
2.675 kelime · ~13 dk okuma
Futbolla aranız nasıl?" diye sorulduğunda siz de benim gibi kötü diyenlerden misiniz? Kendi adıma hiç takip etmediğim bir alan, çocukken ya da daha gençken diyelim hadi, her çocuk kadar takip ederdim maçları. Fakat 20'li yaşlarımdan sonra işler değişti. Son 15 yıldır takım bile tutmuyorum. Soranlara Beşiktaş diyorum ama tek bir oyuncusunu bilmem. En son ne zaman maç izledim diye sorsanız hatırlamam bile.
Fakat tüm bu ilgisizliğime rağmen Dünya Kupası başladığı zaman içten içe heyecanlanıyorum. Nedeni bir şarkıda gizli sanırım. 1998'de 9 yaşında bir çocuktum ve o yaz hemen her yerde bu şarkı çalıyor ve herkes maç izliyordu. İzlediğim ilk Dünya Kupası 98'de yaşandı. Tabii sokak futbolun da gündeminde Dünya Kupası vardı. 98 Dünya Kupası hatırlayabildiğim kadarıyla Türkiye'yi kasıp kavurmuştu. Tabii Ricky Martin'di unutmayalım. Hadi 98'i kaçırdınız diyelim, 2002'yi kaçırmanız olanaksızdı.
Çünkü o finallerde Türkiye'de vardı. Hasan Şaş, Brezilya'ya o ilk golü attığında neler yaşadığımızı birbirimize sayısız kez anlatmışızdır. Brezilya ile Türkiye oynuyor ve ilk golü Türkiye atıyor. İnanılmaz bir seyirci. Gülenay, Gülenay mücadelesi sayıldı. Yıldırım sokuluyor. Futbolun sonu ortaya. Hasan, çaprazdan sola. Gol! Gol! Gol! Gol! Gol! Türkiye 1, Brezilya 0!
Sen bir de İlhan Mansız'ın Senegal'e attığı golü söyle dediğinizi duyar gibiyim. Hepimizin aynı anda sevindiği son hatıralarımızdan biriydi sanırım. Bayağıdır aynı anda böyle mutluluklar yaşayamıyoruz. İşte bu yüzden futbolla hiç haram olmamasına rağmen Dünya Kupası başka. Dünya Kupası finallerinin oynanıyor olması bile bir mutluluk kaynağıydı benim için. Maçları izlememe gerek yok, atmosferi seviyordum.
Bu bölümün konusu da Dünya Kupası olacak. Ancak sizlere coşku dolu bir hikaye sunamayacağız. Dünya Kupası'nı ele alacağız ama futbol konuşmayacağız. Konuşacağımız konu çocukluğumuzun en güzel anılarından nasıl gölge düşürüldüğü olacak. Bir sportif etkinliğin ne boyutta kirlendiğini ele alacağız. Sadece bu değil, Dünya Kupası finalleri bizlere neler gösterdi. Mesela Sisi ile Erdoğan barıştı. Süleyman Soylu Katar'a neden gitmedi?
Müslümanlar Katar'la gurur duymalı mı? gibi sorulara da yanıt arayacağız. Uzatmayayım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım. Arar buluruz. İzini bilirsin. Zırdeliyiz biz. Hem yazında hem kışında. Nerede olsan seninleyiz. Bir oluruz yolunda. Hadi bastır gönüller coşsun. O kupalar sana helal al. Gel de buralar bayram olsun.
Tarkan'ın Karma albümü memleketi kasıp kavururken bizim milli takım Güney Kore yolcusuydu. Herkesin dilinde bu şarkı, her bir gol hafızamızda. Dünya Kupası'nın Türkiye için nedenle önemli olduğunu bir düşünün. Şimdi bir de şunu düşünün. Sadece biz değil, finaller oynanırken aynı anda tüm dünyada benzer bir coşku yaşanıyor. Dünya Kupası derken uygarlığımızın en önemli sportif faaliyetinden bahsediyoruz.
Finallerin oynandığı haziran ayında maçları birkaç milyar insan takip ediyor. Böyle bir etkinliğe ev sahipliği yapmak da tahmin edeceğiniz üzere parayla satın alamayacağınız bir prestij sağlıyor size. FIFA gibi bir kurum tarafından futbol ülkesi olduğunuz tescilleniyor. İşte 2022 Dünya Kupası'nı izleyen milyarlarca insan kendisine FIFA'nın bu kararını sordu. Katar gerçekten Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmayı hak ediyor muydu?
Dünya Kupası finallerine ev sahipliği yapan en küçük ülkeden bahsediyoruz. Nüfusu yaklaşık 3 milyon. Bu 3 milyonun da sadece %10'u Katarlı. Ülkenin yarıdan fazlası göçmen işçi. Pakistanlı, Hindistanlı, Bangladeşli yüz binlerce işçinin para kazanmaya çalıştığı bir ülke burası. Yani sözün kısası, dünyada kendisine Katarlıyım diyen happy topu 300-400 bin kişi var. Bizim Çorumlular daha kalabalık.
Tartışılan da bu. Katar nasıl oluyor da Dünya Kupası finallerine ev sahipliği yapıyor? Bu soruyu cevaplamak için 2008'e kadar gitmek gerekiyor. Katar'ın 2030 ulusal vizyonunu açıkladığı tarih.
Körfez ülkeleri. Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Katar. Dünyanın neredeyse en zengin 3 ülkesi. Zenginliğin ise tek bir kaynağı var, onu da biliyorsunuz. Petrol. Katar'ı ele alalım. Dünyanın en büyük elenci, yani sıvılaştırılmış doğal gaz ihraç açısı. Aynı zamanda dünyanın en büyük 8. petrol ihraç açısı. Ve bu zenginliğin üzerinde yaşayan sadece 400.000 Katarlı. Fakat... Bu zenginliğin sınırlarına gelinmiş gibi görünüyor. Nedenini açıklayayım. 2000'li yıllar petrolün daha önce olmadığı kadar tartışıldığı yıllar oldu. Tartışmanın iki bağlamı vardı. Birincisi, tükenebilir bir enerji kaynağıydı, bitecekti ve o zaman ne yapılacaktı? İkinci bağlam ise, iklim krizi nedeniyle dünyanın alternatif enerji kaynaklarına dönük arayışıydı. İklim değişikliğinin etkileri her geçen gün daha da sık görülüyor. Karbondioksit ve diğer serogazları emisyonlarındaki artış, iklim krizinin en büyük tetikçisi. Bu emisyonların düşürülmesi yönünde atılacak adımlar da oldukça kritik. Çünkü karbondioksit savunımı hızla azaltılmazsa, iklim değişikliğe yeni krizleri tetikleyecek.
Zorlayıcı durum ortada. Her üç körfez ülkesi de petrol dışında gelir elde edebileceği kaynaklar aramaya koyuldu. Her biri 2030'ları öngören ulusal vizyon programları açıkladılar. Mesela Katar'ın 2030 Ulusal Vizyonu'nda, 2030'da ülkede 6 milyon turisti ağırlamaktır.
Bunun için oteller kuruyor, turizm tesisleri inşa ediyorlar. Lüksü seven turistleri ağırlamak istiyorlar. Bunun yanı sıra ülkede petrol ve elenciği dışında kaynakları olmadığı için yurt dışına asılıyorlar. Para satıyorlar, şirketlere ortak oluyorlar. Bu da Katarlıları dünyanın melek yatırımcısı haline getiriyor ve tüm dünyada itibar görüyorlar. Katar'ın 2030 vizyonu çerçevesinde hedeflere onları ulaştırabilecek en etkili aparatlardan biri de futbol.
Tüm dünyada 5 milyarı aşkın futbol taraftarı var ve bu taraftarlar değişen oranlarda maçları takip ediyorlar. Bundan 40 yıl önce statta sadece o semtin takinleri tarafından izlenen maçlar bugün tüm dünyada izlenebiliyor. Bu da futbolu benzersiz bir yayın gelirine sahip büyük bir endüstri haline getiriyor. Yayın gelirleri tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yüksek. Katar'da beyin sport aracılığıyla maç yayınlarını elinde tutan en önemli ülkelerden biri. Pastayı Katar dağıtıyor yani. Böylece yayın haklarını satın aldıkları liglerinde kaderlerini belirleyebiliyorlar.
2012'den 2016'ya kadar Fransa liginin yayın haklarını satın almışlardı. Uzun süredir Süper Ligin yayın hakları onlar da, onu biliyorsunuz zaten, 2016-2017 İspanya La Liga'yı da yine Katarlılar satın aldı. Sadece yayın hakları değil elbette, mesela formasını Katalan bayrağı olarak kavradığı için göğüs reklamı almayan Barcelona, 2000'li yıllarda bu ülkesini UNICEF için bozmuştu. 2010 yılında, yani Katar'ın Dünya Kupası'na ev sahibi olduğu yıl, Barcelona'nın göğüs reklamında da 150 milyon euro karşılığında Katar Foundation yazıldı. Aynı yıl Fransa'nın en önemli kulübü Faris Sencermen'i de satın aldılar.
Satın alan doğrudan Katar Maliye Bakanlığı tarafından kurulan Katar Sports Investment. Yani baya baya devletin futbol kulübü var ama o kulüp Fransız. E kesenin ağzını açınca da PSG'yi bir yıldızlar kulübüne çevirmek zor olmadı. 13 yaşında katıldığı Barcelona'dan 34 yaşında gözyaşları içinde ayrılan Messi Paris Saint Germain'e transfer olmak için Fransa'ya gitti. Messi'yi taraftar ve medya ordusu karşıladı. Paris'te tam anlamıyla Messi çılgınlığı yaşandı.
Futbola yatırım yapıyorlar, bunu anladık. Peki, Katar bir futbol ülkesi mi? Pek çok ülke gibi Katar'da da en popüler sportif etkinlik futbol. Fakat bu durum sizi yanıltmasın. Ulusallikleri olan Katar Yıldızlar Ligi 1973'te kurulmuş. Fakat 2000'li yıllara kadar yara amatör bir ligden bahsediyoruz.
Sadece 2000'li yıllarda futbola yönelik yatırımlar yapılmaya başlanıyor ve Avrupa yıldızlarının kariyerlerinin sonunda parayı buldukları ülke haline geliyorlar. Mesela Xavi Hernandez 35 yaşındayken 10 milyon euroya transfer olmuş. Buna karşın Avrupa'da oynayan tek bir Katarlı oyuncu yok. Katar milli takımının tüm oyuncuları yine Katar'da oynuyor. Transfermarkt verilerine göre 1 milyon eurodan daha pahalı bonservis bedeli olan sadece 2 Katarlı oyuncu var.
Konuya tümüyle yabancı olanlar için bir karşılaştırma yapabilirsiniz diye söylüyorum. Mesela bizim Türkiye A Milli kadrosunda 1 milyon eurodan daha ucuz tek bir oyuncu yok. Yani bütün oyuncularımız 1 milyon eurodan daha pahalı. Onlarda daha pahalı olan ise sadece iki oyuncu var.
Bizim A milli takımının 22 oyuncusunun toplam transfer değeri 229 milyon euro iken Katar'ın değeri 15 milyon euro. Yani ortada ne tarihe mal olmuş bir Katarlı futbolcu var ne de an itibariyle sembol bir oyuncuları. Tablo bu. Herkesin üzerinde uzlaştığı bir nokta da şu. Katar, kapasite olarak da, futbol kültürü olarak da Dünya Kupası'na ev sahipliği yapabilecek bir ülke değil. Ama neleri var?
Evet, paraları var. Anlaşılan o ki FIFA'da biz paraya bakarız diyor. Gerçekten de Dünya Kupası için kayıtlara geçen en büyük yatırımı üstlendiler. Çünkü futbol konusunda böyle devasa bir organizasyonu üstlenecek altyapıları yoktu. Olmadığı için kınayacak değiliz. O ülke için böyle bir altyapıya gerek bile yok. İlginç bir detay vereyim. Ülkedeki Katarlı Arap sayısı 400 bin civarı.
Katar'ın bu Dünya Kupası için yaptırdığı 12 stadın toplam kapasitesi ne kadar biliyor musunuz? 605 bin. Yani Dünya Kupası stadlarına çoluk çocuk, genç yaşlı tüm Katarlılar sığabiliyor. Böyle trajikomik bir durum yani.
Futbol artık tümüyle paraya dönüşmüş durumda. Oyunun kendisi paraya dönüşünce parayı kontrol eden tüm güçler futbolu da kontrol edebiliyor. Bize ne diyenleriniz olabilir ama bu tabloda Türk takımlarının Avrupa'da başarılı olabilmesi neredeyse imkansız. Mali durumları çok kötü. Türkiye'nin de mali durumu çok kötü. Borçları almış başına gitmiş. Konunun ilgisi için Turulakşar'la yaptığımız bir Tren Topik bölümü vardı. Onu dinlemenizi hararetle tavsiye ederim.
Şimdi bu girizgahın ardından başta sorduğumuz soruyu cevaplayabiliriz. Katar, Dünya Kupası'nı gerçekten hak etti mi? Cevap belli, hayır hak etmedi. Ama bir yandan da hak etti. Ne demek bu? Şöyle açıklayayım. Çocukluğumuzdaki Dünya Kupası'ndan bahsediyor isek, Katar böyle bir Dünya Kupası'nı hak etmezdi. Fakat FIFA eliyle kirletilmiş, parayla oynatılan, milyarlarca dolar harcanan, amatör ruhu anmanın bile komik olduğu bir spordan bahsediyoruz artık. Evet, böyle bir spordan bahsediyorsak, yani durum buysa, Dünya Kupası tam da Katar'a yakışırdı. Burada bölüme kısa bir ara verelim. Bir yere ayrılmayın, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Aradan önce Katar'daki Dünya Kupası deyince konuşmamız gereken ilk konuyu böylece geride bıraktık. Fakat meselenin bir bağlamı daha var. O da Dünya Kupası'nın ilk kez bir Müslüman ülkede oynanıyor olması. Müslüman ülke deyince biraz açmak gerekir sanırım. Daha önce Dünya Kupası finallerinin oynandığı ülkelerde de Müslüman insanlar yaşıyordu elbette ama Katar Dünya Kupası finallerinde İslam'ı da temsil ediyor. Hem Katar emirliği Müslüman hem de Dünya Kupası'nda bu kimliği sahipleniyorlar.
Statlarda ve çevresindeki içki yasa her ne kadar aksi iddia edilse de dini nedenleri olan bir yasaktı. Nitekim bazı Avrupa takımları üzerinde One Love yazan pazu bandıyla sahaya çıkmak istedi. Bir nebiyle LGBT'yi duyarlılığı olan bir band bu. FIFA band takılmasına izin vermedi. Hemen herkes bu kararın Katar tarafından aldırıldığını düşünüyor.
Fakat sadece bunlar değil, Dünya Kupası için Katar'a getirilen Morgan Freeman, bir engelli Katarlıyla Hucurat Suresinin 13. ayetini de okusaydı. Yani bir Müslüman temsil de söz konusu. Herhangi bir ülkede görmediğimiz dini temsil ülke Müslüman olunca ortaya çıkıyor. Şahsen ben bu durumu ilginç buluyorum. İlginç buluyorum çünkü Katar'la gurur duyabilmek için aynı kimliğe sahip olmaktan daha fazlası olmalı diye düşünüyorum. Yani onlar da Müslüman, biz de Müslümanız o halde Katar'la gurur duyuyoruz. Bana bu biraz fazla geliyor. FIFA'ya verilen rüşvetlerle satın alınan bir Dünya Kupası organizasyonuna girişiyorsunuz. Üstelik zenginliğinizin kaynağı da bulunduğunuz coğrafyanın doğal kaynağı. Yani onların ifadesiyle Allah bahşetmiş bu zenginliği.
Kurduğunuz rejim de son derece adaletsiz. Ülkedeki 1 milyonun üzerindeki göçmen işçi, labor camp adı verilen tecrit edilmiş işçi kamplarında yatakhanelerde yaşıyor. Grev var mı? Yok. Sendika yok. Bildiğimiz anlamda sigorta bile yok. Paranızı alamazsanız gidebileceğiniz bir mahkeme bile yok çünkü siz de göçmensiniz. Fazla gürültü yaparsanız sınır dışı ediliyorsunuz. Dünyada 6 mutlak monarşiden birisi Katar. Yani meclisiniz bile yok. Katar'ı El-Sani hanedanı yönetiyor. Yani seçim de yok.
Şimdi tablo bu ama Katar aynı zamanda da Müslüman. Samimi bir Müslüman Katar'ın Dünya Kupası'na ev sahipliği yapması nedeniyle gurur mu duymalı yoksa hicap mu duymalı? Ya da daha farklı soralım. Bir gayrimüslim Katar'ı gördüğünde İslam'a ilişkin ne düşünür? Domuz eti yemiyorlar, içki içmiyorlar ama milyonlarca insanı labor kamplarda barındırıp sömürebiliyorlar, Dünya Kupası için yüzlerce insanın ölümüne de neden olabiliyorlar.
Üstelik sömürdükleri veya ölümlerine neden oldukları insanların da çoğu Müslüman. İlginç bir tablo. Fakat benim gibi düşünmeyenler de var. Yani sadece Müslüman olduğu için Katar'la gurur duymalıyız, Katar'a sahiplenmeliyiz diyen bir anlayış da var. Mesela 22 Kasım'da Sabah Gazetesi'nde Hilal Kaplan şöyle yazmış. Katar'ın Batı'nın onayını alma ihtiyacı hissetmeden, kimseye şirin görünmeye çalışmadan, öz güvenle İslam kültürünü tanıtma çabası takdire şayan.
Dünyanın en büyük organizasyonlarından birisini İslam tebliği ve temsili için değerlendirmek akıllıca ve bir o kadar da iddialı bir girişimdi. Ve Katar bunu başardı. Dünya Kupası, İslam coğrafyası da dahil artık gerçekten tüm dünyanın kupası. İslam ile siyasal İslam arasında ne fark var diye sorsanız ben bu yazıyı örnek gösterirdim. Samimi bir Müslüman böyle bir rejime bence onay vermez, vermemeli de. Bu rejimin İslam'ı temsil etmesinden hicap duymalı. Ama politik motivasyonlarınız varsa yani dini motivasyonlarınızın önüne politik motivasyonlarınız geçmişse artık siz bir ideolojinin takipçisiyseniz sadece Hucurat Suresi 13. ayet okundu diye bu rejimin tüm kötülüklerini görmezden gelebiliyorsunuz.
Evet, ideoloji. Katar'daki Dünya Kupası aynı zamanda politik bağlamı da olan bir turnuva oluyor. Mesela İranlı oyuncular ilk maçında kendi milli maçlarını söylemeyerek ülkelerine protesto ettiler. Bu gerçekten cesaret isteyen bir işti. Bir yandan Katar'ın yasakları tartışılırken, diğer yanda bir başka Müslüman takım kendi ülkesindeki teokrasiyi protesto ediyor.
son derece tarihsel ve çarpıcı. Bana kalırsa, spor tarihine geçecek önemli bir protesto. İlk kez bir Müslüman ülkede Dünya Kupası oynanıyor, İslami bir cumhuriyet olan İranlı oyuncular kendi ülkelerindeki teokrikli rejimi protesto ediyor. İşte futbolu çekici yapan da bu sanırım.
Sadece İran değil, Türkiye adına da ilginç gelişmeler yaşandı Katar'da. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 20 Kasım'da finallerin açılış gününe gitti ve orada Mısır lideri Sisi'yle el sıkıştı. Hani şu darbeci ve katil olan Sisi'yle. Bu el sıkışma Türkiye'de siyasetin de gündemine girdi. İktidar cephesi meseleyi devletler, halklar arasında küslük olmaz diye savunuyor, bu şekilde geçiştiriyor. Hatta buradan hareketle Esad'la yapılacak görüşmeye de zemin hazırlanıyor.
MHP lideri Devlet Bahçeli ise Erdoğan'ın hızına yetişmeye çalışıyor. 4 yıl önce, Eylül 2018'de Sisi ile görüşülmesi gerektiğini söyleyen muhalefette şöyle seslenmişti Bahçeli. İtlip krizinin çözümü için Katil Esad ile işbirliği ya da görüşülmesinin zorunlu olduğunu söyleyenler de akıllarını başlarına almalıdır. terör örgütleriyle mücadele eden Türkiye'yi elini kana bulaşmış bir katille aynı masaya oturtturma heves ve densizliği eğer ihanet ve işbirlik değilse kesinlikle gafilliktir. Salı günkü grup toplantısında ise şunları söyledi.
Sayın Cumhurbaşkanımızın Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile Katar'da kurduğu temas doğru bir temastır. Bize göre arkası getirilmelidir. Bununla da kalınmamalı Suriye Arap Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Beşer Esad ile de görüşme vasatı açılmalı. Terör örgütlerine karşı ortak bir irade oluşturulmalıdır. Şimdi bunlar siyaset vasatının şamatası.
Biraz daha derinlikli inceleyelim. Sisi ile görüşülmesine ilişkin iktidar basınında neler yazılmış şöyle bir baktım. Görüşme mümkün mertebe görülmüyor. Biraz utangaç bir durum var anlayacağınız. Yani rahat rahat savunulamıyor. Gelecek kuşaklara böylece bir ders çıktı. Nedir o? Kimin kazandığına, kimin yenildiğine göre pozisyon değiştirecekseniz o kadar büyük konuşmayacaksınız. Çünkü Mısır'la Cumhuriyet'in tarihsel dış politik hattına uygun düştüğü için kesilmedi ilişkimiz.
Erdoğan öyle istedi diye, içeride kullanılabilecek bir politik hatta uygun düştüğü için Mısır'la ilişkiler koparıldı. Ve şimdi yine Erdoğan istedi diye düzeltilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla bu iş Erdoğan'ın sırtına yükleyen muhalefet haklı. Peki herhangi bir değişiklik mi var Mısır'ın siyasetinde? Yok. O halde niye barışıyoruz? O da pek belli değil.
Bu konuda medyaskoptan Ruşen Çakır bana göre yerinde bir çözümleme yapmış, dinleyelim. Bir takım güçlerin her türlü hatası, yanlışı, günahı kolaylıkla unutulabiliyor. Niçin? Diplomasi adına unutulabiliyor. Ama içeriye geldiği zaman aynı anlayış yok, hoşgörü yok ya da diyalog arayışı yok. Yani şimdi Sisi ile görüşebilen bir Erdoğan, el sıkabilen bir Erdoğan, Kılıçdaroğlu ile neden görüşemez? Mesela böyle bir soru var.
Sisi'yle el sıkışabiliyor, Esad'la görüşmeyi planlıyor ama muhalefet liderleriyle görüşmüyor. Ruşen Çakır da bu durumun bir politika olduğunu söylüyor ve bu politikaya yurtta savaş, dünyada barış adını veriyor. 20 yıldır da aynı anda hem yurtta hem dünyada barışı savunduğu bir döneme olmadı Erdoğan'ın. Ya da aynı anda hem yurtta hem dünyada savaş yaptığı bir dönemde de rastlamıyoruz. Erdoğan'ın iç ve dış politikadaki temel taktiği asimetrik. Dışarıda savaş yapıyorsa içeride çözüm süreci oluyor. Dışarıda barış yapıyorsa içeride ergenekon oluyor. Keza bu dönem. Elinden gelse muhalefet partilerini kapatacak, muhalefetin her türlü ihanetin içinde olduğunu söylüyor ama dışarıda barış rüzgarları estiriyor.
Erdoğan'ın iç ve dış politikasında böyle bir asimetri var. Bu asimetri de onun yönetme sırlarından biri. Şimdi iç ve dış politika demişken, Katar ziyaretinde olmayan birini de konuşmakta fayda var. Olan sisiydi, olmayan kim? Taksim'deki terör saldırılarından bu yana Erdoğan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu yan yana gelebilmiş değil.
Zaten Erdoğan da saldırıya ilişkin bilgileri İçişleri Bakanı'ndan değil, İstanbul Valisi'nden aldığını söylemişti. Dahası, soylu ABD'nin taziesini kabul etmiyoruz dedikten sonra, 24 saat geçmeden Erdoğan Bali'de Biden'la görüntü vermiş ve ABD'nin taziyelerine teşekkürlerini sunmuştu. Bunu zaten önceki Tren Topik'te işlemiştik. Fakat Soylu'nun Katar'a gitmesi bekleniyordu. Neden diyeceksiniz? Çünkü Katar'daki güvenlik hizmetini Türkiye'nin emniyet güçleri sağlıyor. Orada 2500 polisten oluşan bir tim, Dünya Kupası'nın güvenliğini sağlıyor. Bu timi ziyaret etmek, bu ziyarette bir tür gövde gösterisi yapmak tam da Süleyman Soylu'ya göre bir hareketti ama anlaşılan o ki, Erdoğan Soylu'yu yanında istemedi. Bu da Dünya Kupası finallerine ilişkin ilginç bir anekdot olarak tarihe geçti.
Türkiye'nin ve Dünya'nın gündemi, Dünya Kupası'nı içinde hiç futbol olmadan yarım saat konuşturabiliyor gördüğünüz gibi. Daha konuşacak çok şey de var ama uzatmayalım. Tren Topi'yi Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar hayatınız bol gollü maçlar gibi geçsin. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.