
3.914 kelime · ~20 dk okuma
Son haftalarda dijital medyada, daha doğrusu YouTube'da Babala TV'den Oğuzhan Uğur'un siyasileri konuk ettiği programlar ses getiriyor. Belki görmüşsünüzdür. İşte Ümit Özdağ, Muharrem İnce, Ahmet Davutoğlu, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Cem Uzan yayınları milyonlarca kez izlendi. Milyonlarca kez derken gerçekten milyonlardan bahsediyorum. Mesela Ümit Özdağ yayınının 2 saat 15 dakikalık ilk bölümü 7,5 milyon kez izlenmiş. Bu çok ciddi bir rating. Peki bu nasıl oluyor? Yani nasıl oluyor da anketlerde dökülen siyasileri YouTube'da milyonlar izliyor? Ratingi başarı kriteri sayarsak Oğuzhan Uğur'u başarı yapan ne? Bir de tabii son dönemde Hakan Şükür üzerinden başlayan bir tartışma da var. Bunlar bölüm içinde cevaplamaya çalışacağımız sorular olacak. Ama asıl ve büyük soruyu çatıya koyuyoruz.
Konvansiyonel medya, yani televizyon haberciliği bitti mi? YouTube televizyonu yendi mi? Ben Ozan Gündoğdu, hadi başlayalım. Oğuzhan Uğur'un hazırlayıp sunduğu Mevzular Açık Mikrofon adlı YouTube programı hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. Fakat hiç görmediyseniz kendinizi eleştirebilirsiniz yani suç sizde. Çünkü siyasileri konuk ettiği bölümler milyonlarca kez izleniyor.
Üstelik konuk ettiği siyasiler de Türkiye çapında yüksek oy oranlarına sahip isimler değil. Mesela Ömer Faruk Gergerlioğlu yayını 8 milyona yakın kez izlenmiş. Cem Uzan yine 7 milyona yaklaşmış. Ümit Öz da Ahmet Davutoğlu ve Muharrem İnce yayınları daha keza.
Ben kısaca formattan bahsedeyim hiç bilmeyenler için şöyle. Bir konferans salonunda koltuklara davetliler oturuyor. Davetliler sıradan yurttaşlar, gazeteciler ve sosyal medya fenomenlerinden oluşuyor. Yüze yakın davetli koltuklara oturtulurken, sahnede bir masa ve iki koltuk konuyor.
Masanın arkasında moderatör pozisyonunda Oğuzhan Uğur oturuyor. Karşısına da konuğunu oturtuyor. Sorular büyük ölçüde dinleyicilerden geliyor ama arada sırada Oğuzhan Uğur da soru soruyor. Sahnede gördüğümüz görüntü bir talk show formatınınki ile aynı. Zaten Oğuzhan Bey'in de moderatörlüğünün espriyle bir dili var.
Soru sormak üzere koltuklarında oturan katılımcılar siyasileri oldukça zorluyor. Daha doğrusu hardtalk bir üslup benimsiyorlar. Baya sert dalıyorlar yani. Bu nedenle gerilim programın bir parçası. Oğuzhan Uğur'un esprili üstü bu fakat bu gerilimi dengeliyor. Böylece program izlenirken son derece gerilimli bir ortam oluşsa bile ekran başında olanların tansiyonu o kadar yükselmiyor. Bu arada sorulardaki tansiyonun boyutu nedir diye sorarsanız Ömer Faruk Gergerlioğlu şöyle sorulara muhatap olmuş.
Tutturmuşsunuz bir Kürs meselesi, Kürs sorunu, Kürs sorunu 40 yılı aşkın zamandır binlerce insanın ölmesine neden oldunuz. Saçtığınız fitneyle. Ben şimdi size soruyorum. Kürs sorun dediğiniz şey tam olarak nedir? Anayasamızda Türk ve Kürtlere ayrı maddeler mi var? Hakim karşısına çıktığınızda bir Kürt'e hakim, sen Kürtsün al sana 10 katı ceza mı diyor? Vergi dairesine gittiğinizde Kürtlerden 10 katı vergi mi alıyorlar? Bir Kürt çocuğu okumak istediğinde, çalıştığında, üniversiteyi kazandığında sen Kürtsün deyip seni o üniversitenin kapısından mı çeviriyorlar?
Bu ülkede çalışıp, üretip, para kazanmak isteyen hangi Kürta devlet engel oldu? AK Parti'ye dönüp baktığımızda 50 küsur Kürt vekil var. CHP'ye baktığımızda yarısı, belki daha fazlası Kürt siyasetçilerden oluşuyor. İyi Parti'de dahi Kürt siyasetçiler var. Yani her arenada temsil hakkınız var. Çözümden bahsediyorsunuz ama bu çözümün tam olarak ne olduğunu bize açıklayamıyorsunuz. Şu ana kadar da ben hala ağzınızdan alamadım. Siz ve partiniz adına soruyorum ben. HDP, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nden toprak koparmak istiyor mu, istemiyor mu? HDP, özel Kürdistan kurmak istiyor mu, istemiyor mu? Bunu öğrenmek istiyorum.
Şimdi bayağıdır unuttuğumuz bir şey ama tabi bu bir gazeteci sorusu değil. Çünkü soru ön yargılarla dolu ve tartışmaya davet ediyor. Tek bir cevapla bunu beceremez karşı taraf. Yani aslında amaç cevap almak değil amaç soruyu sormak.
Önyargılarla dolu çünkü soruyu soran Kürt sorunu diye bir şey olmadığına tümüyle ikna. Karşısındaki konuğun da fitne yayıcı, binlerce insanın ölümünden sorumlu, cezalandırılması gereken biri olduğunu varsayıyor. Bu aşamadan sonra konuğun cevabının önemi azalıyor. Halbuki soru cevabın önüne geçmemeli. Cevabı parlatmalıdır derler.
Gazeteci muhatabıyla tartışabilir ancak ön yargılarını konuşmalarına, sorularına iliştirmemesi gerekir. Yanlış anlaşılmasın, bu da bir format. Siyasilere ille de gazeteciler soru sormalıdır ya da üstü bu gazetecilik ilkelerine uygun olmalıdır demiyorum. Bu yayın formatı sonuçta. elbette format gereği böyle bir üslupla benimsenebilir yani. Sadece formatı tanıtmaya çalışıyorum size. Biraz önce dinlediğiniz sordaki üslupta geniş halk kesimlerinin duygu durumunu yansıttığı için son derece normal bana kalırsa. Yani Ömer Faruk Gergerlioğlu böyle bir soruya muhatap olabilir bence.
Hatta bu sorunun ardından insan cevabı da merak ediyor ama dileyenler izleyebilir. Şimdi buradan yayınlamayalım. Tabi formatın bu şekilde sorularla donatılmış olması sosyal meydanın da etkisiyle bir çarpan etkisi yaratıyor. Sorulardaki nasıl koydu ama hissi yaratan üslup, sosyal medyada defalarca kez paylaşılıyor, retweetleniyor vs. vs. Böylece programın etki gücü artıyor. Formatın tanıtımını uzatmayayım ama 3 aşağı 5 yukarı anlatabildiğimi düşünüyorum hiç izlemeyenler için. Ama bu zamana kadar bir biçimde sosyal medyada önünüze düşmüş diye de varsayıyorum. Fakat durumu çözebilmek için bir de Oğuzhan Oğur'un siyasi olmayan yayınlarına göz atmak gerekir.
Çünkü mevzular açık mikrofon formatı Oğuzhan Bey'in programlarından sadece biri. Onun dışındaki yayınlar apolitik yayınlar. Yani apolitik derken böyle bir ekstra bir olumsuz duygu yüklemiyorum. Şu yüzden vurguluyorum bunu. Normal şartlar altında bir siyasiyi televizyonda konuk eden bir moderatörün ciddiyetini bir gözünüzün önüne getirin. Mesela nasıl bir formla konuk alıyoruz siyasileri? Mesela Ali Kırca gibi bir enkırı mı?
Şimdi bir de Oğuzhan Uğur'u düşün. Ben hiç homofobik biri değilim. Eskiden öyleydim. Hala *** telefonunda kullanırım bu arada. Ama biliyorsunuz ki benim burada ettiğim küfürlerin hiçbiri içinde geçen organı netimlemiyor. *** yaran kapalı diyorum sana. Gerçekten *** yaran kapalı. Benziyor mu sana *** yaran kapalı? Yok, öyle değil. Seni gay zannetseler sen rahatsız olmaz mısın mesela? Yadırgıyorsun. Ben ne olurum ulan? Ama bunu gidip de gay birini aşağılamak olarak görmem. Eşcinsel bir sürü arkadaşım var. Berklar, Turanlar falan.
Hal böyle olunca yani Oğuzhan Bey'in zaten bir YouTube fenomenine uygun üslubu yayınları daha ilgi çekici kılıyor. Yani şunu demeye çalışıyorum, Oğuzhan Oğur mevzular açık mikrofon formatının dışında da izlenen bir YouTube fenomeni. Burada topladığı takipçileri aynı zamanda mevzular açık mikrofonda takip ediyor. Peki, Oğuzhan Uğur apolitik yayınlar yapıyor ama kendisi apolitik biri mi? Hayır. Hatta tam tersi, tavır sahibi bir tip. Babası emekli albay Hasan Atilla Uğur. Jandarma Teknik İstihbarat Daire Başkanı görevinde bulunmuş bir isim. PKK lideri Abdullah Öcalan'ı Türkiye'ye getirip ilk sorgusunu gerçekleştiren isimlerden. Ergenekon davasında uzun yıllar hapiste kaldı. Çıktıktan sonra Doğu Perinçe'nin Vatan Partisi'nde Genel Başkan Yardımcılığı görevinde de bulundu.
Dolayısıyla böyle bir babanın oğlu olarak Oğuzhan Uğur'un da siyasi fikirleri bu eksende olgunlaştı. Okan bu ülkene konuk olduğunda çocukluğunun siyasi fikirlerine etkisini şöyle anlatmış Oğuzhan Bey. Ben doğuda yaşadım. Babamın görevi nedeniyle bir gün bizim lojmanımıza roket atarla saldırdılar. Roket atarla saldırılınca ortalık patladı, kan kıyamet. Benim arkadaşımın babası şehit oldu. Kim yaptı bunu dedik? Dediler ki PKK'lılar yaptı. Biz o anda PKK'dan nefret etmeye başladık. Ben o anda 7 yaşımdaydım, 8 yaşımdaydım. Şimdi pedagoglar neleri konuşuyor? Çocuğun yanında gaz çıkartmayın falan diyorlar. Bebeğin altını değiştirirken yüzünüzü ekşitmeyin, ileride özgüvensiz bir çocuk oldu falan diyorlar. Peki siz 7 yaşında, 8 yaşında çocuğa nefreti yüklerseniz o çocuk ne olur? Ben mesela o nefrete hükmedebiliyorum ama peki hükmedemeyen...
Her asker değil, kimseyi genellemiyorum. Her kolluk kuvveti değil. Ama bazı kolluk kuvveti mesela bir kişi, iki kişidir belki. Ne yapıyor? Evdeki sıkıntısını görevine yansıtıyor. Doğu'da bir köye gidiyor. Adamın birini yoktan yere dövmeye başlıyor çocuklarının önünde. Şimdi çocuk babasını döven askeri görünce ne yapıyor? Nefret ediyor o askerden. Çocuk o yaşta daha nefreti öğreniyor. Sonra sen bugün siyasetçisin ve milliyetçisin ve başka değerlerin var. Ne olursa olsun çıkacaksın ve BK'dan, vatandan, milletten bahsedeceksin. O çocuğa ondan bahsedemezsin. Bugün HDP'li bazı gruplar gelip bana barıştan, karanfillerden bahsetmek isterler. Bana bahsedemezler. Çünkü ben de o nefreti çocukken öğrendim. Kendisinin sert bir milliyetçi kimliği var. Türkiye'de yükselen milliyetçilik de popülaritesine ve güvenirliliğine destek oluyor. Şöyle örnek vereyim mesela. Kendimle karşılaştırayım izin verirseniz. Yaklaşık 5-6 yıldır yazı yazıyorum. Televizyonda, YouTube'da, bilimum yerlerde işte konuşuyorum. Trend Topik'te 80 küsur bölüm hazırladık. Benim gözlediğim şu.
Milliyetçi toplum kesimleri bir güvercin tedirginliğiyle takip ediyor bu yayınları. Daha önce de söylemiştim, hayatı vatan haini dedektörü takarak takip ediyorlar. Beni bir süredir takip ediyorsanız fark etmişsinizdir, bazen Türk milleti derim, yeri gelir Türk halkı derim, Türkiye toplumu derim. Önceki Michelin bölümünde Türkiye toplumu demişim, üç dinleyicimiz mesaj atmış. Şöyle demişler, önce milletimizin adını öğrenen Türk milleti diyeceksiniz demişler.
Ben de hiç böyle tartışmalara girmeyi sevmem. Peki Türk milleti diyelim deyip geçiyorum. Biraz opportunistlik benimki de tabii. Ama dedim ya hayatı bir dedektörle takip ettiğiniz zaman birçok şeyi kaçırıyorsunuz. Aa Türk milleti demedi. Allah Allah hain mi acaba diye düşünerek hayat geçmiyor. Bu kesimler bana güvenmemekte haklı. Belki de hainimdir. Yani ne demekse hain. Neyse işte anladınız demek istediğimi.
Ama Oğuzhan Uğur'da böyle bir dezavantaj yok. Dahası varoluşsal bir avantaj da var. Apo'yu sorgulayan komutanın oğlu. Yani milliyetçi kesimler için moderatörlüğüne güveniliyor. Fakat yine de toplum vasatının sahip çıktığı milliyetçiliğin bir tık üzerinde bir derinliğe de sahip. Karşı tarafı yine varoluşuyla değerlendiriyor.
Sempatiyle değil de empatiyle yaklaşıyor. Ben böyle büyüdüm, böyle oldum. Onlar da öyle büyümüşler, öyle olmuşlar. Tadında bir yaklaşımı var kendisinin. Okan Bayülgen'e verdiği demetçinin devamı şöyle. Bugün mesela bir milletvekili gözaltına alınıyor. Milletvekilinin yakın durduğu partinin yakın durduğu bir örgüt yüzünden ben o milletvekilinden mesela nefret ediyorum. Nefret edebilirim. Ama o görüntüleri izlerken, milletvekili gözaltına alınırken çocuğu babasının gözaltına alındığı arabanın camına yaslanıp, babacım burada ben varım diyor. Aynen benim babam gözaltına alınırken benim babama söylediğim gibi. Şu anda ben böyle düşünüyorum ki o çocuk da benden nefret ediyor. Ve ben de belki sadece benden nefret ediyor diye değil, bağlı olduğu örgüt yüzünden ondan nefret ediyorum. Bizim birbirimize çocukken öğretilmiş nefretlerimiz vardı ve bunu hiç babası evinden alınmamış, hiç binasına roket atılmamış, hiç babasını asker dövmemiş adamlar kullandı. Benim nefretimi bir başkası kullandı, siyaset yaptı, oy kazandı. O çocuğun nefretini bir başkası siyaset yaptı, oy kazandı. Ben o çocukla düşmanım.
Ama bizim yerimize başkaları evde sıcak koltuklarından savaşıyorlar. Benim nefretimi başkaları nakite, başkaları oya çeviriyorlar. İşte benim burada anlamlandıramadığım konu bu. Şimdi buraya kadar anlattıklarımız Oğuzhan Uğur'u çözümlerken onun subjektif avantajlarıydı. Formatı da tanıttık. Şimdi konumuza dönelim. Konvansiyonel medyayla kıyaslayalım Oğuzhan Uğur'un yaptıklarını. Mevzular açık mikrofon formatı tümüyle YouTube'un başarısı mı? Bence değil. Açıklayayım. Ne yapıyor? Kimi çağırıyor Oğuzhan Uğur?
Son aylarda çağırdığı konuklar şunlar. Ümit Özdağ, Ahmet Davutoğlu, Muharrem İnce, Cem Uzan, Ömer Faruk Gergerlioğlu. Hemen hepsi, anketlerde çok da parlak sonuçları olmayan, buna karşılık kamuoyunda tanınan bilinen isimler. Dahası, konvansiyonel medyada sık görünen figürlerde değiller. Hani, yasaklı demeyelim de, televizyona çıkarıp 3-4 saat yayın yapılan isimler değil.
Böylece Oğuzhan Uğur televizyonda görmeye alışık olmadığımız, yine de tanıdığımız isimleri konuk ediyor. Bunun bir bilinçli tercih olduğu açık. Şimdi televizyonda böyle şeyler yapılamaz diyenlerin dayanakları da var ama konvansiyonel medyayı da gömmeyelim. Çünkü Oğuzhan Uğur'un yöntemini bulan aslında konvansiyonel medyadır. Mesela genç kuşaklar tanımazlar ama yaşı 30'un üzerinde olanlar Rüstem Batum'u bilirler. Kendisi Türkiye'ye talk show'u getiren isimdir.
Rüstem Batum da Oğuzhan Uğur'dan 32 yıl önce aynı yöntemi deneyerek başarıya ulaşmıştı. Nedir kural? Tanınan ama ekrana çıkmayan ya da çıkamayan isimleri bul. Oğuzhan Uğur da bunu yapıyor. Rüstem Batum da
32 yıl önce bunu yaparak yükseldi. Türkiye'ye talk show'u tanıttı. TRT'nin tek kanallı üstünlüğü 1990 yılında Magic Box'ın kurulmasıyla dağılmıştı. Rüstem Batum da adı daha sonra Star TV olacak olan Magic Box'da bir talk show programı hazırlayıp sunmakla sorumluydu. Peki konuklar nasıl seçilecekti?
Üstten B kulaklığı. Ben dedim ki arkadaşlar TRT'de kim yasaktı? Bir liste çıkarttım. Ahmet Kaya mesela en başta. Uğur Mumcu, Türkiye'nin en önemli araştırması gazetecisi. Hayatında hiç çıkmamış bu adamlar televizyona. Yani yasaktım ben bunu kastediyorum. Bülent Ecevit başbakanken çıkmış ama sonra yasak koymuşlar. Eski başbakan yasak adamın konuşması.
Ben böyle bir liste yaptım. Arka arkaya ilk üç program bunları çıkardım. İlk program Ahmet Kaya, arkasından Uğur Mumcu, arkasından Bülent Ece. Bunların yanına da bulabileceğim en popüler adam kim varsa, yani en popüler şarkıcı kimse onu koyayım. Ama program 60 dakika, o benim ağa konuk dediğim konu, ben konuşturalım. 30 dakika, 40 dakika gerektiğinde. Diğerleri 10'ar dakika. Kimse onun saatini tutmuyor, anladın mı? Rüstem Batur bu demecini bir yıl önce İlker Canıkligere, Flu TV'ye vermiş, onu da söyleyelim. O halde sorumuzu tekrar soralım. Oğuzhan Uğur'un başarısı, YouTube'un başarısı mı? Evet, YouTube'un avantajları var ama konvansiyonel medyayı gömmeyelim derken kastım buydu. Yani Rüstem Batu'ma da saygısızlık etmeyelim.
Konvansiyonel medya böyle yayınları yapmayı bilmediği için yapmıyor değil. Hatta bugün televizyonlarda benzer yayınları çok büyük reytinglerle gerçekleştirecek, bu işi en iyi şekilde bilen onlarca televizyoncu var. Peki neden böyle yayınlar televizyonda yapılmıyor? Bu soruya girmeden önce izninizle burada bölüme kısa bir ara verelim. Soruyu unutmayın, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Aradan önce işi bilen onlarca televizyoncu varken televizyonda neden böyle yayınlar yok diye sormuştuk. Bence güzel soru. Ratingse rating, tecrübeyse tecrübe, paraysa para, hatta para daha çok konvasyonel medyada. İmkansa imkan. Televizyonda neden böyle yayınlar yapılmıyor?
Çünkü yapılamıyor arkadaşlar. Çok açık ki geçmişte televizyon formatlarımız çok ama çok daha kaliteliydi. Ha bugüne göre kaliteliydi diye düzeltmek gerekir belki. En azından keyifle izlenen açık oturum formatları vardı. Bugünkü televizyoncular o yayınları unutmuş değiller. Tam tersi özlemle anıyorlar. Fakat yapamıyorlar. Üzerlerindeki rütük baskısı buna engel oluyor. Konuklardan biri ters bir laf etse rütükten gelecek cezayı omuzlamak zorundasınız.
Ya Gezi davasında karar açıklanıyor. Adliyenin önünde Özgür Özel'in açıklamasını canlı veriyorsunuz. Özgür Özel'in ettiği laf yüzünden TV kanallarına ceza kesiliyor. Son olarak Tele1'in ekranı karartıldı. Nedenine mi? TİP milletvekili Serhat Kadıgil konuk olduğu programda ''Diyanet siyasal islamcı bir aparattır ve kapatılmalıdır'' dediği için. Ne var bunda? Yorumu gazeteci Murat Yetkin'den dinleyelim.
Şimdi hep diyoruz ya seçime doğru basın üzerindeki baskılar artmaya başladı. İşte bu sansür yasası, dezinformasyon yasası filan bunun bir parçası. İşte somut örnekleri giderek artıyor. Somut örnekleri giderek artıyor. Bu yani şiddet teşviki değil, efendime söyleyeyim herhangi bir dini, herhangi bir inancı, kötüleme değil. Sadece bir kuruma yönelik eleştiri. Kurumlar eleştirilemeyecek mi artık?
Bir kurumu, bir devlet kurumunu diyanete eleştiriyorsunuz, kapatılmalıdır diyorsunuz. Bu bile ekranınızın 3 gün karartılması nedeni olurken para kazanmayı hedefleyen veya para kazanmak zorunda olan bir televizyon kanalı risk alır mı Allah aşkına? Ne gerek var siyaset meydanı gibi açık oturumlara? Şimdi lafı siyaset meydanına bilerek getirdim. Oğuzhan Uğur'un konuk stratejisini Rüstem Batum'da görmüştük. Soruları soran konuk profilini de siyaset meydanından biliyoruz. Çok değil, 90'lı yıllara kadar geri gitmeyelim. Tarih 2010. Ali Kırca moderatörlüğündeki siyaset meydanına Selahattin Demirtaş konuk oluyor.
Soruları da halk kesimleri soruyor. Neredeyse tamamen mevzular açık mikrofon formatı. Tamamen. Bölümün başında dinlediğiniz bir üslupla soruluyor sorular. Demir taşla tartışılıyor. Gelin o programdan bir kesiti beraber dinleyelim. Ne?
Ne? Ne? Bu yüzden Yani geçmişte televizyonlarda bu formatlar vardı. Artık olmaması televizyon gazetecilerinin yayıncılığı unutmasından değil. Emin olun çok kaliteli televizyoncular var.
Fakat bugün bu yayınların yapılamamasının nedeni siyasal iktidarın kontrol mekanizmasının bu tip yayınlara izin vermemesi. Ama işte hayatı hedef aldığınızda hayatın kendisi direniş oluyor. Televizyonu baskılıyorsunuz YouTube patlıyor. Allah aşkına! Bugün HDP'li bir siyasetçi, bu tip bir açık oturum organize edilip çağrılabilir mi? Program boyunca Demirtaş'a sert şekilde yükleniyor halk temsilcileri. Nedir bu kürt sorunu sorusuna da Demirtaş şöyle cevap veriyor, bu esnada tartışma devam ediyor. Dikkatli dinleyin.
Türkiye'deki millet tanımı etnik değilse bizim Azerbaycan Türkleri ile nasıl bir etnik bağımız var ki biz onlara tek millet iki devlet diyoruz. Eğer Türklük etnik tanım değilse Bulgaristan'daki yurttaşlar niye soydaş oluyorlar da Kuzey Irak'takiler niye soydaş olmuyor? Eğer Türklük etnik tanım değilse, niye Türkiye'de ana dil olarak hiçbir dil öğretilemiyor ve eğitim dili olamıyor? Eğer Türklük etnik bir tanım değilse, niye Türkiye'de Türkü Cumhuriyetler diye bir müsteşarlık var ve sadece etnik olarak Türk olan ülkelerle ilişki kuruluyor?
Ve tarih kitaplarımızda Türk büyüklerinden söz edilirken neden sadece etnik olarak Türk olan Orta Asya'dan başlayıp bugüne kadar bütün Türk büyüklerini sayıyoruz da içinde bir tane Kürt büyüğü bir tane bilmem Çerkez büyüğü yok. Eğer Türk etnik kimlik değilse gerçekten de bir üst kimlikse 1924'ten geriye hiçbir Türk'ün olmaması lazım. Yeni bir tanımdır çünkü üst kimlik değil mi? Başta sorduğumuz soruya cevap bulmaya çalıştık sanırım. Derdimiz Oğuzhan Uğur'u masaya yatırmak değil ama onun yarattığı gündemden faydalanarak televizyon üzerindeki baskıyı konuşmak istiyorduk. Görüyorsunuz, Oğuzhan Uğur yapınca izleniyor. Peki televizyonda neden yapılamıyor? Cevabını verdik. Beceriksizlik değil, televizyonlar baskı altında olduğu için bu haldeyiz. Uzunca bir süredir 90'ları lanetle anarız.
Gerçekten de korkunç yıllardı 90'lar. Fakat bu anlatı bugüne iyi deme tuzağını da düşürmesin bizi. Sizlere bir örnek dinleteceğim. Yıl 1994. Terörle mücadelenin en sert, hatta büyük ölçüde hukukun dışına da çıkıldığı dönemler. 32. günün yapımcısı Mehmet Ali Birant, o dönem hapishanede tutuklu bulunan DEP milletvekilleriyle röportaj yapmak istiyor.
Sıkı durun, savcılıktan izin alıyor, hapishanenin görüş salonuna kameralar kuruluyor ve Hatip Dicle, Leyla Zana, Sırı Sakık gibi isimlerle röportaj yapılıyor ve bu röportaj tekraren söyleyeyim, 1994 yılında televizyonda yayınlanıyor. Depliler yaklaşık 10 aydır cezaevindeler. Bu süre zarfında acaba hiç geçmişin bilançosunu yaptılar mı? Acaba hiç yaklaşımlarını, düşüncelerini sorguladılar mı?
Bunları öğrenmenin en iyi yolu soruları kendilerine sormaktı. Biz de sorduk. İşte Ankara kapalı cezaevinde deprilerle gerçekleştirdiğimiz söyleşe. Bugün teknolojik imkanlar çok daha fazla. Şimdi size soruyorum. Bugün Selahattin Demirtaş'la bir gazeteci karşılıklı oturup röportaj yapmaya kalksa,
Bu dönemin siyasi ruhu buna izin verir mi? 1994 yılında yapılabilen 2022 yılında yapılabilir mi? Halbuki adam bugün cumhurbaşkanlığına aday olsa en az %10'yu var. Soruya devam edelim. Böyle bir yayın izlenmez mi? Benim iddiam şu. Demirtaş'la bir röportaj kaydı reyting rekorları kırar. O kayıt haftalarca tartışılır. Ama yapılamıyor. 1994 yılında yapılabiliyordu, şimdi yapılamıyor.
Daha uç bir örnek vereyim. Fatih Altaylı, Mehmet Ali Birant, 90'lı yıllarda sadece depli vekillerle değil, PKK lideri Abdullah Öcalan'la röportajlar gerçekleştirdiler. Yıl 1992. Bakın 90'lı yılların en sert dönemleri bunlar. Ama yine de Mehmet Ali Birant, Suriye'ye gidip, Öcalan'la röportaj yapıp, bunu televizyonda yayınlayabildi. Nitekim geçen haftalarda Kürt sorunu ve PKK yine en güncel konuydu. Biz de şimdiye kadar hiç yapılmamışı seçtik ve bugüne kadar ekranlarınızda hiç görmediğiniz birini getirdik. PKK'nın lideri Abdullah Öcalan.
birlikte Bekaa Vadisi'ndeki şimdi kapatıldığı bildirilen kampı gezeceğiz sizinle. Şimdiye kadar hep gazetelerde resimlerini gördünüz, izlenimleri okudunuz. Bu gece ilk defa ekranlarınızı da izleyeceksiniz. Bu kamp ve APO Türk ve yabancı televizyoncuların, gazetecilerin hiç yabancısı değil, sık sık ziyaret ediliyor. Görüşmeler yapılıyor, gizli bir şey hiç değil. Yıllar içinde biz de diğer meslektaşlarımız gibi bu kampa gitmiştik. APO ile söyleşi yaptık.
PKK'nın düzenlediği gösterileri izledim. Gelin şimdi birlikte oralara gidelim. 92 yılında Bekaa Vadisi'ne gidiyor ve orada Öcalan'la röportaj yapabiliyor. Ve bunu televizyonda yayınlayabiliyordunuz. Bugün Ömer Faruk Gergerlioğlu'nu bile televizyona çıkaramıyorsunuz. Öcalan röportajı 32. Gün Arşivi adlı YouTube kanalında kaç kez izlenmiş biliyor musunuz?
8.7 milyon kez izlenmiş. 30 yıl önceki televizyon kaydından bahsediyorum. Oğuzhan Uğur'un Ömer Faruk Gergerlioğlu yayını da 8 milyona dayanmış izlenmesi. Oğuzhan Bey'in başarısını yatsımıyorum. Kendisiyle tanışıklığım da yoktur. Bu bölümü yayınlamadan önce de arasam mı diye düşündüm. Sonra vazgeçtim. Zaten amacım Oğuzhan Uğur'u masaya yatırmak da değildi. Bir duygusal motivasyonun üzerine bu bölümü hazırladık açıkçası. Konumuz Tele 1'e verilen ceza.
Tüm televizyonlara kalkan bir sopa bu. Telebile verilen ceza gerçekten tedirgin edici bir gelişme. Rütük bir mahkeme değil, bir politik heyet. Meclisteki koltuk sayısına göre bu isimler belirleniyor. Fakat diyanete dönük eleştirel bir tutumu, toplumun dini değerlerini aşağılamak olarak yorumlayıp bir televizyon kanalına karartma uygulanabiliyor. Türkiye'de basın ve medya üzerindeki baskı denince akla genelde hapishane gelir. Hatta Silivri soğuktur diye milli bir şakamız var, kötü bir şaka. Fakat bu durum hakikati gölgeliyor. Baskının adı yalnızca hapishane değil. Rütük, iletişim başkanlığı ve basın ilan kurma aracılığıyla basın ve medya ciddi baskı altında.
Şimdi böyle deyince, YouTube tamamen özgür mü diye sorabilirsiniz, haklı bir soru olur. Hayır, YouTube da tümüyle özgür değil. Bu bölümde Oğuzhan Uğur'u konuşmamızın bir nedeni de bu. Şu yüzden gündem oldu çünkü Oğuzhan Bey. Genel konuk sedesine uygun olarak programına Hakan Şükür ile davet ediyor.
Rating rekorları kırabilecek bir yayın fikri bence. Bence iyi fikir yani. 15 Ekim'de kendi Twitter hesabından Hakan Şükür etiketleyerek şunları yazıyor Oğuzhan Uğur. Ne dersiniz? Bir zamanlar kral dediğim, milli formada yazan adını öptüğüm beyefendi. Siz mesela katılır mıydınız? Tabii Oğuzhan Uğur yasaklılar listesini kendi YouTube kanalına Rus'ten Batum misali çıkarırken acaba o yasaklıların sınırını farkında mıydı?
Hakan Şükür'ün çağrılması üzerine kıyamet koptu tabii. Şimdi burada paylaşmayacağım. İktidara yakın YouTube kanalları Oğuzhan Uğur'u lince kalkıştı. Çok ilginç bir sosyal medya linciyle karşılaştı Oğuzhan Uğur. Bölümün başında demiştim bizim memlekette milliyetçiler vatan haini dedektörüyle geziyorlar diye.
Oğuzhan Uğur'a da FETÖ'cü imasında bulunulmuş, hain falan denilmiş. Ya adamın babası ergenekondan yattı, daha ne istiyorsunuz, bir sakin olun denilmemiş. Dince dayanamayan Uğur da 2-3 gün sonra davetini geri çekti. Babasıyla konuştuğunu, yayının FETÖ'ye sempati yaratacağından endişe ettiğini, bunun üzerine davetini geri çektiğini söyledi. Bu arada Hakan Şükür de bu geri çekilen davete ilişkin kendi YouTube kanalında şunları söylemiş.
Baba da TV'de anlat, seni çağırdılar diyor. Evet, o arkadaşın sindiği tweetleri gördüm. Herhalde çok seyredilendi. İşte böyle her şeye sorulan bir problemmiş. Çok seyredilmek değil, haklı olmak. Ben hatalarımı kabul eden bir insanım. Ama benim bir suçum yok ki. Babamın ne suçu var? O arkadaşa... Ya alsın mikrofonu mu? Alsın mikrofonu mu? Kanser babama gitsin. Niye hapse girdiğini... Bakın, babam sol görüşlü bir adam.
Hiç başka öteye gitmesine gerek yok. Benimle konuşmasın. İsterse konuşurum. Neyimi çıkardılar, neyimi gösterdiler? Hangi açığımı, hangi yanlışımı? Yavuz Sultan Selim'in kaftanını çalıp işte Fethullah Gülen'e götürecekmişim. Bundan başka ne yazdılar? Reza Zarraf'tan alınan paralar kendilerine iade edildi, Hakan Şükür koydu dediler. Namussuzlar bunları konuşun hadi. Bunları sorun bana, ben bunlara cevap vereyim. Tüm bunların neden olduğunu biraz da biliyoruz sanırım. Fethullahçılık öyle bir hale büründürüldü ki
Bir kere size FETÖ'cü dendi mi, o lekeyi temizlemek için bin dereden su getirmek zorunda kalıyorsunuz. Birbirine FETÖ'cü diyenler de havada uçuşuyor. İşte demin söyledim, Oğuzhan Uğur'a bile dendi. Bu aralar biraz azaldı da 1-2 yıl öncesine kadar tam bir cadı evi söz konusuydu, hatırlarsınız. Kendini ispata kalkan, önemli değersizler de FETÖ'lülahçılara söverek itibar sermayelerini katlıyorlardı. Fakat bu kendini bilmez kepazeler yüzünden bir müddet sonra FETÖ'lülahçıların bir kısmına mağdur payesi verilecek demedi demeyin.
Hakan Şükür'ün mevzulara davet edilmesi, aslında mevzuların formatına uygun bir hareketti ama olmadı. Her şey çok politikleşti gibi düşünüyor olabilirsiniz. Halbuki bana kalırsa, politik olarak görünen şeyler apolitikleşti. Hakan Şükür'ü neden konuşturmuyoruz, sorusunu bile politik derinliğiyle ele alamıyoruz. Meseleyi bir anda milli güvenlik konusu ediyoruz.
Apolitik meseleleri politikmiş gibi konuşuyor, politik meseleleri de apolitikleştiriyoruz. Ya 20 yıldır bu ülkeyi yöneten Erdoğan ekrana bir rakibiyle çıkmıyor ya da bağımsız gazetecilerin karşısına çıkmıyor. Cumhurbaşkanlığı muhabirleri bile Erdoğan'ın ancak konvoyunu takip ediyor. Bu ortamda politika ne kadar derinlikli konuşulabilir ki? Lafı bulandırmayayım. Yani YouTube televizyona göre daha özgür bir ortam olmasına karşın, Orada da konuşulacak konuların çerçevesi çizilmiş oldu. Hakan Şükür gayri resmi yollarla yasaklandı. Yasak nedir, nedir yasak? Nereden çıkmış bu yasaklar? Yasak nedir, nedir yasak? Hiç düşündünüz mü dostlar?
Sansür yasası, telebire ceza, rütük, basın ilan kurumu, iletişim başkanlığı derken hava kurşun gibi ağırlaşıyor. Konumuzdan sapmayalım. YouTube'da yayın yapan Özlem Gürses, Nevşin Mengü, Cüneyt Özdemir, Ünsal Ünlü, Ruşen Çakır, Murat Yetkin gibi isimler iyi ki varlar. Bu dönemde YouTube gerçekten Türkiye için baskıyı alt edebilmenin bir yolu oldu. Biz de Trend Topik'te dinlediğiniz ses dosyalarının hemen hepsini YouTube'dan buluyoruz.
Fakat bu, Türkiye'nin televizyon sektöründe yayıncılığın bilinmediği anlamına gelmiyor. Hatta tam tersi, bugünün YouTube yayıncıları, bu bölümde de hatırlattığımız üzere yayıncılığı televizyondan öğrendiler. Mevcut televizyonlarda da, siz tanımasanız bile ülkenin en yetkin yayıncıları görev yapıyor ama darbe dönemlerine benzer, hatta direkt tarif vermek iyi olabilir, 12 Eylül dönemine benzer bir baskıyla karşı karşıyayız. O yüzden televizyon emekçilerine de kızmayın. Ya da onların yayıncılığı bilmediğini düşünmeyin. YouTube'da daha iyi yapıldığını zannetmeyin. Memleketin üzerindeki baskı kalksa emin olun televizyon ve dijital medya bir araya gelir ve gerçekten müthiş içerikler üretilebilir.
Ülkenin bu tartışma vasatı da belki biraz da yukarılara çıkar. Ya hiçbir şey olmazsa bizim solcularımıza ekrana çıkarıveririz, bugünkünden iyi olmaz mı? Ekranlar hakiki tartışmalara kapalı olunca tartışmaların derinliği ve coşkusu da azalıyor. Tartışmaların coşkusu azalınca siyaset denen şey saçma sapan yapış yapış bir şeye dönüşüyor. O yüzden politik gibi görünüyor ama derinlikten yoksun apolitik bir iklim var diyorum. Hele ki gençler, normalin bu olduğunu zannediyorlar. Yaklaşık 8-9 yıldır süren bu karamsar iklim onların hayal güçlerine de ip atıyor. En çok da bence onlara üzülmek gerekir. Diyelim ve bitirelim. Tren Topi'yi Pod B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar içinizden geçeni dışınızdan söyleyebileceğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.
Hadi bakalım.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.