
2.551 kelime · ~13 dk okuma
Bu haftanın gündemini Kürt sorunu domine etti desek yeridir. Önce Mehmet Ali Çelebi'nin AKP'ye katıldığı grup toplantısında Erdoğan'ın teröristler 5-10 çocuk yapıyor gafı, ardından yine Erdoğan'ın Diyarbakır gezisi, buradaki çıkışları. Memleketin en derin sorunlarından biri belki de Kürt sorunu. Kimi yok öyle bir sorun diyor, kimileri vardı da çözüldü diyor, Kimi meseleyi oy hesabı üzerinden kavruyor, buradan hareketle HDP'nin destek vereceği adayı tartışıyor. Bir de üzerine medyada soruna ilişkin derinlikli programlar yapılmıyor. Kürt sorunu vardır diyenleri de ekranlarda göremiyoruz. Hal böyle olunca kimse nedir kardeşim bu Kürt sorunu diye sormuyor. Ya da soruyorsa da cevap aramak için sormuyor. Yok öyle bir sorunu söylemek, bunu vurgulamak için soruyor.
İşte böyle bir ortamda Erdoğan'ın Diyarbakır gezisi sürerken Selahattin Demirtaş'ın gazete Duvar'da yeni başlayanlar için Kürt sorunu nedir başlıklı yazısı yayımlandı. Biz de burada nihamla bu bölümde bu soruyu soracağız. Nedir bu Kürt sorunu? Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Kürt sorunu deyince bir vatana ihanet konseptinin içine giriyoruz. Çünkü bir yandan sorunun ne olduğunu tespit etmeye kalkıyorsunuz ama bir yandan da PKK gibi bir gündeminiz var. PKK'nın ilk kanlı eylemi Eruh saldırısının ardından tam 38 yıl geçmiş. Türkiye'nin yarısından fazlası bu saldırıdan sonra doğdu. Bu meselenin milli güvenlik boyutu. Ama meselenin sosyal boyutuyla milli güvenlik boyutu içişe geçmeye başlamış.
Kürt sorunu nerede başlıyor? PKK sorunu nerede bitiyor? Kürt sorunu eşittir PKK sorunu demek mümkün. Yani bu haliyle çok uzun yıllardır süren bir milli güvenlik konsepti var. Hem de Türkiye'nin milli güvenlik çerçevesinin en önemli gündeminden bahsediyoruz. Ancak
Sorun diye bir halkın adını andığınız zaman yani Kürt sorunu dediğiniz zaman sorunun bir de sosyal, tarihsel ve hukuki boyutları ortaya çıkıyor. Türkiye'de sayıları milyonları bulan Kürt yurttaşlar kendisini bu sorunun muhatabı sayıyorlar. Saymayanlar da olabilir elbette fakat veri ortada. Öyle ya da böyle. Bu sorunun çözümü üzerinden siyasetini kurdulayan HDP'ye 6 milyon yurttaş oy veriyor. Kabul edin ya da etmeyin. Demirtaş'ın seveni çok.
6 milyon insan HDP'ye oy veriyorsa demek ki Kürt sorunu vardır demiyorum. Bu bana kalırsa hata olurdu. HDP belki de tümüyle kendi var ettiği bir sorun üzerinden siyaset yapıyordur, öyle bir sorun yoktur da kaşıyordur. Orasıyla ilgilenmiyorum, soru başka. HDP hiç kurulmasaydı da
Kürt sorunu yine var olabilir miydi diye soruyorum. Tekraren söyleyeyim, HDP veya geçmişteki diğer Kürt partileri hiç olmasaydı, PKK falan hiç kurulmamış olsaydı, yine de Kürt sorunu vardır diyebilir miydik? Bu soruya son 40 yıl içinde farklı farklı cevaplar verdik. Uzunca bir dönem, Kürt diye bir kimliğin olmadığını iddia ettik. Darbe dönemlerinde konsolide edilen resmi tezimize göre, Kürt denilen halk, Dağ Türklerinden bir Türk boyuydu. Türkler gibi Orta Asya'dan gelmişlerdi, dilleri de bir Türk lehcesiydi. Yani Kürt yoktu.
olan da zaten Türktü. Tez buydu. Uzatmıyorum burayı, biliyorsunuzdur diye düşünüyorum. Ama son 30-35 kadar yıldır, Kürt vardır da Türk zaten üst kimliktir bu yüzden sorun yok demeye başladık. Yani okey, kabul. Kürt diye bir kimlik vardır, inkar etmiyoruz. Kürtçe diye bir dil de vardır, onu da inkar etmiyoruz vs. vs. hepsine tamam. Ama Türk tanımı zaten etnik içerikli değil ki. Zaten bir üst kimlik.
Anayasada da böyle tanımlanmış. Ne demiş? Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türktür. E ne güzel işte. Kürtler de vatandaşsa onlar da Türktür. Burada Türk üst kimliktir. Zaten Atatürk'ün de meşhur ifadesi böyle söyler.
Ne mutlu Türk'üm diyene diyor. Ne mutlu Türk olana ya da ne mutlu Türk duana demiyor. Bu bakış açısına göre Kürs sorunu diye bir sorun yoktur. Kürs sorunu dediğimiz şey aslında PKK sorunudur. PKK silahlı mücadele ile bitirilirse sorun da ortadan kalkar. Zaten bölge halkını da kışkırtan PKK'dır. O ortadan kalkarsa sorun da kalmayacaktır.
Sorun büyük ölçüde ekonomiktir. PKK bölgenin geri kalmışlığından beslenmektedir. Bölge kalkındırılırsa sorun da çözüme kavuşacaktır. Bu yüzden önce PKK bitirilmeli, ardından bölge ekonomik olarak kalkındırılmalıdır. Şimdi bu bir tez ama hakim paradigmayı oluşturan tezimiz bu artık.
Erdoğan da bir süre boyunca sahiplendiği Kürt sorununu 2015'ten itibaren reddetmeye başladı. Böylece Kürt sorununa tümüyle PKK gündeminden yaklaşan bir hattı benimsemiş oldu. Bakıyorsun varsa yoksa Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya? Artık böyle bir şey yok. Türk'ün de sorunu var. Laz'ın da sorunu var. Abazan'ın da sorunu var. Boşnak'ın da sorunu var. Laz'ın da sorunu var. Hepsinin sorunu var. Kardeşim neyin eksik senin? Bir Kürt olarak sen bu ülkede Cumhurbaşkanı oldun mu? Oldun. Başbakan çıkardın mı? Çıkardın. Bakan çıkardın mı? Çıkardın. Devletin en üst kademelerine yönetici gönderdin mi? Gönderiyor musun? Var. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde var mısın? Var. Ne istiyorsun da? Şimdi çok uzun bir süredir siyaset, Kürt sorununa ilişkin konuşmadığı için en son bıraktığımız resmi tezimiz buydu. Yani hegemonya bu tez üzerine inşa edilmişti. Siyasetsizlik halinde bu tezi kabul ederdik. Kürt sorunu yoktur. Nitekim Kürtler istediğinde milletvekili, istediğinde hakim savcı olabilmektedir. O halde sorun nedir? Fakat biz biraz önce başka bir soru sorduk. Dedik ki, hiç PKK olmasaydı,
Bu Kürt partileri falan hiç olmasaydı da Kürt sorunu vardır diyebilir miydik? Yani meseleyi siyasi boyutlarından tümüyle ayırarak meseleyi kavrayabilir miyiz? Selahattin Demirtaş son yazısında açık açık bu soruyu sormuyor ama aslında bu soruya cevap veriyor. Yazının başlığı, yeni başlayanlar için Kürt sorunu nedir? Aslında Kürt sorununun ne olduğu şimdiye kadar herkes tarafından kesin ve net olarak bilinmeliydi diye başladığı yazısında
Kürt sorununu iki soru üzerinden tarif etmeye çalışmış. Elinizi vicdanınıza koyun ve cevaplayın diye de not düşmüş. Ben de bu soruları şimdi size yöneltiyorum. Başlıyorum. A. I love you. B. İhlibedi. C. Jötem. D. Ezdi ezdikim.
Umarım doğru telaffuz etmişimdir. Sizce yukarıdaki cümlelerin hangisi, dünya genelinde nüfusları yaklaşık 50 milyonu, Türkiye'deki nüfusları 20 milyonu bulan, bin yıllık kardeşim dediğiniz Kürtlerin dili olan Kürtçe bir ifadedir? diye sormuş Selahattin Demirtaş. İlk soru bu şekilde. Tabii soru kökü biraz manipülatif. Yani ÖSYM sorusu gibi değil.
Bir de Demirtaş biraz haksızlık etmiş bana kalırsa. O kadar Kürtçe bilir bizim insanımız. Yani bu benim kanaatim. Seni seviyorum demeyi bilir yani Kürtçe. Fakat bu kendi sosyal deneyimimden aklardığım yorum. Yani yanılıyor olabilirim. Fakat Demirtaş'ın vurgusu Kürtçe bilmiyorsunuz demek değil. İngilizce, Fransızca, Almanca bildiğiniz kadar bile Kürtçe bilmiyorsunuz diyor. Öyle de demiş yazısında zaten.
Fakat burada da bence dayanağı çok kuvvetli değil. Ne yapalım? Anadilin yanında dünya dillerini öğreniyoruz. Ne yapmalıyız yani şimdi İngilizce öğrenmeyi bırakıp Kürtçe mi öğrenelim? Hayat zaten bizi oraya yönlendiriyor. O da diyor ki, biz sizinkini biliyoruz ama. Biz de diyoruz ki, ama Türkçe resmiydi. O da diyor ki, Kürtçe de benim anadilim. Vesaire vesaire böyle uzayıp gidiyor yani sorun.
Bu soruyu geçelim. Yani soruya hak da verebilirsiniz ama hak vermeyenlerin de bana kalırsa kendi ceden hakları olabilir. Yani Türkler Kürtçe öğrenmek zorunda mı bilmiyorum ama özetle deniyor ki Kürtler Türkçe öğreniyor, Türklerin de hiç değilse bir kısmı seçmeli ders olur, başka bir şey olur. Kürtçe öğrensin ki eşit yurttaş olduğumuzu hissedelim. Bu ülkede 15-20 milyon Kürt Türkçeyi öğrendi.
Bir milyon Türk de Kürtçe öğrensin. Onlara ana dilinde bir merhaba demeyi, bir hoş geldin demeyi, bir iyi akşamlar demeyi, bir rojbaş, bir eyvah baş demeyi öğrensin. Bunda hiçbir şey yok. Türkler Kürtçe bilmiyor ama Kürtler Türkçe biliyor. Tamam, kabul. Öğreniveririz. Bir seçmeli ders olabilir. Yapılır yani. Geçelim ikinci soruya.
Bana kalırsa ikinci soru daha esaslı. İlk soru da meselenin sosyal boyutu ele alınmış ama ikinci soru biraz daha politik. Okuyorum. A. Bulgaristan'daki soydaşlarımız. B. Azerbaycan'daki soydaşlarımız. C. Kıbrıs'taki soydaşlarımız. D. Almanya'daki soydaşlarımız. Sizce yukarıda soydaşlarımız denilerek kast edilen kimlerdir? Bu soruda daha objektif bir bakış açısı var manipülatif değil. Soru bu şekilde. Cevabını hepimiz biliyoruz. Gözümüzün önündeki ham hakikat. Yurt dışında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan soydaşlarımız var bizim. Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmadıkları için herhangi bir Türk üst kimliğini temsil etmiyorlar. Zaten vatandaş değiller, soydaşlar. Yani vatandaş olmayan Türkler bunlar. Onlar bizim soydaşlarımız. Peki biz kimiz? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğumuza göre Türk'üz. Biz özellikle Kuzey Kıbrıslı kardeşlerimin, Türk soydaşlarımızın
Haklarını sonuna kadar korumakta kararlıyız. Türk soydaşlarımız, vatandaş olmayan Türkler çok alışageldiğimiz bir ifade. Şimdi soruyu tersten soralım. Mesela Kuzey Irak'taki soydaşlarımız denildiğinde ne anlamalıyız?
Ya da bu sefer farklı soralım. Devlet adına konuşan bir kamu yöneticimiz, Kuzey Irak'taki ya da Suriye'deki soydaşlarımız dediğinde Diyarbakırlı Kürt çocuğu ne anlamalı? Bu diplomat, vali ya da bakan her kimse Kuzey Irak'taki Kürtlerden mi bahsediyor, Türkmenlerden mi? Soydaş diyor çünkü. Kürtlerden bahsedilmediği açık, Türkmenlerden bahsediliyor.
O halde devlet beni neden dışlıyor? Bu soruya haksız diyemeyiz. Belki şeytanın avukatlığını yaparak şunu diyebiliriz. Aman canım bu mu sorun, haklısın. Soydaş denilmeyebilir, sorun hallolur. Küçük veya büyük, soru haklı soru. Bir hakim paradigma ortaya koyuyoruz ama bu paradigmanın gündelik hayatta doğurduğu sonuçlar Kürtleri kapsamıyor. Eskiden rahattık. Kürt diye bir halk yoktu. Kürtçe de bir Türk lehçesiydi. Dolayısıyla devlet katında soydaş demek Kürt'ü de kapsıyordu.
Çünkü Kürt de Türktü. Fakat son birkaç on yıldır işler değişti. Artık hakim paradigmamız Kürt var diyor. Açık açık konuşalım, bana kalırsa eskisi daha sutarlıydı. Direkt Kürt yoktur diyorduk, Kürt'e de daha türkü diyorduk, işin içinden çıkıyorduk. Bu yeni hakim paradigmamızda mevzuatımızdaki soydaş ifadeleri çelişki oluşturuyor. Birazdan bu paradigmanın örneklerini paylaşacağım ama öncesinde bölüme kısa bir ara verelim.
En son bu soydaşlık ifadesinden bahsediyorduk. Demem o ki bu soydaşlık meselesi sadece kamu yöneticilerinin alışkanlığı değil, bizim mevzuatımızda yeri olan bir kavram. Öyle çok geriye 1930'lu-40'lu yıllara kadar gitmeyelim. Son kanun hükümleri, daha yeni sayılır, 2006'da çıkarılan 5543 sayılı iskan kanunu göçmeni şöyle tanımlıyor. Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olup yerleşmek amacıyla tek başına
veya toplu halde Türkiye'ye gelip bu kanun gereğince kabul olunanlardır. Zaten bu kanun hükmünden hareketle sığınmacılar göçmen değildir deniyor. Yani göçmen olmanın şartı kanunlara göre Türk soyundan olmayı ve Türk kültürüne bağlı olmayı gerektiriyor. Dolayısıyla Araplar göçmen olamaz. Hal böyle olunca Kürtlerin soydaşları da bu topraklara göçmen olamaz. Ama Kürtler Türktü. Kanun böyle diyor. Burada Türk ifadesi bir üst kimlikten ziyade bir etnik kimliği ifade ediyor.
Buradan hareketle artık şunu söyleyebiliyoruz. Kürt sorunu vardır diyenler, tümüyle dayanaksız değiller. İddia şu, bir Türk tanımınız var ama bu tanımınız işinize gelince üst kimlik oluyor, işinize gelince etnik kimlik oluyor. Bizim çocukların da kafası karışıyor.
O halde eskiye geri dönelim. Direkt Kürt yoktur diyelim, inkar edelim. Ancak siz de kabul edersiniz ki artık çok geç. Bu saatten sonra Kürtlere dönüp siz yeniden dağ türküsünüz diyemeyiz sanırım. Ya da şöyle soralım. Kürt kökenli Türk ifadesine
Bu saatten sonra Kürtler kabul eder mi? ve vatandaşlıkını ve Türk milletine, Türk devletine sadakat olarak görüyoruz. Bu yapının içinde Kürt vatandaşlarımızı, Kürt seçmenleri nasıl görüyorsunuz? Kürt vatandaşımız yok. Kürt kökenli vatandaşlar vardır. Kürtçe konuşan, Zazaca konuşan vatandaşlar vardır. Ve büyük Türk milletinin bir parçası, ne mutlu Türk'üm diyene diyen insanlardır. Demirtaş'ın ikinci sorusundan devam edeyim. Alt tarafı bir soydaş ifadesi demeyin. Hakim paradigmamız en temelinde zorlanınca bu çelişki sistemimizin kılcal damarlarına yayılıyor. Hepimiz tarih dersi gördük. Şu tip ifadeleri aşinayızdır. Mesela 6. sınıf sosyal bilgiler kitabında şöyle denmiş. Orta Asya, yani Türkistan, Türklerin tarih sahnesine çıktıkları ana yurtlarıdır. Türkistan, kelime olarak da Türklerin yaşadığı bölge anlamına gelmektedir.
Şimdi biz bu çocuğa bunu okutuyoruz da biz burada Türk derken bir etnik kimlikten mi yoksa herkesi kapsayan bir üst kimlikten mi bahsediyoruz? Kürt de diyor ki, Türk'ün tarihini anlattın. E bizim varlığımızı da inkar etmiyorsun artık. O halde bizim çocuğa da bizimkini anlat. Sonuçta bizim varlığımızı kabul ediyorsun.
Biz de Mezopotamya'dan geldik. Sizinkine Türkistan diyorlar, bizimkine de Kürdistan diyorlar. Hayda, çarşı bundan sonra karışıyor. İyi de biz üst kimlik olan Türkten bahsederken, biraz da etnik kimlik olan Türkten bahsetmiyor muyduk?
Burada işler karışıyor gördüğünüz gibi. Ama derdimi anlatabildim sanırım. Yani bu üst kimlik, etnik kimlik meselesi o kadar net değil bizim hikayede. Yani mesele biraz derinlikte ele alınmayı hak ediyor. Bu anlatıya hak verenlerin bir kısmı meseleye pragmatik yaklaşıyor.
Ne yapacağız yani? İsteyene Kürt tarihini, isteyene Türk tarihini mi anlatacağız? Bu işin çözümü falan yok. Kürtler de kusura bakmasın. Pragmatik yaklaşım bu. Bu meseleyi konuşmanın hiçbir faydası yok. Çünkü meselenin çözümü yok. Hatta fazla tartışırsak bu bölünmeye gider. Yani pragmatik yaklaşımı özetliyorum. Bu durumda hakikati reddediyoruz. Hakikatten tedirgin oluyoruz.
Biz her ne kadar Türklük bir üst kimliktir desek de, o üst kimlik yeri geliyor, bir etnik kimlik olarak kavranıyor ve Kürtler bu sistemden dışlanıyor. Hakim paradigmamız çelişkiye düşünce, gündelik hayat, Kürtleri kolaylıkla kırabildiğimiz onlarca gafa sahne oluyor. Son gaf, Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan geldi. Mehmet Ali Çelebi'nin AKP'ye katıldığı grup toplantısında, Erdoğan Çelebi'yi tebrik etti ve üç çocuk tavsiye etti.
Bu tavsiyesi esnasında meseleyi tuhaf şekilde teröre bağladı. Dinleyelim. Çocuklar kaç tane? İki tane var. Doktora... Olmaz ya, bu işte kariyeri çocuk doğumlu. Doktora gitirmişsin herhalde. Sayıları arttırmak lazım. Anlaşıldı. Görüşmeyelim. Allah'tan isteyelim. Devam. Çocuk çok önemli. PKK'nın beş tane, on tane, on beş tane var.
Şimdi burada karşılıklı bir Çelebi, bir Erdoğan. Bir Çelebi, bir Erdoğan gaf üstüne gaf patlatıyor. İnanılmaz bir sekans. Mehmet Ali Çelebi'ye kaç çocuk var diye soruyor Erdoğan. Çelebi tek çocuk diyor ama eşini bahane ediyor. Eşinin doktora yaptığını gerekçe gösteriyor. Bu bir gaf. Buradan hareketle bundan sonra ard arda gaflar patlıyor bu minicik konuşmada. Erdoğan diyor ki eşinin kariyeri çocuk doğurmak. Hayda. Bu ifadeler de sosyal medyada viral oluyor. Kadınlar bu sözde tepki gösteriyor tabii. Ne demek eşinin kariyeri çocuk doğurmak?
Fakat Erdoğan'ın gafı bu değil. Bak diyor Çelebi'ye, 3 çocuk çok önemli. PKK'nın 5 tane, 10 tane, 15 tane var. Hayda, PKK'nın 15 çocuğu mu var? Yani PKK'nın derken, Kürtlerin çok çocuklu aileleri olduğunu biliyoruz da, PKK'nın 5, 10, 15 çocuğu var ne demek? Bu bir dil sürçmesi mi? Açıkçası pek dil sürçmesine benzemiyor. Çünkü Erdoğan aynı ifadeleri 10 Kasım 2017'de. Kadın Dayanışma Konseyi üyelerine de söylüyor. Beraber dinleyelim. Peygamberimiz ne diyorlar? Emir çok açık, net. Nikahlanın, evlenin, çoğalın. Bu konuda da hassasiyeti bir kenara asla koymamak gerekiyor. Müslümanın çoğalması şart. Bundan asla geri adım yok. atmaması gerekir. Ve bu konuda Müslüman kadınların hassasiyetini çok önemsiyorum. Türkiye'deki terör örgütü bu konuda çok çok hassas. En az 5, 10, 15 çocukları var. Tablo bu. Erdoğan'ın Çelebi'ye bu konuşmayı yaptığı günün ertesinde İstanbul'da Mardin'e bir taksiciyle konuşma fırsatı buldum, denk geldim. Daha doğrusu işimi öğrenince o sordu bana.
www.feyyaz.tv Siz olsanız bu partinin taksiciye ne cevap verirdiniz? Hele ki geçmişte Kürt sorunu bir demografik mesele olarak tartışılmışken. Şimdi biraz önce uzun uzun sorunun anayasal temellerinden bahsettik. Yani hadi helalleşelim, yok yere üzdük birbirimizi diyebileceğimiz kadar basit bir sorun değil bu. Daha derinlikle ele alınmayı hak ediyor. Dolayısıyla Diyarbakır Rezavini müze yapalım, sizin de gönlünüz olsun tadında çözülebilecek bir sorun da yok. Erdoğan Diyarbakır'daydı, politik vaadi de bu oldu. Diyarbakır Rezavini müze yapmak.
Bugün itibariyle Cezaevi Adalet Bakanlığımızdan Kültür ve Turizm Bakanlığımıza devredilmiştir. İçinde müzeden kütüphaneye kültür ve sanat birimlerine kadar pek çok bölümün yer alacağı bu eserin şimdiden Diyarbakır'ımıza hayırlı olmasını diliyorum. Gördüğünüz üzere sorunun anayasal veya tarihsel temellerini tartışamıyoruz. Yani bir tarafta muhalefet cephesi var, hadi barışalım, helalleşelim modunda. Diğer tarafta geçmişin yaralarını saralım, barışalım modunda. Fakat ortada 6 milyon insanın da oyu var. İktidar koltuğu için yarışanlar bu oya talip. Erdoğan Diyarbakır cezaevini müze yapıyor, Kılıçdaroğlu helalleşelim kapatalım bu konuyu diyor. Ya da bundan ötüsünü demiyor diyelim. Eşitler düzlemine indirgememek gerekir Erdoğan ile Kılıçdaroğlu'nu ancak her ikisi de esaslı yanıtlardan hala çok uzaklar. Seçime 7 ay kala da esaslı cevaplardan uzak durmak zorundalar. Neden?
Çünkü biz bu meseleyi derinlikli ve yaygın şekilde ele almadığımız her gün toplum vasatı soruna daha duyarsız hale gelecek. Siyasetçilerimiz de Kürt oyları için türlü türlü tuhaf taklalara devam edecek. Hal böyle olunca ülkenin sağ alt köşesi anlaşılmaktan giderek uzaklaşacak. diyerek bitirelim. Bu bölümde meselenin terör boyutunu, milli güvenlik boyutunu hiç tartışmadan nedir bu Kürt sorunu sorusunu cevaplandırmaya çalıştık. Kürt sorunu vardır diyenlerin tezleri nedir? Bunu ele aldık. Düşüncelerinizi Twitter üzerinden bana bildirebilirsiniz. Neler düşündüğünüzü merak ediyorum açıkçası. Trend Topik'i PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar bir muhabbetinize mutlaka konu olan Kürt arkadaşlarınıza selam söyleyin. Hoşçakalın.
İzlediğiniz için teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.