
3.733 kelime · ~19 dk okuma
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun başörtüsüne yasal güvence verelim çıkışı siyasetin aktüel gündemini domine etmiş durumda. Sağda da solda da Kılıçdaroğlu ve onun önerisi tartışılıyor. Sosyal medyanın ilgi odağında da Kılıçdaroğlu var. Bir önceki bölümde bu çıkışın haber akışını sizlere sunmuştuk.
İşte hukukçular, siyasetçiler ve gazeteciler kim ne dedi, nasıl tepki verdi bunları derlemiştik. Bu bölümde ise haber akışının biraz dışına çıkmak istiyoruz. Kılıçdaroğlu'nun CHP lideri olarak böyle bir çıkış yapmasının tarihsel anlamı üzerine kafa yoracağız. Buradan hareketle başörtüsü üzerinden ilerleyen tartışmada tarafların yol haritalarını konuşacağız.
Mesela Erdoğan cephesi LGBTİ karşıtlığı üzerinden cevap vermeye hazırlanıyor. Tutar mı? Neler yapabilirler? Hepsi bu bölümde. Peşeve geçiyorum. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun 3 Ekim'de yaptığı başörtüsüne yasal güvence çıkışı, özellikle CHP tabanı içinde sert tartışmalara neden oldu. Kemal Kılıçdaroğlu'na dönük eleştiriler görebildiğim kadarıyla bir lince dönüşmeye başladı. Ya bu nasıl bir basiretsizlik? Oğlum aday olma, olma. Yırtacağım, yırtacağım. Aday olma, olma. Senlik işler değil, olma.
Altılı Masa Cumhurbaşkanı adayını erken açıklayıp, adayı yıpratmamayı amaçlıyordu. Görünen o ki bu konuda yanılmışlar. Tabanın duygu durumu öylesine kırılgan ki, kendi elleriyle adaylarını yiyip bitiriyorlar. Önce Ekrem Emoğlu, şimdi Kemal Kılıçdaroğlu. İktidara gerek yok. Muhalif halk kesimlerinin psikolojik durumu o kadar kırılgan ki, adayları suda yürüse yüzme bilmiyor bu diyecekler. Bir de yükselen milliyetçilik var.
İktidar altılı masayı HDP üzerinden sıkıştırmak arzusunda ve bunun için tüm imkanlarıyla milliyetçiliği köpürtüyor. Mesela Zafer Partisi Lideri Ümit Özdağ muhalif bir lider ama Kemal Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı olursa Türkiye'de iç savaş çıkar diyebilecek kadar ileri gidebiliyor. Nasıl iç savaş çıkacak şöyle. HDP desteğiyle kazanır. HDP desteğiyle kazanırsa 2024'te yerel seçimler olur. Yerel seçimlerde Güneydoğu Anadolu'da HDP büyük bir atılım yapar, belediye başkanlıklarının büyük bir bölümünü ele geçirir ve örgütle HDP belediyeler arasındaki etkileşim yoğunlaşır. HDP desteğiyle geldiği için ve HDP desteğiyle devam ettiği için bunlara Kılıçdaroğlu dokunmaz. Bir süre sonra Suriyelilerin yoğun yaşadığı bölgede karışıklık çıkar. O zaman bu belediyeler birleşir ve çıkan karışıklığa karşı Ruslar arası destek ve PKK desteği isterler ve Türkiye iç savaşı başlar. İlk deyince mantıklı ya diyebiliyorsunuz ama biraz düşününce ya bu kadar ihtimalin üst üste gelmesinden sonra bir iç savaşı çıkarmak biraz da art niyet değil mi? Hal böyle olunca siyaset milliyetçi hamasete yaslanmadan yapılamıyor. Mesela çok önemli bir gelişme Demirtaş ile Kandil arasında bir gerilim ortaya çıkıyor fakat Kandil'in hedefindeki Demirtaş'ın durumunun açıklıkla konuşulmasına müsaade edilmiyor. Hakikati söylemekle cesaret isteyen bir işe dönüşüyor. Daha doğrusu risk almak anlamına geliyor.
Muhalif seçmenler ise risk almayı gereksiz görüyor. Dedim ya, psikolojik durumları son derece kırılgan ve haklılar. Bir kez daha kaybetmenin yükünü kaldırabilecek durumda değiller. Peki ne diyorlar? Riske ne gerek var? Susma, konuşma, zaten gidiyorlar. Ekonomik kötü de, sığmacalara küfret, konuyu kapatalım, Erdoğan'ı gönderelim. Peki adayımız kim olsun? Abi koy abi Mansur Yavaş'ı, mis gibi Erdoğan kaybetsin. Şimdi,
Bu plana iman ettiğiniz zaman Kılıçdaroğlu tam bir hain oluyor. Erdoğan'ın ekmeğine yağ süren birine dönüşüyor. Bir sussa Erdoğan zaten gidecek. Lüzumsuz yere konuşuyor.
Sus, konuşma, zaten gidiyorlar. Konuştuğun zaman da ekonomi kötü de, işte sığmacılara falan sığ. Hal böyle olunca siyaset yapmamak, tırnak içinde söylüyorum, siyaset yapmamak avantaj elde etmenin bir yolu oluyor. Bu noktada memleket sorunları hakkında düşündüklerini kamuoyuyla paylaşmayan bir aday öne çıkıyor. Mansur Yavaş.
parlamenter demokrasiye geçiş sürecini yönetebilecek ve halkın her kesiminden hangi siyasi partiden olursa olsun oy alabilecek kişinin Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş olduğunu gördük. Öyle mi? Evet. Mansur Bey'in aktüel siyasetin içinde yıpranmaması fakat yine de ülkücü kimliği nedeniyle milliyetçilere güven vermesi onu bu kesim içinde bir numaralı aday haline getiriyor.
Muhalif seçmenlerin önemli bir kısmı kendi hayallerini Mansur Yavaş'ın siyasi kimliğine yüklüyorlar. İlginç, Atatürkçülere göre Atatürkçü, yeri geliyor demokrat, yeri geliyor milliyetçi. Yanlış anlaşılmasın Mansur Bey böyle ikircikli çıkışlarıyla yani kendi açıklamalarıyla bu algıyı oluşturuyor demiyorum. O sessiz sedasız işini yapıyor. Fakat o sessiz sedasız işini yaparken seçmenler ona kendi hayallerini yüklüyorlar. Günün sonunda bir kısım insanın hayalindeki lideri dönüşüyor.
Baya fan kitlesi var. E durum böyle olunca gerçekten idealize edilmiş bir aday Mansur Yavaş orada dururken Kılıçdaroğlu'nun öne çıkması sinirleri yıpratıyor. Herkesin dilinde tek bir şey var. Kılıçdaroğlu kazanamaz. Herkesin dilinde dedim ama biraz haksızlık ediyorum. Çok fazla insan da Kılıçdaroğlu'nu destekliyor.
Şimdi Kılıçdaroğlu gerçekten kazanamaz mı? Bana kalırsa tüm adayların Erdoğan karşısında kazanma şansı var. Hatta son aylarda o öranını en çok arttıran aday da Kılıçdaroğlu. Henüz Mansur Yavaş kadar yüksek görünmüyor ama bir yıl öncesine göre daha iyi durumda. Metropol araştırmadan Özel Sencar geçtiğimiz haftalarda medyaskopta şöyle konuşmuş.
Kemal Bey'i alana teslim ettiler. Bakın Kemal Bey son dört ayda hem Erdoğan karşısındaki potansiyelini ve gücünü hem de bizim sürekli sorduğumuz popülarite sorusunda Kemal Bey yavaş yavaş ve düzenli olarak yükseldi. Erdoğan karşısında şu anda Erdoğan mı Kılıçdaroğlu mu da yüzde 47'ye çıktı. Beğeniyor musunuz diye sorduğumuzda, kişileri tek tek sorduğumuzda Meral Hanım'ı geçti. Yüzde 30'lardan yüzde 40'lara çıktı. Ve Cumhurbaşkanlığındaki bu yükseliş çok önemli.
Mansur Bey'i geride bırakalım çünkü o konuşmaya başladığında ona ne yapacakları, Ekrem İmamoğlu ve Kemal Kılıç da ona neler yaptıklarına bakarak tahmin edilebilir. Yine yanlış anlaşılmayayım, iktidarın bir şey yapmasından bahsetmiyorum. Bizzat muhalif halk kesimlerinden bahsediyorum. Aday adaylarını leblebi gibi harcayan muhalif kamuoyu Mansur Bey de çiğ çiğ yiyebilir. Ekrem İmamoğlu'nun Nagaan Alçı'yla poz vermesinin ardından nasıl linç edildiğini hep birlikte izledik.
Benzer bir süreci de şimdi Kılıçdaroğlu yaşıyor. Kurtardı gibi o kadar ağır değil ama yaşıyor. Mansur Yavaş da demeç vermeye başlasa onu da hedef tahtasına oturtur mu muhalif seçmenler? Belli olmaz. Gerçi Ekrem Bey veya Kemal Bey linç edilirken nasıl olsa cepte Mansur Yavaş var düşüncesinin hakim olduğunu da söylemek lazım. Mansur Yavaş tek kalsa seçmen onu pamuklara sarabilir.
Ama sarmayabilir de. Ya da tek kalmayabilir. Bilmiyoruz. Çünkü Mansur Bey'in siyasi fikirlerinden habersiziz. Dolayısıyla Erdoğan'ın karşısına çıkacak adayın işi her şeyden önce patolojik hale gelen muhalif kamuoyunun psikolojisini yönetmek olacak.
Hele ki Kılıçdaroğlu için. Çünkü 12 yıldır çok yıpranmış bir isim kendisi. Zira Kılıçdaroğlu'nun helalleşme projesine seçmenden ikna olmadığı sürece Kemal Bey'in adaylığı büyük bir sorun alanı olarak karşımızda duruyor. O halde Kemal Bey'in bir proje çıkartması gerekiyor. Önündeki en büyük engel de Kemal Bey'in kazanamayacağının düşünülmesi. Komedyen Baturay Özdemir bu hafta stand-up gösterisinde şöyle bir konu işlemiş ve bu konuda sosyal medyada viral olmuş.
Arkadaşlar bu ülke işte 80 milyon falan, 20 milyon da Arap falan mülteci var, 100 milyon falan. 100 milyon kişi içinde 1 kişi seçimi kaybedebilir. 1 kişi! Diyorlar ki o aday olsun mu? Hayır abi!
Muhalif kamuoyundaki bu kırılganlığı nedeni apaçik ki korku. Kaybetmekten korkuyorlar. Çünkü umut dolular. Bu sefer son diyorlar. İlk kez kazanmaya bu kadar yakınız. Şimdi böyle bir ortamda, bu kadar yakınız denilen bir ortamda tuhaf bir şekilde muhalif adaylara sövmek de son derece konforlu. Yoksa sen hain misin? Sen Erdoğan tarafından CHP'nin başına yerleştirilmiş bir ajan mısın? Buna benzer tweetler atabiliyor insanlar.
O kadar ki Kılıçdaroğlu'nun çıkışını doğru bulanların sesini kesmeyi başarmış durumdalar. Peki Kılıçdaroğlu'nun adaylığını destekleyen var mı? Biraz önce Baturay Özdemir'in stand-up şovundan bir kesit dinledik. Instagram fenomeni Onur Babacan da şöyle konuşmuş. Ben ilkeli bir insanım. İmamoğlu veya Mansur Yavaş dururken Kılıçdaroğlu aday olursa oy kullanmayacağım diyen yüce insanlar.
Her kuşuz *** de bir leylek mi kaldı? Sanki işinizde, evliliğinizde, içinize sinmeyen hiçbir şeyi onaylamıyorsunuz da Türkiye'nin kaderini değiştirecek bir seçimde de ilkeli olmaya karar verdiniz. Muhalif ama açık görüşlü olup yanlışını gördüğünde muhalefeti de objektif bir şekilde eleştiren yüce insanlar. Çok affedersiniz sizin de objektifinizi ***. Zaman objektif olma zamanı değil. Çünkü mücadele adil bir mücadele değil.
A'dan Z'ye bütün propaganda aygıtları, devletin bütün kurumları AKP'nin elinde. Zaman bağnazca muhalefeti savunma zamanı. Hoşunuza gitse de gitmese de. Herkes Kılıçdaroğlu aday olursa Erdoğan bayram eder diyor. Bence Erdoğan'ın en büyük kabusu Kılıçdaroğlu'nun aday olması. Çünkü Erdoğan, İmamoğlu veya Mansur Yavaş'a yenilirse normal karşılanır. Ama Kılıçdaroğlu'na yenilirse yer yerinden oynar.
Görüldüğü gibi muhalif seçmenler ortak bir duygu oluşturabilmiş değil. Bir proje etrafında değil, adaylar etrafında tartışıyorlar. Genelde de stratejik düşünüyorlar. Hangisi kazanır? Bu soruyu herkese göre değişiyor. Tabii bu muhalif seçmenlerin kabahati mi? Elbette seçmenlerin kabahati değil. Bu ortak duyguyu yaratması beklenen siyasetçiler bu işi beceremiyor.
Yani muhalefetin de burada başarısızlığı bu bir ortak duygu yaratabilmiş değil. Korku nefrete nefret acıya dönüşüyor. CHP tabanı ya da genel olarak muhalif kamuoyu diyelim, onlar hiç olmadığı kadar korkuyor. Bir daha kaybederlerse ülkeyi terk etmeyi düşünenlerin sayısı bir hayli fazla. Bunu kendi sosyal çevremden ve bana gelen mesajlardan gözleyerek söylüyorum. Siz katılır mısın bilmem, elimde veri yok. Ama gerçekten Erdoğan kazandıktan sonra ülkeyi terk etmeyi düşünen çok fazla insan olduğunu düşünmeye başladım. Ama bir kez daha Erdoğan demek, muhalif seçmenler için gerçek bir hayal kırıklığı anlamına geliyor.
Gerçekten çok korkuyor CHP tabanı. Kazanmaya ilk kez bu kadar yakın olduklarını düşünüyorlar. Finansçıların deyimiyle Erdoğan'ın kaybettiğini fiyatlamış durumdalar. Aksi durum büyük bir hüsran olacak ve bir daha kazanamayacaklarına ilişkin ciddi bir kanı oluşacak.
Buradan harekette nefret kusuyorlar. Nefretin yöneldiği isim ise Kemal Kılıçdaroğlu. Bu kadar tedirgin ve birbiriyle etkileşim halindeki milyonlarca insanın duygu durumunu yönetebilmek kolay değil. Beraberinde 20 yılın getirdiği bir umutsuzluk hissi de var tabii. Derken Kılıçdaroğlu'nun başörtüsü çıkışı geliyor.
Kılıçdaroğlu özellikle Mansur Yavaş ya da Ekrem İmamoğlu fanları tarafından ağzıyla kuş tutsa eleştirilebilecek bir isim durumunda. Bunu tabii sosyal medyadan gözleyerek söylüyorum. Yani bütün toplum kesimlerine sirat etmiştir değil ve hatta sosyal medyada biraz da kalabalık görünebiliyorlar bu insanlar. Ha ağzıyla kuş mu tutuyor Kılıçdaroğlu derseniz, ağzıyla kuş da tutmuyor ama bu algının Kemal Bey'in önündeki en büyük engel olduğu da ortada.
Bu nedenle muhalif kamuoyu bu süreçte John Nash'in oyun teorisinin tuzağına düşmüş durumda. Akıl Oyunları filminin kült sahnesi, belki hatırlarsınız, oyun teorisinin ortaya çıkış sürecini anlatıyor. Bara gitmiş ve şapkınlık peşindeki matematikçi gençlerin hepsi bardaki sarışın güzel kızın peşinde. Modern ekonominin babası Adam Smith'in nasihatı da zaten bu yönde. Yani herkes kendi çıkarını maksimize etmeye çalışırsa toplumsal fayda da maksimize olur. Yani herkesin hedefi sarışın olmalı. Fakat Neşe göre bu yanlış. Rekabet o kadar da iyi olmayabilir. O halde sarışına odaklanırken adaylar birbirini engelleyebilir. Adam Smith'in düzeltilmesi gerek. Sen neden bahsediyorsun?
Herkes sarışının peşinden giderse... ...birbirimizin yolunu keseriz ve içimizden hiçbiri onu ele geçiremez. Bu yüzden arkadaşlarıma yanaşmalıyız. Ama onlar yüzümüze bakmayacaktır çünkü kimse ikinci seçenek olmak istemez. Peki ya sarışına kimse asılmazsa? Hem birbirimizi engellemeyiz... ...hem de diğer kızları aşağılamayız. Tek şansımız bu. Bu metafordan hareketle Mansur Yavaş muhalif seçmenler gözündeki sarışın gibi duruyor. Kesin kazanacak isim gibi görünen, mutlu sonla biten bir aday. Fakat herkes bu sarışına odaklanırken diğer adayların önü kesiliyor. Genel olarak muhalefet bloğu sarsılıyor. Öte yandan sarışını tavlayabilecek miyiz o da muamma. Yani Mansur Yavaş'ın seçileceği ya da aday olacağı da kesin değil. Dediğim gibi kendisi hiç konuşmuyor, aday olacağı olmayı istiyor mu istemiyor mu onu bile bilmiyoruz. Yani tümüyle bu anlamda işine konsantre olmuş vaziyette kendisi. Konuştuğunda ne olur onu da bilmiyoruz. Bizi de burada konuşmaya bir ara verelim. Bölümün ikinci yarısında bu aradan sonra devam edelim.
Bu kadar uzun bir girişi muhalif kamuoyundaki Kılıçdaroğlu algısını anlatabilmek için yaptım. Bu algının anlaşılması bugünü anlamak için de önemli. Bu atmosferde Kılıçdaroğlu risk alıyor ve helalleşme söylemini büyütüyor. Derken tüm bu tartışmaların orta yerinde başörtüsüne yasal güvence verelim çıkışı konuyor. Bir önceki bölümde haber akışı içinde tepkileri derlemiştik.
Destekleyenden çok desteklemeyen var bu çıkışı. Ben fikrin şahane olduğunu fakat operasyonun yanlış yürütüldüğünü düşünenlerdenim yani Hüsran'la sonuçlandığını kabul etmek lazım. Ama kendi tezimi savunmadan önce Kemal Bey'in ne yapmaya çalıştığını bir anlayalım. Kılıçdaroğlu helalleşme çıkışını bundan tam bir sene önce yaptı. Geçmişte bizim partinin de hataları oldu ama bu hataları en çok AK Parti hükümetleri yaptı. Geçmişi artık geride bırakmamız ve helalleşmemiz lazım dedi.
ve yaralarımızı iyileştirmek için geçmişte yapılan hataların sorumluluğunu almayı ve bunlar için birbirinizden helallik istemeyi bilmeliyiz. Benim liderliğimi yaptığım partinin de geçmişte yarattığı derin yaralar vardır. Uzun süredir de önce bu yaraları yaratan o sistemi değiştirmekle uğraştım. Şimdi ise dışarıya dönme zamanı. Ben bu yaraların kapanması için helallik isteme, helalleşme yolculuğuna çıkıyorum.
Kılıçdaroğlu'nun bir yıl önceki bu çıkışı son bir yıldır derinleşerek sürdürüldü. Peki Kılıçdaroğlu ne yapmak istiyor? Birincisi bu seçim için bir taktik manevra bu. Kılıçdaroğlu kendi isminin yanına bir proje eklemeyi başardı. Zaten daha önce bahsetmiştik bundan. Proje ile anılması gerekiyordu ve onu başardı.
Kılıçdaroğlu'na oy vermek demek, CHP liderine oy vermek demek değil artık. Helalleşme projesine oy vermek anlamına gelmeye başladı. Böylece kendi isminden ziyade ya da kendi ismi kadar diyelim, bir projeyi de isimlendirebildi. O projenin adı da Helalleşme oldu.
Burada yanlış değerlendirme şu, bu çıkışı sadece muhafazakarlardan oy almak için yapılan, altı boş bir proje olarak görenler var. Mesela Deniz Baykal'ın kara çarşafa altı ok rozeti takmasına benzetiliyor, o kadar popülist bulunuyor. Bence bu kadar basit değil. Bu haksızlık olur yani. Helalleşme çıkışının ağırlık merkezi muhafazakar toplum kesimleri olsa da, proje Cumhuriyet'in ilk 100 yıllık sürecindeki tüm yaralarını kapatma iddiasında.
İlk çıkışın ardından Kasım 2021'de grup toplantısında şöyle diyor Kılıçdaroğlu. 28 Şubatçıların açtığı yaraları kapatıp helalleşeceğiz. İkna odalarına sokulan başı kapalı kızlarımızla helalleşeceğiz. Robotkin ile helalleşeceğiz. Bakın hukuk başka, helalleşme başka. İnsanlara devlet tazminat ödeyecek ama bir taraftan da helalleşeceğiz. Sivas, Kahramanmaraş mağdurlarıyla helalleşeceğiz. Diyarbakır hapishanesi mahkumlarıyla helalleşeceğiz. Mahalleleri gasp edip sürülen ve mahallelerine lüks şiteler dikilen romanlarla helalleşeceğiz. Tekrar ediyorum ağırlık meselesi muhafazakar kesimleri olsa da, meseleyi salk başörtüsü bağlamında değerlendirmemek gerekir. Buradan hareketle şunu da söylemeliyiz, Kılıçdaroğlu'nun helalleşme çıkışı, bir sağcılaşma manevrası olarak da bence okunamaz.
Roboski, Sivas, Gezi, 6-7 Eylül, Ali İsmail Korkmaz derken iyi ama başörtüsü derken sağcılaştı demek bana göre tutarsız olur. Başörtüsüne yasal güvence fikrine şöyle iki cepheden karşı çıkılıyor. Bunlardan birincisi laiklik bağlamından eleştiriliyor. Atatürk'ün partisi siyasal İslam'a alan açıyor ve dolayısıyla başörtüsü siyasi simge olduğuna göre bu siyasi simgenin yasal meşruiyet kazanmasını istiyor. Böyle şey olur mu diyorlar. Burada ön kabul başörtüsünün bir siyasal simge olması. İkincisi, taktik bu alamdan eleştiriliyor. Sırası mı şimdi diyerek zamanlamayı eleştirenler ya da
Erdoğan'a gollük pas attığı değerlendirmesi yapanlar bu kapsamda değerlendirilebilir. Biz önce laiklik bağlamından yapılan eleştirilere odaklanalım. 9 Ekim günü kendi Twitter hesabımdan şu soruyu sordum. Başörtüsü tartışmasını laiklik ekseninden okuyanlar var, mevcut durumda kabuda bir başörtüsü sorunu yok. Diyelim ki başörtüsüne yasal güvence laikliğe aykırı, o halde mevcut durumda mı laikliğe aykırı? Bir kısmı bazı partilerin yöneticisi konumunda olan onlarca kişi, mevcut durumun laikliğe aykırı olduğu yorumunu yaptı.
Şimdi bir dakika. Hani bu mesele geride kalmıştı? Hani bitmiş gitmiş bir hadiseydi? Mevcut durum layıklığa aykırıysa mevcut durumun düzeltilmesi gerekmez mi? Yapılan yorumlara göz attığım zaman şunu fark ettim. Seküler kamuoyunun tümü değil ama önemli bir kısmı meseleyi 30 yıl önce nasıl tartıştıysa öyle tartışmaya devam ediyor.
Bir kere şunu tespit etmemiz lazım. Eğer bu bağlama biçimiyle başörtüsü bir siyasi simge ise, kamusal alana girmesi layıklığa aykırıysa yani, bu durumun değişmesi lazım. Yani böyle düşünüyorsanız ne yapıp edip başörtüsünü kamusal alandan çıkartmanız lazım. Nasıl yapacağınıza ilişkin bir proje ortaya koymanız lazım. Nasıl yapacaksınız bilmem ama benim bildiğim bir şey var. Böyle düşünüyorsanız başörtüs sorunu kapanmış, gitmiş bir sorun değildir. Bir sorun olarak orta yerde duruyordur. Davamız devam ediyor yani. İkinci itiraz, yani taktik bağlamdan olan itiraz ise birkaç kola ayrılıyor.
İlki zamanlamayı eleştirenler. Herkesin derdinin ekonomi olduğu böyle bir ortamda, meclisten sosyal medyayı düzenleme kanunu adı altında bir sansür yasası geçirilirken, bir de üstüne üstlük artık ortada başörtüsü sorunu pratik olarak da kalmamışken, ebe Kemal Bey nereden konuyu niye yine başörtüsüne getirdin diye böyle özetlenebilir bir eleştiri bu. İkincisi ise Kılıçdaroğlu'nun Erdoğan'a gollük pas attığı yönündeki eleştiri. Bu eleştirin temelinde ise başörtüsü meselesinin Erdoğan'ın sahası olduğu düşüncesi yatıyor. Bunun ayakları en yere basan örneklerinden birini Burak Bilgehan Özpek medyaskop yayınında yapmış. Geçmişte CHP'li bazı politikacılar görmüştük.
sürekli olarak sekülerlik, muhafazakarlık gerilimi üzerinden siyaset yaparlardı. Bu tarzın çok fazla makbul olmadığını düşünüyorum. Öte taraftan aynı tarzın ikiz kardeşinin de yine muhafazakarlık, sekülerlik üzerine yığılmış bir siyaseti sürdürmek olduğu kanaatindeyim. Bu ikisinin de birbirini besleyen olgular olduğu kanaatimdeyim. Yani iki farklı hat olduğunu kabul edip, bu iki hattı bir şekilde kimliklendirip, bunlar arasındaki çatışmayı çözmeyle kendisini görevlendirmiş olan siyasetçilerin başlı başına birbirinden çok da farklı olmadığı kanaatimdeyim. Fakat son yerel seçimlerin bize gösterdiği, araştırma sonuçlarının gösterdiği bu hatlar üzerinden ilerlemeyen, dikkatini, enerjisini bu seküler muhafazakar geriliminin dışına çeviren ve bunun dışındaki konularda sekülerleri de muhafazakarları da göbekten kesen konularda proje geliştiren siyasetçilerin ve bu tip söylemlerin gördüğü rağbet daha fazla. Yani Türkiye aslında çok vakit kaybetti ve geçmişte CHP tam tersi pozisyondaydı. Yani seküler muhafazakar ayrımı üzerinde
bunu tanımlıyordu, bunu kabul ediyordu ve seküler din bayraktarlığını yapıyordu. Böyle bir pozisyonu vardı. Şu anda gelinen pozisyon, seküler muhafazakar ayrımının reddi üzerine değil, yeniden bunu icat etmek, yeniden bir seküler muhafazakar karşılığı icat etmek, fakat bunu çözen tarafı olarak kendisini sahneye çıkartmak. Bana sorarsanız bu iki tavır arasında bir fark yok ve toplumun ihtiyacı da bence şu anda bu karşılıklı vurgulamak, derinlemek, çözmek veya çözmemek iradesinden ziyade hayatın diğer alanlarındaki problemlerini çözmek. Şimdi Burak Bilge Han'ın ve temsil ettiği eleştirel tutumun güçlü bir eleştiri olduğunu kabul etmek lazım. Ama ortada bir gerçek daha var. iktidar tarafından çeşitli sembollerle suni bir şekilde sürdürülen toplumsal kamplaşma yok deyince ya da yokmuş gibi davanınca yok olmuyor. Biz onu konuşmayalım deyince o hakikat orada olmaktan vazgeçmiyor. Bir hakikat orta yerde duruyor. İşte şimdi CHP ne yapıyor? Bakıyorsunuz, sembolik olarak her zamanki yaptığı gibi istismar. Birkaç tane başörtülüyü nereden buluyorsa buluyor. Geliyor yakasında bir rozet takıyor. Bak.
İşte biz sizden yanayız. Sizinle beraberiz. Buradan ben o kardeşlerime de sesleniyorum. Gelmeyin bu oyuna. Sizin bu oyuna gelişiniz, bilesiniz ki bu işi bu ülkede hakkıyla yapanlara da saygısızlık olur. Erdoğan, Kılıçdaroğlu bir açıklama yapsın veya yapmasın, kendisini zaten muhafazakar kimliğin temsilcisi olarak konumlandırmaya devam ediyor. Muhtemelen de edecek. Elindeki sayılı kozlardan biri bu çünkü. Bilesiniz ki bu işi bu ülkede hakkıyla yapanlara saygısızlık olur, diyor Erdoğan. Başörtüleri temsil etme işine
hakkıyla yapan bu anlatıya göre kim? Kendisi. CHP'nin içindeki önemli bir kesimin ve Türkiye Askeri Bürokrasisinin Erdoğan'ın bu anlatısını ve temsilciliğini haklı çıkaracak, geçmişte haklı çıkaracak eylemlerde bulunduğu doğru. Yıllar boyunca laik başörtülü ikili karşıtlığının sürdürülmesinde müesses nizamın eylemleri etkili oldu. Hatta Erdoğan'a da
haklı temsilciliği veren, hediye eden de bu eylemlerde ödenebilir. Bu nedenle eski müesses nizam bana kalırsa son derece yanlış biçimde laikliği müdafaa ediyormuş gibi göründü. Halbuki hiç öyle laikliği müdafaa ettiklerini zannetmiyorum. Halbuki TSK'nın başörtüsüne karşı tutumu büyük ölçüde 12 Eylül askeri darbesinden sonra netleşmişti. Başörtüsü 12 Eylül'den sonra yaygın olarak türban terimiyle anılmaya başlamıştı. Peki ne zaman ortaya çıkmıştı? Böyle 200-300 yıllık bir tarihten bahsetmiyoruz. Bu noktada mevcut bağlama modelinin
1964-65 model olduğunu söyleyenler haklı. Türkiye'deki mucit Şule Yüksel Şenler'di. Zaten bugün gördüğümüz modele de Şulebaş deniyordu. Evet.
Evet. 1960'lı ve 70'li yıllarda Şule Baş model örtünme, Milli Selamet Partisi tabanının kadınlarından dışarı çıkmış, kitleselleşmiş değildi. Evet başörtülü kadınlar vardı da, bu örtünme Şule Baş model değildi. Fakat 12 Eylül'den sonra İslamcılık kitleselleşmeye, toplum muhafazakarlaşmaya başlayınca, sorun oluşmaya başladı. 12 Eylülcüler, açık açık Türk-İslam sentezi sahici bir müesses nizam oluşturma gayretindeydi ama tarafsız görünmek arzusundaydı. Böylece 80'li yılları itibariyle sayıları milyonları bulmaya başlayan başörtülü kadınların kamusal alana girişi yasaklandı. 12 Eylülden önce Milli Selamet Partisi çizgisinin kampanyasının ağırlık merkezi hiç başörtüsü olmadı.
Yani Erbakan'ın 70'li yıllarda uzun uzun başörtüsü konuşmaları yaptığını bir görmüyoruz. Daha çok başka başka mesela ekonomik alanda konuşuyor. Çünkü zaten başörtülü kadınlar MHP'ye oy veriyordu. Burada bir oy kaygısı yoktu. Fakat 12 Eylül'den sonra Şulebaş stil örtünme kitleselleşmeye başlayınca
Buradaki oy potansiyelini gören, başta Refah Partisi olmak üzere İslamcı partiler kampanyalarının ağırlık merkezine bu sorunu koymaya başladılar. Yani sorun 12 Eylülcülerin dayattığı bir sorun alanıydı ve asıl pası da 12 Eylülcüler İslamcılara vermişti. Yani hatta o kadar bir pas ki bu, insanın bunun planlı programlı yapıldığını düşünmesi geliyor. İslamcılar da bu pası gole çevirdi. Şimdi pirincin taşını ayıklamaya çalışıyoruz. Sorunun 100 yıllık bir perspektifi varmış gibi davranıyoruz. Yasak kararını alanlar da referansı Atatürk'e veriyor. Yani başörtüsünü yasaklayalım çünkü Atatürk de böyle yapardı. Halbuki Atatürk yaşarken böyle bir örtünme modeli yoktu. Atatürk 1970'lerde, 80'lerde yaşasaydı bu tip bir örtünmeye ne tepki verecekti bilmiyoruz. Bu nedenle
Müthiş bir anakronizm batağına saplanıyoruz ve Atatürk de yasaklardı diyerek geçiştiriyoruz. Ama 12 Eylülcülerin de buradan hareketle laikliği müdafaa ettiklerini söylemek bu nedenle büyük bir hata olur. 12 Eylül'ün ardından 40 yıl geçti. 40 yılın ardından Kılıçdaroğlu'nun bu ikili karşıtlığı hatırlatan, yeniden gündeme getiren bir tarafı var.
Ama aynı şekilde olmadığı kesin. Kılıçdaroğlu çıkışıyla bir rol değişimine girişmiş durumda. Karşılıklı üreten taraflardan birinin artık farklı bir role soyunduğunu, demokratik bir hamleye soyunduğudu. Karşı mahalleye anlatmak niyetinde bir hamle bu. 10 Ekim'de Hulk TV'de ana habere bağlanarak biraz da kendi seçmenine şöyle seslenmiş Kılıçdaroğlu. Yeni bir ekonomik ve siyasal vizyona ihtiyacımız var ve bu sefer ülkemizi bu girdaptan çıkaracak bir de planımız var, onu da ifade edeyim. Yapısal değişikliklerden bahsediyorum. Yeni bir ekonomik paradigmadan bahsediyorum. Bu ekonomik paradigmanın başarısı için birbirimizle yaşama, çalışma ve birbirimizle ilişi kurma şeklimizden bahsediyorum. Temel değişikliklerden söz ediyorum. Köklü bir toplumsal ve ekonomik değişimden söz ediyorum aslında. Bu konuşmayı Halk TV'de yapan ve ana habere bağlanan Kılıçdaroğlu aslında kendi seçmenine seslenmek ve projesini anlatmak ihtiyacı hissetti. Bu ihtiyacı hissetmesi bile aslında kendi seçmeninde bu başrolüsü çıkışının yarattığı travmayı bence teşhir ediyor. Başarılı oldu mu bilmiyoruz.
Başörtüsü bir siyasal simge ise bile bundan çıkmanın bir yolu var. O da başörtülü kadınların helalleşme projesini benimsemesi ve Erdoğan'ı terk etmesi. Böyle olursa CHP seçmenlerinin de hızla başörtüsüyle barışacağını düşünüyorum. Böyle olursa başörtüsünün bir siyasal simge olarak algılanmasının da tümüyle eline geçilmiş olacaktır. En azından Kılıçdaroğlu'nun hayali bu. Başka türlü, bu alanı yasaklamamız gerekiyor. Pek çok kesim bunu Kılıçdaroğlu'nun başkanlık yarışında attığı bir hamle olarak görüyor. Katılmakla birlikte bir şey daha eklemek gerek buna. Cumhurbaşkanlığına aday olsun veya olmasın, Kılıçdaroğlu her şeyden evvel CHP'nin genel başkanı. Yani Cumhurbaşkanı adayı olmasa bile dediğinin tarihsel bir anlamı var CHP genel başkanı olduğu için. Ve bu koltuktaki son 10 yılını
CHP'nin değişime dair bir anlatı kurmakla geçirdi. 7 tane CHP Genel Başkanı var tarihimizde. Bunlardan ikisi 3-4 aylık Hikmet Çetin ve Altan Öğümen deneyimiydi. Kemal Kılıçdaroğlu 12 yıllık CHP Genel Başkanlığı deneyimiyle Türkiye siyasi yelpazesine büyük bir değişim yaşattı. Şimdi bu projeyle karşımızda kırışlar olur. Sadece muhafazakarlar değil, Kürtler, Aleviler ya da Sosyalistler. Bunları da kapsayacak bir projeyi seçim dönemi boyunca dinleyeceğiz. Eğer tabanını arkasına alabilirse, ciddi bir sinerji yakalayacağını düşünüyorum. Peki Erdoğan?
Bu hamleyle Kılıçdaroğlu Erdoğan'ı sağ ettiriyor. Başörtüsü çıkışına Erdoğan'ın verdiği tepki, aileyi koruma yasası oldu. Tahmin edersiniz, muhtemelen LGBT'yi karşıtlığı üzerinden yükselecek bir kampanyaya hazırlanılıyor. Fakat soru şu, daha sağ kaymanın seçmende bir karşılığı olur mu? Yoksa daha da sağcılaşmaya seçmen dur der mi?
Burada ağır romanın efsane karakteri gafdici fetih gibi bir dil kullanılırsa seçmen bu numarayı yutar mı? Bunu hep beraber takip edeceğiz. Son başörtüsü çıkışında CHP lideri tabanından ve kanaat önderlerinden tepkiyle karşılaştı. Bu yüzden çıkışı arzu ettiği sinerjiyi yakalayamadı. Fakat helalleşme çıkışları hep böyle oldu. İlk başta yanlış anlaşıldı. Bu yüzden alışılması biraz uzun sürdü.
Diyelim ve bitirelim. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar, zihninize geçmiş değil, gelecek yer etsin. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.