Podcast

191: Türkiye'nin Gündemi ve "Muhalif Gazetecilik"

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye'de, adeta iki ayrı hakikat gibi ayrı gündem maddeleri var. İktidar TOGG'a odaklanmış durumda, muhalefetin gündemi ise Türkiye'ye giren kaynağı belirsiz para. Peki ama, seçimlerin de giderek yaklaştığı, gerginliğin günbegün arttığı bu ortamda gazetecinin görevi ne olmalı? "Muhalif-yandaş gazetecilik" karşıtlığı, haklı bir ayrım mı?




Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.359 kelime · ~17 dk okuma

Türkiye hızla seçime doğru gidiyor. Bir tarafta muhalefet, diğer tarafta iktidar. Bu ikisinin çatışmasını sürekli gözlüyoruz. Her ikisinin de farklı gündemleri var bu aralar. Biri Togu konuşmak ya da konuşturmak istiyor. Diğeri, suç çetelerinin ülkede cirit attığını söylüyor.

Peki gazeteci ne yapmalı? Bu bölümde bir taraftan gündemi paylaşırken öte taraftan da muhalif gazeteciliği masaya yatıracağız. Muhalif avukat, muhalif dişhekimi, muhalif tornacı demeyiz de neden muhalif gazeteci deriz? Gazetecileri muhalif ya da yandaş olarak ayırmak doğru mu? Objektiflik kriterimiz bu iklimde ne kadar ayakta kalabiliyor ya da objektifliği yani nesnelliği bu iklimde yeniden yorumlamak gerekir mi? Bu sorulara bu bölümde cevap aramaya çalışacağız. Elbette alıştığınız üzere geçmiş deneyimlerimizden de fayda alarak. Uzatmayayım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Seçimler yaklaştıkça ülkenin politik iklimi de ısınıyor. Şu sıralar tarafların kendi gündemleri var. Erdoğan cephesinde gündem TOG. Herkesin dilinde TOG var. Fakat düşündüğünüz gibi değil. İlginç bir örnekle açıklayayım izin verin. AKP Erzincan Milletvekili eski Türkiye Cumhuriyet Demiryolları Genel Müdürü Süleyman Karaman'ın adı geçtiğimiz hafta bir yolsuzluk iddiasına karıştı. Tog'la ne ilgisi var demeyin önce bir dinleyin. Basit bir yolsuzluk iddiasından çok daha fazlasıydı Karaman hakkındaki iddialar. Çünkü...

Transkriptin tamamını oku

HalkTV.com.tr'den Seyhan Avşar rüşvetin belgesini ele geçirmişti. Belgesini. Yani rüşvetin belgesi mi olur sorusuna bu haberde buyrun belge denebiliyordu. 16 Ocak 2017 tarihli belgeye göre Süleyman Kahraman'a ödenecek 5 milyon doların Ahmet Ergün tarafından tek taraflı bir taahhütname olarak imza altına alınması düzenleniyor. Paranın

Hızlı Tren Projesi'nin Ankara-İstanbul arasındaki hattındaki tünellerden biri olan T26'nun ihalesi kapsamında ödeneceği anlaşılıyor. Peki belge nasıl ortaya çıkıyor? Ahmet Ergün'ün ilk evliliğinden olan kızı, babasının ikinci eşi tarafından dolandırıldığını ve mal varlığının aklandığını iddia ediyor. Ancak ikinci eş Sibel Ergün, savunmasında 20 yıldır beraber olduğu Ergün'ü dolandırmadığını, eşinin kira getirilerinin aldığı ihaleler karşılığında bazı şahıslara rüşvet olarak verildiğini söylüyor. Yani ortada eskiden İSKİ skandalında ortaya çıkana benzer bir tuhaf çark var.

Haber alelade rüşvet haberlerinden nitelik olarak çok farklı. Seyhan Avşar'ın ele geçirdiği belge, tıpkı geçmişteki İSKİ skandalı gibi bir boşanma sürecinde ortaya saçılmış belgelerden biri. Bu belgeye göre, demiryolu ihalesini alan şirketin ortaklarından biri olan Ahmet Ergün, eski Türkiye Cumhuriyet Devlet Demiryolları Genel Müdürü Süleyman Karaman'a ödenmek üzere 5 milyon dolarlık bir taahhütname imzalıyor. Peki taahhütname de ne yazıyor? Seyhan Avşar'ın sesiyle dinleyelim.

Ortağı olduğum Belen İnşaat Taahhüt ve Turizm Ticaret Aşeği, Ankara-İstanbul arası hızlı tram projesi kapsamında Cengiz-İçtaş-Belen ortaklığı çerçevesinde ihale komisyonu olarak Sayın Süleyman Karaman'a ödenmesi gereken şahsıma düşen payın 5 milyon doları. Şahsa düşen pay 5 milyon dolar. 5 yıl vadeli taksitlerle nakleden ödemeyi üstlendiğimi taahhüt ederim diyor. Bu taahhüt gereği şahsıma ait Bakırköy Tapuz Ailesi'ndeki daireler bende kalacak. Buna karşılık ödemelerim şirketimi kurduktan sonra başlayacaktır.

Şaibeli bir durum olduğu ortada. 2006'dan bu yana birçok ihaleye konu olan bir projenin müteahhidi, aynı dönemde Devlet Demiryolları Genel Müdürü olan Süleyman Karaman'a 5 milyon dolar ödeyeceğini tavir eden bir belgeden bahsediyoruz. Peki belge gerçek mi? Yani sahte bir imza atılmış olamaz mı? Olamaz çünkü belge Kriminal Büro'ya gönderiliyor. CHP Milletvekili Deniz Yavuz Yılmaz da bu Kriminal Büro'nun raporunu meclis kürsüsündeki konuşmasında dile getiriyor. Hadi onu dinleyelim.

Evrakın sahipleri bunu kriminal büroya göndermiş ve kriminal büro detaylı bir tepki yapıyor ve diyor ki çok kuvvetli muhtemel bu imza bele nişatın ortağına aittir diyor. Normal şartlarda ne olur? Normal şartlarda şu olur. Karaman için suçluluk diyemeyiz direkt. Normal şartlarda Karaman hakkında bir soruşturma başlatılır. Sonucunda ya aklanır ya da cezalandırılır. İşte bu kadar.

Tahmin edebileceğiniz üzere bunlar olmadı. Onun yerine Karaman, meclis kürsüsünde iddialar tümüyle asılsızdır, ben zaten 2017'de devlet demiryollarının gelen bir duru değildim dedi ve şöyle devam etti. Siz hızlı treni de durduramayacaksınız, Togu'da durduramayacaksınız, Marmara'yı da durduramadınız, hiçbir şey durduramayacaksınız. Boşuna iftiralarla bir şey olmuş gibi göstermeye çalışmayın.

İşte bu kadar. Tog'u durduramayacaksınız. İktidarın gündeminde Tog var derken kastım buydu. Tog, bir arzu nesnesine dönüştürülmüş durumda. Geri kalan her şeyin üzerini örtmeye yarayan bir arzu nesnesi. İktidarın gündeminde yoğunluklu olarak Tog vardı. Yakın zamanda da aile düzenlemesi adı altında bir anayasa teklifini konuşmaya başlayacağız.

Peki muhalefet cephesinin gündeminde ne var? Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu İngiltere'ye gitti ve burada bir kara para temiz para tartışması açtı. Türkiye'nin varlık barışları nedeniyle kara para cennetine dönüştüğünü, kara paranın ülkeyi bir suç batağına çevirdiğini söyledi. Özellikle uyuşturucu kullanımındaki artışın bu gelişmeye bağlı olduğunu ifade etti. Kılıçdaroğlu'nun hedefinde varlık barışları vardı.

''Nereden getirirsen getir, kaynağını sormayacağım'' denerek getirilen paralar yüzünden suç çetelerinin cirit attığı bir ülkeye dönüştük dedi. Her türlü kara paranın ülkeye girmesine göz yumdular. ''Getir, nereden getirirsen getir, kaynağını sormayacağım'' dediler. Ve bu kirli parayı, yani milyar dolarları, yani uyuşturucu paralarını Türkiye'nin cari açının finansmanını da kullandılar. Kirli paraya yani uyuşturucu baronlarının parasına göz yumarsan, onları Türkiye'ye davet edersen, onlara her türlü imkanı sağlarsan, doğal olarak sahipleri de o parayla birlikte Türkiye'ye gelir.

Kılıçdaroğlu'nun 31 Ekim'de ifade ettiği suç çetelerinin paralarıyla ülkenin cari açığını finanse ediyorlar iddiası dayanaksız değil. Merkez Bankası verilerine göre net hata 90 olarak ifade edilen, Merkez Bankası'nın kaynağını bulamadığı para girişi bu senenin ilk 9 ayında 24 milyar dolara çıkmış durumda. Bu tutarın Cumhuriyet tarihinde daha önce hiç kaydedilmediğini de vurgulayalım. Söz konusu 24 milyarın ülkeye nasıl girdiğine ilişkin de çeşitli spekülasyonlar var. O spekülasyonları uzun uzun dillendirmeyeceğim. Kılıçdaroğlu 31 Ekim'deki bu konuşmasında emniyete ya da jandarmaya herhangi bir suç isnadında bulunmamıştı.

Kılıçdaroğlu'nun hedefinde siyasi irade vardı. Özellikle Süleyman Soylu'ya dönük iddialar sıraladı CHP lideri. Fakat İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, ustalıkla meseleyi tevil ederek, emniyet güçlerimize iftira atılıyor dedi. Türkiye Cumhuriyeti devletine, polisine, jandarmasına, askerine, Kılıçdaroğlu en tepeden siyasi iradenin ekonomik kriz nedeniyle para aradığını, bu parayı ararken Varlık Barışları yasasıyla, yasalarıyla daha doğrusu, suç çetelerinin paralarının yurda sokulduğunu söylüyor. Konunun emniyet güçleriyle hiçbir ilgisi yok. Yani emniyet güçleri sınırda uyuşturucu kaçırıyor falan demiyor.

Uyuşturucu parası Türkiye'ye giriyor çünkü varlık barışları var. Para girince çete lideri de kolay giriyor diyor. Kılıçdaroğlu açıklamasında emniyet güçlerine ilişkin hiçbir şey dememişti ama İçişleri Bakanlığına bağlı Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü Kılıçdaroğlu'nun iddialarına ilişkin açıklamalar yayınladı. Suç duyurusunda bulundu.

CHP liderinin açıklamalarına iki kurumdan da tepki geldi. Emniyet Genel Müdürlüğü ile Jandarma Genel Komutanlığı sosyal medya hesaplarından idealara tepki gösterdi. Yapılan paylaşımlarda Kılıçdaroğlu'nun emniyet ve jandarma teşkilatlarını cari açığı kapatmak için uyuşturucu ticareti yapmakla suçladığı vurgulandı. Açıklamada iftira sahibi hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz denildi.

Bölümün başında TCDD eski genel müdürü Süleyman Karaman hakkındaki rüşvet iddialarını sunduk sizlere. Konu, TOG'u durduramayacaksınız denerek kapandı. Ülkeye kaynağa belirsiz 24 milyar dolar girmiş. Muhalefet lideri bu paranın kaynağını soruyor. Bu meselede emniyet güçleri öne sıralayarak kapatılmaya çalışılıyor. Bu konuşmanın ardından CHP lideri İngiltere'ye gitti. Burada da Türkiye'nin varlık barışı düzenlemeleriyle kara para aklamak için elverişli bir ülke olduğunu söyledi. Dinleyelim.

Bakın ey çeteler, kaçmayı düşündüğünüz sokaktayım şu an. Ne yaptığınızı, ne yapacağınızı gayet iyi biliyorum. Önce kara parayı Türkiye'ye sokuyorsunuz, yıkayıp, paklayıp günlerce aktıyorsunuz, sonra dışarı yeri çıkarıp aileleriniz için yatırıma çeviriyorsunuz. Ne ala dünya değil mi? Kılıçdaroğlu bu meseleyi gündemine taşıdıktan sonra konuya ilişkin bir haber kamuoyunun gündemine düştü. Haber Türk muhabiri Uzay Kesmen olay yerinden canlı bildiriyor.

İnterpol'ün kırmızı bültenle aradığı Sırp çete lideri Yelko Bojenik cinay şüphesiyle geçtiğimiz günlerde İstanbul'da gözaltına alındı. İstanbul organize suçlarla mücadele şube müdürlüğü ekipleri de Sırp çete liderinin yakalandığı Sarıyer'deki site içerisinde arama yapmaya başladı. Çünkü başlatılan soruşturma kapsamında Yelko Boenik'in Sırp uyruklu bir başka suç örgütünün üyesi Rosto Mionovic'i öldürdüğü şüphesi üzerinde duruluyor. Bir uyuşturucu hesaplaşması ihtimali üzerinde polis ekipleri duruyor. İki Sırp uyuşturucu şedesi lideri. İkisi de Türkiye'de. Biri öldürülüyor, katil de böylece gözaltına alınıyor. Kılıçdaroğlu da bu haberi Twitter'da alıntılayarak şunları yazıyor.

Kara para sahibini getirir dedim. Dünyanın ne kadar mafya pisliği varsa paralarıyla birlikte şehirlerimize geldi. Şimdi bahçelerde ceset araması yapılıyor. Gördükleriniz denizde sadece bir kum tanesi. Evet öyle demişim. Muhalefetin gündeminde bu konu var yani. Uyuşturucu meselesi. Bu iki gündemi size sunmamın nedeni biraz farklı.

Bu iki konu önümüze düşmeden önce Türkiye gazetecilik mesleğine ilişkin bir soruyu tartıştı. Soru şu, gazeteci muhalif olur mu? Ya da tersten soralım, muhalif gazeteci ifadesi doğru bir ifade mi? Sorunun gündeme düşmesinin nedeni, Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Erdoğan'ın 28 Ekim'de düzenlenen Türkiye Yüzyılı sunumuna muhalif gazetecilerin de, tırnak içinde söylüyorum, muhalif gazetecilerin de çağrılmış olması. Normalde biliyorsunuz bu tür toplantılara siyasi partiler, başta da iktidar partisi olmak üzere akreditasyon uyguluyorlar ve her çevreden gazeteciyi davet etmiyorlar. Bugün sürpriz bir hamle yaptı AK Parti ve kendilerini muhalif olarak adlandıran veya muhalif medya mecralarında çalışan gazetecileri de AK Parti Medya ve Tanıtım Başkanı ve Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ arayarak davet etti. Böylece muhalif gazeteci ifadesi yaygınlık kazanıyor.

Şimdi burada biraz duraksayalım ve sizinle biraz dertleşelim. Bölüm boyunca bu zamana kadar dinlediğiniz haberleri bir miktar yorum katarak sundum sizlere. Yorum yaparken zihninizi manipüle etmemeye gayret gösterdim. Bunlar benim nazarımda altını çiziyorum, benim nazarımda önemli haberlerdi. Benim dünya görüşüme uygun olduğu için, benim dünya görüşüme göre haber olduğu için bu bölümde bu haberlerin konusu açıldı.

Siz de benim bakış açımı onayladığınız için şu anda trend topiği dinliyorsunuz. Zaten gazeteciyle okul arasındaki doğal ilişki de budur. Fakat bu noktada objektifliği tartışmak gerekir. Haberleri sizlere objektif kriterlere uygun bir dille sunmaya gayret ediyorum. Ama şunu da belirtmem gerekir. Bu haberleri de subjektif nedenlerle seçtim. Yani bambaşka haberler seçebilirdim. Yani haberi seçerken zaten dünya görüşüm, hayata bakış açım etkili oldu. Bir rüşvet çarkının teşhir olmasında ya da suç cetelerinin varlığının gündeme gelmesinde kamu yararı gördüğüm için bu haberleri yaygınlaştırmak gerekir diye düşündüm. Tam tersine, kamu yararı görmediğim haberlerin de yaygınlaşmasına katkı sunmuyorum. Onlar da haber ama ben gündemimi almıyorum.

Böylece objektif olarak haberi sunmuş oldum ancak bu haberleri subjektif nedenlerle seçtiğimi belirtmeliyim. Aksi de mümkün değildi. O halde soruyu soralım. Ben bu haberleri seçtiğim için muhalif gazeteci mi oldum? Bu zamana kadar çalıştığım kurumlardan yola çıkarak muhalif gazeteci denebilir bizlere. Bir gün gazetesinde yazıyorum. 3 yıl Hulk TV'de çalıştım. Şimdi de Fox Haber'de çalışıyorum. şu bir oya baktığınız zaman gedikli bir muhalif olduğum sonucu çıkacaktır. Öyledir de. Şahsen seçimlerde iktidar partisine oy vermeyi düşünmüyorum. Hayatım boyunca vermiş de değilim. Türkiye'nin önünün açılması için bir iktidar değişiminin faydalı olduğunu düşünüyorum. Bu haliyle Ozan Gündoğdu olarak muhalif bir vatandaşım. Fakat bir mesleğim de var, gazetecilik. Muhalif diş ekibi, muhalif tornacı, muhalif avukat demiyoruz ama muhalif gazeteci diyoruz.

Benim muhalif bir yurttaş olmam nedeniyle bana muhalif gazeteci denmesi uygun mudur? Yanlış anlaşılmasın, bu muhalif gazeteci ifadesini hakaret gibi görmüyorum. İsteyen istediğini diyebilir, muhalif gazeteci de diyebilirsiniz. Zaten söylüyorum bunu, Ozan Gündoğdu olarak muhalif bir vatandaşım.

Fakat bu muhalif gazeteci ifadesinde sinsi bir tuzak var. Deniyor ki gazeteciler ikiye bölündü. Bir yanda yandaşlar var, diğer yanda muhalifler var. Birbirinden farkları da yok. Böylece muhalif gazeteci ifadesiyle iktidara yakın ya da yandaş denilen gazetecilerle eşitlenmiş oluyoruz.

Sanki iki adet hakikat varmış zannediyoruz. Yoksa eşitlenmekten böyle utandığım falan yok. Yani herkes gazetecilik yapıyor. Ama böyle olunca sanki iki adet hakikat varmış gibi davranıyoruz. Halbuki hakikat bir tane. Gazetecileri muhalif ve yandaş diye ayırdığınız zaman iki ayrı hakikat varmış gibi yapıyoruz. Birbirine denk iki ayrı hakikat. Bu konuya daha fazla girmeden önce burada bölüme kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Aradan önce bir muhalif, diğeri yandaş olmak üzere zihinlerde ikiye bölünen bir gazetecilik anlayışı olduğundan bahsediyordum. Sosyal medya fenomeni Cahrain de Oğuzhan Uğur'un son yayınında bu çerçeveyi sunmuş bizlere. Dinleyelim. Şunu söylemek istiyorum. Bu aslında tek taraflı bir şey değil. Konvansiyonel medyada Halk TV gibi muhalif kanal terimini Uğur abi beğenmiyor ama ben çok beğeniyorum. Çünkü Halk TV gibi kanallarda onlar da tek taraflı. Arkamdaki arkadaşlarımın çoğu bana bu konuda hak verecekler. A Haber'den pek bir fark olduğunu düşünmüyor insana. Çünkü onlar da tek taraflı bakıyorlar. Son derece popüler bir ifadedir. Halk TV ile A Haber arasında fark yok. Buradan hareketle ha yandaş gazeteci, ha muhalif gazeteci her ikisi de tek taraflı bakıyor denebiliyor. Peki ya hakikat? Gazetecinin görevi hakikat değil mi? Hakikat iktidara yaramıyorsa, hakikati sununca neden sadece gazeteci değil de muhalif gazeteci diyoruz?

Bir tornacıya, bir mimara ya da bir doktora muhalif deme ihtiyacı duymuyoruz da neden gazeteciye muhalif diyoruz? Muhalif bir şey gibi mesela. Ne kadar tuhaf geliyor kulağa değil mi? Öyle ya da böyle bu tuzağa düştük. Jahren iddiasını şöyle ileriye taşıyor ve Uğur Dündar'la bir polemik yaşıyor. Dinleyelim. Yoksa hiçbir gazeteci bu mesleğe muhalif olmak için başlamaz. Çünkü muhalifin de, yandaşın da doğrusu tek olmalı. Ama işte doğru Halk TV'de de yok mesela. Bundan bahsediyorum. Siz Halk TV'nin CHP'yi eleştirdiğini, Kemal Kılıçdaroğlu'nun enflasyonun en yüksek açıklandığı günde başörtüsüyle yeni bir gündem çıkardığıyla ilgili bir kötü negatif yorumunu gördünüz mü? Ben görmedim mesela. Böyle bir akıl tutulması olabilir mi?

Genel kanı budur. Muhalif kanallar var, muhalif gazeteciler var ve bunlar tıpkı iktidara yakın gazeteciler nasılsa öyledir. Bu arada konu Halk TV'de şöyle tartışılıyor. Hele bir dakika Gültekin'e kulak verelim. Burada konuştuğumuzda veyahut bu gazetecilerden şöyle yorumlar geliyor. Altılı masaya zarar veriyorsunuz. Değil mi? Sen de duyuyorsun, ben de duyuyorum. Bazı siyasetçiler için de söyleniyor. Aman altılı masaya çok zarar... Bugün Meral Hanım'ı dinlerken düşündüm. Altılı masaya kim daha çok zarar veriyor mesela? Biz mi daha çok zarar veriyoruz, liderlerin kendileri mi?

Şimdi mesela Kemal Bey'in bu topluma bir izahat borcu var. Gerçekten söylüyorum. Başörtüsü yasasını niçin altı... Yani teklifini niye altılı masadan konuşmadan kamuoyuna açıklamaya ihtiyacı hissettin? Meral Hanım orada haklı. Şimdi sen Meral Hanım diyorsun ki telefonu açıp sorması lazımdı. Ben Meral Hanım'ın yanında olsam kardeşim bana da... Ben altılı masada ortağıyım. Bana bile sormamışsa ben niye açıp sorayım ki kendisine derim. Yani genel kanı da doğru değil. Bir algı bu. Yani muhalefet eleştirilmiyor diye bir şey yok. Saçma sapan bir iddia bu. Hatta birçok gazeteci Hulk TV'de, KRT'de, Tele1'de ya da muhalif denilen bütün kanallarda tarafsız görünmek adına iktidarı eleştirdikten sonra bir de muhalefeti eleştirmeye ihtiyacı duyuyor. Futbol hakemi psikolojisi gibi. Birine penaltı verdim, diğerine vereyim misali. Fakat bu tartışmalar bizi hakikatten uzaklaştırıyor. Objektiflik ile tarafsızlığı birbirine karıştırıyoruz. Şimdi bağlamı tümüyle değiştireceğim. Bunu objektifliği daha rahat tartışabilmek adına yapacağım. Bekir Ardır tanıyorsunuzdur. Kendisi kamuoyu araştırma kuruluşu KONDA'nın eski genel müdürü. Bekir Bey, Karar TV'de Taha Akyol'un programına konuk olmuş.

Seçimlerin ikinci tura kalması halinde Erdoğan'ın seçimi kazanacağını söylüyor. Neden diye soruyor Tağak Yol. Nedenini Bekir Bey şöyle anlatıyor. HDP kendi adayını çıkarırsa iş ikinci tura kalır. O zaman da ikinci turda Tayyip Bey seçimi bırakmaz. Yani? Yani ikinci turu kazanır. Yani HDP'nin oyları Tayyip Bey'e mi gider? Hayır. Sadece Tayyip Bey'e gitmez. Ama seçime katılma oranı düşer. Şimdi birkaç şey bir arada çalışır. Birincisi Tayyip Bey

Ve o seçim aradaki 15 gün, 7 Haziran'dan 1 Kasım arasında olduğu gibi 2015'te, öylesine sert geçer ki, o kadar cüretkarca, hoyrakça, bütün tarihimizi ve toplumsal dokunuzu alt üst edecek sertlikte bir 15 gün yaşarız. Muhalefet kazansı bile yönetemeyeceğimiz bir ülkeyle karşı karşıya kalırız. İki, gençler ya da Kürtler'in bir kesimi seçimi boykot edebilir. İkinci tura kalırsa... Öcalan böyle bir çağrı yapabilir. Mahalleli seçimleri de gördük. Manipüle edilebilir. Yani sadece iktidar açısından değil. Başka yabancı güçler, servisler, PKK herkes manipüle edebilir. Yani illa iktidar yapacak anlamında da söylemiyorum. Dolayısıyla birinci turda işin bitirilmesi lazım. Diyor ki Bekir Bey, seçim ikinci tura kalırsa ülke öyle bir hale gelebilir ki gençler ya da Kürtler seçimi boykot edebilir. Peki ülke ne hale gelebilir? Gelin objektif biçimde hakikate ulaşmaya çalışalım, hayal gücümüzü biraz zorlayalım, düşünelim yani. Diyelim ki, Seçimlerin ilk turu bitti. Erdoğan %45 aldı. Rakibi de %45 aldı. HDP de aday çıkardı. Onun adayı da %10 aldı. İlk turda kazanan yok ve seçimler ikinci tura kaldı. Artık sadece Erdoğan ve rakibi yarışacak. Ancak Erdoğan'ın işi ikinci turda çok zor. Peki ne olabilir? Ne olabileceğini bilmiyoruz. Ama neler olabileceğine ilişkin fikirlerimizi geçmiş deneyimlerimiz belirliyor.

Gelin 7 yıl öncesine gidelim. Tarih 5 Haziran 2015. 7 Haziran seçimlerine 48 saatten az zaman kalmış. HDP seçimlere ilk kez parti adıyla giriyor. Barajı aşarsa AKP'nin tek başına iktidar olma iddiası çok büyük ihtimalle suya düşecek. Kamuoyu araştırmaları da bunu ortaya koyuyor. HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır'da 5 Haziran'da bir final mitingi düzenliyor. Yüz binleri bulan kalabalık, coşkulu bir miting meydanı, meydanda toplanmış demir taşı beklerken, ben de televizyon başında mitingi takip ediyordum. Birden şu sesleri duymaya başladı. Ambulans! Havalo! Ambulans! Havalo! Müzik yapın! Müzik yapın! Ambulans! Ambulans! Havalo! Ambulans! Havalo! Ambulans!

Diyarbakır'da seçime 48 saat kala yüzbinlerin ortasında bir bomba patlatılmıştı. 5 kişi hayatını kaybetmiş, onlarca insan yaralanmıştı. Uzuvlarını kaybeden ağır yaralılar vardı. Diyarbakır karışmıştı. Kentte büyük bir öfke seli vardı. HDP bu öfkeyi dizginleyebilecek miydi?

ya da dizginleyecek miydi? Patlamadan sonraki bir iki saat içinde kamuoyu seçimlerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini tartışmaya başlamıştı bile. Tüm Kürt illerinde yaşanabilecek bir ayaklanma halinde bölgede seçim sandıkları nasıl kurulacaktı? Seçime 48 saat vardı. Böyle bir belirsizliğin yaşandığı o esnada akşam saatlerinde devreye Selahattin Demirtaş girdi.

''Öfkenizi kontrol edin ve evinize dönün'' dedi Demirtaş. Partinin gençliğine olan ricasını bir talimat olarak duyurdu. Önümüzde bu seçim mutlaka gerçekleşecek. Sandık kurulacak ve sandıktan TRT'nin sırır kurulmalarını çıkaracağız.

Ve 7 Haziran seçimleri gerçekleşti. Ama lütfen dikkat buyurun. Gerçekleşmeyebilirdi. O bombayı koyan güçlerin aklında da çok büyük olasılıkla bu vardı. 5 Haziran 2015'te Diyarbakır meydanında kimin bomba patlattığı bilinmiyor. İşitleniyor ama arka plana araştırılmıyor. Gidelim 31 Mart 2019'a.

İktidar İstanbul'u kaybetti. İktidar partisi seçimde hile yapıldı dedi. Hiçbir şey olmasa bile bir şey oldu ifadesi viral oldu. Çünkü çaldılar denildi. FETÖ seçimlere dahil oldu denildi. Sonuçta 6 Mayıs'ta YSK İstanbul seçimini iptal etti. AKP'nin YSK temsilcisi Recep Özel Twitter üzerinden bir açıklama yaptı ve Twitter'daki mesajında İstanbul seçimleri yenileniyor, hayırlı olsun dedi AKP'nin YSK temsilcisi Recep Özel.

Seçimler kazanılmış ama yüksek seçim kurulu durumu kabul etmemişti. Hile yapıldığı iddialarına onay veriyordu. Aynı zarfın içine giren muhtarlık ya da belediye meclis üyeleri seçiminde sorun yoktu da her nasıl olduysa belediye başkanlığı seçimine hile karışmıştı. Aynı gerginlik yine yaşandı. Bu sefer CHP gençliği öfke doluydu. Açık bir hukuksuzluk olduğunu düşünüyorlardı. İstanbul için 23 Haziran'da yeniden seçim yapılacaktı. Peki seçimleri boykot etmek mi gerekirdi?

Birçok isme göre yeniden seçime girmenin artık bir anlamı kalmamıştı. Açık bir hukusuzluk söz konusuydu. Ekrem İmamoğlu akşamına bir miting düzenledi. Yolumuz uzun, gençliğimiz var, vazgeçmeyeceğiz dedi. Yeni seçim startını verdi. Yolumuz uzun, heyecanımız yüksek, gençliğimiz var, gençliğimiz var. Biz adalete savaş, demokrasiye inanç tutar.

Türk gençliğiyiz. Bu millete, özgürlüklerine, demokrasisine kimse, ama kimse engel olamaz. Bu ülkede karar vericiler, gaflet, daralet, hatta ihanet içinde olabilirler. Ama biz asla vazgeçmeyeceğiz. Asla vazgeçmeyeceğiz.

İstanbul seçimi iptal edildi ama bu zamana kadar bu seçimde hile yapıldığına ilişkin tek bir tahkikat yapılmadı. Bu seçimin neden iptal edildiğini bilmiyoruz. Hile yapıldıysa yapan nerede? Oy çalındıysa çalan nerede? Neredeyse herkes kararın adaletsiz olduğunu biliyor. Politik olduğunu biliyor. Biliyor da nasıl bir güçle bu karar aldırılabiliyor? 2015'te Erdoğan Cumhurbaşkanıydı. Biz Başbakan ve Bakanlar Kurulu'nu seçiyorduk. Yani Erdoğan'ın koltuğu riskte değildi.

2019 ise yerel seçimdi. Belediye başkanlarını seçtik. Yani ne 2015'te ne de 2019'da Erdoğan'ın kendisini oyladık. Fakat önümüzdeki seçimlerde bizzat Erdoğan'ın kendisini oylayacağız. Doğrudan doğruya, Erdoğan kalsın mı, gitsin mi diye soracağız ve gerim gerim gerilmiş haldeyiz. Şimdi size soruyorum, bu endişe hakiki bir endişe değil midir?

Bu endişeyi dillendirenlere gazeteci mi diyeceğiz yoksa tarafgırlık vurgusu yaparak muhalif gazeteci mi diyeceğiz? Bu haliyle Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini eleştirince tarafsızlığımızdan mı olacağız? Bu ülke her 5 yılda böyle bir endişeyi yaşayacak mı? Ya buna kimin hakkı var? Böyle bir endişeyi taşımayanlar da yok canım iktidar demokrasiye saygılıdır diyenler tarafsız mı? Objektif mi diyeceğiz onlara? Onlar objektif oluyor da

iktidar demokrasiye saygı duymuyor diyenlere taraflılar mı diyeceğiz? Muhalif mi diyeceğiz onlara? Ya da hiç bu konulara girmeden önümüze konanı yemek midir objektif gazetecilik? Değildir elbette. Gazetecinin görevi nedir? Gazetecinin görevi hakikate ilişkindir. Ham hakikatte şudur. Mevcut iktidar demokrasinin kurumlarına, Hatta sandığa dahi saygı duymuyor. Yargı ve yasama güçleri, yürütme erginin çeşitli boyutlarda kontrolü altında. İktidar tabanı, seçimleri bir milli güvenlik meselesi olarak okuyor ve sandık sonuçlarına saygı duymayabilecek bir psikolojiye sahipler. Açık açık tablo şu, ham hakikat şu. Türkiye, açık faşizmle, demokrasi arasında arafta kalmış durumda.

Bunu tümüyle tarafsız, tümüyle objektif kriterler çerçevesinde söylüyorum. Dayanaklarım da var. Mesleğimi ortaya koyarak bir hakikati dillendiriyorum. Bakın altını çiziyorum, bir şartlı cümle kuruyorum. Yani eğer ben haklıysam, Bu hakikati dillendirdik diye muhalif gazeteci mi olacağız? Ya da tersten soralım. Ham hakikat bu ama bu hakikati tarafsızlık adına yutalım mı? Yani bunu söyleyince tarafsızlıktan vaz mı geçmiş oluyoruz? Elbette hakikate değmeyen muhalif yayınlarda görüyoruz. Yani oo hem de ne biçim. Yani muhalif ama dedikleri uydurma, özensiz manipülatif vs. vs.

Ama böyle bir gazetecilik üredi diye tüm gazetecileri muhalif ve yandaş diye ayırmak ne kadar doğru? Bu yüzden lütfen bu muhalif gazeteci ifadesini kullanırken bir daha düşünün. Tren Topi'yi Bobi Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar aydınlık, demokat, eşit ve özgür yarınlara olan hayaliniz solmasın. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)