Podcast

184: Kebap Toplumundan Michelin Yıldızına Türkiye'de Gastronomi

Trend Topic

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Michelin Guide, İstanbul'da dört restorana bir, bir restorana ise iki Michelin Yıldızı verdi. Michelin gastronomi kültürünün en prestijli sembollerinden. Bir zamanlar "kebap toplumu" olarak görüler Türkiye, nasıl oldu da Michelin'i hakeden restoranlara sahip oldu? Yıldızların verilmesi ne anlama geliyor?




Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.096 kelime · ~15 dk okuma

Sansür yasası, Kılıçdaroğlu'nun başörtüsü çıkışı, Erdoğan'ın seçim paketleri derken siyasete boğulduk. Aslında haksız da sayılmayız. Türkiye tarihinin en gergin seçimlerine sadece 7 ay kaldı. Fakat tam da bu zaman diliminde Türkiye ile ilgili önemli gelişmeler de yaşanıyor. Bence ilginç ve üzerine konuşmaya değer bir gelişme, Michelin rehberine İstanbul'un dahil edilmesi oldu.

1926'dan beri dağıtılan Michelin yıldızları tarihte ilk kez Türkiye'deki restoranlara odaklandı. Biz de bu bölümde Michelin rehberini konu ediniyoruz. Tarihi nedir, ödüller nasıl dağıtılıyor ve en önemlisi dışarıdan kebap toplumu olarak görülen Türkiye için bu gelişme ne anlama geliyor? Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Bundan 3 yıl kadar önce Bir Gün gazetesi için Vedat Milor'la bir söyleşi yapmıştım. Konumuz sosyal medyayla birlikte Türkiye'de değişen yemek kültürüydü. İnsanlar Adana kebabının üzerine çedar peyniri döküp, lahmacuna sarıp yemeye başlıyordu. Böyle tuhaf videolar viral oluyordu. Bunu da sosyal medya hesaplarından paylaşıyorlardı ki bu paylaşımları yapanlar hiç de öyle gariban insanlar değildi. Yani baya zengin insanlar bunu yapıyordu. Hatırlıyorum o dönemde havuz başında viskiyle elini yıkayan lümpen bir tipin videosu viral olmuştu. Belki hatırlarsınız siz de. Bunun üzerine Vedat Milor'a sordum. Üst sınıflar kendi yeme içme kültürlerini alt sınıflardan nasıl ayırıyorlar?

Transkriptin tamamını oku

Vedat Bey bu soruya uzun bir cevap verdi, bu soruyu tarihsel bir yaklaşımla ele aldı. Burada bir model var, tarihsel süreç içinde bu nasıl gelişiyor diye ki bu şeye bağlı, bu tarihsel süreç. Aynı zamanda ülkenin gelişmesine, sanerleşmesine, bourgeois devrinin tamamlanmasına ve gelişmeye bağlı bir model. İlk başta zengin insandan, fakir insan aynı şeyleri tüketiyor aşağı yukarı. Fakat iki misli, üç misli yiyor. Hollywood 50 filmlerini görüyorsunuz. Oradaki zengin insanlar genellikle komprador şey tipi şişman kilolu insanlardır. Çok yerler yani büyük yerler. Daha büyük porsiyon isterler. Zenginlik göstergesi gibi oluyor. Zenginlik göstergesi büyüklük oluyor.

Zenginlerin ne tükettiği meselesi, o toplumun ne ölçüde gelişkinlik gösterdiği ile ilgili olabilir miydi? Eğer ilgiliyse ve gelişkinlik düzeyde zamanla özdeşse, yani bir anda olmuyorsa, bir zamana yaygın bir ifadesi, o halde zaman ilerledikçe toplumsal zevkler de daha rafine hale gelecekti. Vedat Milor'un anlattığı hikaye de böyleydi. Kapitalizmin erken gelişim süreçlerinde üst sınıflarla alt sınıflar aynı ürünü tüketiyorlardı da üst sınıflar daha çok tüketiyorlardı.

Zaten komprador denince de aklımıza şişman, takım elbiseli, böyle prolu bir karakter canlanıyordu. Burjuvazi bu aşamasında bir büyüklük takıntısı ediniyor. En büyük evde oturmak istiyor. En büyük tabakta yemek yiyor. Belki en büyük şapkayı takıyor. E onun devleti de en büyük binaları, yolları yapıyor.

Bu aşamanın belirgin özelliği, burjuvazi ile işçi sınıfının aynı ürünleri tüketirken, burjuvazinin daha az sofistike biçimde hacme önem vermesi. Yani tabağın büyüklüğüne, yemeğin büyüklüğüne önem vermesi. Ya sonra? İkinci aşamada birdenbire daha zenginleri Diğerlerinin yemediği, enteresan şeyleri keşfetmesi geliyor. Ürünleri keşfetmesi, pahalı ürünleri keşfetmesi geliyor. Mesela havyar keşfediliyor diyelim. Trüf keşfediliyor. İstakoz keşfediliyor. Yani bu tip ürünler geliyor. Ama kalite pek önemli değil. Yani bunu yiyen hani ne kadar iyi bir kavyar yiyor. Havyar hangi balıktan çıkar. Fakat nelerde satıyor. Aynen öyle yani. Hepsi bunun. Önemli. Yani statüyle ilgili onu yiyor.

Vedat Bey'in ağzından bunu dinlerken aklıma Maxim gazinolarının sahibi Fahrettin Aslan'ın oğlu Sacit Aslan'ın yazdığı Bir Masalda İki Kral Olmaz kitabı geldi. Sacit Bey bu anı kitabında Maxim gazinosunun hikayesini anlatırken aynı zamanda Türkiye'deki yeme içme kültüründeki değişiklikleri de özetliyor. 1970'lere kadar ıstakoz ve havyar yenen Maxim'de 1980'lerden itibaren dışarıdan kebap sipariş edilmesine izin veriliyor. Daha doğrusu Maxim'in elinden de bir şey gelmiyor. Müşteriler garsonlara öyle yüklü bahşişler vermeye başlıyorlar ki şişe viski de açtırılıyor, dışarıdan yemek de getirtiliyor.

Bu değişim Türkiye'de paranın dahil değiştirmesi olarak okunabilir. Dolayısıyla Türkiye'de tek bir sermayedar sınıfından bahsetmek mümkün olsa da bu sınıfın içindeki katmanları da görmek gerekir. Çünkü Türkiye aynı zamanda iç göçünde yoğun olduğu bir ülkedir. 10 yıllardır İstanbul'da bulunan bir sermayedarla daha sonradan İstanbul'a göç etmiş bir sermayedarın yeme içme zevkleri de değişecektir.

Bu değişim büyük oranda 1980'li yıllardan itibaren kendisini hissettirir. Sadece sermayedarlar değil, işçi sınıfı da yeme içme kültürünü belirler. Şener Şen'le Uğur Yücel'in başrollerini paylaştığı, 1987 tarihli Yavuz Turgul'un yönettiği Muhsin Bey filminde de bu değişime anlatılır. Urfa'dan İstanbul'a gelen Uğur Yücel, türkücü olmak istemektedir. Şan hocası ve prodüktör Şener Şen ise ki o İstanbullu bir beyefendidir, arabesk söylememesini telkin eder Uğur Yücel'i. Aynı zamanda kültürel çatışmalar da 80'li yıllara ilişkin fikir verir. Ne bu? Çiğ köfte. Öyle değil, çok acı. Zehir gibi. Yok ya, acıyı şöyle bir gezdirmeyeceğim. Ne bu be? Öldürecek misin beni?

Zaten güzelim İstanbul'u kebapçı salonu haline getirdiniz. Acılı Adana, acılı Urfa, acılı lahmacun. İstanbul kebap kokuyor. Ne bu be? Nerede o güzelim yemeklerimiz? Agah'ım niye öyle diyorsun ki? İstanbul'u istemezse bu salonlar acılır mı?

Vedat Milor'a geri dönelim. Sermaye sahibinin daha az sofistike olan bu büyüklük merakı, ikinci aşamada yerini nitelik farklılığına bırakıyor. Üst sınıflar belki daha çok yemiyor ama daha farklı ürünleri tercih ediyor. Istakoz, havyar, Vedat Bey'in de verdiği örneklerden. Fakat altını çizelim, bu ürünler de kaliteyi aramıyorlar.

statü farkını ortaya koymaya çalışıyorlar. üçüncü aşamadaysa artık ürünlerin niteliği ya da büyüklüğünden ziyade kalitesine odaklanıyor üst sınıf. üçüncü aşamada daha bilinçleniyor, daha şey, rafine bourgeois değilim. daha az yemeye başlıyor, daha küçük porsiyonlar. fakat ürünlerin kalitesine çok önem vermeye başlıyor. kendini ayrıştırması şeyle olmuyor. illa havyar yiyeyim değil, hani o da öne gelse yiyor ama çok iyi patates bulmaya çalışıyor. Böylece üç aşamalı bir gelişim seyri takip edelim. İlkinde büyüklük, ikincisinde ürünlerdeki farklılaşma, üçüncüsünde ise üründeki kalite önem kazanıyor. Fakat Vedat Bey'in aktardığı bu yaklaşımı Türkiye'ye aynen uyarlamak mümkün müydü?

Bunu da röportajda Milora sordum. Bizdeki sermayedarın henüz 3. aşamaya geçmediğini, zevklerin henüz rafine hale gelmediğini söyledi. E tabi kapitalist böyle olunca, kapitalist devletle benzer bir yaklaşım içinde oluyor. Vedat Milora tekrar kulak verelim.

daha çok bir ve iki görüyorsunuz. Hayatın her alanında işte en büyük havanı yapmak, en çok kötü olsa bile havanı yani içine girdiğiniz zaman fonksiyonel olmadığını, işçiliğin çok kötü olduğunu, yürüyüş mesafelerinin çok uzak olduğunu falan görseniz bile en büyük, en büyük hacimlisi büyük hamburger yemek, büyük bir şey yemek falan. Mesela bana gelen birçok şey de abi bunlar duyulur mu yani? Gerçekten de büyüklük takıntımız patolojik hale gelmiş durumda. En büyük cami, en geniş yol, en uzun köprü, en büyük havalimanı. Siyasal iktidara da yansımış, ona rengini vermiş bir lümpenlik bu haliyle her yerde. Kimsenin durup, ince zevkleri düşünecek hali kalmamış durumda.

Fakat Vedat Milor'un evrensel diyebileceğimiz bu yaklaşımı, Türkiye'yi uyarlarken bazı değişkenleri de analize dahil etmek gerekiyor. Zira başta da dediğimiz gibi, Türkiye aynı zamanda iç göçün de bu zamana kadar yoğun yaşandığı bir ülke. İç göç derken hem doğudan batıya göç akımları var, hem de köyden kente doğru göç akımları var. köyden kente göç, monokültürel bir tarımsal üretimi dayatıyor. Domatesin kokusu kalmadı diyoruz, ondan bahsediyorum. Halbuki eskiden her bölgede birbirinden farklı ve lezzetli domatesler yetişirdi ve kokuluydu bu domatesler. O kokular belki hafızamızdadır. Keza diğer ürünler için de aynısı geçerli. Eğer Vedat Milor'un yaklaşımını veri kabul edersek, ülkemizde de kaliteli ürünlere olan talep gün geçtikçe artacak. Çünkü bu tenis topu gibi domateslerin yerine daha yerel domatesler talep görecek

ve böylece üretilmeye başlayacak. Yani ilerleme aşaması böyle olacak diye düşünüyoruz. Fakat bir de doğudan batıya göç akınları var. Burada da biraz önce Uğur Yücel'le Şener Şen'in sesinden dinlediğiniz bir değişim göze çarpıyor. Orta Doğu coğrafyasının yemek kültürüyle Anadolu'nun yemek kültürü bir araya geliyor ve yer yer biri diğerine baskın hale geliyor. Bu noktada kritik bir yemeğimiz var. Nedir o? Kebap.

Herkes sabırsızlıkla yeni şarkılarını beklerken İbrahim Tatlıses, albüm tanıtımı yerine yeni bir kebap salonunun açılışını yaptı hafta içi. Türkiye bir kebap toplumunu. Daha doğru ifadeyle soralım, Avrupa'dan oryantalist bir gözle Türkiye'ye bakıldığında, bizim 3 öğün kebap yediğimiz, kebapla büyüdüğümüz, evlerde sürekli kebap yaptığımız düşünülebilir. Türk deyince akıllara kebap geliyor.

Türkiye'de turizmdeki patlamanın 1980'li yıllara denk gelmesi, aynı yıllarda doğudan batıya göçünde hız kazanmış olması bunun da etkilidir diye düşünüyorum. Şunu da söylemek gerekir, doğudan batıya yaşanan göç akınlarının en önemli nedeni de yoksulluktu. Bu nedenle İstanbul'daki orta ve üst gelir grubu uzun süre kebap kültürüne direnmişti. Netflix'te yayınlanan Chef Table programının odağına aldığı chia sofrasının kurucusu Musa Dadeviren bu konuda şunları söylemiş. Şimdi aslında İstanbul'da, Cumhuriyet öncesinde de kebap var. 200-250 yıl kadar, 80'li yıllarda chia kebabın açıldığı dönemde işte kebap gibi yemekler böyle sinemadan tutun da çoğu şeyde

alay konusu yapılırdı. Kültürel altyapıdan yoksul insanların beslendiği bir gıda olarak bakılıyordu. İnsanları kültürlü ve kültürsüz diye bu tanımın yapılması beni rahatsız ederdi. Ancak zaman içinde kebap da orta ve üst sınıfların radarına girdi. Günün sonunda gerçekten bir kebap toplumu olmaya başladık. Dışarıda ne yenir sorusuna verilecek en popüler cevap kebap olmaya başladı. Mesela 1950'li 60'lı yılların İstiklal Caddesi'ne gitseniz oturup kebap yiyebileceğiniz şık bir lokanta bulabilir miydiniz emin değilim. Bugün ise çok net ki dışarıda kebap yenir. Bizde kural budur. Dışarıda yenen yemek kebaptır.

Nitekim İstanbul'un en şaşalı lokantaları içinde de kebapçılar başı çeker. Fakat yine de kebap toplumu olduk mu derken bir şart düşmek gerekir. Yani çocuklarımızı kebap yedirerek mi büyütüyoruz? Evlerimizde kebap mı pişiyor? Hiç sanmıyorum.

İşte bu konuya kafa yoran bir yemek şefinden bahsedeceğim size. Adı Maksut Aşkar. Kendisi Neolokal'in şefi. 7 yıl önce TED konuşmasında bizim gündelik hayatımızın içine yerleşik olan yeme içme kültürünü turistlerin bilmediğini şöyle anlatıyor.

Turist peki Türkiye'ye geldiğinde neyle karşılaşır? Bizim geleneklerimize yani evimize giremediği için esnaf lokantasıyla, sokak yemekleriyle, kebapçıyla, pideciyle, dönerciyle, lahmacuncuyla. Haklı adam döndüğü zaman bunlarla karşılaşmış olduğu için Türkiye kebap milleti der. Ve öyle de kalır. Şimdi şef Maksut Aşkar'dan bahsetmemin tek nedeni konu buraya geldiği için değil. Geçen hafta Türkiye'nin yeme içme kültürü için önemli sayılabilecek bir gelişme yaşandı. Türkiye'deki 5 restoran Michelin Yıldızı aldı. Ama izin verin asıl konuya kısa bir aradan sonra gidelim. Nerede

kaldık Michelin Yıldızı? Michelin Guide, Nisan ayında yayınladığı bir fragmanla 2023 için İstanbul rehberi hazırladıklarını duyurmuştu. Duyurunun ardından konunun ilgilisi olan kesimlerde de bir merak hasıl oldu. İstanbul'da kimlere yıldız verilecek? Acaba uzak doğuda olduğu gibi salaş sokak lokantalarına da yıldız verilecek mi? Yoksa yalnızca fine dining restoranlar mı ödüllendirilecek?

Tahminler havada uçuştu ve nihayet 11 Ekim'de Zorlu Gösteri Sanatları Merkezi'nde gerçekleştirilen bir ödül töreniyle Michelin yıldızları sahiplerini buldu. Öncelikle ödüllerin tarihine ilişkin derlediğim bilgileri sizinle paylaşayım. Michelin ismini aslında biliyoruz. Yani hani otomobil lastiği firması olan, bu beyaz maskotu olan Michelin.

İşte restoranlara yıldız veren Michelin de aynı Michelin. Şimdi neden diye soracaksınız. Araba lastiği firmasının niye restoranlara yıldız verdiğini merak edeceksiniz, açıklayayım. 1900 yılında Michelin lastiklerinin kurucuları Andre ve Eduard kardeşler işlerini büyütmek istiyorlar. İçinde gezginler için haritalar, nerelerden benzin alacağı ve nerede yemek yeneceği listesi olan bir yol bilgileri kitapçığı çıkarıyorlar.

Fikir aslında basit. İnsanlar bu kitabı kullanarak daha fazla yer ziyaret etsin, daha çok araba kullansın, sonuçta lastiklerde daha fazla yıpransın, otomobil bir markaya dönüşsün, otomobil kullanma işi bir yaşam biçimine dönüşsün ki böylelikle Michelin daha fazla lastik satsın. Kitapçık çıktığı dönemde yoğun ilgi görünce Michelin gizli müfettişler tutup restoranlara göndermeye başlıyor. Müfettişler de restoranları yıldızlarla değeracelendirmeye başlıyor. Başlangıçta en iyi restoran bile sadece bir yıldız alabilirken bugün en iyi restoranlara üç yıldız verilen hiyerarşik bir sistem var.

Bir Michelin yıldızı çok iyi malzemelerin kullanıldığı, yüksek standartta ve belirli bir istikrarda yemeklerin pişirildiği restoranlara veriliyor. Dünya üzerinde bir Michelin yıldızlı toplam 2673 restoran var. İstanbul mutfak çeşitliliğinin mükemmelliğini yansıtan, aynı zamanda da yerel ürün ve lezzetleri olan bağlılığını koparmayan dört restoran, bir Michelin yıldızıyla ödüllendirildi bu sene. Nedir onlar diye sorarsanız, Yeniköy'de bulunan Araka, Beyoğlu Pera'daki Mikla, Galata'da bulunan Neolokal ve son olarak Beyoğlu Tomtom'daki Nikol. Peki iki yıldız var mı? Var. İki Michelin yıldızı, Restoranın şefinin karakterinin ve yeteneğinin yemeklere yansıdığı durumlarda takmin ediliyor. Yani sadece ürünlerin kalitesi değil artık bir ruh katılması lazım yemeğe. Dünyada iki yıldızlı restoran sayısı ise 481. Bu başarıya Türkiye'den de bir restoran layık görüldü.

Neden iki yıldız? Müfettişler neye iki yıldız veriyorlar diye sorduğumuzda geleneksel Türk tatlarını ve yemeklerini kişiselleştirip yorumlayan bu restorandan çok etkilendiğini söyledi Gwendal ve heyecanımız yüksekse Gwendal'a dönüp 2 yıldız alan. Herkes telefonlarını çıkardı. Acaba kim 2 yıldız kazanacak?

Fatih Tutak. Avrupa yakasında Şişli-Bomonti semtinde bulunan restoran için Michelin rehberinde şu notlar düşülmüş. Fatih Tutak, Türk coğrafyasına olan sevgisini dile getiriyor. Her gün kendi bölgesinden gelen malzemeleri ve yerel tüccarlardan temin ettiği ürünleri baz alıyor.

Tutak, geleneğe ve doğanın sunduğu şeylere saygı duyarak yemek yapan bir şef. Sürdürülebilirlik konusundaki tercihi, diğer yolların yanı sıra sıfır atık yaklaşımında ve fermantasyon ve kuru olgunlaştırma gibi koruma tekniklerinin kullanımında ortaya çıkıyor. Geleneksel lezzetler burada ekstra bir boyut kazanıyor. Özgün yönünün bir kısmı, sunumlara kendi damgasını vurmak için hafif asidik ve isli tatları nüanslı kullanımında yatıyor. Aslında titizlikle sunulan mantının hazırlanmasına bakalım. Şef bunları bolca kuzu etiyle dolduruyor ve muhteşem bir şekilde tütsülenmiş yoğurt kreması, domates sosu ve acılı tereyağı ile servis ediyor. Tatlı olarak sizi bu şık, çağdaş tesisinin açık mutfağına davet ediyor. Burada kendinizi aksiyonun ortasında bulacaksınız. Biraz da Fatih Tuta tanıyalım. Kendisi 31 Ağustos 1985 doğumlu, henüz 37 yaşında.

Tutak ilk profesyonel eğitimini Bolu Mengen Aşçılık Okulu'nda alıyor. Mengen biliyorsunuz aşçılarıyla meşhur bir ilçe. Bu ünü Osmanlı'ya dayanıyor. Çünkü Osmanlı saray mutfağının aşçılarını yetiştiren bu ilçede Fatih Tutak'ın doğduğu yıl olan 1985'te bir aşçılık okulu açılıyor. Şimdi o okuldan mezun bir isim iki Michelin yıldızlı büyük bir başarıya imza atmış durumda. Bu aynı zamanda Türkiye'nin aşçılık eğitimine bir övgü aynı zamanda tabii. Fakat elbette sadece bu okul değil ona bu başarıyı kazandıran.

Bir süre İstanbul'da ünlü şeflerle çalışan Tutak, ardından Asya'ya gidiyor. Çin, Hong Kong, Singapur'da prestijli restoranlarda çalışıyor. Türkiye'ye iki Michelin yıldızı kazandıran Tutak'ın kariyerinin Asya'da şekillenmesi de bir diğer ayırt edici özellik olarak göze çarpıyor. Ve Asya'dayken Türkiye'de kendi restoranını açma fikri oluşuyor. Devamını Fatih Tutak'ın Lezzet Dergisi'ne verdiği röportajdan dinleyelim.

Restoranı, hikayesini aslında ben yurt dışında yaşarken orada aslında kurgulamaya başlamıştım. Yaklaşık 5 sene önce. Ve ismine, bütün dizaynına orada karar vermiştik. Sonra da İstanbul'a geldikten sonra yaklaşık 1,5 sene kadar bir çalışma yaptık. Ardından da açtık. Zengin bir ailenin evladı değil Fatih Tutak. Bu nedenle de ödül konuşmasına 300 dolarla başlayan yolculuk diye başlıyor. Öyle tarif ediyor. Fatih Tutak'ın ödül töreninde yaptığı konuşma da şu şekilde.

Ben 19 yaşında 300 dolarla buradan çıktım. 16 sene çalıştım ve bir gün böyle onurlandırılmak bir hayalimdi. Bunu başarabilmek için çok çalıştım. Çok çalıştık. Yani inanılmaz bir tutkuyla. Çünkü bu seviyeye gelmek gerçekten inanılmaz emek ve aşk ister. Yaptığınız işi artık her şeyin üzerinde tutmanız gerekiyor. Yani

Çok onurluyum. İnşallah bütün burada Miş'in Yıldızı alan ve Gayet'e giren arkadaşlarımı da tek tek tebrik ederim. İnşallah her şeye çok takip olun. Fakat Fatih Tutan bu büyük başarısının yanında üzerine düşünülmeye değer bir başka ödül daha alındı. Michelin yıldızları kırmızı renkte. Ne alaka diyeceksiniz? Çünkü Michelin Guide 2020 yılından bu yana bir de yeşil yıldız dağıtıyor. Yeşil yıldız en yeni ödül. 2020 yılında Michelin Guide Fransa ile tanıtıldı ve şimdi Michelin kılavuzu kapsamındaki her ülkede tanıtılıyor.

Sürdürülebilir gastronomi konusunda rol model olan restoranlara veriliyor bu yıldız. Bu alanda da Michelin yıldızının sahibi biraz önce kebap toplum muyuz diye soran Maksut Aşkar oldu. Aşkar böylece hem bir Michelin yıldızı sahibi oldu hem de Michelin'in yeşil yıldızıyla ödüllendirildi. Peki kendisi yemek kültürü meselesine nasıl yaklaşıyor? Yine TED konuşmasına gidelim.

Eskiden domatesin mevsiminin gelmesini beklerken şu anda 12 ay buluyoruz. Ama gerçekten 12 ay hala çocukluğunuzda burnunuzda tüten o domates kokusu var mı? Bunları kendimize sorabiliyor muyuz? İşte o noktada biz devreye giriyoruz. Devreye giriyoruz demem çok doğru olmayacak. Biz bunu hatırlatmaya çalışıyoruz sizleri. Türkiye'de Michelin yıldızı alan restoranların tümü geleneksel lezzetlere yaslanıyor ama bu lezzetleri yeni bir yorumla müşterilerine sunuyor. Örneğin iki Michelin alan Fatih Tutağ'ın restoranın menüsü tamamıyla Anadolu mutfağının yeniden yorumlanması üzerine kurulu. Bu restoranların hepsi fine dining restoranlar ve ödemek zorunda kalacağınız hesap hali yüklü. Bu restoranlardaki bir tadım menüsünü deneyimlemek için birkaç bin TL'yi gözden çıkartmanız gerekebilir. Bu haliyle Türkiye'nin sermaye sınıfına hitap eden restoranlardan bahsediyoruz. Yemekler hacim olarak çok mu büyük? Hayır.

İşçi sınıfı restoranlarından bu özellikleriyle ayrışmıyorlar. Peki, farklı ürünler mi kullanıyorlar? Istakoz ve havyar gibi lüks ürünler mi? Bunlara mı odaklanıyorlar? Ona da hayır. Vedat Milor'un üçüncü aşama olarak tarif ettiği ürünlerin kalitesine önem gösteriyorlar.

Bu, bizim ülkemiz için yeni ve heyecan verici bir gelişme denebilir. Öte yandan, geleneksele yaslandıkları için kebabı aşmaya çalışıyorlar. Kebabı reddetmekten bahsetmiyorum, yanlış anlamayın. Türkiye'nin bir kebap toplumu olmadığı iddiasındalar. yaklaşım epey önem kazanmış durumda. Yanlış anlaşılmasın, ırkçı bir yaklaşım içinde de değiller. Yani bir Kürt düşmanlığı yok. Kebabı da zaten böyle Kürtlükle özdeşleştirmiyorlar. Mesela kebap da pişiren, çiğer restoranı sahibi Musa Dağdaveren yemeklerin etnik kimliklerle anılmaması gerektiğini ifade ediyor.

Ülkemin şöyle bir sorunu olduğunu hep hissediyorum. Sürekli böyle şeyler söylemek istiyorlar. İşte Kürt yemeği, Rum yemeği, Ermeni yemeği. Yemekler etnik kimlik ile ifade edildiği zaman toplumlar birbirine düşer. Ve ciddi bir yabancılaşma ve yemek kültürümüzün yok oluşunu yaratır. Michelin yıldızları dağıtıldıktan sonra bir kesim insan bu yoklukta, bu ekonomik krizde, lüks restoranlardaki bu gelişmeyi gözlemeye tenezzül etmedi. Halbuki ilginç şeyler yaşanıyor. Evet, bir yerde CZN Burak gibi, Nusret gibi, lüks ama rafine zevklerden uzak, misyonu para kazanmak olan, sosyal medya şovlarıyla öyle çıkan restoranlar da gelişiyor. Ama öte yandan, geleneksel mutfağımıza sahip çıkmaya da başlanıyor. Üstelik rafine zevklerle birlikte harmanlanıyor.

Bu, Türkiye burjuvası için ilginç bir gelişme. Michelin yıldızlarını konuşmanın sırası mı diyenleriniz olabilir. Bunca açlığın, ekonomik yoksulluğun orta yerinde lüks restoranlara verilen prestijli bir ödül konuşmaya değer mi? Evet, kabul. Tüm bunlar emekçi sınıflarının haberi olmadan yaşanıyor elbette.

Ama yaşanıyor. Bu nedenle görmezden gelemeyiz. Hatta bu gelişmeden faydalanabilmeyi de başarabiliriz. Faydalanmak derken emekçiler adına konuşuyorum. Ne faydası var emekçilere bu gelişmenin derseniz şöyle ifade edeyim. Ekonomik kriz konuşulurken açlığı bitirmek gibi

Hiç de heyecan vermeyen bir noktada tıkandık kaldık bana kalırsa. Senin tuzun kuru herhalde aç insanların halinden nereden anlarsın diye sorabilirsiniz, lütfen sabır gösterin. Türkiye sağı zaten açlığı, yoksulluğu bitirmek değil, yönetmek üzerine politika yapıyor. Sosyal yardımlar vs. vs. Buraya girmiyorum ama biliyorsunuz.

Fakat Türkiye solunun iddiasının daha farklı olması gerekir. Buna karşı Türkiye solunun iddiası da açlığı bitirmekten öteye geçmiyor. Tamam yönetmeyi geçtik, bitirmekten öteye geçmiyor. Herkese iş aç, tamam, çok yüce gönüllü bir iddia. Halbuki bu halka daha fazlası daha heyecan verici vaatler sunulamaz mı? Türkiye toplumunun yaşam biçimi bir markaya dönüştürülebilir. Üzerinde yaşadığımız topraklar, insanlık medeniyetinin neredeyse tüm mirasını içinde barındırıyor.

Biz her ne kadar kendi kimliğimizi Arabistan çöllerinde ya da Moğol siteplerinde arasak da, hakikat evlerimizin mutfağında yaşıyor. Kebabıyla, tencere yemekleriyle, çerkez tavuğuyla, arnavut ciğeriyle, kahvaltısıyla, salatasıyla, Bu topraklara özgü apayrı bir kültürümüz var ve bu kültür gerçekten muhteşem. Ürünlerimiz de öyle. En doğusundan en batısına muhteşem ürünler yetiştirebiliyoruz. Şimdi bu muhteşemliğin orta yerinde dururken, ufkumuz neden yalnızca karnımızı doyurmak olsun ki? Neden Türkiye'nin sermaye sınıfının deneyimlerini tüm halka mal edebilen bir politik paradigma inşa edemiyoruz?

Neden Türkiye toplumunun yaşam tarzını karnını doyurmaktan öteye taşıyamıyoruz? Ufkumuz neden marka değeri olan bir toplumsal yaşayışa uzanamıyor? Halbuki solun sahip çıktığı değerler eşitlik ve özgürlüğün yanında bir de estetik değil miydi? Estetiği bu halka çok mu görüyoruz?

Bu sorular üzerine düşünmeye değer bana kalırsa. Trantopi Pobi Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar eşitlik, özgürlük ve estetik talebinin emekçi sınıfların mücadelesi olduğunun bilinciyle kalın. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)