Podcast

193: Marmara Depremi Bugün Olsa? (Konuk: Turan Hançerli)

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Tüm Türkiye'de ilk defa bu akşam 18:57'de deprem tatbikatı yapılacak. 23 yıl önceki Düzce depremiyle aynı saatte. Konuğumuz Avcılar Belediye Başkanı Turan Hançerli'yle Marmara Depremi bugün olsa ne olurdu sorusunu konuştuk. Kendisi "çözüm var" diyenlerden.




Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.986 kelime · ~20 dk okuma

Bugün 12 Kasım 2022. Bundan 23 yıl önce bugün saatler 18.57'yi gösterdiğinde Marmara, merkez üstü düzce olan 7.2 şiddetinde bir depremle 30 saniye boyunca sallandı. 845 kişi göçük altında kalarak can verdi. 10 bine yakın insanımız da yaralandı. Halbuki en kötüsü geride kaldı zannediyorduk.

Daha üç ay önce, bu sefer yine Marmara'da 7.4'lük Gölcük depreminin travmasını daha atlatamamıştık. Düze depremi olduğunda daha Gölcük depreminin ölülerini saymayı bitirememiştik bile. Gerçek sayıyı 11 yıl sonra, 2010'da öğrenebilecektik. İki büyük deprem arda arda. Bu toplumun tüm patolojik huylarının perde arkasında izi olan bir travma. Ve bu travma bize şunu hatırlattı. Düzya ve Gölcük depremi bir provaydı. Yedinin üzerinde bir şiddetli deprem de kilometre kareye 3 bin insanın düştüğü İstanbul'da yaşanacaktı. İstanbul için zaman daralıyordu. 3 ayda 19 bin insanın feci şekilde can verdiği ve ard arda yaşanan iki facianın ardından bu topluma çok daha büyük bir facianın kapıda olduğu söyleniyordu.

Böyle anlarda paniğimizi dizginleyen, bizlere güven telkin eden bir sese hepimiz sarıldık. Depremin büyüklüğü ne olursa olsun muhtemel bir depremden, yani İstanbul depreminin en az asırla atlatmamız mümkün. Bu sesin sahibini hatırladınız mı? Bence doğru bildiniz. Ahmet Mete Işık Ara. Kandiller Hasathanesinin müdürü olarak hocaların hocası pozisyonunda hayatımıza girdik Işık Ara.

Transkriptin tamamını oku

Bu toplumun neredeyse tüm renklerinin üzerinde uzlaştığı belki de sol isimli ışık ara hoca. Ve şunu diyordu. İstanbul depremine en az hasarlı atlatmamız mümkün. Bugün 12 Kasım 2022. Bugün saatler 18.57'yi gösterdiğinde İçişleri Bakanlığı ülke çapında bir tatbikat düzenleyecek.

3 aşamayı tatbik edeceğiz. Önce depremanını yaşayacağız. Sonra oturduğumuz yere kapanıp, Cen'in pozisyonuna geçerek bir yere tutunacağız. Sonra evlerimizi boşaltacağız. 1999'dan 23 yıl sonra. Sanki her şey bu kadar kolay olacakmış gibi yapacağız.

Bu anlamda son 20 yılımızı heba eden iktidar bir şey yapmış gibi yapacak. Çöküp kapanacağız, bir yere tutunacağız, evimizi boşaltacağız. Peki sonra? Sonra ne olacak? Marmara depremi diye hayal ettiğimiz şey sizce 40 saniye mi sürecek? Hayır. Haftalarca, aylarca fiziki etkileri, yıllarca psikolojik etkilerini hissedeceğiz. Depremden sonra ne yaşayacağız sorusunu İstanbul Avcılar Belediye Başkanı Sayın Tuğran Ançerli ile konuştuk. Hançerli bizi Firuzköy kent evinde ağırladı. Bu bölümün konusu ülkemizin en önemli ulusal güvenlik risklerinde başı çeken Marmara depremi olacak. Girişi uzattım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Allah! Allah! Apartman gitti! Allah! Apartman gitti ya! Çıkın ya! Çıkın! Çıkın! Çıkın! Çıkın! Yıkıldı! An itibariyle!

Marmara depremini hiç hayal ettiniz mi? Eviniz yıkılır mı? Belli de olmaz. Yıkılırken ne yaparım diye düşündünüz mü? Nerede durmak en iyisi acaba? Masanın altına mı saklaralım? Yatağın yanına mı çekilelim? Yoksa dışarı çıkmaya mı çalışalım? Camlardan uzak dur diyorlar. Patlıyormuş deniyor. Ya şimdi insan böyle bir şeyi hayatında kaç kez yaşar ki? Sadece hayal edebiliriz. Büyük bir facia.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 1 Kasım 2022'de 12 Kasım'da bir deprem tatbikatı yapılacağını söyledi. Düzce depreminin 23. yıl döneminde, aynı saat ve aynı dakikada yani 18.57'de bir deprem tatbikatı yapılacaktı.

1857'de bir tatbikatımız var. Çök, kapan, tutun. Çok basit bir tatbikat. Yani bir deprem olduğu zaman birinci yapmamız gereken hareket. Çökeceğiz. Bir sandalyenin veya bir masanın yanına başımızı kapatacağız ve tutunacağız. Depremin geçmesini bekleyeceğiz. Bu tatbikatta, literatürde çök, kapan, tutun tatbikatı deniyor. 1999'da 10 yaşında bir çocuktum ben. 2015'e dek bu devletin okullarında eğitim gördüm. Kabaca 16 yıl. Depremden sonra toplam 23 yıldır da bu ülkede yaşıyorum.

Ben literatürde çök kapan tutun adında bir deprem tatbikatı türü duymadım. Yanlış anlamayın kinayeli konuşmuyorum yani yok öyle bir tatbikat dediğim yok. Böyle bir tatbikat türü var. Var da bana hiç öğretmediler. 2000-2001 yılında Gölcük ve Düzey depremlerinden hemen sonra hayal meyal bir şeyler hatırlıyorum. Okulu 2-3 kez boşalttıran tatbikat deneyimlerimiz oldu. Fakat onun da üzerinden en az 20 sene geçti.

Hiçbir tatbikata maruz kalmadım. Son derece konforlu bir 20 yıl geçirdim ben. Son 20 yıldır biz ne halt yiyeceğiz bu Marmara depreminde diye düşündüm durdum da bana özel olarak düşündürten bir kamu yönetimi olmadı. Size öğrettiler mi bu çök-kapan tutum tatbikatını? Öğrettilerse nerede öğrettiler? Ulusal çapta hiç böyle bir şey olmamış zaten. 23 yıl sonra ilk kez oluyormuş. İlk kez.

12 Kasım, düzce depreminin 1857 yıl dönemi. Ve bütün ülkemizde ilk kez, Japonya'da yıllardan beri yapıldığı gibi, ilk kez bir ülke tatbikatı yapılacak. 1857'de. İlk kez bu çalışmayı imza atan Süleyman Soylu'yu tebrik etmek gerekir. Geç olsun güç olmasın.

Ben bu ilk kez ifadesini duyunca biraz rahatladım açıkçası. Ne ortaokul, ne lise, ne üniversite, ne askerlik. Kamuoyuyla doğrudan bağ kurduğum hiçbir platformda ben çök, kapan, tutun diye bir tatbikat yapıldığını duymadım. Bana da yapılmadı. Buna rağmen herkesin bildiği bir şeyde ben mi açıkta kaldım diye endişeliydim. Herkes biliyor da ben mi bilmiyorum. Meğer Japonya'da her yıl yapılan şey bizde ilk kez yapılıyormuş zaten.

Bu nedenle, affedersiniz mallık bende değilmiş diye biraz rahatladım. Zaten bizde de ilk kez yapılıyormuş. Ne yapmamız gerekiyor diye biraz kurcaladım. Yapmamız gereken şeye ilişkin bir de eğitim içeriği yayınlanmış. Lütfen dikkatle dinleyin çünkü deprem anında bu eğitim içeriğinde anlatılanları yapmalıyız. Öncelikle sakin olun ve telaşa kapılmayın.

Pencerelerden ve size zarar verebilecek eşyalardan uzak, güvenli bir yerde sağlam bir nesnenin yanına çök, kapağın tutun hareketlerini yapın. Başınızı ve boynunuzu korumaya almak için ellerinizle başınızı ve ensenizi kapatın. Kesinlikle balkon, merdiven ve asansörlerden uzak durun. Sarsıntı bitmeden kesinlikle dışarıya çıkmayın. Çünkü deprem sırasında en fazla yaralanmaların ve ölümlerin yaşandığı anlar binadan dışarıya çıkış esnasında gerçekleşir. Her şey günlük gülistanlık değil mi? Ya sonra? Sonra ne olacak? Deprem bitiyor ve sonra evimize dönüp Instagram'a mı giriyoruz? Sonrasını bizlere Avcılar Belediye Başkanı Tuğran Ançar ile anlattı. Tabii bunlar tamamen varyasyon ve yapılan konuşmalar, değerlendirmeler, iyi niyetli değerlendirmeler.

İstanbul için 50 bin binanın yıkılması bekleniyor. Yani 50 bin binada 100-200 bin insanın yaşamını kaybetmesi konuşulabilir. Şakaya gelmeyen bir facia yani. 50 bin binanın yıkılması bekleniyor. 100-200 bin insanın... Ya akla ziyan. 100-200 bin insanın yaşaması, kaybetmesi konuşuluyor. Tuhaf şekilde aklıma ilk ölenler geldi benim. Bir anda 100-200 bin insan nasıl gömülecekti?

Bu hizmetlerin kapasitesi yeterli miydi? Bence yeterli değiliz. Yeterli değiliz, yeterli olma ihtimalimiz de yok. Bunu vurguluyorum çünkü önemli, yeterli değiliz. Belli hizmetler merkezileşmiş olması nedeniyle bazı hizmetleri de kamu kurumlarının sunma kapasitesi olmayabilir. Mesela mezarlıklar müdürlüğümüz belli yerlerde var.

Bu kadar büyük bir yıkımda mezarlıklar müdürlüğünün ulaşamayacağı bir sürü ilçe olacaktır. Tabi afet durumlarında, savaş durumlarında olağanüstü kurallar uygulanıyor. Ve mezar eşimi bizde özeldir, insanlar yapar. Toplu mezar diye bir şey olmaz. Ama Covid'de gördük, mezarlar bir bölge mezarlık diye ayrıldı, iş makinelere gitti.

kazdı, tören bile yapılmadan cenazeler defnedildi. Belli böyle şeyler uygulanacaktır. Yani bizim kültürümüze, değerlerimize, inançlarımıza uyumlu olmayan şeyler olabilir. Niye olabilir? Çünkü çaresizlikten olur. Başka çare olmadığından olur ve doğa kuralları sizin hesaplarınızı beklemez ki.

beklemez, yapmak durumundasınız. Yani eğer belli bir süre uygun koşullarda cenazeyi bekletmezsen, uygun koşulla değilse artık çevreye de zarar vermeye, koku vermeye ve başka sıkıntılar yaratmaya başlar, sorunların artmasına vesile olur. Bu kapsamda şunu söylüyorum, kış ayı ise eğer depremde ölmemiş birçok insanın soğuktan ölme riski çok yüksek. Yaz ayı ise eğer deprem nedeniyle ölmeyen, yıkıntı nedeniyle ölmeyen insanlarımızın, önemli bir sayıda insanımızın salgın hastalık nedeniyle ölme ihtimali yüksek. Rijen ve virüs ve bakterilerin üremesi yazın mümkün. Bir sürü o bölgede sorun olacak ve insanlar bulundukları yerleri terk etmeyecekler, edemeyecekler. Tuğran Bey bir kamu yöneticisinin sorumluluğuyla cevapladı bu soruyu.

Ben de sizin duygunuzu sömürmek istemiyorum. Yani neler yaşanacağını, o 100.000-200.000 insanın nasıl defnedileceğini özel özel anlatmak istemiyorum. Ama özetle toplu mezarlarımızın olacağı bir faciadan bahsediyoruz Marmara Depremi derken. Ben Şişli'de, yani Avrupa yakasında oturuyorum. Böyle bir anda arabaya atlarız, Edirne'ye gideriz eşinme diye düşündüm. Bunu da sordum. Gidebilir misiniz acaba? Acaba yollar, köprüler? Bulunduğunuz yerdeki arabanızı, eviniz yıkılmadı ama arabanızı uygun bir yol bulup kapalı olmayan yollara çıkarabilir misiniz acaba? Emin değilim. Yani bir sokakta kendi otoparkınıza park ettiniz ve eviniz duruyor. Çok da güvenli, sağ ol. Sokağın bir başında bir bina yıkıldı, yolu kapattı. Diğer başında başka bir bina yıkıldı, yolu kapattı. Arabanız artık

Gidemez. Tuğran Bey haksız değil. Hatırladınız mı? Sadece 3 yıl önce 2019'da 26 Eylül günü yaşanan Silivri depreminde neler yaşamıştık? O deprem sadece 5.8 şiddetindeydi. Marmara depremi için konuşulan rakamlar 6.5'dan başlıyor.

Şimdi 5.8 ile 6.5'u kıyaslarken lütfen hata yapmayın. Küsürat fark varmış, hemen hemen aynıymış diye düşünmeyin lütfen. Bu yanıltıcı olabilir. Yani bu Richter ölçüleri düşündüğümüz gibi olmayabilir. Evrim Ağacı'ndan Çağrı Mert Bakırcı Richter ölçeğine ilişkin şunları yazmış. Ölçek lineer değil, logaritmik olarak büyümektedir. Bir diğer deyişle Richter ölçeği üzerindeki her iki sayı arasındaki fark bir birim değil, 10 birimdir.

Yani 7 büyüklüğündeki bir deprem, 6 büyüklüğündeki bir depremden 1 birim ya da %16 büyük değil, 10 kat ya da %1000 büyüktür. Yani 6,5 üstü bir şiddetinde deprem, bizim 3 yıl önce yaşadığımızdan en az 10 kat daha büyük. Yani Marmara Depremi derken, Silivri'de yaşadığımızın en az 10 katı büyüklükte bir şeyden bahsediyoruz. 3 yıl önce Silivri'de şunu yaşamıştık.

Oldu olacak, geldi geliyor derken İstanbul bugün adeta büyük Marmara depreminin provasını yaptı. Dev metropol 5,8'le sarsıldı. Korku ve panik içindeki milyonlar can havliyle kendini sokağa attı. Herkes endişeyle yakınlarına ulaşmaya çalıştı.

Sadece 5.8 şiddetindeydi derken bundan bahsediyorum. 3 yıl önceki depremde yakınlarına ulaşamayan kaç kişiyiz? Çocuğunuz okuldan çıkınca kaç saatte evine gelebildi? Levent'te 4 saat mahsur kalan bankacılar var mı aramızda? Böyle bir depremde şehri terk etmeyi düşünebilmek Turan Ançerli'nin de söylediği gibi biraz iyimser olabilir. 50 bin konutun yıkılacağını da hesaba katarsak.

O halde evde durmak en iyisi değil mi? Su ihtiyacınızı nasıl karşılayacaksınız? Doğal gaz deprem olmadan önce olurken kesilecek. Keseceğiz. Çünkü patlamalara ve yangınlara neden olmasın diye yapacağız. Erken uyarı sistemleri bunun için önemli. Ve erken uyarı sistemleriyle deprem olmadan önce doğal gazın kesilmesini istiyoruz.

Su olacak mı, bilmiyoruz. Olabilecek mi, bilmiyoruz. Evet, altyapılar kuvvetlendiriliyor, güçlendiriliyor. Ama bir sürü farklı mesele ve sorunla karşı karşıya olacağız. En azından bir sürü olmayacak. Böyle 7.2'lik bir depremi konuştuğumuzda hatlardan bağımsız... başka yapıların yıkılmasından kaynaklı olmayacak. Peki nasıl besleneceğim? Daha doğrusu sadece benim genelimde sormuyorum. 20 milyonluk bir kent, doğal gazı kesik, su olacak mı olmayacak mı belli değil. Ve inanılmaz bir keşmekeş. Bu esnada beslenme sorunu nasıl halledecek bu kent?

Bu sorunların tamamının çözümü önemli ölçüde dayanışmada. Güçlü bir dayanışma örneği gösterecek toplum ve yaralarını sarmaya çalışacak. Fakat açık ifade etmek gerekirse kolay olmayacak. Tuğran Bey tüm soğukkanlılığıyla tabloyu resmederken insanın kanı çekiliyor. Bizde mi bir tuhaflık var yoksa bu Don't Look Up filmindeki gibi bir durum mu yaşıyoruz?

Hayır yani çünkü ben 23 yıldır son derece rahattım açıkçası. Etrafımdaki herkes de rahat gibi yani. Dediğim gibi ben 2000'li ve 2010'lu yıllarda kamu okullarında öğrenciydim. Bize hiç böyle şeyler gösterilmedi. Kimse böyle bir facia yaklaşıyor muş gibi yapmıyordu. Yani muş gibi bile yapmıyordu ki çok şükür bugün tatbikat var. Her neyse. Biz burada bölüme kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde Tuğra Nançerli ile sohbetimize devam edeceğiz.

Ne diyorduk? Kenti terk edemiyoruz, evde kalamıyoruz. Yani kalsak bir türlü, çıksak bir türlü. Neyse ki belediye var. Bizlere erzak dağıtırlar diye düşünüyorum ki Tuğran Bey'e bunu da sordu. Biz dağıtmak isteriz, çok isteriz. Ama afetin, depremin mağduru belediye aynı zamanda. Kaç belediye binası, kaç valilik, kaç kaymakamlık binası acaba ayakta kalacak? Biliyor muyuz? Bilmiyoruz.

Tamam, belediye çalışanlarıyla hizmet veriyor. Ve biz belediyeler çalışma arkadaşlarımızın yönettiğimiz kentte oturmasıyla övünüyoruz. Avcılar da oturuyorlar. Yani Trakya'da, Tekirdağ'da oturmuyor. Avcılar da oturuyor. Yani çalışma arkadaşımız, hizmet verecek arkadaşımız deprem mağduru. Ayakta mı, sağlıklı mı, yaşıyor mu bilmiyoruz. Ve açık ifade, net ifade, mağdurun başka bir mağdura destek olma ihtimali yok.

Böyle büyük bir olayda. Çünkü bölgede herkes mağdur olacak. Ben dahil. Bir belediye başkanı olarak ben dahil. Ve bir sürü ayakta kaldık. Sağlıklıyız. Ama sağlıklı karar verebilecek ve sağlıklı çalışabilecek durumda olma ihtimalimiz yok. Çok güçlüyüz ama yok. Niye yok? Her sokakta bir tanıdığınız insanın ağlamasıyla, derdiyle, sıkıntısıyla karşılaşacaksınız.

Sakin kalıp hareket etmeniz lazım. Ama bir insan evladı için zor bir süreç bu. Dolayısıyla böyle sağlıklı süreç yönetimleri olması mümkün değil. Tuğran Bey'le konuşurken açıkçası sizin de aklınıza gelecek endişeleri Tuğran Bey'e sordum. Yani sadece aklıma gelen soruları sormadım. Kenti terk etmek zor. Evde kalsanız su, yemek ve ısınma sorununuz var.

Bir kere temiz suyu organize etmek gibi devasa bir gündem var. Tabii şebeke suyunu da depremde steril tutabilmek gerekiyor. Aksi halde Tuğran Bey'in dediği gibi yaz aylarında salgın hastalıklar bizi bekliyor, kış aylarında donma riski. Kamu otoritesinin gücünün yetmeyeceği bir krizden bahsediyoruz. Deprem deyince aklımıza ilk ne gelir? Güvenlik gelir değil mi? Böyle bir kriz anında güvenlik endişesi duymalı mıydık? 17 Ağustos'tan sonra yaşanan gasp vakalarını siz de duymuşsunuzdur.

Birçok hikaye YouTube'da dolaşıyor. Burada dediğim gibi duygu sömürüsü yapmak istemiyorum. Bunları size dinletmek istemiyorum ama çok feci olaylar da yaşandı 17 Ağustos'tan sonra enkazlarda. Enkazlar hırsızlarla dolmuştu. Ben de içimdeki ıkçıyı çağırdım. Buna bir de İstanbul'da yaşayan milyona yakın göçmen ve yabancı nüfusu da ekledim. Neyse ki Tuğran Bey'in cevabı herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi gereken cinstendi. Sadece göçmenler değil. Sen, ben de suçlu olabiliriz dedi Tuğran Bey. Sadece göçmenler için değil, herkes için suç işleme potansiyeli artacak. Herkesin artacak. Ozan Bey sizin ve benimle. Suç işleme potansiyelimiz ve ihtimalimiz artacak. Neden? Çünkü Maslow'un ihtiyaçlar yarışısı, fiziksel ihtiyaçlar yani beslenme, barınma çözülemezse, insanlar bu sorunlarını çözmek için maksimum çaba sarf ederler. Yani beslenme, gıda problemini çözmezse, normal yollardan, hakkaniyet ve hukuka uygun yollardan çözemezse, insanların çok önemli bir kısmı, çok önemli bir kısmı %90'lar hukuk dışı yollardan bu sorunlarını çözmek için harekete geçeceklerdir.

Hem kendileri için hem sevdikleri için. Maalesef böyle. Mecbur kalacaklar. Ne yapacaksınız? E bunu çözeceksiniz. Bunu biliyoruz. Bunu çözmezseniz olmaz. Yani bunu çözmezseniz olmaz. İşte yoksulluğun yoğun olduğu yerlerde de suçun fazla olmasının tek nedeni bu. O insanların kötü insanlar olduğundan falan değil. Öyle görür bazıları ama öyle değil. Bazı adli tıpçılar da kişilerin karakterlerine, yapılarına göre böyle şeyler yapar. Bence doğru değil bu.

Koşulların dayattığı, koşulların zorunlu kıldığı bir şey var. Aynı duruma dünyanın en iyi insanını da koysanız, bir ihtimal. Bu haliyle en iyi çözüm İstanbul'dan taşınmak. Ya da şöyle söyleyeyim, Anadolu'da, mesela Antalya'da yaşıyorsanız, rahat olabiliriz diye düşünebilirsiniz. Onu da sordum Tuğran Bey, İstanbul'da oturmayanlar rahat mı olmalı? Ben böyle sordum, Tuğran Bey meseleyi çok daha ileri götürdü.

Marmara depremi tüm dünyayı etkileyecek. Sadece kendi ülkemiz değil tüm dünyayı etkileyecek Marmara depremi. Çünkü İstanbul'dan Amerika'ya mal satan var mı sizce? Muhakkak var. İstanbul'dan Çin'e mal satan var mı? Ya da Çin'den mal alan var mı? Efendim depremle birlikte bu ilişkiler askıya alınacak. Çökmedi fabrika.

Fabrika sapasağlam duruyor ama o fabrikada çalışan ustalar, işçiler, yöneticiler bu kentte yaşıyorlar. Onların önemli bir kısmı kendilerine bir zarar gelmese de yakınlarına zarar gelmiş olacak ve normal bir yaşama adapte olmaları öyle kolay olmayacak. Amerika'ya mal gönderecek. Hazırladığı malın bir parçasını diyelim, yani plastik bir parçasını İstanbul'un başka bir ilçesindeki bir imalathaneden alıyor. İmalathane çöktü diyelim. Hani fabrika çökmeyen olacak.

Bir malda 20-30-40-50 kalem var. O kalemlerden birkaç tanesi çöktü mü? Sıkıntı. Yani koronavirüs hiçbir şeyi yıkmadı. Hiçbir şeyi yıkmadı. Ama tedarik zinciri ve üretim ilişkileri sarsıldı mı? Değişti mi? Değişti. Bu da böyle. Ne ederseniz deyin, şu anda ulusal güvenlik endişesi dediğimiz kaç şey var? Mesela Yunanistan, Mısır, Libya, Suriye vs. bunları ekliyorsunuzdur. Listenizde neler var bilmiyorum ama Marmara depremi o listeye mutlaka girmeli.

Sizin girmesi önemli değil. Bu konuda kimsesiz arkadaşlar. Mesele hepimizin örgütü olan, vatandaşı olduğumuz devletin bu konuyu bir ulusal güvenlik endişesi olarak algılaması gerekiyor. Ve önlem alması gerekiyor. Yani deprem anına değil, deprem öncesine de odaklanması gerekiyor. Depremde 50 bin bina risk altında ve muhtemelen çökecek. 50 bin binanın çökmesi halinde İstanbul'da kent içi ulaşım günlerce krize dönüşecek.

Yardım gelmeyecek. Doğalgaz, elektrik, su olmayacak. İnternetiniz de muhtemelen olmayacak. Yemeğimiz olacak mı, temiz suyumuz olacak mı emin değiliz. Bunların hiçbirini yaşamayabiliriz. Nasıl yaşamayabiliriz? Bu 50 bin binanın çökmemesine bağlı. Yani riskli yapı stoğunu acilen onarmamız gerekiyor. Acilen ama. Dolayısıyla bizim bir de bu konuyu yeterince ciddiye alacak kamu yöneticilerine ihtiyacımız var. Bu nedenle bu yayını yapmak istedik. Bu kamu yöneticilerini bizler seçiyoruz. O halde bu konuya duyarlı yöneticileri seçmemiz gerekir. Neyse ki bu konuda bilinçliyiz. Bugün ilk kez tatbikat bile yapılıyor. Geç olsun güç olmasın diyelim. Hadi inşallah.

Moralinizi bozduğumu biliyorum. Canınızı sıkmış olabilirim ama tablo umutsuz değil. Çok büyük ihtimalle bu facia başımıza gelirse kader deyip sorumluluğu omuzlamak istemeyen siyasetçiler olacaktır ama biz kaderi iki anlamda kullanan bir halkız. Birincisi uhrevi bir anlamı var kaderin. Ona hiç girmiyorum. Ama bir de yapacak bir şey yok demek için de kader deriz biz. Ama çok şükür yapacak bir şey var arkadaşlar.

Biz deprem eşittir, afet diye tarif ediyoruz. Deprem eşittir, afet değil. Deprem başka bir şey. O depremin afete dönüşmesi başka bir şey. Dolayısıyla deprem gerçek, realite. Bir doğal olayı ve buna müdahale etme şansımız yok.

Depremin o dağını değiştirme, depremi uzaklara gönderme, hazırlıklar yapıyoruz özellikle göktaşı düşme ihtimaline karşı göktaşın yörüngesini değiştirecek ve dünyaya çarpmasını engelleyecek filmler falan oluyor. Ama depremde böyle bir şey yok. Deprem bilemiyoruz ne zaman olacak ama biliyoruz olacak. Bunun afete dönüşmemesi lazım.

Dönüşmeyen ülkeler var. Bizde de dönüşmeyebilir. Yani çözüm var. Çözüm mümkün. Hem de bu ekonomik koşullarda ve ülkemiz bu haldeyken. Çözüm mümkün. Yapılacak şey belli. Riskli yapılar belli. Tek tek biliniyor. En risklisinden en güvenlisine kadar biliniyor. Ve çözüm bilimin ürettiği çözüm. Diyor ki bilim insanları,

İnşaat mühendisleri, inşaatçılar ya da betoncular diyor ki, her şart ve koşula uygun yapı yapılabilir. Biz de düşünün, dünyanın dört bir yanında ve şimdi de ülkemizde. Bize demiyorlar, nükleer santral güvenli yapılabilir ve güvenli yapıyoruz. Çünkü nükleer santral inanılmaz tehlikeli bir tesis.

Ama depremlere karşı dayanıklı, her türlü felakete karşı dayanıklı tesisler yapıyoruz deniyor. Biz de inanıyoruz. Yapılar da mümkün. Dünyanın dört bir yanında var yapılıyor. Dolayısıyla mevcut ve muhtemel senaryolara göre riskli yapıların güvenli hale getirilmesi mümkün. Bu konuyu Avcılar Belediye Başkanı Turhan Ançerli ile konuşmamızın özel bir nedeni var. 17 Ağustos depreminde Avcılar'da konutlar çökmüştü.

Avcılar için deprem açısından riskli bir bölgedir deniyordu. Hatta deprem riski yüzünden avcılarda real konut fiyatları yıllar içinde geriledi. Fakat bu ilçede yarım milyon insan yaşıyor. Turan Bey seçim kampanyasını yaklaşan deprem üzerine kurguladı. Samimi şekilde de bu mesele eğilmiş görünüyor. Ekonomistlerle çalışıyor. Bir yeni bir finansman paketi hazırlamaya çalışıyor.

Ve hazırlamışlar da zaten. Sorunları sıraya diziyor ve en başa depremi koyuyor. Her yerden tasarruf ediyor ama deprem konusunda tasarruf etmiyor. Tabii biz depremi konuşmak üzere Turan Bey'den randevu isteyince sadece depreme odaklanmış gibi bir algı oluşabilir. Yani şunu demeye çalışıyorum. Turan Ançar ile belediyeyi her işi yaparız anlayışıyla üretmiyor. Her işi yapamayız. Önceliğimiz deprem anlayışıyla üretiyor.

Bu arada başka bir şey yapmıyormuş gibi algı oluşmasın lütfen. Avcılar turumuzda kent evini ve istihdam ofisini gezme fırsatı bulduk. Kent evinde görevli psikologlarla tanıştık. Tuğran Bey hemen vurguladı. Biz burada danışmanlık hizmeti veriyoruz ama terapi hizmeti vermiyoruz. Çünkü o bizim işimiz değil diyor. Peki ne yapıyor? Kentsel dönüşümün en hızlı yaşandığı ilçelerden biri Avcılar. Bu anlamda örnek gösteriliyor. Rakam verebilir misiniz diye sordum. Şu yanıtı verdi Tuğran Bey. Biz

2 yıl içerisinde 20.000 konutun yenilenmesine vesile oldu. 20.000 konut riskli konut risk olmaktan çıktı. Güvenli bir yuva oldu. Güvenli bir yuva olma yolunda ilerliyor. Binlerce insan taşındı. Güvenli bir yuvaya taşındı. Binlercesi de taşınacak. 20.000 konutun 60.000 insana tekabül ettiğini söylemek istiyorum. 60 bu. Yani bizim nüfusumuzun %15'i. Peki tüm binalar mı riskli diye soracaksanız değil işte tüm binalar riskli değil. Riskli binaların içerisinde bu 3 yıl içerisinde bir ilçe belediyesi olarak 3 yılda %30'u geçen riskli yapısı tohunu güvenli yapıya dönüştürdük. 3 yılda %30. Peki daha iyisi olabilir miydi? Olurdu. Eğer

Krizi olmasaydı bu %30, 3 yılda %50'leri bulurdu. Farkında mısınız bilmiyorum ama burada bir daha irkilmemiz lazım. Böyle hayati bir konumuz var. Ulusal güvenlik riski dedik. 3 yıl içinde avcılar gibi bir ilçede riskli konu storunun %30'unu güvenli hale getirebiliyorsunuz ve bunu sadece bir ilçe belediyesinin imkanlarıyla yapabiliyorsunuz. Şimdi düşünelim. Geride bıraktığımız 23 yılda nelerin yapılabileceğini lütfen siz düşünün.

Hadi 23 yılı geçtim. Bakın tatbikat da yapmaya başladık. Hadi 10'u da geçtim. 23 yılın sonunda da sizi neye başlatıyor biliyor musunuz? Ekonomi. Çok mu büyük bir maliyeti var derseniz bu 50 bin konut onarmanın, makro ölçekte büyük bir maliyeti yok. Yani Tuğran Bey'in söylediği kadarıyla sosyal konut projesine harcanacak paranın çok küçük bir kısmıyla İstanbul'un tümünün

Riskli konu stoğu onarılabilir. Fakat vatandaşta para yok. Kentsel dönüşüme karar verse evinden çıkacak. Bu sırada kiraya taşınacak. Fakat kira yardımı bu sene için kaç lira biliyor musunuz? 1950 lira. Hadi çıktınız diyelim. Hadi diyelim ki bu fiyata evde buldunuz. Ama eskisinden çok daha pahalı artık inşaat işleri. İnşaat maliyetleri %100'ün üzerinde artmış durumda. Bu arada halkımız riskli konutta oturduğunu da biliyor.

Her an gerçekleşebilecek bir depremin endişesiyle yaşıyor hayatını. Ama parası yok. Çok olumsuz etkilendi. Resesyon var. İnsanlar yiyecek almaktan, yani ana ihtiyaçlarını, günlük ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorlar. İnanılmaz pahalı andı.

1.5 yani 1500 TL metrekare inşaat yapıyorduk. 2 yıl önce başladığımızda. Şu an 8000 lira istiyorlar. Stabil bir ülke olsak, riskleri olmayan bir ülke olsak, biliyorsunuz yani hiçbir zaman konuşmamıştık. %13'leri falan dövizde, borç %13. Bizim TL faizimizle döviz aynı gibi gözüküyor ama öyle bir sıkıntı var.

Hiçbir zaman konuşmamıştık. Şu an devletin uyguladığı faizle, yani gecelik faizle, baz faizle, işte devlet demeyelim ya da daha doğru ifade edelim, merkez bankası diyelim. Reel faiz arasında üç kata yakın fark var ve kredi kullanma zorluğu var. Bakanlığın yaptığı doğru bir hamle, faiz yükünün yüzde ellisini karşılama tahati verdi. Kenesel dönüşümde. Yeni. Soruyorum bankalara, kullanıyor mu? Başlamadık daha.

başlayamadık daha, uygulanamıyor. Çünkü insanlar bu maliyetlerle, bu riskli ortamda borçlanmayı göze alamıyorlar. 50 bin binanın çökme ihtimali olan bir kentte arama-kurtarma kapasitesini arttırmak yerine 50 bin binanın çökmesini engellemek. Turan Ançerli'nin bakış açısı bu. Zaten arama-kurtarma faaliyetinin bir kapasitesi var diyor. 50 bin bina çökerse hiçbir arama-kurtarma faaliyeti 72 saatlik o kritik süreçte 50 bin bina enkazını temizleyemeyecek. O halde çare çok açık. 50 bin binayı derhal onarmak ya da yeniden inşa etmek.

Son yıllarda yaşanan depremlerde arama-kurtarma kapasitemiz çok başarılıydı. Ama hak verin şunu da vurgulayalım, arama-kurtarma kapasitemiz hiç zorlanmamıştı bu depremlerde. Çünkü Elazığ depreminde de, İzmir depreminde de 20'den fazla konut çökmemişti. 20 ya. 50 binden bahsediyoruz Marmara depremi derken. Olası senaryoda İstanbul'da, İzmir ve Elazığ'da çöken konutların binlerce katı binanın çökmesi öngörülüyor.

Zaman kısıtlı. 72 saat içinde binlerce konutla ilgilenilemez. Yani bu çapta bir arama-kurtarma kapasitesi kuracağımız yerde binaları onarmak çok daha mantıklı. Yavaş yavaş finale gelelim. 2 yıl önce İzmir'deki depremde enkazdan 9,5 saat sonra kurtarılan Buse'yi hatırlayanınız var mı? Deprem anında çöken 17 binanın birinde mahsur kalmıştı Buse. Sadece 17 bina. Her binanın başında canlı yayın kameraları nöbet bekliyordu.

Her binada bir arama kurtarma timi görev yapıyordu. Bakanlar İzmir'e çıkarma yapmıştı. İktidar medyası 17 Ağustos'ta yaşanan devlet krizini hatırlatıyorlardı. Bak işte şimdi öyle krizler yok diye propaganda yapıyorlardı. Kızılay yetkilileri depremden 9 saat sonra gece saatlerinde Buse'nin sesine ulaşmıştı. Ona bir telefon uzatabildiler. O saatte tüm televizyonlar canlı yayına bağlandı. Herkes enkaz altındaki Buse'ye odaklanmıştı. Enkaz altında bir telefon vardı Buse'nin elinde ve yukarıdaki Kızılay yetkilisiyle konuşabiliyordu. Kurtarma ekibiyle Buse arasında telefonla iletişim kurulabilmişti. Buse'nin bulunduğu binanın enkazında ise Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli vardı.

Kurtarma personelindeki telefonu istedi ve enkaz altındaki Buse bakanla canlı yayında konuştu. Tamam Buse, çok güzel bir fikir. Köpekleri salacağız, sen de kedi sesi çıkartacaksın. Moralini böyle yüksek tutmanı istiyorum.

Tamam, tamam. Biraz sabret, biraz sabret, biraz sabret. Sizi bilmem ama ben bu hikayeden çok sıkıldım. Size de artık bu çiğliğin tiksinti verdiğini düşünüyorum. Yaklaşan Marmara depreminden sonra kader deyip geçilmesinden çok korkuyorum. Sizce çok mu abartıyorum? Biz de güven veren bir sesle başlamıştık bu bölüme. Yine güven veren bir sesle bitirelim. Zeminin koşullarına göre yapının dizayn edilmesi lazım.

Deprem mühendisi yumuşak bir zeminede deprem güvenli konut yapar. Yapabilir. Yapabilir. Hiçbir şey olmaz. Yeter ki o koşulların yerine gelmesi lazım. Böyle diyordu bundan 20 yıl önce deprem dede. Hala mümkün. Hiçbirimiz ölmeyebiliriz. Bir dakika sallanıp sonra İnstagram'a düşen videoları izleyebiliriz. Bu mümkün.

Bu toplum yeniden bir araya gelebilirse gerçekten çok büyük işler yapabilecek bir sinerji yaratabiliyor. Bu hissi kaybedeli çok oldu biliyorum ama bir araya geldiğimizde çok büyük işler yapabiliyoruz. Çok mutsuzuz biliyorum. 85 milyon bir arada düşünemiyor, bir arada sevinemiyor ya da üzülemiyoruz.

Hepimizin üzerinde uzlaştığı bir isim yok. Hepimizin kulak kabarttığı, hepimize güven veren, ulusal bir ismimiz de yok. Son 20 yılda her bir konu, her bir kişi tartışma konusu oldu. Ahmet Mete Işıkara hocayı, yani nam-ı diğer deprem dedeyi bir de böyle analım.

O, hepimizin üzerinde mutabık kaldığı son ulusal kahramanımızdı. Bunun üzerine her açıdan düşünmek gerekir. Tren Topi'yi POBBİ Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar hayatta kalabilmenizi dilerim. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)