Podcast

195: İstiklal'deki Patlama ve Toplumsal Travmalarımız

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

13 Kasım Pazar günü İstiklal Caddesi'nde bombalı bir saldırı gerçekleşti. Saldırıda 6 kişi hayatını kaybetti. Olay pek çok kesimin aklına 2015-2016 arasındaki karanlık dönemi hatırlattı. Bu bölümde bu toplumsal hafızayı ve travmalara açılan yaraları konuşuyoruz.




Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.338 kelime · ~17 dk okuma

Seçimler yaklaştıkça ülkedeki gerilim tırmanıyor. Yetkinin merkezileşmesi, kamu gücünün neredeyse tek elle toplanması seçimlerdeki gerilimi arttıran başat neden. Normal bir demokraside bu denli fazla yetki oylanmaz. Yetkinin kendisi de demokrasiye uyumlu olmalıdır denir.

Çünkü demokrasilerde sultanlar seçilmez. Ama bizde durum farklı. Durum böyle olunca seçimler bir varlık-yokluluk mücadelesine dönüşüyor. İki test eden birinin kırılacağı seçimlerden önce de seçmenlerin zihnini manipüle edebilmek giderek kolaylaşıyor. İşte bu ortamda halkın sinir sistemini sınayan bir terör saldırısı yaşandı.

Pazar günü saat 16.20'de, Türkiye'nin belki de en sembolik caddesi İstiklal'de patlayan bomba, 6 kişinin hayatını kaybetmesi neden oldu. Patlamanın ardından hemen bir tren topik bölümü yapmaya yeltendiysek de, ortada çok fazla soru işareti ve belirsizliğini koruyan gelişme vardı. Başka bir konu hakkında da konuşmak doğru olmazdı. Aradan geçen zaman içinde, soru işaretlerinin sayısı azalmak bir yana, daha da arttı.

Transkriptin tamamını oku

Dahası İyi Parti'ye masayı terk et çağrısı gibi yaşanan gelişmeler patlamaya boyut kazandırdı. Bu bölümün konusu 13 Kasım terör saldırısının sır perdesi olacak. Bu bölümde buzlu bir camın ardında görünen hakikati gösteremesek de tarif etmeye çalışacağız. Dedektiflik yapmayacağız. Patlamadaki adli süreci takip etmeyeceğiz. Bir terör saldırısının ardından gelişen toplumsal reaksiyonun patolojisini anlatmaya çalışacağız. Seçimlere birkaç ay kala nasıl bir Türkiye gözlüyoruz, bunu tarihe not olarak düşüreceğiz. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

13 Kasım 2022'de yıllardır yokluğuna alıştığımız terör saldırılarından birini yaşadık. Yokluğuna alıştığımız diyorum çünkü 2015 ortasından 2016 sonuna kadar kabus gibi geçen bir buçuk yılın ardından, sivillere dönük katliam hedefleyen terör saldırıları bıçak gibi kesilmişti. Geriye söz konusu bir buçuk yılın, özellikle de iki seçim arasında geçen beş ayın travması kalmıştı. 7 Haziran'dan 1 Kasım'a kadar geçen fetret dönemi. Bugünü anlamlandırabilmek için önce o günleri hatırlamak gerekiyor. Çünkü 13 Kasım'da istiklalde patlayan bomba hemen herkesin aklına yine o günleri, 7 Haziran'la 1 Kasım arasını hatırlattı.

Bugün konuşulanların hemen hepsi 7 Haziran 1 Kasım arasına referans vererek dillendiriliyor. Çünkü Haziran 2015 ile Kasım 2015 arasında sadece 5 ay yoktu. Araştırılmayı bekleyen onlarca terör saldırısı, binleri bulan ölüm ve son derece kanlı biçimde biten çözüm süreci. Doğayan gazeteci Altan Öğümen 2015 yazına haklı olarak kayıp yaz diyor.

Gerçekten de o yaz ülkemiz için cehennem gibiydi. Halbuki Haziran 2015'e sas çalarak girmişti Selahattin Demirtaş. Şu karşı yaylada göç katar katar Bir güzel sevdası serimde tüter 2010'lu yıllar. Değil yıllarca, on yıllarca hatırlanacak. Tarihçiler, bu yıllarda tam olarak ne olduğunu araştıracak. Sosyologlar, Türkiye'ye nasıl bir travma yaşatıldığını inceleyecek.

Siyaset bilimciler, toplumsal travmanın politik sonuçlarını çözünmeyecek. Ama hakikat şu, 2010'lu yılların travmasını atlatamazsak eğer, asla sağlıklı kararlar veremeyeceğiz. 2010'lu yıllar, birkaç kuşağın tüm patolojik özelliklerine iz bırakacak. ve 2010'lu yılların tam ortasında, 2015'in yazına girerken, bir buçuk yıl içinde iç savaşın eşiğine geleceğimiz bir darbe girişimiyle hayatlarımızın altı üst olacağı, devamında ise Erdoğan'ın geliş yetkilerle donatılmış bir başkanlık sistemine geçeceği kimsenin aklına gelmiyordu.

Evet, tarihimizin en büyük toplumsal denişi olan geziyi geride bırakalı iki yıl olmuştu. Daha önce trafik polisiyle muhatap olan milyonlarca insan polis copunun, biber gazının tadına bakmıştı. Bu, milyonlarca insanın kendi hükümetine dönük güveninin tümüyle yıkıldığı bir travmaydı. Yine hepimize derin yadası bir biçimde etik tartışması yaptıran bir 17-25 Arlık gibi bir rüşvet skandalı da 2010'lu yıllarda yaşandı.

Rüşvet alınmıştı. Genel kanaat buydu. Ama olsundu. Bu skandala da olur dedik. Eğer rüşveti ortaya çıkaran güç gayrimeşruysa rüşveti de olağanlaştırabilirdik. Fakat yine de 2015 yazına girerken kimsenin aklında iç savaş benzeri bir süreç yoktu. Evet gergindik ama çözüm süreci Dolmabahçe mutabakatıyla derinleşmişti. Silahlar sıcak gibiydi. En azından niyet bu yöndeydi. Bu davet

Silahlı mücadelenin yerini, demokratik siyasetin almasına yönelik tarihi bir niyet beyanıdır. Haziran 2015 seçimlerine girilirken, anketlerde en çok bakılan iki parti AKP ve HDP'nin oylarıydı. HDP'nin barajı aşması durumunda toplam dört parti meclise girmiş olacak, bu durumda AKP'nin meclisteki çoğunluk durumu büyük olasılıkla son verecekti. Tüm kamuoyu araştırmaları da bunu gösteriyordu. HDP barajı geçecekti.

AKP'nin hükümet kurabilmesi mucizelere kalmıştı. Türkiye, 13 yıllık tek parti iktidarına veda etmeye hazırlanıyordu. Derken, ilk travmayı 5 Haziran 2015'te, seçimlere 48 saat kala Diyarbakır'da yaşadık. Ambulans! Havalo! Ambulans! Havalo! Müzik yapın! Müzik yapın! Ambulans! Ambulans! Havalo! Ambulans! Havalo! Ambulans!

Birileri bu seçimin yapılmasını istemiyor gibiydi. İktidar yetkililerine göre ise seçime 48 saat kala Diyarbakır'da patlatılan bombanın amacı HDP'yi mağdur göstererek HDP'nin oylarını arttırmaktı. Öyle ya da böyle kim haklı bilmiyorum ama birileri seçimleri manipüle etmek istemişti. Dediğim gibi muhalif kesimlerde AKP iktidarına dönük güven sıfıra inmişti.

Erdoğan, milyonlarca insanın gözyaşı döktüğü Berkin Elvan'ın annesini o seçim sürecinde yuhalatabilmişti. Milyonlarca insan için Erdoğan, halkın bir kısmını sevmeyen, halkın bir kısmından nefret eden bir figüre dönüşmüştü. Annesi diyor ki, evladımın katili başbakan diyor. Ben evlada sevgiyi muhabbeti bilirim ama Sizin evladınızın mezarına karanfil ve demir birliği atışınızı pek anlamadım. O demir birliği acaba niçin atıyorsun evladının mezarına? Neyin mesajını veriyorsun?

Berkin Elvan'ın annesi Gülsüm Elvan böylece binlerce kişi tarafından yuhalandı. Öyle sanıyorum pek çoğumuz için film bu anlarda koptu. Artık geri dönülmez biçimde duygusal anlamda iktidar tabanıyla bir uyumsuzluk oluşmaya başladı. Bir başka ifadeyle araya kan girdi. 7 Haziran gecesi anlaşıldı ki AKP'nin 13 yıldır süren tek başına iktidarı artık bitmişti. Artık kutuplaşan Türkiye bir yolunu bulup uzlaşmak zorundaydı.

MHP lideri Devlet Bahçeli daha seçim akşamı koalisyonda yer almayacağını açıkladı. Çözüm süreci varsa biz yokuz dedi. AKP için iki alternatif kalıyordu. Ya EDP'yle koalisyon ya da CHP'yle koalisyon. Her ikisi de olmazsa yeniden seçim. Çözüm süreci AKP oylarında erimeye neden olmuştu.

Hele ki koalisyon, HDP'yi iktidar ortağı yapmak alınacak risk değildi. CHP'yle yapılacak bir koalisyon da AKP'nin siyasetini kurduğu CHP karşıtı zemini çürütüyordu. Koalisyon görüşmeleri dostlar alışverişte görsün süreciydi. Erdoğan'ın yeniden seçime gitmek istediği ortadaydı. Öte yandan, AKP'nin olmadığı koalisyon seçenekleri daha seçim gecesi konuşulmaya başlamıştı. CHP-MHP koalisyonuna HDP dışarıdan destek verir miydi? Her ihtimal masadaydı.

Fakat yeniden seçimde ne değişecekti? 7 Haziran'da kararını veren halk ne olacaktı da 1 Kasım'da kararını değiştirecekti? Bu kararın değişmesi için toplumtal dokumuza zarar veren daha önce sınanmadığımız türden bir krizle karşı karşıya kalmalıydık. Bu esnada 17 Temmuz 2015'te, yani seçimden bir ay kadar sonra Dolmabahçe Mütabakatı'nın tanımadığını duyurdu Erdoğan.

1 Kasım'a giderken Erdoğan'ın yapacağı değişiklik ortadaydı. Çözüm masasını dağıtmak ve seçime bir de böyle gitmek. Peki nasıl dağılacaktı? Ortada henüz kanlı eylemler yoktu ama Erdoğan'ın niyetinin masayı dağıtmak yönünde olduğu açıktı. Öte yandan Türkiye'nin Suriye sınırında IŞİD giderek güç kazanıyor, bölgede PYD ile kanlı çatışmalara giriyordu.

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu üyeleri 19-24 Temmuz arasında IŞİD'in Kobane kuşatması sırasında yıkılan evleri onarmak için bir kampanya düzenlemiş bu kapsamda 20 Temmuz'da Urfa'nın Suruç ilçesinde toplanmıştı. Sosyalist gençler öğlen saatlerinde bir canlı bombanın hedefi oldu. Patlamada canlı bomba dahil 34 kişi yaşamını yitirdi. Şiddet sarmalı Suruç katliamıyla başladı ve bu sarmal 1,5 yıl boyunca artarak devam etti.

Sayın seyirciler, Türkiye bugün korkunç bir patlamayla sarsıldı. Şanlıurfa'nın Suru Çinçesi'nden Kobani'ye gitmek isteyen yaklaşık 300 kişilik bir gruba yönelik intihar saldırısı düzenlendi. Saldırıda 30 kişi öldü, 100'e yakın kişi de yaralandı. Öyle ya da böyle, 2013'ten beri süren çözüm süreci boyunca Türkiye şehit haberi almamaya alışmıştı. Suruç katliamından sadece iki gün sonra son derece şüpheli bir eylem gerçekleşti. HDP yöneticileri PKK'nın yapmadığını, olayın araştırılması gerektiğini iddia ederken PKK eylemi sahipleniyordu. Şanlıurfa valisi İzzettin Küçük, 22 Temmuz 2015'te iki bekar polisin kaldığı evde öldürüldüğünü duyurdu.

Çözüm süreci artık herkes tarafından anlaşılacak biçimde fiilen bitmişti. Sadece bittiğini duyurmak kalmıştı. Az önce Vali İzzettin Küçük olay yerine hareket etmek üzere makamından çıktığı sırada ayaküstü de olsa çok kısa bir görüşme fırsatı bulduk. Vali Küçük, iki bekar polisin ikamet ettikleri evde ölü olarak bulunduğunu söyledi.

Çözüm süreci bittikten sonra kanlı bir savaşın başlayacağını tahmin etmek zor değildi. 7 Haziran'da seçimlerden sonra AKP'nin tek başına iktidarı sona ermiş, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu koalisyon görüşmelerine başlamıştı. Seçimlerden 53 gün sonra Suruç katliamı, 55 gün sonra Ceylan Pılar saldırısı yaşanmıştı. 3 ay geçmemişti ki Erdoğan'dan tarih açıklama geldi. Çözüm süreci artık buzdolabındaydı. Çözüm sürecini hiçbir zaman terörü şımartma, teröre alan açma süreci olarak düşünmedim. Ama bunlar ne yazık ki çözüm sürecini falan anlamadılar. Öyleyse şu anda bu buzdolabında.

çözüm sürecinin sona ermesiyle yeniden ölüm haberleri gelmeye başladı. 10 Ağustos'ta Demokratik Bölgeler Partisi tarihi bir hata yaparak öz yönetim ilan etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu açıklamayı kimler yapıyorsa ağır bir bedel öderler dedi. Kısa bir süre içinde 4 il ve 15 ilçede öz yönetim ilan edildi. Hendek savaşları böylece başladı.

Neredeyse her gün şehit haberleri geliyor, güneydoğuda şehir merkezlerinde kanlı çatışmalar yaşanıyordu. Bu atmosferde HDP halk nezdinde radikalleşiyor, taban desteği azalıyordu. Sadece batıda değil, güneydoğuda da hendek savaşlarına halk desteği son derece azdı. Kürtler de barışın tadına bakmış ve PKK'nın savaşı şehir merkezine taşıma tavrına Kürtler de karşı çıkmıştı. Tüm Türkiye, PKK karşıtı bir hatta konsolde olurken, kent merkezlerinde de birbiri ardına patlayan bombalar endişe iklimini panik seviyesine yükseltiyordu.

Güven Park ve Ankara Gar katliamlarında önce PKK, sonra IŞİD başkenti kana buladı. Emek ve Demokrasi güçlerinin barış mitingine dönük Ankara Gar katliamı, tarihimizin en kanlı terör saldırısı olarak kayıtlara geçti. Ankara Gar katliamından sonra Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından yapılan ilk açıklamalar son derece ciddiyetsizdi. Davutoğlu, Ankara Gar'ındaki saldırıda failin IŞİD ve PKK olduğunu söylüyordu. Davutoğlu'na göre birbiriyle kanlı bıçaklı olan bu iki örgüt,

Ankara'da beraber bu saldırıyı düzenlemişti. Bu saldırının soruşturmasını derinleştirdikçe özellikle Twitter hesapları ve verilen bazı IP adreslerinden hareketle ulaştığımız sonuçlarla da görüyoruz ki bu saldırılarda hem DİAŞ hem PKK Bu açıklamalardaki ciddiyetsizlik muhalif kesimlerdeki kuşkuyu daha da arttırdı. Acaba siyasal iktidar seçimleri kazanmak adına bu süreci kendisi mi ateşliyordu? Terör saldırılarına yol mu veriyordu? 1 Kasım seçimlerine çıkan sonuçlar bu teze dayanak oluşturdu.

7 Haziran'da %40.8 olan AKP'nin oy oranı, 5 ay sonra 9 puan artışla %49.5'e yükselmişti. AKP yeniden tek başına iktidardı. Kan musluğu bir kez açılınca, bu musluğu kapatmak zordur. Şiddet sarmalı 2016'nın sonuna kadar devam etti. 15 Temmuz 2016'da yaşanan darbe girişimi, herhangi bir halkın sağlıklı atlatabileceği bir şok değildi. Ama bombalar bir türlü dinmiyordu. 10 Aralık 2016'da Beşiktaş maçından çıkan kalabalığı bekleyen polis ekiplerine bir canlı bomba saldırısında 48 kişi can verdi. Terör saldırılarının finalini yılbaşını kutlarken yaşadık. Reyna'ya dalan silahlı bir IŞİD militanı kulüpteki 39 kişiyi katletti. İzninizle burada bölüme kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde günümüze daha yakın bir tarihe doğru ilerleyeceğiz.

Bu şiddet saldırıları ne zaman duracaktı ve nasıl duracaktı? Sorumluluk parlamenter sisteme yüklendi. Çift başlılık olduğu için şiddet sarmalından çıkılamıyordu. Böylece 16 Nisan 2017'de başkanlık referandumu yapıldı ve Türkiye'nin siyasi rejimi değiştirildi. Bu tarihten itibaren sivillere dönük travmatik terör saldırılarıyla karşılaşmadık. Ta ki 13 Kasım 2022'ye kadar.

Evet, İstanbul Beyoğlu'nda bir son dakika gelişmesi var. Hemen ekranlarınıza getiriyoruz. İstanbul Caddesi girişinde bir patlama oldu. 11 yaralı var. Patlamanın ardına henüz bir hafta geçmedi ve kafamızda çok fazla soru işareti var. Bu soru işaretlerini sizlere sunacağız fakat önce hakikati tespit ederek başlayalım.

Taksim'de 6 kişinin hayatını kaybettiği patlamayı ilk duyduğumuzda aklınıza 7 Haziran'da başlayan kanlı sürecin geldiğine eminim. Yine seçimler yaklaşıyordu ve yine kanlı bir sürece mi sürükleniyorduk? Bu reaksiyonumuz bizlere toplumsal bir hakikati gösteriyor. 1,5 yıllık şiddet sarmalını unutmamışız.

Bu travmamız hala canlı. Mesela, 1 Mayıs 1977'de başlayan ve 12 Eylül'e kadar devam eden şiddet sarmalı, hafızalarımızda canlı değil. Yani şunu demeye çalışıyorum, eğer 2015-2017 arasındaki şiddet sarmalını yaşamasaydık, 13 Kasım'daki Taksim saldırısına, aa, aynı 1977-80 arasındaki gibi demezdik. O süreci geride bıraktık.

Ama 2015 hala aklımızda. Ne zaman unutacağımız da meçhul. Muhtemelen o süreci yaşayanların çoğu öldükten sonra çocuklarımız, torunlarımız unutacak 2015'i. Hayatımız boyunca hatırlayacağız. Yaşadığımız sürece hafızamızda kalacak. İlk hakikat bu. İkinci hakikat ne? O da şu. Hükümete, daha doğrusu AKP iktidarına ve Erdoğan'a duyulan güven, muhalif kesimlerde toplumsal bir krizin nesnel şartlarını oluşturacak kadar az.

bir sosyolojik deneyde gibiyiz. Muhalif halk kesimleri iktidarın yeniden ve bilinçli olarak ülkeyi bir şiddet sarmalına sokabileceğini düşünüyor. Tekraren söylüyorum, temel görevi adaleti ve güvenliği sağlamak olan hükümetin terör saldırılarına yol verdiğini düşünebiliyor muhalif kamuoyu ve bu düşüncenin rasyonel dayanakları var. Şiddet sarmalına sokulunca bu ülkenin mevcut iktidarın arkasına sığındığını yaşayarak gözledik. İkinci ve bence en önemli hakikat de bu. Milyonlarca insanın aklına siyasal iktidarın bir terör faaliyetine yol verdiği gelebiliyor. O kadar ki iktidar temsilcilerinden yapılan ilk açıklamalar da büyük oranda sorumlu biz değiliz minvalinde gerçekleşiyor, savunmada olan açıklamalar yapıyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan, istiklaldeki terör saldırısına ilişkin, seçimle bağlantılı iddialarına tepki gösterdiği seçimlerle bağlantılıdır gibi bir ifade de terör örgütünün yaymaya çalıştığı korku senaryosunun bir parçası dedi.

sadece Erdoğan değil, Bahçeli de benzer minvalde açıklamalar yaptı. İstiklal Caddesi saldırısını yaklaşan seçimler sebebiyle, iktidarın yaptırdığını söyleyenler, bunu yazıp çizenler, sadece namussuz değil, aynı zamanda aramızda dolaşan casuslardır. Bu sapık iddia ve iftirayı, Diline dolayanların, Türkiye diye bir ülkesi, Türk milleti ismiyle bir milleti olamaz, olamayacaktır. Durumun tuhaflığını vurgulamak için bir örnek vereyim. Mesela, Fransa'da bir terör saldırısı olduğunu hayal edelim. Macron, ilk açıklamasında, bu saldırıyı ben yapmadım mealinde bir açıklama yapıyor. Ya da şöyle, benim yaptığımı düşünenler hainlik içindedir, diyor.

Bu tuhaflığı anlatabildim umarım. İlk iki hakikat toplumsaldı. Bir diğer hakikat ise saldırının ardından iktidar cephesindeki ikircikli tutum. Burada iktidar cephesi ifadesini iki anlamda kullanıyorum. Birinci anlamı AKP-MHP koalisyonu. İkinci anlamı ise muhafazakar, milliyetçi, ulusalcı ittifakın içindeki çatlak.

O halde bu bölümün ikinci kısmına geçelim. Patlavanın zamanına. Hangi dönemin tam ortasında olduğuna. Bilmiyorum takip edebildiniz mi ama Erdoğan, Kürt Zorlu bağlamında bir normalleşme çizgisi takip ediyor. Aysel Tuğlu'nun hastalığı nedeniyle tahliye edilmesi, bu normalleşme adımlarının ilkiydi. Altını çiziyorum, normal olana dönmekten bahsediyorum. Yoksa HDP'ye ilave bir alan açma, yeni bir çözüm süreci vesaire yok. Normal olana dönme.

Elbette sadece Aysel Tuğlu'nun tahliyesiyle bu sonucu çıkaramayız. Anayasa görüşmeleri çerçevesinde AKP'nin HDP'yi ziyaret etmesi de bir başlıktı. Bu da çok tartışıldı. Nitekim Devlet Bahçeli bile AKP'nin HDP ziyaretini olumlu karşıladı. Ardından Selahattin Demirtaş'ın babasının kalp krizi geçirmesi üzerine Demirtaş'ın özel uçakla babasını Diyarbakır'da ziyaret etmesine izin verilmesi olayı var.

Tam bunlar konuşulurken, hatta muhalif milliyetçi çevrelerde yeni bir çözüm süreci mi oluyor acaba tartışmaları sürerken bu bombanın zamanını tartışmak gerekir. Mecliste de Adalet Bakanlığı hakkındaki bütçe görüşmelerinde HDP'li Garo Paylon bu sürece atıf yapıyor. Sayın Bakan biliyorsunuz yıllardır çözüm süreci bitti. 2015 seçim dönemlerinde pek çok provokasyonlar yaşandı. Yedi yıldır partimize karşı ve seçmenlerimize karşı onolmaz baskılar, zulümler var. Şimdi bu politika devam ediyordu. Bir ay önce politikada belli yumuşama adımları gördük.

Nedir efendim? İşte Sayın Aysel Toluk hakkı çerçevesinde bakın hak dışı değil Zaten Zihinsel yeteneklerini kaybetmiş durumda olan bir kişinin Tutupsuz yargılanması gerekir, serbest bırakılması gerekir. Bu hak teslim edilmiş. Bunun yanında AKP heyeti sizin içinde olduğunuz bir heyet HDP'yi ziyaret etmiş, siyasette acaba bir yumuşamama olacak havası oluşmuş. Selahattin Demirtaş yine hakkı çerçevesinde bakın diyorum. Yani hak dışında bir olay yok. Hakkı çerçevesinde

Babası kalp gözü geçirmiş, ziyaret etmiş. Bu HDP'nin ziyaretini MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli, ya olumlu bir adımdır demiş. Ya siyasette de acaba bir normalleşme mi oluyor? Ya normal olan adımlar mı atılıyor? Partilerin birbiriyle konuşması üzerine belli adımlar mı atılıyor diye belli bir izlenim var. Tam bu izlenimlerin olduğu anda İstiklal Caddesi'nde bir bomba patlatılıyor.

Arkadaşlar, bakın hepimiz akıllı olmalıyız. Aklımızı önümüze koymalıyız. Elbette duygularımız da var. Hepimiz yaralandık, kırıldık. Ama şimdi aklımızı önümüze koyma zamanı. Gerçekten de bu alanda AKP'nin son 7 yıllık siyasetinde bir manevra yaşandığını gözlüyoruz. O halde bu manevradan rahatsız olan özneler, İstiklal Caddesi'ndeki bombanın olağan şüphelisi haline gelebilir. Bu noktada iki şüpheli var karşımızda. Birincisi PKK. Her ne kadar patlamayı sahiplenmeseler de, sivil siyasetle, özellikle Demirtaş'la gerilimli bir ilişkilerin olduğunu biliyoruz. Silahların konuşması, sivil siyasetin inisiyatif anını daraltıyor. İkincisi ise, iktidar içi güç mücadeleleri içindeki kirli yapılar devreye girmiş olabilir. Bu kirli yapılar kimdir bilmiyoruz.

böyle bir terör saldırısını doğrudan organize etmeseler bile, daha önce Ankara Gar Katliamı'nda gördüğümüz biçimiyle istihbarat olmasına rağmen engellememe gibi, yol verme diyelim hadi buna, engellememe gibi bir tutum takip etmiş olabilirler. Nitekim Ankara Gar Katliamı'ndan sonra Davutoğlu'ndan IŞİD'le PKK beraber yaptığı mealinde ciddiyetsiz açıklamalar geldiyse, bugün de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu benzer ciddiyetsizlikte açıklamalar yapıyor. Soylu ilk açıklamasında ABD'yi işaret etti. Hatta ABD'den gelen taziyeyi samimiyetsiz bulduğunu, kabul etmediklerini söyledi. Biz bize verilen mesajı biliyoruz. Bize verilen mesajı aldık ve bize verilen mesajın ne olduğunu da biliyoruz. Tekrar ifade ediyorum altını çizerek. Amerikan Büyükelçiliğin taziyeye dilemesini kabul etmiyoruz, reddediyoruz. ve Kobani'yi terör bölgelerini besleyen ve oradan Türkiye'nin huzurunu bozmaya çalışan bu anlayışa kendi senatolarından para gönderen bir devletle biz müttefikliğimiz elbette ki tartışılmalıdır. Bu kadar açık ve net. Hükümet adına konuşuyor gibiydi Soylu. Kabul etmiyoruz diyordu. Kabul etmiyorum değil. Nitekim Soylu'yu boşa düşüren açıklama Erdoğan'dan geldi.

Erdoğan hem Bali'deki G20 zirvesinde Biden'ın taziyelerini kabul etti, hem de Twitter üzerinden ABD'nin de dahil olduğu taziye dileklerine teşekkür etti. Bu ikircikli durum, yani Süleyman Soylu'nun mesajı aldık, ABD'nin taziyesini kabul etmiyoruz tavrı, buna karşın Erdoğan'ın tam tersi istikamette ilerlemesi, iktidar içinde bir çatallanmanın en temel işareti. Bu bağlamda son süreçte yaşanan gerek Aysel Tuluğ'un tahliyesi, gerek AKP'nin HDP'ye ziyareti, gerek Demirtaş'ın Diyarbakır'a özel uçakla götürülmesi olaylarından rahatsız olan bir klik'in varlığı da muhtemel. Bu klik, Taksim patlaması nedeniyle bu normalleşme sürecini baltalamak istiyor olabilir. Ama kabul edelim buzlu camın arkasında görünüyor, net şekilde resmedemiyoruz maalesef.

Buna karşın Erdoğan, 17 Kasım'da normalleşmeye delalet eden bir başka açıklamayı Ahmet Kaya üzerinden yaptı. G20 dönüşü, uçakta gazetecilere konuşan Erdoğan, Ahmet Kaya'nın mezarını Türkiye'ye getirmekten bahsetti. Şöyle diyor Erdoğan. Bizim nakli kubur teklifimiz hala masadadır. Bu teklifin değerlendirilmesiyle buna göre bir adım atılabilir. Çünkü bu topraklar onun toprağıdır. Yeter ki aile bu konuda kararını versin ve adımı da ona göre atarız. Bayram değil, seyran değil. Ahmet Kaya nereden aklına geldi? Tamam ölüm yıldönümüydü ama ilginç bir çıkış.

Taksim saldırısının ardından 4 gün geçtikten sonra ne beklersiniz? Çok ama çok sert bir anti-PKK propagandası. HDP üzerinden yapılan siyasetin derinleştirilmesi, teröre lanet mitingleri, HDP binaların taşlanması, yakılması vs. vs. Yani son 7 yıllık politik hattan beklediğimiz buydu. Bunun üzerinden altılı masayı sıkıştırmak falan. Hatta sadece öngörü bu, Süleyman Soylu olsa böyle yapardı mesela.

Fakat Erdoğan, Taksim saldırısının ardından dört gün sonra Ahmet Kaya'nın mezarını Türkiye'ye getirmekten bahsediyor. Öte yandan milliyetçi partilerde bile saldırının ardından bir anti-PKK, anti-HDP dilinin yoğunlaştığını göremiyoruz. Millet yutmuyor bunları deyip geçmeyin. Evet o da var da, yutturma gibi bir çaba da yok.

Yani iktidar cephesinde bu saldırı bağlamında bir kampanya yüremiyor. Belli ki kirli bir yapı bir provokasyona girişti fakat son derece acemice kotarıldığı için provokasyon başarıya ulaşmadı. Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ'ı ele alalım. Böyle bir saldırının ardından PKK karşıt dilini yoğunlaştırması beklenirdi. Hatta son normalleşme adımlarına dönük eleştirel yaklaşabilirdi.

siz bu teröristlerle yeniden çözüm masası kurmak istiyorsunuz diyerek taarruz edebilirdi. Ama Özdağ böyle yapmadı. 7 Haziran 1 Kasım'ı hatırlatan açıklamalar yaptı ve Erdoğan'a değil, altılı masanın öznesi Davutoğlu'na yüklendi durdu. Mevcut yapının yani hükümetin Haziran Kasım 2015'te Türkiye'de terörü nasıl kullandığını gayet etkili bir şekilde seçim sonuçlarını etkilemek için biliyor. Ve yine seçimler yaklaşırken Türkiye'nin bir Haziran Kasım 2015 yaşamasına izin vermeyeceğiz. Bunu daha önce kamuoyunun önünde söyledim. Bakın Ahmet Davutoğlu korkma artık ya. Ahmet gerçekten korkma. Anlat şu Haziran Kasım arasında ne olduğunu anlat.

Erdoğan, HDP ile normalleşme patikasına girdiğini hissettirirken, HDP düşmanlığıyla sivrilen bir partiyi de boşa düşürdü. Asıl onlar terörist sevici, asıl yerli ve milli biziz şeklinde yapılan iyi parti siyaseti, Devlet Bahçeli'nin bile HDP ziyaretinin normal karşılamasıyla boşa düşmüştü. Şunun altını çizelim. Türkiye'nin müesses nizamı ya da farklı ifadeyle Muhafazakar Milliyetçi Ulusalcı İttifak, Türkiye'de yerli ve milli olmanın çerçevesini çizebilme kudretine sahip. Bu ittifakın dışında kalan her parti, asıl yerli ve milli olan biziz rekabetine girerse kaybediyor.

Son örneği İyi Parti oldu. İyi Parti, milliyetçi olduğunu kanıtlama hevesiyle, HDP karşıtı dili benimsedikçe, Altılı Masa'nın huysuz partisine dönüşüyor. Bunun ardından Erdoğan, İyi Parti'ye dönük ilginç bir teklif de getirdi. Masadan ayrıl dedi Erdoğan, madem sürüden ayrıldın, madem yerli ve milli olmak istiyorsun, gel bu tarafa. Orada olmaz.

Burada özellikle muhalefetin içinde CHP'yi bir kenara koyalım. Altılı masanın hepsini söylememe gerek yok ama İyi Parti'nin bunlarla aynı çizgiye düşmesi tabii düşündürücü. Onlar niye bunlarla aynı masaya düşüyor veyahut aynı konuma geliyor bu tabii düşündürücüdür. Hele hele böyle bir dönemde. Temenni ederiz ki bunlar da bir dönüşüm yapmak suretiyle gerek bu masayı terk etmek gerekse milli ve yerli bir duruş sergilemek üzere konumunu yeniden gözden geçirir.

Bir patlama. 7 Haziran 1 Kasım arası süreçten bambaşka bir dönemde yaşandı. Bize de 3 hakikati resmetti bu patlama. 1. Toplumsal travmalarımız hala canlı. 2. Muhalif kesimlerle iktidar arasındaki ilişki tümüyle kopuk.

Muhalif milyonlar, iktidardan her türlü kötülüğü bekliyorlar. 3. HDP ile normalleşerek, Kürt seçmeni kararsız bırakmaya dönük politika, devlet içindeki klikleri görünür kılıyor. Bu klikler, kirli provokasyonlara zemin hazırlayabiliyor. Diyelim ve bitirelim. Sert bir süreç bizleri bekliyor. Tren Topi'yi Podbe Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar hem asabınızı hem bedeninizi diri tutmanızı dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)