eyüp Aksu'nun önerisi, önce İstanbul trafiğini çözün, sonra taksi sayısını arttırabilirsiniz şeklinde.
Türkçedeki güzel deyimle işi yokuşa sürüyor. Ya da ölme eşeğim ölme de denebilir. İstanbul'un trafik sorunu çözülecek, sonra taksi sorununa sıra gelecek. Bu arada İBB temsilcilerinin söylediğine göre taksi sayısının artması trafik sorununu da hafifletecek. Önermenin dayanakları da şu. İnsanlar taksi bulamam endişesiyle kendi arabalarıyla trafiğe çıkıyorlar. Halbuki taksi olsa insanlar arabalarına trafiğe çıkarmazlar. Bence makul bir iddia, yine de siz bilirsiniz.
Neyse günün sonunda taksi sayısı arttırılmıyor. Ukome toplantısında 14 kez reddedilen bir öneri bu. Sonunda ilk kez Ukome'den bir karar geçirilebildi. Metro yapım yüzünden çalıştığı hatta müşteri kalmayan 2125 minibüse taksi plakası verilecek. Yani böyle sarı minibüslere benzer taksiler göreceğiz. Fakat bu taksilerin önce dönüştürülmesi lazım. Yani sarı minibüsleri yollarda görmemiz için biraz daha beklemek durumundayız.
Bu arada Ukome tarafından reddedilen İBB'nin 5000 yeni taksi önerisi ilginç. İBB diyor ki ben bu yeni taksileri satmayacağım. Biz işleteceğiz, biz çalıştıracağız. Şoförlerimiz de bizden maaş alacak. Böylece piyasayı da düzenlemek istiyoruz. Taksiciler odası da bunu kabul etmiyor. İlla plaka sayısını arttıracaksanız plakaları bize satın diyorlar.
Yani tekeli kırmak istemiyorlar. Tam bir monopol piyasa ve bu monopolin harcalıklarını kaybetmek istemiyorlar. 2 yıl önceki Ukoma toplantısında Ekrem İmamoğlu, Eyüp Aksu ile tartışırken bu teklifi de ifşa ediyor. Dinleyelim. Ben katılımcılıkta vatandaşın önünde her şeyi konuşuyorum. Ama davet isteyip davet ettiğimde yine bir heyet geldi. Muhtemelen sizin de bilginizde.
Çünkü içinde başkan vekiliniz de vardı. Siz gelmediniz, gelseydiniz hayır mı diyecektim? Gelmediniz. Benden randevu üstlendi, buyursun gelsinler dedim. Kiralamayın, satın teklifi yapıldı bana o masada. Madem böyle bir niyetiniz var, kiralamayın, satın teklifi yapıldı. O masada da kimse bu işe karşı çıkmadı. Ben karşı çıktım. Yani İBB yeni plakaları kendi işletmese, satışa çıkarsa sorun yok. Zaten arz eksik, talep fazla, 5 bin taksit plakası bir anda kapışılıverir. Sonra eski tas eski hamam.
Bu taksi meselesi bitmiyor gördüğünüz gibi. Taksilerin dört paydaşı var. Yolcular, şoförler, plaka sahipleri ve bu plakaları işleten galericiler. Şimdi burada sermaye sahipleri, plaka sahipleri ile galericiler. Taksiler odasında oy kullanıp Evpaksu'yu seçenler de plaka sahipleri. Dolayısıyla şoförle plaka sahibi arasında bir çıkar çatışması var. Bu nedenle Evpaksu için şoför esnafının temsilcisi demek o kadar doğru değil. Daha çok plaka sahiplerinin temsilcisi.
Plaka sahibi olmayan şoförler çünkü oy kullanmıyor, dolayısıyla Eupax'ya oy vermiş değiller. Plaka sahiplerinin de çoğu çalışmıyor. Plakayı kiralayıp parasına bakıyor. Yani bir esnaf birliği var ortada ama esnafların hepsi mal sahibi. Dükkan sahibi gibi düşünebilirsiniz yani. Dükkanı işleten şoför, dükkan sahibi burada plaka sahibi. Dükkan sayısının artması da dükkan sahiplerinin işine gelmiyor dolayısıyla. Tablo bu yani. Burada bölüme kısa bir ara verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Bölümün başında öfkeliyiz diye lafa girdik. Öfkeliyiz çünkü halk kesimlerinin derdini öne koyan bir yaklaşım yok. Olsa bile yerel ya da merkezi fark etmez, iktidar sahiplerinin koltuk dertleri halkın endişelerinden çok daha önemli. Tam olarak filler tepişiyor, çimenler eziliyor. Ama gözleyebildiğim kadarıyla bu taksi-İBB çatışmasında kazanan taraf İBB. Yani kabul. İBB kendi önerisini Ukoma'da oy çoğunluğu hükümetli olduğu için kabul ettiremiyor ama kamuoyu taksi sisteminin sorunlu olduğunu,
bu süreçte kabul etmiş durumda. Konda'nın araştırmasına göre İstanbul'da halkı %70'i taksilerden rahatsız, %95'i de yeni bir düzenleme yapılmasını istiyor. Şimdi halkın derdi bu. Yani halkın derdinin bu olduğunu tespit etmekle zor değil. Sokağa çıkıp taksi çevirmeye kalktığınız zaman başınıza neler geldiğini görüyorsunuz zaten. Tabii Eyüp Aksu'nun da plaka sahiplerinin haklarını savunması bana kalırsa olağan. Sonuçta bu insanların temsilcisi. Ama bence Eyüp Aksu kendi çıkar grubu adına da yanlış yolda.
Şöyle açıklayayım. Eyüp Aksu da plaka sahiplerinin endişelerini dile getiriyor ama bana göre bu çatışmanın astarı yüzünden pahalı hale geliyor taksiciler için. Çünkü meseleye sadece para olarak bakıyorlar, çok sığ yaklaşıyorlar. Paralarını korumak için itibarlarını harcıyorlar. İstanbul'da taksicilere dönüp öfkeyi küçümsüyorlar. Kimsenin sevmediği bir meslek grubu oldular. Bu az şey değil. Hatırlar mısınız? Bizim televizyonlarda taksici dizilerimiz vardı.
Burası, burası Burası, burası Mesleğin itibarını çok küçümsüyor Eypaksu. Bizim ülkemiz taksiciyi severdi. Televizyonlarda Çiçek Taksi, Akasya Durağı gibi diziler yıllar boyunca yayınlanabildi ve halkımız bu dizilere iltifat gösterdi. Şimdi soruyorum. Bugün Çiçek Taksi veya Akasya Durağı gibi diziler bu haliyle çekilse izlenir mi? Ben söyleyeyim. İzlenmez. Çünkü halk kesimleri taksiciyi bu denli sevimli, bu denli sempatik bulmuyor artık.
Akasya durağındaki zeka lastiği görünce, hadi canım öyle taksici mi olur denecek. Mesela bir popstarımız şöyle sevimli şarkılar yapar mı? 90'lara gidelim mesela. Emrah'a bir kulak verelim.
Bunların hepsi taksicilerin bizim toplumumuz tarafından nasıl kavrandığını resmeden semboller. Yoksa böyle çok büyük şeyler anlatmıyor. Eyüp Bey itibar kaybını bu nedenle bana kalırsa çok küçümsüyor. Parayı çok önemsiyor. Kendileri bilirler diyelim ama taksicinin itibarı beş paralık oldu toplumun gözünde. Bunu da belirtelim.
Buradan bakınca ekonomik sorunlarımız hızla sosyal, politik bir boyut kazanıyor. Ekonomik sorunlarımızın başında da biliyorsunuz enflasyon geliyor. Hayat pahalı. TÜİK'in verilerine göre Ekim ayında yıllık gıda enflasyonu %99. Bu sayıya henüz kış fiyatları yansımadı ve kışın gıda fiyatları sert şekilde artacak biliyorsunuz. Kasım'dan Mart'a kadar gıda fiyatlarının her kış olduğu gibi sert biçimde artması bekleniyor.
Tıpkı taksi sorununda olduğu gibi enflasyon sorununda da öncelik, halkın ihtiyaçlarından çok koltuk kaygısı maalesef. Neden böyle dedim anlatayım. 21 Kasım'da Katar'dan dönen Erdoğan'a uçakta paravan bir soru soruldu ve cevap gazetelere sızdırıldı. Konu zincir marketleri ilişkinde. Yani deniyor ki, işte dolar sabit, akaryakıt fiyatları artmıyor, buna rağmen zincir marketler sürekli zam yapıyor, ne diyorsunuz? Tabii bu şekilde gelince soru, Erdoğan'ın cevabı sert oluyor. Şöyle diyor.
Bu noktada kontroller çok daha farklı uygulamalarla devam edecek. Çünkü para cezası demek ki bunları ıslah etmiyor. Para cezasının dışında atılacak adımları da ilk kabine toplantımızda inşallah masaya yatırırız ve oradan da bunların üzerine ayrıca gideriz. Değişik öneriler var. Bütün mesele yaptırımın çok daha ağır olması. Bu bunlara ürkütücü gelebilir. Bunu halletmek lazım.
Baya baya tehdit ediyor yani. Yaptırım para cezası olmayacak diyor. Ürkütücü bir yaptırımdan bahsediyor. Kabine toplantısı da 28 Kasım'da yapıldı ve Erdoğan toplantı sonrası şunları söyledi.
Ticaret Bakanlığımız ile Hazine ve Maliye Bakanlığımız tarafından yakından takip edilmektedir. Elbette her iddia doğru çıkmamaktadır. Ancak kamuoyunda huzursuzluğa yol açan her rahatsızlığın üzerine gitmek bizim vazifemizdir. Ticaret Bakanlığımız bu çerçevede yaptığı hazırlıklar doğrultusunda Önümüzdeki günlerde yeni uygulamaları devreye alacaktır. Burada zincir marketleri temize çıkaracak değilim ama onlara genel algı üzerinden yüklenecek de değilim. Yani işimiz hakikat. İşin politik yönü de konuşmaya değer. Zincir marketlerle, iktidar arasındaki çatışmayla iktidar enflasyonun sorumluluğunu üzerinden atmaya çalışıyor. Yani gören gözler için bu bir hakikat zaten.
Görmeyen için de gözünü açacak değiliz. Ya da hadi niyet okumadan gidelim. Bu çatışma sayesinde insanlar enflasyonun sorumluluğunu zincir marketlere yüklüyor ve bu da iktidarın işine geliyor. Bu nedenle iktidar böyle bir kavgayı başlatmakta çok hevesli. İktidar bir çatışma çıkararak bir şey yapıyor, muş gibi görünmeyi amaçlıyor böylece. Bakın enflasyonla mücadele ediyoruz. Ne yapıyorsunuz? Zabıta dikiyoruz.
Sonuçta halk kesimleri enflasyonu düşürme programının teknik ayrıntılarını bilmez. Üretimi bilmez, lojistiği bilmez, operasyonel giderleri, toptancıyı görmeyen halk gündelik hayatında her gün perakende marketleri görüyor. İktidar da hedefine perakende sektörünü alıyor. Yani zincirin son halkasını alıyor.
Biz enflasyonu düşürürüz de bu marketler yok mu? Bunlar düşürmüyor işte deniyor. Tabii seçimlere yaklaşmamız bu çatışmanın temel nedeni. Yani mesele politik. Nereden biliyorum? Çünkü aynı çatışma 2019'daki yerel seçimlerden önce de yaşanmıştı. Hatırlayın, zincir marketleri, tırnak içinde söylüyorum, adam etmek için tanzim satış çadırları kurulmuştu.
Herkese de dedirtilmişti ki, madem bu fiyata satılabiliyor, neden markette pahalı? Halbuki devlet bu çadırlarda zararına satış yapıyordu. Fakat bu sefer tablo ilginç bir boyut kazandı. Topağa Devlet Bahçeli ve Gıda Perakendecileri Birliği de girdi. Hem de ne giriş. Önce Devlet Bahçeli'nin salı günkü grup konuşmasına gidelim.
Zincir marketlerde gün aşırı yapılan zamların toplumsal ve ekonomik huzurumuza tahammülsüzlük olduğu kanaatindeyiz. Sürekli zam yapan zincir marketlerin FETÖ ile irtibat ve ilişkisinin titizlikle araştırılması gerektiğine de inanıyoruz. Bu sefer son derece sert yükleniyor iktidar. Bahçeli aracılığıyla direkt FETÖ'cülükle suçlanıyorlar. Neden FETÖ'cülükle suçlandıklarını birazdan anlatacağım. Bunun anlamı ortada tabii biliyorsunuz. Dokunan yanar. Kendilerini açıklayana kadar canları çıkar. Fakat bu FETÖ'cü ithamının ardından Gıda Perakendecileri Birliği Başkanı ve BİM'in icra kurulu başkanı Galip Aykaç açıyor ağzını yumuyor gözünü. Herkesi sıraya düzüyor adam. Bire ahlaksızlar, bire vicdansızlar diye yükleniyor. Deyim yerindeyse Halep oradaysa Arşın burada demiş oluyor. İş dünyasından alışkın olmadığımız bir tonda konuşma yapıyor. BİM'in CEO'su şunları söylüyor. Biraz uzun, hızlandırılmış biçimde dinleyeceksiniz haberiniz olsun. Felakende işletmelerinin enflasyondan alındırılmış ve sadece nominal kar rakamlarına bakarak olumsuz yorum yapan tirollere, maaşlı televizyon yorumcularına, bizleri terörist ilan edenlere, bizlere vicdansız hatta hansız diyenlere ve bunları gazetede yayınlayarak ahlaksızca bizi çete ilan edenlere ve tabirimi maruz görün çok daha kötüsünü söylemek istiyorum ama müsaadenizle gazeteci müsvedderlerine söyleyeceklerimiz var. Eğer doğruysa diyerek ülkenin değerlerine saldıranlara, ilan vermiyoruz diye gazete sayfasını boş bırakanlara, televizyonda ağızlarından salyalarını akıtarak küfredenlere, bilmedikleri konularda biliyormuş gibi yorum yapanlara, peyniri yumurtayı sadece sofrasında görüp peynirle yumurtayla ilgili yorum yapanlara, bu dünyayı size yaşanmaz kılarım diyecek kadar meselelerden bir haber olan, depoyu basıp günlük tüketim kadar olan bile olmayan yağları,
halka dağıtırım diyecek kadar iş bilmez yöneticilere, mağaza çalışanlarımıza söyleyin yöneticilerinize bu işin sonu kötü olacak, size burada ekmek yedirtmeyiz diyen kanun nizam tanımayan yerel yöneticilere, ziraatten haberi olmayan ve özellikle İstanbul Ziraat Odası Başkanı'na, FETÖ terör örgütüyle bizi tehdit eden parti liderlerine söyleyeceklerimiz var. Bu ülkenin güzel insanları, sizlerin yalanlarına hiçbir şekilde itibar etmediler. Bu süreçte o bahsedilen zincir marketleri diye altına çizerek söylenen, üç harfleri diye bizleri farklı yere koyan ve bunları koymaya çalışan ve Müslüman olduğunu iddia eden bu insanlara söyleyeceklerimiz var. İktidar medyasına çatıyor, MHP liderine çatıyor, gazetecilere çatıyor, İstanbul Ziraat Odası Başkanı'na çatıyor. Adam herkesin içinden geçiyor. Bu arada ben bu konuşmayı dinleyince İstanbul Ziraat Odası Başkanı ne demiş diye baktım, o şöyle konuşmuş. Ben bu işin ne şartlarda olduğunu, maliyetlerinin ne olduğunu biliyorum. Fakat gidiyoruz markete görüyoruz ki vatandaş soyuluyor. İşte tam da bunun adı
Tencere darbesi değil mi? İstanbul Silah Dolası Başkanı da meseleyi bir ulusal güvenlik konseptine sokuyor tıpkı Bahçeli gibi. Tencere darbesi diyor. Bakın buranın altını çizelim. Tencere darbesi. Yani ne demeye çalışıyor? Zincir marketler bir politik tutum takınarak seçimlere giderken fiyatları bilerek şişiriyorlar ve Erdoğan'ı koltuğundan etmek istiyorlar.
Bunu diyenler için bir dolu şey söylenir ama ucuzluk marketleri, bu zincir marketler yine piyasadan daha ucuz. Bunun gerekçesini açıklayabilecek bir kimse var mı? Bu arada Erdoğan'ı koltuğundan etmek isteyen BİM'in sahibi de Nakşibend'in tarikatına bağlı Erenköy dergâhı. Yani daha doğrusu %29'u onların, %71'i halka açıkmış.
İslami camii açında çok kitlesel olmamakla birlikte para pul konusunda en varlıklı ekol bu Erenköy dergahı. Turgut Özal'dan bu yana hızla büyüyen bir aile olan top başlar, cemaatin lideri pozisyonunda. Bu da meseleye ilginç bir boyut kazandırıyor. Yani çok önceden beri Erdoğan'ı destekleyen, bu siyaseti finanse eden bir yapay Erenköy cemaati. Bu bağlamda, Erenköy cemaati ile iktidarın arasındaki ipler kopuyor mu sorusu da akıllara gelebilir. Çünkü Biralık akşamı, MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, BİM'in siyosu hakkında hakarete varan ifadeler kullanıyor.
Semih Yalçın, Twitter adresinden şunları söylüyor. Piyasa spekülasyonuyla ceplerini dolduran bazı süpermarketlerin kirli oyunlarının Genel Başkanımız Devlet Bahçeli tarafından ifşa edilmesinden ötürü salyalarını akıtmış. Üstübü görüyorsunuz değil mi? Yani çatışmanın şiddeti bu üstüpta gizli. Bunları dedikten sonra enflasyonun sorumluluğunu bu marketlere yıkan aynı üstüplü bir dizi tweet atıyor Semih Yalçın. Ben sadece üstüpten haberiniz olsun diye paylaşıyorum bunları. Taksi sorunuyla başlamıştık, marketlerle devam ettik. Bu haftanın iki gündem maddesinden biriydi ama her iki konu başlığının bir ortak yönü vardı. İktidar sahiplerinin amacı halkın konforunu, refahını arttırmak değil artık.
Yani bu şekilde oy almak gibi bir imkan kalmadı. Yöntem şu, yöntem artık suçu başkasına atmak. Bu da gerginliğimizi arttırıyor. Taksi plakası sahiplerinin amacı, monopol piyasanın harcılıklarının keyfini sürmek. İktidarın amacı, kötü giden ekonominin sorumluluğunu marketlere yıkmak.
Her ikisinde de en iyi savunma saldırıdır mottosu benimseniyor. Biri diyor ki, sen trafik sorununu çöz önce. Diğeri diyor ki, ekonomi çok iyi, sen fiyatları indir. Arada kalan halk kesimler de ne yapsın? Antidepresan bağımlısı oluyor. Halk düşmanlığı yani bu. Endişeli, korkak ve öfkeli bir topluma dönüştük. Bir köpek sorununu çözmekten bile aciz toplumsal bir politik yapımız var. Yanmaz, yapışmaz, teflon gibi bir siyaset anlayışımız var.
sorunların hiçbiri üzerlerine yapışmıyor. Taksi bulamıyorsunuz, trafiği çöz önce diyorlar. Fiyatlar pahalı diyorsunuz, marketler suçlu diyorlar. Ya şu köpek sorununu çözün diyorsunuz, hayvanseverler dokundurtmuyor deniyor. Ya yanmaz yapışmaz teflon gibi siyaset diyorum ya. Bir anda da kimin suçlu olduğunu tespit etme yeteneği elinden alınmış halk kesimleri var. Yani öfkeli olmamak elde değil. Bu öfkemizi bir nebze hafifletecek tek şey, biraz olsun umut.
Onun sorumluluğu da muhalefette. Fakat orada da işler pek parlak görünmüyor. Kaldık yani buralarda. Tarkın'ın şarkısıyla kendimizi avutarak bitirelim.
Geçecek inşallah. Tren topu PolB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar çevirdiğiniz her taksinin sizi almasını dilerim. Ne güzel hayal değil mi? Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.