Podcast

189: Trend Spor: Süper Lig'de Favoriler Rahat Kazandı, Fenerbahçe Hem Basketbolda Hem de Voleybolda Galip, Halit Kıvanç'a veda

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Süper Lig'de bu hafta Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş zayıf rakiplerini yenerek kolay galibiyetler alırken Beşiktaş'taki teknik direktör değişiminin yankıları sürüyordu. Fenerbahçe için bu sezon futbol haricinde basketbol ve voleybol tarafında da güzel ilerliyor. Fenerbahçe Beko Euroleague'de Anadolu Efes'i de yenerek yoluna namağlup devam ederken Fenerbahçe Opet, Vakıfbank'ı 3-0 yenip sezona kupayla başladı.
Hepsi ve daha fazlası Trend Spor'da!




Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.799 kelime · ~24 dk okuma

Trenspor'dan herkese merhabalar. Süper Lig'de yarış sürüyor. Haftanın teması Süper Lig'deki kalite dengesizliği olacak. Buna birazdan uzun uzun değineceğim. İstanbul'un 3 büyükleri İstanbul'daki 3 farklı takımı kolay geçti bu hafta ve Trabzonspor'da bay haftasını oynadı. Yani bu hafta maça çıkmadılar. Şenol Hoca Beşiktaş'taki 2. döneminin ilk maçına çıktı Ümraniye Spor karşısında ve farklı bir galibiyet aldı.

Hafta arasındaki imza töreni çok konuşulmuştu, ona da değineceğim. Başakşehir'de Giresun Spor'a karşı kazanmayı bildi. 3-1 kazandılar ve ikinci sıraya yükseldiler. Lider Fenerbahçe, Başakşehir'in 3 puanı önünde ilk iki sırada bu iki takım bulunuyor ve bu iki takım Avrupa'da da gruplarda oldukça başarılı bir dönem geçirdiler. Yani geçmiş yıllarda söylenilen işte Avrupa'da oynamak ligi etkiliyor, ligde daha kötü sonuçlar alınıyor tezini yanlışlayan iki performans geldi Başakşehir ve Fenerbahçe'den.

Bu tabi Türk futbolunun gelişimi açısından, geleceği açısından çok iyi bir tablo. Bunu söylemem lazım ve her iki teknik direktörü de övmek isterim bu açıdan. Adana Demir Spor bu iki takımdan bir maç fazlasıyla 3. sırada yer alıyor. Beşiktaş'ın da bir maç fazlası var, 4. sıradalar. Galatasaray ve Trabzonspor'da 5. ve 6. sırada yer alıyorlar.

Transkriptin tamamını oku

Basketbolda Euroleague'de iki dev karşılaştı bu hafta. Anadolu Efes kendi sahasında Fenerbahçe ile oynadı ve Fenerbahçe bu maçı kazandı. Boleybol'da da Fenerbahçe Opet Vakıfbank'ı yenerek Süper Kupayı kazandı. Yani Fenerbahçeliler için rüya gibi bir haftaydı bu hafta. Ve son olarak Türk futbolunun doğayen spikeri Halit Kıvanç 97 yaşında hayata gözlerini yumdu. Onun futbol aşkı ve önereceğim kitabıyla bu haftayı da tamamlayacağız. Detayları inmeye başlayalım.

Şimdi kalitesizlik teması dedim. Bu hafta İstanbul'un 3 büyükleri başka 3 İstanbul takımıyla oynadı. Fatih Karagümrük, İstanbul Spor ve Ümraniye Spor. 3'ü de çok kalitesiz kaldılar 3 büyüklere göre ve zorlayamadılar rakiplerini. İlk penaltılar ve Karagümrük maçında da Adnan'ın gördüğü ilk kırmızı kart çok amatördü ve maçlar erkenden açıldı bu sayede.

İstanbul'un 3 büyükleri gelecek haftalar için ölçü olamayacak gösteri maçları oynadılar desek geridir. Bu tabi bence ligin yarışmacılığına zarar veren bir durum ve herhalde siyasi ranttan olabilir veya başka sebeplerle olabilir. Sürekli ligdeki takım sayısını arttırmaya çalışıyorlar. Fakat ligdeki takım sayısı arttıkça ligin kalitesi artmıyor. Ligin kalitesindeki dengesizlik artıyor. Yani lige bu sene çıkan Ümraniye spor gibi, İstanbul spor gibi takımların lige kalite anlamında bir şey katmadıkları aksine kalitesinden götürdükleri bir dengesizlik yarattıkları gözüküyor. Şimdi bu hafta oynayan Galatasaray'ın gelecek haftalara bu haftadan taşıyabileceği herhangi bir şey yok çünkü rakip kendisini zorlayamıyor.

Aynı şekilde Fenerbahçe'nin de öyle, aynı şekilde Beşiktaş'ın da öyle. Ya bu Ümraniye Spor, İstanbul Spor hiç puan alamaz demek değil ama bu takımlarla üst tiradaki takımlar arasında makas açılıyor. Bu makasın açılması ligin kalitesini, ligin gelişimini olumsuz yönde etkiler. Yani bir ligde, bir ülkenin en üst düzey ligindeki takımlar arasında İyi ile kötü arasında mesafe farkı açık olursa iyi olanlar kötüye doğru evrilir, kötü olanlar iyiye doğru evrilmez. Yani oynanan maçın kalitesi kötü olan yüzünden düştükçe iyi olan da aşağı doğru çekilir. O yüzden bu ligin takımlarını 19-20 takım yapmanın bir manası yok. Aksine böyle 14 takım 12 takım falan olsa maçların rekabet seviyesi artar ve

Ligin futbolu da gelişir. Şuradan örnek vereyim. Galatasaray'ın UEFA kupasını aldığı ve milli takımın da dünya üçüncüsü olduğu 2002-2002 yıllarının başlangıcında Anadolu takımları da çok kuvvetliydi. Gençler birliğinin, Ankara gücünün, Gaziantep'in çok kuvvetli olduğunu biliyoruz. Hatta o dönem mesela hatırlayın Denizli Spor, Avrupa liginde o dönemki adıyla UEFA kupasında çok ilerlemişti. Mourinho'nun portosuna kaybetmişti. Sonra o portta şampiyon olmuştu.

Gaziantep spor Roma'larla oynadı, onları yendi. Gençler birliği, Sporting Lisbon'u yendi. Yine böyle çeyrek finallere falan çıktılar. Bütün Anadolu takımları da Avrupa'ya giden tüm Anadolu takımları Avrupa'da da iş yapıyordu. Gruplardan çok rahat çıkıyordu, üst sıralara gidebiliyorlardı. Anadolu takımları Galatasaray gibi, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi büyük takımların seviyesini de yükseltiyordu ve Galatasaray işte UEFA kupasını almıştı. En nihayetinde milli takımda dünya üçüncüsü oldu.

Siz şimdi Anadolu takımlarıyla üst seviye takımları zorlayamadığınızda bu üst seviye takımların oyunun gelişimi de biraz daha zorlaşıyor. Ama neyse ki bu sene Fenerbahçe ve Başakşehir'in hiç fena gitmediğini söyleyelim ama Avrupa Ligi yani eskiden tabii Şampiyonlar Ligi'ndeydi takımlarımız. Şimdi biraz bir kademe aşağıda kaldık. Tabi bu 10-15 yılda süren bir gerileme dönemiydi. Hemen 1 yılda 2 yılda yükselecek bir şey değil ama bence bu takım sayısının düşmesi, artması değil de düşmesi Türk futbolu için fayda sağlar. Ama tabi Türk futbolunun gelişimini düşünen yok. Böyle konularda genelde rant devreye giriyor. Diyelim klasik yakınmalarımızı bırakalım ve Fenerbahçe İstanbul Spor Maçı ile maçlara değinmeye başlayalım.

Zeiss ile Emre Mor ilk 11'deydi. Bu ikisi R'e karşı son 2 gole atan isimler ve bu gollerin ödüllerini İstanbul Spor Maçı'nda ilk 11'de başlayarak almış oldular. Oyunu orta sahadan genişletme konusunda biraz daha iyi bir Fenerbahçe olduğunu düşünüyorum. Bunda tabi Zeiss'in tekniği de önemli. 10 tane uzun pas denemesi olmuş. 9'u isabetli mesela. Arao da ona eşlik etmiş. 7 uzun pas denemesinin 5'i isabetli.

Eskiden Zalai üzerinden ve stoperler üzerinden oyunu genişletmeye çalışan bir Fenerbahçe görüyorduk ve genelde bu biraz pas hatalarıyla birlikte oluyordu. Yani çok verimli olmuyordu. Ama bu maçta orta sahanın merkezinden oyunu genişleten bir Fenerbahçe gördük ve daha verimli oldu. Hatta 15. dakikada çok iyi bir pozisyon var. Aleovski'nin şutu ile biten bir pozisyon bu. Bu pozisyonda 17-18 pas yapıyor Fenerbahçe'si şutu atana kadar. Ve şuttan önce İrfan Can sağ kanattan sol kanada doğru oyunu açıyor. Böyle 30-40 metrelik uzun bir top atıyor. Ardından Emre Mor'la Alijovski arasında bir verkaç. Sonra İrfan Can çok atmadığı koşullardan bir tanesinin ceza sahasını atıyor. Ve İrfan Can'a Alijovski pası atıyor ceza sahasının çapraz köşesine.

İrfan Can topukla tekrar Aleovski'ye çıkarıyor ve Aleovski de şut imkanı buluyor. Bu pozisyon mesela çok iyi bir pozisyondu Fenerbahçe lehine ve hem uzun pası atan İrfan Can hem tekrar ceza sahasına ve topsuz koşuyu atan İrfan Can da Fenerbahçe'nin son 5-6 haftasında geliştiğini söylememiz gereken bir oyuncu. Ben normalde İrfan Can'ı pek beğenmem. Çok yetenekli bir oyuncu tabii ki, o konuda hiçbir beyisi yok. Ama İrfan Can'ın istikrarsızlıkları, hem oyun içi istikrarsızlığı hem maçtan maça istikrarsızlığı bende böyle bir İrfan Can'a karşı bir soğukluk yaratıyor senelerdir. Çünkü verebileceğinin çok altında kalıyor toplam katkı olarak. Lig sonunda baktığınız zaman İrfan Can işte 35 maçın 10 tanesini, 15 tanesini de görüyorsunuz, 20 tanesini de göremiyorsunuz. Genelde öyle oluyordu. Ama bu sene Jorje Sus'la birlikte çok daha farklı bir İrfan Can gördük. Tabi yorgunluklar bariz Fenerbahçe'de ama o normal. Zyce'da uzun paslarda etkiliydi dedim ama oyun içindeki dinamizm olarak da etkisizdi. Onu da söylemek lazım. Ben Zyce'si de mesela çok beğenirim. Ama hoca niye oynatmıyor, niye oynatmıyor diye hep eleştiriyorduk Georgesu'su. Haklıymış oynatmamakta. Yani Crespo ile Zyce'nin kattıkları enerji arasında çok büyük fark var. Ve tabi yani herkes her oyuncuyu beğenebilir. İşte biz Zyce'si beğenebiliriz, öbürünü beğenebiliriz falan. Ama antrenmanları izlemeden, oyuncuların kendine ne kadar bakıp bakmadığını görmeden, normal tempo seviyelerini görmeden de bir oyuncuya niye oynamıyor diye çıkışmak biraz içi boş kalıyor, haksızız kalıyor bence bu eleştiriler. Zeiss'in de neden oynamadığı bence ortadaydı açıkçası. Şimdi şöyle bir durum olsa mesela Valeria'nın İsmail Beşiktaş'ı gibi olsa 6-7 tane iyi olduğunu bildiğimiz oyuncu Zeiss gibi geçen seneki seviyesinin altına düşmüş olsa o zaman hocaya sorarsınız niye böyle olduğunu.

Ama 25 oyuncudan 20 tanesi şu anki Fenerbahçedeki gibi geçen sezonun üzerine çıkmışsa, sadece bir tane oyuncu Zeiss gibi geçen senenin altında kalmışsa da o zaman hocaya bir şey demez, Zeiss'e sorarsınız niye böyle diye. Bence Zeiss'e sormak lazım. Geçen seneki yüksek performansını niye bu sene sergileyemiyor? Yani şimdiye kadar Jesus'a yapılan Zeiss eleştirisinde Doğru olmadığını gösteren bir maç oynandı bence. Öbür tarafta Bacuay'ı Hattrick yaptı tabi ve Hattrick'ten de önemlisi bence Valencia'ya attırdığı goldü. Çünkü o ana kadar 2 gol atmıştı ve o pozisyonda da son vuruşu kendi yapabilirdi. Golü atıp Hattrick tamamlayabilirdi. Onu önemsemedi ve bencillik etmeyerek Valencia'ya daha müsait durumdaki arkadaşını çıkardı ve asist yapmış oldu.

Bu tabi takım olma yolunda ne kadar mesafe kat ettiğini gösteriyor Fenerbahçe'nin. Ve Batshuayi için de güzel bir durum. Ben ayrıca Georgesus'un Batshuayi'yi de çok doğru kullandığını düşünüyorum. Hani goller attı iyi oynadı hemen ilk 11'e koyayım diye bir düşüncesi olmadı hocanın. Genelde yine sonradan almaya devam etti. Valencia ağırlıklı gidiyor ilk 11 tercihi. Ve rotasyonda kullanıyor Batshuayi. Oyunculara taşıyacağından fazla yük vermemeye çalışıyor Georgesus.

Ve bu geçen sene mesela Batshuayi için sorun olmuştu. Bütün Beşiktaş hücumunu Batshuayi'nin omuzlarına yüklüyorlardı. Ve Batshuayi iyi de oynuyordu, boğuşuyordu falan çok yorgun şutlar atıyordu. Direkten dönen bir sürü topu oldu. Geçen sene 12 tane miydi? 14 tane miydi? İnanılmaz sayıda direkten dönen şutu vardı Beşiktaş'ın Batshuayi'den. Yani biraz şanssızdı da ama yorgundu da. Bazen oyuncuları dinlendirerek, üzerlerindeki baskıyı alarak oynatmakta fayda var. Mesela bunu geçen sene Taylan Berkan'da falan da gördük Galatasaray'da.

Bugün Taylan, Ankara gücünde çok iyi futbol oynuyor ama Galatasaray'da geçen sene çok ağır yükler bindirildi Taylan'a. Berkan da aynı şekilde. Berkan'a Galatasaray geçen sene Alanya sporda oynadığından daha fazla süre vermişti. Berkan Alanya'da bile biraz daha fazla rotasyonda düşünülen oyuncuyken Galatasaray'ı üzerine yüklediler.

Bazı oyunculara da bu kadar yük biraz fazla geliyor. Mesela şimdi Batu'ya daha rahat bir oyunda oynadığı zaman çok daha iyi bitiriyor. Daha kafası da dinlenmiş oluyor. Maç sonu açıklamalarına geçeyim. Jorge Jesus bizim oyun anlayışımız riskli dedi. Önemli olan yediğimizden fazlasını atmak dedi. Ve Manchester City, Bayern Münih'in dışında bizim gorel tanımamıza yaklaşan bir takım olduğunu zannetmiyorum dedi. Herhalde öyledir. Rekora doğru gidiyorlar.

Ve stoper rotasyondaki eksiklikten de bahsetti. Çok büyük ihtimalle devre arasında ilk olarak stoper transfer edeceği zaten bariz. Zalai'nin de sakatlık riskiyle oynamaya devam ettiğini ama başka da elinde oyuncu olmadığından söz etti. Ve Zalai'yi de övdü yüksek fizik kalitesi için. Normal bir sporcu değil o çok üst düzey bir sporcu falan dedi. Güzel bir açıklamaydı bu. Ve son olarak ilginç bir açıklama.

Bizim büyük hedefimiz lig. Şu anda birinci sıradayız ama tabii ki hiçbir şey garanti değil henüz. Biz lige nasıl başladığımızın değil, nasıl bitirdiğimizin önemli olduğunu düşünüyoruz. Avrupa ligini kazanamayacağımızı biliyoruz çünkü şu anda bizden çok daha fazla güçlü takımlar var. Bir gün eleneceğiz ama gidebildiğimiz kadar uzağa gitmek istiyoruz. Perşembe günü Polonya'da Dynamo Kiev'e karşı oynayacağımız maçtan 3 gün sonra yine bir lig maçımız olacak. O maç çok önemli bizim için. Dolayısıyla Fenerbahçe'nin bir B takımı yok. Ama belki o maçlarda daha çok genç ve süre bulamamış oyuncuları oynatabiliriz. Dynamo Kiev teknik direktörünü memnun edecek bir sonuçta olabilir. Şu anda nasıl oynayacağımızı düşünmedik. Açıkçası bu açıklamalar bana biraz blöf gibi geldi. Çünkü Ren vesaire için de benzer açıklamaları yaptı ama takım son derece arzulu, iştahlı oynatabiliyorsunuz o maçları. Biraz bence takımın üzerindeki baskıyı azaltmak için bunları söylüyor Georgesus. Ve açıkçası grubu lider bitirmek de ikinci bitirmeye göre çok çok daha avantajlı. Hem ekonomik açıdan 2.3 milyon euro gibi bir geliri var. Bu da tabii şampiyonlar ligi seviyesi olmasa da hiç azımsanacak bir parada değil açıkçası. Öte yandan bir de grubu lider olarak tamamlayan takım

Direkt olarak tur atlayarak devam ediyor. Son 16'dan başlıyor. Yani bir tur önden başlıyor. Bir tur daha geçmiş oluyor yani. Ve hem iki maç az oynuyorsunuz, iki tane zorlu maç az oynuyorsunuz. Hem de yani iki tur birden atlamış gibi oluyorsunuz. O yüzden grup liderliği son derece önemli. Ve ben Fenerbahçe'nin Dinamo Kiev maçını hiç de Cesus'un söylediği gibi oynayacağını zannetmiyorum. Ama bunu biraz yaparak takımı rahatlatmak istiyor diye düşünüyorum.

Geçelim Galatasaray'a. Galatasaray'da Emre Taşdemir ilk defa ilk 11 oynadı ve Galatasaray 11. Lig maçında hala ilk 11'inde ilk kez yeni isimler gördüğümüz bir takım. Normalde benim futbolda en sevmediğim şey şu sürekli değişiklik görmek. Hatta Mourinho da biraz benim gibi olsa gerek Premier Lig'de görev yaptığı dönemde Lig'in başladığı gün transfer sezonunun kapanması için savaş vermişti adeta.

Ki Pep Guardiola da kendisiyle aynı fikirdeydi, Jurgen Klopp da aynı fikirdeydi. İngilizler buna çalışıyor. Yani ligle birlikte transferi kapatmaya çalışıyorlar ki takımlar adapte olsun ve oyuna başlasınlar. Bizdeki zihniyet de tam tersi. Transfer sezonunu uzatmaya çalışıyoruz ki işte o pazardaki artıkları toplamak için. Tabi bu durum uyumu, birlikteliği falan uzatıyor. İşte ligin 11. haftasında hala ilk 11'e yeni yeni giren oyuncular görüyorsunuz.

Mesela Fenerbahçe'ye baktığınız zaman Temmuz'dan beri yarışmacı maçları oynayan ve belli oyuncu grubuyla yoluna devam eden bir takım görüyorsunuz. Galatasaray'da hala yeni yeni ilk 11 kuracak. İlk yarı sürekli soldan Emre Taşdemir üzerinden giden bir Galatasaray vardı. Herhalde yeni diye herkes ona atıyordu topları.

Ve ilk yarı bence Galatasaray kötü bir oyun oynadı. Hatta rakip 10 kişi kaldıktan sonra bile bence kötü bir Galatasaray vardı. İkinci yarı Dibua üzerinden gidelim dediler. Yani tamamen sağ kanada döndü oyun. Ve sağ kanattan Dibua'nın futbol aklı çok daha iyi ve çok daha akışkan bir Galatasaray gördük. Yani biraz şey gibi oluyor. Galatasaray'da hem Parçal Cermen'den de futbolcu var. Giresun Spor'da yedek kulübesine bile giremeyen Emre Taşdemir de var. Aynı ilk 11'deler ikisi de falan. Böyle bir dengesizlik de var açıkçası.

Emre Taşdemir de ilk yara bence kötüydü ama ikinci yara da golünü attı. İstekliydi ve o isteğin karşılığını alan bir goldü. Ceza sahasında bulunması, arka direğe kesilen topta özveriyi gösteriyor tabi ve gol attı. Okan Buruk da onun antrenman performansından memnun olduğunu söyledi.

Bugünün genelinde özellikle defans hattında üç tane oyuncumuz değişti. Bu bizim için maçtan önce tabii ki endişe oluştursa da çünkü üç tane oyuncu aynı anda değişmesi. Özellikle Emre özelinde bugün onu seçmenin nedenlerinden biri antrenman performansı. Antrenmanda hep çalışan takım içerisinde yer almak için çaba sarf eden bir oyuncuydu. Biz de bunu görerek bugün Türk olarak Emre'yi saha içerisinde değerlendirdik.

O da genel olarak ilk maçı olmasına rağmen iyi bir performans ortaya koydu, bir gol attı. Şimdi büyük ihtimalle Derbide'de Emre Taşdemir olacak bence. Ama Emre Taşdemir'in özellikle savunmada problemler yaratan bir back olduğunu düşünüyorum ben ve Beşiktaş maçında Galatasaray biraz daha fazla savunma yapmak zorunda kalacaktır Karagümrük maçına göre ve o yüzden Emre Taşdemir'in o maçta biraz daha fazla problem yaşatması da muhtemeldir diye düşünüyorum. Ayrıca bu maçta bence Sergio Oliveira iyiydi. Yine Galatasaray'da. 8 uzun pas denemesi yapmış, 8'i de isabetli. 6 tane şut atmış, 5 tane kilit pası var. Ve hücumda dominant olması gibi ki işte hücumda hep dominanttı zaten Sergio Oliveira. Ama 4'te top kapma yapmış ki eksik olan tarafı top kapmalardı. En çok top kapan oyuncu olmuş Galatasaray'da. Bu da önemli bir veri. Aynı zamanda 96 kez de en çok topla buluşan oyuncu da Sergio Oliveira olmuş.

Serjio Oliveira o Galatasaray'daki liderlik işine el koyma konusunda baskısını arttırıyor. Galatasaray ağırlığını koymaya devam ediyor. Bölüme devam edeceğiz ama şimdilik ufak bir ara veriyoruz. Galatasaray'ı böyle tamamlayalım ve Beşiktaş'a geçelim. Şimdi bir buçuk saat Şenol Hoca dinledik bu hafta içerisinde. Bir saat aşkın bir imza töreni ve yarım saatlik bir basın toplantısı. Uzun uzun konuştu Şenol Hoca. Açıkçası ben de özlemişim. Özleyen de çoktur. Bir kere bana çok dinlenmiş, enerjik ve aç geldi. Bu basın toplantısı ama biraz sıkıntılıydı. Özellikle imza töreni sıkıntılıydı. Hem Ceyhun Kazancı için söylediği sözler dikkat çekiciydi. Az konuşacak, çok çalışacak gibi bir ifadede kullandı. Normalde sportif direktör, teknik direktörlük koltuğunun üzerindedir. Ama Ceyhun Kazancı'nın Şenol Güneş'in altında çalışacağı çok belliydi yani. Çok ezici bir şekilde konuştu. Üslubu falan çok öyleydi. Ama çok da beni şaşırtmadı açıkçası. Ben zaten eskiden muhabirlerden duyuyordum. Yani şöyle duyuyordum. Ben Şenol Hoca'nın gelmesini hep bekliyordum. Çünkü işte Ahmet Nur Çebi'yle aralarında büyük bir samimiyet var. Bir dostlukları var. Ve Sergen Yalçın'a ayrıldıktan sonra hatta Şenol Güneş'in gelmesini bekliyordum. Ama Cevim Kazancı tercihi geldi. Ve Cevim Kazancı da Valerian İsmail'e gitti. Hatta başka bir Portekizli hoca Piniero vardı hatırlarsınız. O dönemler şaşırmıştı insanlar Ahmet Nur Çebi'nin. Çünkü yakınlığını biliyorlar Şenol Hoca'yla.

Ve bu soruşturulduğu zaman Ceyhun Kazancı'nın ne Sergen Yalçın gibi ne de Şenol Hoca gibi yerli hocalarla çalışmayı çok düşünmediğinden bahsediliyordu. Hatta işte hani basın toplantısında da soruldu bu, Şenol Hoca ile çalışırsak ben yokum vs. dediniz mi diye. Yani tam olarak bu cümleyi kurmuş olmasa da buna yakın cümleler kurmuş olabileceği de belliydi. Basın toplantısında da bunu böyle üstü kapalı bir şekilde yorumladı zaten, geçiştirdi. Ama Şenol Hoca özellikle başkanı da bozdu yani bir yerde.

Başkan parayı çok sever dedi mesela. Ona da Ahmet Nurçevi çok bozuldu. Ondan sonradan bir yarım saat sonra falan tekrar düzeltti orayı falan böyle. Şenol Hoca şaka yaptım dedi. Garip bir basın toplantısıydı. Ama şimdi bir Ümraniye maçını konuşalım. Sonra tekrar maç sonu açıklamalarına da değiniriz. Beşiktaş 4-3-2-1 başladı maça. Farklı bir diziliş. Valerian İsmail'e göre. Bu Çam Ağacı dizilişi olarak da adlandırılıyor. İşte Roziye ve Masuaku ile sağ bek ve sol bek ile

Oyunu genişletmeye çalışan bir Beşiktaş olacaktı bu sayede. Ve işte sağ iç pozisyonunda Salih, sol iç pozisyonunda Jetson, altı numarada Josef ve çift on numarada serbest iki on numara, sol tarafında Delali, sağ tarafında Cenk Tosun, ileride de Wegorst. Bu 15-20 yıl önce çok meşhur bir sistemdi. 2005-2006 falan. O yıllarda işte bu Neslihada şampiyonu olan Werder Bremen kullanıyordu, Thomas Schaaf'la birlikte. Ben çok severdim o takımı. Çünkü o takımda en sevdiğim center four Miroslav Kloze vardı. Kloze'nin arkasında böyle sağ 10 numara gibi Klasniç oynuyordu, Hırvat hücumcu. Sol 10 numara gibi de Diego oynuyordu. Bu Fenerbahçe'ye de gelen, Juventus'ta falan oynayan Brezilyalı Diego.

Arkalarında sağ iç pozisyonda Thorsten Frings vardı. Almanya milli takımının da önemli oyuncularından bir tanesiydi Frings. Sol işte Tim Borowski vardı. Sonradan Bayern Münihe gitti. Altı numarada da Baumann vardı. Böyle çok iyi bir takımdı onlar. Aynı zamanda o döneme damga vuran İtalyan devi Milan'da işte Ancelotti'nin Milan'ı da o kanatsız sistemi uyguluyordu. İşte bazen baklava dilimi 4-1-2-1-2 oluyorlardı. Bazen 4-3-1-2 oluyordu. Bazen 4-3-2-1 oluyordu.

O değişiyordu ama işte orta üçlüde Gattuso Saeic, Sedorf Solic, Pirlo savunma önü, Regista dedikleri oyun kurucu. On numara Kaka, işte ikinci serbest on numara gibi Şevçenko veya önde İnzaghi veya Şevçenko-İnzaghi ileride ikili arkalarında tek Kaka gibi değişiyordu. Bazen hatta Pirlo'yu 8'e çekip biraz daha öne çekip Ambrosini'yi daha net bir altı numara olan Ambrosini zorlu maçlarda altı numaraya çekiyordu Ancelotti. Ama her iki takımda da Hem o Milan'da hem de Werder Bremen'de çizgiyi boydan boya kullanan back oyuncuları vardı. O Werder Bremen'de Patrick Ovomayala vardı. O da Alman milli takım oyuncusu oldu. Sol back'te Kamerunlu Wome vardı. Schulz vardı yedeği hatırladığım. Sağ back'te yine Ovomayala'nın yedeği Fritz vardı. Ben o Werder Bremen'i çok izlediğim için hatırlıyorum yedeklerine kadar.

Milanda'da Cafu'yla Serginho vardı. Yine boydan boya kullanan hem yetenekli hem teknik back oyuncuları. Ve bence Valerian İsmail de geldiğinde üçlü savunma oynatmayı düşündüğünde işte 3-4 üçlü sistemde o orta dörtlünün sağ ve sol kenar oyuncuları, kanat backleri işte o çizgiyi boydan boya kullanmalarını beklediğiniz backlerden bir tanesini de işte Rosier oynatıyordu. Rosier'de takımın en önemli isimlerinden bir tanesi.

Ve Valerian İsmail de o sistemden biliyorsunuz ilk başlar başlamaz dörtlüye dönmüştü. Ve o zaman çektiğimiz podcast bölümlerinde de bundan bahsetmiştim bir bölümde. Ve aslında Rozier'in düşünülenin aksine çizgiyi boydan boya kullanmaya yatkın bir oyuncu olmadığını iddia etmiştim. Çünkü Rozier çok teknik bir oyuncu, hücuma çıktığı zaman soğukkanlı bir oyuncu. Hem içeriye hem çizgiye doğru çalım atabilen bir oyuncu, iyi orta kesen bir oyuncu vs. ama Roziye bence düşünüldüğü kadar dayanıklı ve gitgel yapan bir oyuncu değil diyordum. Ve Roziye önünde bir kanat oyuncusuyla oynadığı zaman verkaşlarla etkili olabilen ama kendisi böyle o eski Hakan Ünsal'lar gibi, Fatih Akkeller gibi çizgiyi böyle yaldır yaldır boydan boya kullanabilecek tempo ve dayanıklılığa sahip olmadığını söylüyordum. Hatta bunu örneklendirirken biliyorsunuz Sporting Lisbon'dan aldı Beşiktaş Roziye'yi.

Sporting Lisbon zaten 3-4-3 oynuyor yani zaten onlar tam o sistemi oynuyor ve Roziye Beşiktaş'la şampiyon olup form yakalamışken bu sistemi oynayan Sporting Lisbon formda Roziye'yi almayı düşünmedi. 4-5 milyon euro onlar için çok büyük paralar değil ve 4-5 milyon euroya bıraktı. Rosier'i zaten o sisteme oynayabileceğini düşünseydi bence Amorim'de, Rosier'i tutabilirdi. Gerek işte sabeki alternatif olarak veya oynatmak için kadroda tutabilirdi ama tutmayı hiç düşünmemişlerdi. Bence o çizgiyi boydan boya kullanmaya yatkın bir oyuncu değil Rosier ve Şenol Hoca da bu konuda biraz şaşırdığını, beklentilerinin altında kaldığını söyledi Rosier'in performansı.

Şimdi ilk yarı bence iyi değildi Beşiktaş. Bu 4-3-2-1'i pek iyi oynayamadılar. Delali yine etkisizdi. Ve sonradan 4-3-3'e geçildi. Sol kenara Cenk geçti. Sağ kenara da Redmond girdi Delali yerine. Ve iki bekte değişti. Üç değişiklik birden yaptılar. Tayfur ve Umut Meraç da Roziye ve Masuak yerine oyuna girdiler. Benim Valerian İsmail dönemi iki tane Beşiktaş önerim vardı biliyorsunuz geçtiğimiz haftalarda. Birinci A planım benim buydu. Bence Beşiktaş kadrosu en ideal bu 4-3-3 oynar.

İşte sol kenarda Cenk veya Mulekka gibi ikinci bir forvet. Tıpkı geçen senelerdeki Larin gibi veya daha evvelkindeki Cenk gibi. Sağ kanatta Gezal veya Redmond gibi oyun kuran bir sağ kenar oyuncusu. İleride Santerfor'unuz Vagos zaten. Ve orta üçlü de en ideali Josef altı numara. Salih oyun kurucu sekiz numara. Jetson da Box to Box mesafe kateden koşan. Sekiz numara olarak en ideali, en dengelisi bence buydu ki bu sistem biliyorsunuz son yedi yılda üç defa Beşiktaş şampiyon oldu.

Bu 3 şampiyonluk da zaten bu sistemle geldi. Yani son 7 yıla damga vuran ve Beşiktaş'ın artık bir oturmuş diyebileceğimiz, Beşiktaş'ın sistemi diyeceğiniz şampiyonluklar böyle geldi zaten. Hem Şenol Hoca'da hem Sergen Yalçın'la. Yani B planım da şeydi biliyorsunuz, onu da geçtiğimiz haftalarda söylemiştim. Bu 4-3-3 olmuyorsa da 4-4-2 olabilir. Çünkü Josef de düşüş yaşıyor. Cezson, Salih merkez ikili olur.

Redmond enkudu veya işte Gezel enkudu gibi iki kenar olabilir veya Redmond olabilir. En önde de Cenk ve Ghost veya Mulaka ve Ghost gibi bir düşüncem vardı. Şenol Hoca basın toplantısında bunu da düşündüğünü söyledi. 4-4-2 gibi ve hatta 4-2-4 gibi yapmayı düşündüm dedi. Yani kanatları da forvet gibi yapmayı. Yani hocayla A ve B planımız biraz uyuyor gibi. Bence Beşiktaş'ın ikinci yarı oyunu da çok çok daha iyiydi. İlk yarı oyununa göre. Çünkü o beckler onu karşılamıyor. Kanatsız oyunu bu beckler bence karşılamıyor. Ve 4-3'ü çok daha iyi oynayan Beşiktaş, genetiği olduğu, alıştığı golü de buldu. Redmond sağ kenardan kesti, Gezel'ın Larine kestiği gibi. Ve Cenk de Larine'nin yükseldiği gibi arka direkte sağ beck Popov'un üzerine çıkıp, bence orada fail falan da yok. Popov sıçramıyor çünkü, geç kalıyor. Ve Cenk, bence nizami bir şekilde,

gidip kafayı vuruyor. Tabii o pozisyonu durdurduğunuz zaman, yapıştırdığınız zaman üstüne çıkmış gibi gözüküyor ama önümdeki rakip oyuncu sıçramıyorsa, eğiliyorsa e ben de onun üzerinden kafa vuruyorsam zaten başka bir yere düşemem yani. Onun üzerine düşmek zorundayım. Onun üzerine basıp da yükselmemişsem orada bir faal yoktur. O yüzden kusura bakmasın Popov hava topuna sıçranır, çömelmez. Ersun Yanal'ın dediği gibi çömelinmez yani. O yüzden o pozisyonda faal falan bence yok. Bireysel oyuncu yetersizliği var. Popov'un yetersizliği var. Ve Cenk'in orada eski Beşiktaş gollerinden bir tanesini attığını söylemem lazım. Öte yandan bence basın toplantısındaki önemli detaylardan bir tanesi de Şenol Hoca'nın Muleka vurgusuydu. Ben Muleka'dan da iddialıyım. Çünkü Muleka benim Bakambu vardı bizde. Aynı takımda oyuncular. Bu daha güçlü. Yani bakambu geldiği zaman hiç yani antrenmanda kovarsın öyle bir oyuncuydu.

Bunun bana verdiği ilk işaret o ama yani bir idmandaki şeyi söylersem yarın niye olmadı demeyin ama arzum o. Bu muleka vurgusu da güzel bakambuya benzetiyor. Bence bakambu bizim ligimizde son 10-15 senedeki en underrated işlerden bir tanesi konuşulmuyor pek ama Cenk'i Beşiktaş'tan Everton'a 22 milyon euroya falan satmak kadar önemli iş. Bursa Spor'dan La Liga'ya, Villarreal'e, Bakambu'yu milyon eurolara satmak. Sonra o Bakambu 40 milyon euroya Çin'e transfer oldu. Çok da kariyerli bir oyuncu aslında Bakambu. Ama Bursa'dan gittiği için çok Türkiye'de bilinmiyor. Üç büyüklerden gitseydi çok konusu olurdu.

Ve Muleka'yı bakan bunun da önünde gördüğünü söylüyor Şenol Hoca. Yani ondan umudu, beklentisi çok. Bence de çok potansiyelli oyuncu Muleka. Umarız Şenol Hoca beklentisini karşılayacak bir performans sergiler Muleka ile birlikte. Futbolu yine uzun uzun konuştuk ve diğer spordallarına geçelim.

Avrupa basketbolunda iki dev karşı karşıya geldi ve o iki dev de Türk takımları Anadolu Efes ve Fenerbahçe Beko. Beşinci hafta maçlarının ardından Euro Lig'de yoluna nağma alıp devam eden de tek takım var. Bu takım da Fenerbahçe Beko. İtüdis yönetiminde Fenerbahçe koç takımına evrildi tam olarak. Anadolu Efes'i de deplasmanda yendiler. Disiplinli oyun ve oyuncuların rol paylaşımı dikkat çekerken inisiyatif almaktan başta Kalates ve Gudric olmak üzere kimse geri durmuyor.

Son 2 sezonun şampiyonu Anadolu Efes'i Deplasman'da 88-79 yendiler. 3 sayı çizgisinin gerisinden oldukça iyi bir maç çıkardı Fenerbahçe ve Efes'in maçın kontrolünü almasına da izin vermediler. Efes'te miç hiç ve enbaya dışında oyunculardan istenen katkı gelmedi. Savunmada kırılgan bir görüntü çizdiler ve Eurolik'te 6. haftada Anadolu Efes Bayern Deplasman'a gidecek. Fenerbahçe Beko ise Barcelona Deplasman'a gidiyor.

Barcelona maçı sezonun devamı içinde önemli bir rol oynayacak Fenerbahçe'ye ve Anadolu Efes'e Avrupa Ligi'nde, Euro Lig'de. Başarılar diliyoruz ve Fenerbahçe'nin bir diğer başarısına geçelim. Voleybolda da çok önemli bir maç oynandı. Fenerbahçe-Opet geçtiğimiz sezon sürekli olarak takıldı. Vakıfbank'ı yenerek sezona güzel bir başlangıç yapmış olduğu Süper Kupa maçında karşı karşıya gelen iki devin mücadelesinde Fenerbahçe-Opet rakibini 25-23, 25-21

Ve 25-21'lik 3 set sonucunda 3-0'la geçti. Geçtiğimiz sezon Vakıfbank biliyorsunuz 5'te 5 yapmıştı. Müthiş bir sezon geçirmişlerdi. Mücadele ettikleri 5 kupanın 5'inde kazanmışlardı. Ve bu kupaları kazanırken 3 tanesinin finalinde de Fenerbahçe'yi yenmişlerdi. Fenerbahçe bir nevi geçen senende küçük çaplı bir revanshını almış oldu. Tabi Vakıfbank kadrosunun çok büyük bir kısmının değişime gitmesi bu mağlubiyette etken olmuş olabilir.

Yeni oyuncular henüz ne Coach Guidetti'yle ne de onun sistemiyle çok tanışmış değil ve biraz tempoya da ayak uydurmakta zorluk yaşadılar. Fenerbahçe'de ise hem kadronun muhafaza edildiğini söylemek lazım hem de yerinde eklemeler de yapıldı bu sezon öncesinde ve yeni sezona oldukça güçlü girileceğinin sinyallerini verdiler. Fenerbahçe Opet'in 18 yaşındaki wonder kiti, süper yeteneği Arina Fedoros Seva'da maçın MVP'si seçildi. Voleybolda yeni sezon bugün yani 1 Kasım günü başlayacak. Şampiyonluğun en büyük adayları Vakıf Bank, Fenerbahçe, Opet ve biraz daha düşük bir ihtimal de olsa Tijana Bošković'li Eczacıbaşı da adaylar arasında söylenebilir. Ve son olarak da bir efsaneye gideceğiz. Bir Türk futbolu efsanesi kendisi Halit Kıvanç.

Halit Kıvanç'ın çok güzel bir kitabı var. Futbol Biri Aşk adında. Bu kitabı geçtiğimiz yıllarda okumuştum. O kitapta çok güzel anılar var. Açıkçası bence kendisi Türk futbolunun doğumundan beri var olan çok önemli bir isim. 50'ler 60'lar 70'ler her zaman her dönemde Halit Kıvanç ve futbol sevgisi vardı.

1958 Dünya okbasında da İsveç'te de Halit Kıvanç var. 2018'de de NTV'de 93 yaşındaki Halit Kıvanç'ın Dünya okbaları hikayelerini dinlediğimi hatırlıyorum. Belki son televizyon programlarıydı ama. 2022'yi göremedi kendisi. Belki işte bir ay kalmıştı işte Dünya okbasına da. 2022 Dünya Kupası'nı göremedi ama 2018'den 1958'e yerinde izlediği 1968'e 60 yıl boyunca Dünya Kupalarının bile çok büyük çoğunluğunda Halid Kıvanç vardı, anlattı, harika hikayelerini anlattı. Pele ile ilgili müthiş bir hikayesi var. Youtube'da da yazarsanız Halid Kıvanç Pele anısı diye karşınıza çıkar. Küçük bir değineyim burada. Halit Kıvanç İsveç'e gidiyor 1958 Dünya Kupası öncesinde ve orada futbolcularla röportajlar yapılıyor. Tabi Brezilya'da çok büyük yıldızlar var o sırada. Pele henüz 17 yaşında, 58 Dünya Kupası'nda 17 yaşındaydı ve daha kadroya yeni yeni giriyordu ve çok beklenti içinde olunan bir oyuncu değildi Brezilya'nın diğer süper yıldızları arasında ve

Diğer gazeteciler o yıldızları kapışırken Halit Kıvanç klasik bir Türk olarak üzülüyor orada yalnız başına oturan Pele'ye. Ve Pele'nin yanına gidip onunla röportaj yapıyor. O Pele ondan sonra işte bu Pele oluyor. Dünya'ca bir yıldız oluyor. Hatta 58 Dünya Kupası'nda da sonradan oyuna girip gol atıyor falan. ve Halit Kıvanç'ın o röportajda meşhur oluyor. Daha sonraki Dünya Kupalarında da hep Pele ile karşılaşıyorlar ve Pele kendisiyle dostluğunu sürdürüyor. Çünkü kendisiyle ilk röportaj yapan kişi Halit Kıvanç ve ünlü olmadan önce röportaj yapan kişi Halit Kıvanç. Bu anıyı ve birçok farklı anıyı 60'lar, 70'ler, 80'ler, 90'lar futbolunu hem Dünya Okupası'na hem de uluslararası futbolu hem de ulusal yerli futbolu anlattığı kitabı da Futbol Bir Aşk. Onu da mutlaka öneriyorum futbol sever arkadaşlara. futbolunun gelişimi için hem de futbolu çok seven bir adamın böyle bir mesleği kendi kendine belki de dönüştürmesi, icra etmesinin dışında spikerliği, sunuculuğu belki böyle kendi buldu, kendi evirdi, kendi geliştirdi. Ve herkes onun izinden geldi aslına bakarsanız. Çok güzel bir hayat bence. Güzel bir kariyer. Sevdiği, hayran olduğu, hobisi olan futbolun üzerine adanmış ve onunla birlikte, o futbol topuğuyla birlikte geçen çok güzel bir ömür.

Kendisine geride bıraktığı miras için çok teşekkür ediyorum. Hem hayata dair sevgisini hem de oyuna dair sevgisini bizlere aşıladığı için de ayrıca teşekkür ediyorum ve bence bir merhumun ardından en güzel yapılacak şey onun yazdığı bir kitabı varsa veya yazıları varsa onları okumak diye düşünüyorum. Onun bıraktığı miras da güzel bir miras. Hem gazetecilik yapanlar için hem spikerlik sunuculuk yapanlar için çok güzel bir mirası var.

Ama bu mesleği yapmasa bile sadece bir futbol sever bile olsa bir insan onun bu yazdığı kitabı okusa bile alacağı çok şey oluyor. Ben de gazeteciye başladığım ilk yıllarda okumuştum o kitabı ve benim meslekteki şevkimi ve motivasyonumu çok net bir şekilde arttırmıştı o kitap ve Halit Kıvanç gibi yaptığım işte motive olmalıyım hissiyatını yaşamıştım sayfaları çevirdikçe. Ben de öyle hissetmeliyim, ben de onun kadar heyecanlanmalıyım o statlara gittiğim zaman, o futbolcularla görüştüğüm zaman diye içimden geçirmiştim. Hatta kitabı okuduktan sonra ekibimleşti 2014-2015 yılları. Yine bir spor sitesini yönetiyordum ve böyle 6-7 kişilik bir ekibim vardı, editör ekibi. Ekibimle bir toplantı yapıp bu kitaptan ve Halit Kıvanç'ın motivasyonundan bahsetmiştim. 60 yaşında, 70 yaşında bile ne kadar motive bir şekilde Dünya Kupaları takip ettiğinden, 80 yaşında bile maçlara gittiğinden falan bahsetmiştim. Ve kaybetmediği motivasyonun ne kadar değerli olduğundan bahsetmiştim. Böyle bir toplantı yaptığımı bile hatırlıyorum kitabı okuduktan sonra etkilenip. O yüzden sizlerin de beğeneceğini düşünüyorum açıkçası. Bu tavsiyemle de noktalamış olayım. Dinlediğiniz için çok teşekkürler. Gelecek hafta görüşmek üzere hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)