
2.876 kelime · ~14 dk okuma
Herkese merhaba. Bir önceki bölümün sonunda bu bölüm için Zafer Partisi'nin Türkiye'nin siyasi yelpazesini nasıl değiştirdiğini konuşmayı planlamıştık. Bölümü dinleyenler hatırlarlar. Fakat Kılıçdaroğlu işimizi bozdu. Gayet de değerli bir çıkış yaptı kendisi. CHP lideri başörtüsüne yasal güvence getirelim dedi. Tabii ortalık karıştı. Öneri hem muhalefet hem de iktidar cephesinde olumlu ya da olumsuz tepkiyle karşılandı. Bize de malzeme çıktı.
Bu yüzden bu bölümün konusu eğrisiyle doğrusuyla İslamcılık ve layıklık çatışmasında başörtüsü olacak. Bu çerçeveden sapmadan büyük ölçüde aktüel gündemi sunacağız sizlere ve Kılıçdaroğlu'nun başörtüsü çıkışını konuşacağız. Peşevi kısa tutup bölüme geçelim. Ben Ozan Gündoğdu, hadi başlayalım.
Yüzyıllık Türkiye'nin yarım yüzyıllık sorunu başörtüsü. Nasıl başladı? Nasıl ilerledi? Nelere neden oldu? Hepsini konuşacağız ama önce neden konuştuğumuza açıklık getirelim. 2 Ekim'de böyle bir gündemimiz yoktu. Hatta Mersin'deki terör saldırısı üzerinden Zafer Partisi'ni konuşmaya kararlaştırmıştık.
Fakat CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu 3 Ekim sabahı Halk TV'de İsmail Küçükkar'ın konu oldu ve akşam önemli bir konuyla ilgili konuşacağını açıkladı. Ben bazen bu ziyaretleri yaparken, ya bu samimi değil, bunu o için yapıyor diye beni suçluyorlar. Ama Allah da bilir ki ben samimiyim. Asla ve asla. O için yapmam. İster bana oy verir, ister vermez. O onun kendi vicdani kanaatidir. Kendisi oturur, bakar, düşünür. Kime isterse oy verir. Ama ben bütün bunların dışında bu akşam televizyonlara ciddi bir açıklama yapacağım. Bir video yayınlayacaksınız. Toplumu kucaklaştıracağım yani. Bu konuda ne kadar samimi olduğumu da Erdoğan da görecek. Kılıçdaroğlu, Argo'daki ifadesiyle gel gel yaparak akşama randevu kesiyordu. Daha önce de başvurduğu bir yöntemdi bu. Böylece açıklamasının reytingini yükseltiyor, objektiflerin kendisine dönmesini sağlıyordu. Acaba ne açıklayacaktı? Gün içinde merak giderek arttı.
Saatler akşam 9'u gösterdiğinde beklenen açıklama Kemal Bey'in Twitter adresinde yayınlandı. Toplamda 3 dakika 34 saniyelik bir konuşma yayınladı CHP lideri. Video mesajın büyük ölçüde CHP örgütüne ve tabanına bir çağrı olduğunu da söyleyebiliriz sanırım. Çünkü videoyu bazı şeyler yürek ister. O yürek benim,
yol arkadaşlarımda var." mesajıyla paylaştı. Burada yol arkadaşları vurgusunan CHP örgütü ve tabanı olduğu açık. Yoksa Altılımata'daki diğer partilerin başörtüsü konusunda bir bagajı yok. Konuşmasına ülkenin derin yaraları olduğundan, bu yaralar açık kaldığı sürece geleceğin konuşulamadığından bahsederek başladı Kılıçdaroğlu. Halbuki bu açık yaralar kapatılabilirse ülkenin rekabet gücü artabilirdi, bunu iddia etti.
Bu gerekçeyle Kılıçdaroğlu da video mesajında şu ifadeleri kullandı. Nereye varacaksa varsın ifadesiyle cesaret isteyen bir iş yaptığını vurguladı. Yani siyaseten aldığı riski teşhir etmeye çalıştı. Bu vurgusuna da şu cümlelerle açıklık getirdi ve konunun başörtüsü olduğunu böyle bir girizgahın ardından söyledi. Gelecekte gençlerimiz bu sorunlarla boğuşmasın, daha fazla enerji kaybetmesin, kimsenin kalbi kırılmasın, kimsenin gönlünde bir yara açılmasın diye bazen oy kaybetmeyi bile göze almak gerekiyor.
Özetle bu yol yürek istiyor, yürek. Siyaseten büyük yürek istiyor. Türkiye'yi barıştırma yolu zor ve engebeli bir yol ve bu yolda hep beraber yürümek zorundayız. Bu yaralılardan biri de başörtüsü mevzusu.
Bu yaralardan biri başörtüsü mevzusu diyor da Kılıçdaroğlu haklı olarak şu soru geliyor peşinden. An itibariyle Türkiye'nin bir başörtüsü sorunu yok ki. Nereden çıktı bu başörtüsü meselesi? Soruyu soranlar haksız değil. Fakat Kılıçdaroğlu'na da haksızlık etmek doğru değil.
Zira başörtüsü sorunu iktidar mensupları tarafından fırsat buldukça kullanılabiliyor. Henüz 27 Eylül tarihinde yani Kılıçdaroğlu'nun başörtüsü açıklamasından sadece bir hafta önce Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın partisinin kadın kollarına yaptığı bir konuşmayı beraber dinleyelim. İşte şimdi CHP ne yapıyor? Bakıyorsunuz, sembolik olarak, her zamanki yaptığı gibi istismar. Birkaç tane başörtülüyü nereden buluyorsa buluyor. Geliyor yakasında bir rozet takıyor. Bak, işte biz sizden yanayız. Sizinle beraberiz. Buradan ben o kardeşlerime de sesleniyorum.
gelmeyin bu oyuna. Sizin bu oyuna gelişiniz, bilesiniz ki bu işi bu ülkede hakkıyla yapanlara da saygısızlık olur. Sadece bir hafta önce yapıldı bu konuşma. Muhalif kesimler Erdoğan'ı takip etmiyor. Hatta kendi televizyonculuk gazetecilik tecrübemden söyleyeyim, Erdoğan ekrana çıktığında kanal değiştiriyor, Erdoğan fotoğrafını gazetede görmek istemiyorlar. Durum böyle olunca Erdoğan'ın gündemini takip edemiyorlar. Erdoğan ile takipçiler arasındaki diyaloğu da bilmiyorlar. Evet başörtüsü sorunu yok fakat bu durum
sorunun istismar edilmediği anlamına gelmiyor. İktidar partisi de buradan hareketle, biz gidersek yasaklar geri gelecek propagandasına omuz veriyor. Dolayısıyla evet, bir başörtüsü sorunu yok fakat iktidar bu sorun üzerinden politika yapmaya devam ediyor. Bu da muhalefetin gücünü zayıflatıyor.
Kılıçdaroğlu'nun konuşmasında kaldığımız yerden devam edelim. Bizim de yanlışlarımız oldu geçmişte diyerek öz eleştiri yapıyor Kılıçdaroğlu ve oradan devam ediyor. Burada bizim de yanlışlarımız oldu geçmişte ama değişmeyi öğrenmeyi bildik. Şimdi bir sonraki aşamaya geçme zamanı.
Bu meseleyi toplum olarak aşma, geride bırakma zamanı. Konuyu devlet ciddiyetiyle çözme ve siyasetçilerin iki dudağı arasından çıkarma zamanı. Evrensel hukuk ilkeleriyle uyum içinde bir kanuni çerçeve oluşturduk. Kadınların giyim kuşamını siyasetin tek elinden çıkartıyoruz. Bu hakkı yasal güvenceye alacağız. Bunu bir tartışma konusu olmaktan tümüyle çıkartacağız. Başörtüsüne yasal güvence. Kılıçdaroğlu'nun vaadi bu. Seküler kesimlerin bu zamana kadar radarına pek girmemiş olabilir fakat başörtüsü serbestlisi kanunla getirilmedi. Yani söz konusu serbestliğin bir yasal güvencesi yoktu. Peki ya nasıl oldu hatırlayalım mı? Önce üniversite serbestliği. Tarih 2008. 14 yıl önce. Bu dönemin ilk ciddi girişimi Şubat 2008'de TBMM'de kabul edilen düzenleme oldu. Anayasanın 42. maddesine şu ekleniyor. Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez.
Şimdi 24 Şubat 2008'de YÖK Başkanı tarafından rektörlüklere bu değişiklik üzerine bir yazı gönderiliyor ve anayasa değişikliği gereğince üniversitelerde başörtüsü düzenlemeleri yapılması gerektiği söyleniyor. Üniversitelerdeki başörtüsün meselesini çözeceği beklentisiyle yapılan bu anayasa değişikliği anayasa mahkemesi tarafından 5 Haziran 2008'de iptal edildi. Fakat buna karşı üniversite yönetimleri birer birer başörtüs serbestliğini hayata geçirdiler. Bazı üniversiteler yasağı hiç uygulamadı. Mesela Boğaziçi bunlardan biriydi. Bazıları sonuna kadar diretti. Ama dikkat buyurun, herhangi bir yasa değişikliği ya da yasal dayanakla gelmedi başörtüsü serbestliğe. 2008 itibariyle üniversitelerdeki başörtüsü krizi çözülmüştü. Fakat kamu personelleri için yasak henüz devam ediyordu.
Bu yasak da 2013'te kaldırıldı. Demokratikleşme Paketi adı verilen düzenlemeyle, kamuda başörtüsü giyilmesini önleyen personelin kılık kıyafetine dair yönetmelikte kadın memurların görev mahalinde başı daima açık olması gerektiği belirtiliyordu. 8 Ekim 2003 tarihinde bu yönetmelikteki bu ibare Başbakanlık genelgesiyle kaldırıldı. Kılık kıyafet yönetmeliğini değiştirerek kamu kurumlarında başörtüsü yasağını kaldırıyordu. Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personelin kılık ve kıyafetlerine dair yönetmelik, kadın ve erkekler için kısıtlayıcı hükümler içeriyordu. Bu kısıtlamalar çalışma hakkını, din ve vicdan özgürlüğünü ihlal ediyor, ayrımcılık içeriyordu.
Yönetmeliğin 5. maddesinde değişiklik yaparak kadın çalışanların giyimleri üzerindeki ayrımcı ihlalleri kaldırıyoruz. Burada da bir yönetmelik değişikliğiyle konu kapatılmıştı. Fakat bu durum, iktidar partisinin de elinde bir koz olarak duruyordu. Her iki serbestlikte bir yasal statüye oturtulmamıştı. Bu nedenle AKP, biz gidersek başörtüsü yasaklanır propagandasına yaslanabiliyordu.
Benim başörtülü bacılarım ifadesi de Erdoğan'ın 2013'ten itibaren ağzına pelesenk oldu. Her fırsatta bu ifadeyi kullanmaya başladı. Benim başörtülü kızlarıma, başörtülü bacılarıma saldırdılar. Başörtüsü sorununun bir yasal güvenceye sahip olmaması muhafazakar kesimlerde Erdoğan'a mesafeli yaklaşan siyasetçilerin de gündemindeydi. Aslında şunu söylemek gerekir, başörtülü kadınların da içinde azımsanmayacak bir kesimi Erdoğan'ın bu ifadelerinden yani Erdoğan'ın başörtülü bacıları olmaktan son derece rahatsızlar.
Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sema Silkin Ün de geçen yıl yani 2021'de Karar TV'de katıldığı yayında bu yasal güvence meselesine atıf yapıyor. O günde fiili bir yasak vardı, bugün de fiili bir özgürlük var diyor. Yani fiili diyor bu durum. 28 Şubat'taki yasaklar da kanuni yasaklar değildi, hukuki yasaklar değildi ama yaşadık. Hep birlikte yaşadık 28 Şubat'ı değil mi? Genelgelerle yaşadık. Şimdi iktidar o günde fiili olarak bir güvencenin olmadığı, bir anayasal güvence olmadan fiili olarak yasaklar vardı. Bugün de aynı şekilde yasal bir güvence olmadan fiili bir özgürlük var. Siyasetçilerin konu hakkında neler dediklerini paylaştık. Burada bölüme kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde hukukçuların konu hakkında neler dediğiyle devam edeceğiz.
Siyasetçiler böyle diyor da hukukçular ne demiş? İsterseniz ona bir göz atalım. Gazete duvardan serkan alan bu sorunun peşine düşerek anayasa hukukçularından görüş almış. Anayasa hukukçusu Levent Köker şöyle demiş. Duyacağınız ses Köker'e ait değil, biz onu yazılı açıklamasını seslendirdik. Türkiye'deki mevzuat, Cumhuriyet Halk Partisi'nin getirmiş olduğu böyle bir kanun maddesine ihtiyaç göstermiyor. Çünkü üniversitelerde başörtüsü zaten serbest. Eskiden hukuken yasak değildi, fiilen yasaktı.
Hem Danıştay hem AYM bu fiili yasağa hukuki bir kılıf bulmaya çalışıyordu ve bu kılıfı ürettiler. O kılıftan yararlanan bir takım idari otoriteler, üniversitelerde başörtüsü yasağını uyguladılar. Bazıları ise uygulamadı. Örneğin, iktidarın bugün çok saldırdığı Boğaziçi Üniversitesi'nde başörtüsü yasağı hiç uygulanmadı.
28 Şubat sürecinde Milli Güvenlik Kurulu kararları çerçevesinde genel kurmayın tavrıyla öyle bir hava yaratıldı ki bu başörtüsü yasağını uygulamak zorundayız gibi o dönemin rektörleri düşündü ve iğrenç şeyler oldu. Köker de malumu ilan ediyor ve eskiden fiilen yasak olduğu için şimdi de fiilen özgür diyor. Buradan hareketle yasal güvenceye ihtiyaç yok diyor. Köker'i dayanak göstererek Kılıçdaroğlu'nun bu kanun teklifinin politik bir adım olduğunu, yani hukuki değil politik bir adım olduğu söylenebilir. Zaten öyledir, çok açık bu. İdare hukukçusu Prof. Metin Günday da bir güvence altına alınması gerekiyorsa özgürlükler bağlamında bunun güvence altına alınması lazım demiş ve Metin Günday da Levent Köker gibi yasal güvenceye ihtiyaç yok yorumunu yapmış.
Peki CHP'nin sunduğu kanun teklifinde ne deniyor? Teklif şöyle. Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıyla üst kuruluşlara bağlı olarak bir mesleği icra eden kadınlar, yürüttükleri mesleğin icrası kapsamında giyilmesi gerekli cübbe, önlük, üniforma ve benzeri dışında kıyafet giymek ya da giymemek. gibi temel hak ve özgürlükleri ihlal edecek biçimde herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz. Teklifte gördüğünüz gibi başörtüsü ifadesi yer almıyor. Başörtüsü ifadesi teklifin gerekçesinde sunuluyor. Fakat kanun teklifinde geçmiyor. Giymek ya da giymemek ifadesiyle de başı açık kadınları da koruma altına alma imkanı ya da iddiası taşıyor.
Hukukçuları bir yana bırakalım, siyasetçilere odaklanalım. Altılı Masa'daki üç lider, sosyal medyadan Kılıçdaroğlu'na destek açıklaması yaptı. Bu liderler Ahmet Davutoğlu, Temel Karamolluoğlu ve Gültekin Uysal. Buna karşı Meral Akşener ve Ali Babacan, Kılıçdaroğlu'nun çıkışına sessiz kalan isimler oldu. İktidar cephesinde ise ilk tepkiyi Devlet Bahçeli gösterdi. Bahçeli şöyle diyor. Kenarleşme kısvesi altında,
Başörtüsünü istismar etmenin bir manası yoktur. Çözülmüş bir meseledir. Kamuoyunun aynası niteliğindeki gazeteciler Kılıçdaroğlu'nun bu çakışına ne demiş? Biraz da ona bakalım. İktidar medyasında genel eğilim CHP zihniyetini hatırlatmak biçiminde tezahür etmiş. Haberde gün boyu 28 Şubat sürecindeki başörtüsü mağduriyeti gösteriliyor. Fakat Kılıçdaroğlu'nun sesini de kendi izleyicilerine taşıyorlar. Yani burada da aslında bana kalırsa Kılıçdaroğlu'nun değirmenine
Fakat muhalif medyada da kılıçdaroğlusuna vaziyet pek iyi sayılmaz. Tele1'de Emre Kongar şöyle demiş. Hiç kaç köşe olmayan kadın başını falan saçını başını tarayamadığı için yani sokağa çıkarken başına bir başörtüsü atar. İran'da bile aslında bizdeki türban şeyi yok. Yıllarca bu tartışıldı hala. Sorunu başörtüsü sorunu diye. Siz topluma sunduğunuz zaman bir defa baştan sorunu saptırıyorsunuz kardeşim. Saptırıyorsunuz. Sorun türban sorunu. Başörtüsü sorunu falan değil. Emre Kongar'a programda eşlik eden Tele1 Genel Genel Yönetmeni Merdan Yanardağ ise kanun teklifinin tekniğini eleştiriyor. Bir zorlamaya tabi tutulamaz. Şimdi bu kanun tekniği bakımından da sorunlu. İstediğinizi giyin diyor bu.
Bu madde. Tele1'deki başka bir programda Enver Ayseber, Ahmet Davutoğlu'nun Kılıçdaroğlu'na verdiği desteği ilginç ifadelerle ve seslerle ele almış. Dinleyelim. Bir mutluluk geldi bana, bir refah, bir heyecan. Ve hani sanki cebimdeki para ikiye katlandı. Sanki kadın hakları yeniden tesis edildi. Sanki çocuklarımız tacizden, tecavüzden kurtuldu. Sanki büyük yatırım yapıldı. Kemal Kılıçdaroğlu başkan olunca hatta daha olmadan oy kaybetme pahasına türban sorununu çözecekmiş sayın Kılıçdaroğlu.
Habertürk'te avukat Ersan Şen, bugünün sorunu ekonomi demiş. Halk TV'den Barış Terkoğlu ise fiilen geride kalmış bir tartışma yorumunu yapmış. Peki destekleyen yok mu? Aslında Kılıçdaroğlu iki cephede savaşıyor demek daha doğru. Birincisi muhalif kamuoyu. Bana kalırsa, muhalif gazetecilerin yorumlarından çıkarak şunu söyleyebiliriz. Kılıçdaroğlu, CHP tabanını arkasına almayı henüz başaramadı. Mutlaka Kılıçdaroğlu'nun bu çıkışını destekleyen bir kesim var ama desteklemeyenlerin öfkesi öyle gürültülü ki destekleyenlerin sesi duyulmuyor. Kılıçdaroğlu'na dayak atmanın bir konfor alanı oluşmuş durumda sosyal medyada ve medyada. Fakat ikinci cephede bir yedik açmayı başarabildi Kılıçdaroğlu.
O cephede muhafazakar kamuoyu. Mesela Habertürk'te katıldığı yayında geçmişte de başörtüsü sorununa ilişkin çalışan yazar Nihal Bengüsü Karaca, başörtüsü sorununun bugün olmadığını, fakat bu sorunun Erdoğan garantörlüğünde çözüldüğünü vurgulamış. Sorunun politik içeriğine değinmiş. başka bir sürü kimlik grubunun, başka bir sürü hak ihlalinin, kimlik grubunun sorunlarının, hak ihlallerinin olduğu bir yerde, siz başörtüsü sorunu var, aa hala var falan derseniz bu yakışıksız bir tavır olur. Fakat Tayyip Erdoğan garantörlüğünde bu sorun halloldu gibi de bir algı var.
Ve bu alttan alta da işliyor. Mesela ben iktidarı eleştirdiğim zaman bana gelen en büyük itirazlar ve linçler şu tema üzerinden geliyor. Yani yarın işte muhalefet gelsin de gör gününü. Hani bugünkü o sözlerin nasıl ayağına dolanıyor gör. Tüm bu tartışmaların ardından Erdoğan'ın ne yapacağı, ne diyeceği ise gün boyu merakla beklendi. Hatta bu merak, AKP sözcüsü Ömer Çelik tarafından arttırıldı. Çelik, 4 Ekim'de, Cumhurbaşkanımızın açıklamaları, ''Hak ve özgürlükler mücadelemizin tarihine atılmış çok güçlü bir imza olacaktır, herkesi ekran başına bekliyoruz.'' diyerek, 5 Ekim'de AKP'nin grup toplantısına randevu verdi. Gözler artık Erdoğan'a çevrilmişti AKP grup toplantısında. Toplantı boyunca Erdoğan, geçmişteki başörtüsü mağduriyetinden ve CHP zihniyetinden bahsetti. Öfkeli bir tonda konuşan Erdoğan, bir saatin ardından konuyu Kılıçdaroğlu'nun çıkışına getirdi. Fakat bunu yaparken, kendi kitlesine Kılıçdaroğlu'nun günah çıkardığı haberini de vermiş oldu.
Önceki akşam geç saatlerde CHP Genel Başkanı yaptığı bir açıklamayla bizim ömrümüzü verdiğimiz bir mücadele neticesinde adım adım çözdüğümüz başörtüsü meselesiyle ilgili güya günah çıkartıyor, güya yeni bir teklif getiriyor. Bir sorun kalmadı diyor Erdoğan. Bu sorunu biz çözdük. Yasal ya da anayasal güvenceye gerek merek yok diyor.
Şimdi sen de nereden bulduysan birkaç tane başörtülüğü yanına alıp meseleyi sulandırıyorsun diyor. Ama diye devam ediyor. Madem yasal güvence istedin, yasayı boş ver, anayasal güvence verelim diyor. Madem bu konuyu kendisi gündeme getirdi öyleyse biz daha öte bir teklifle mukabele edelim. Eğer dürüstsen eğer samimiysen şayet bu zat temel bir insan hakkı olan başörtüsü meselesini ülkenin gündeminden katil şekilde çıkarmakta samimi ise şayet bu zat
Gençlerimizin en büyük hassasiyetleri olan özgürlük alanlarından biri konumundaki bu meselenin ahdi temelini güçlendirme sözünün arkasında ise gelin çözümü yasa değil anayasa düzeyinde sağlayalım. Yasal güvence talebine yasayı geç, anayasa temelinde çözelim çıkışı Erdoğan el yükseltti başlıklarıyla veriliyor. Hatta yasayı biraz daha genişletelim, anayasayı biraz daha genişletelim. Aileyi de temel alan, kadın ve erkeğin bir araya geldiği aileyi de temel alan bir anayasal düzenleme yapalım diyor.
Yani buradan hareketle aslında el yükseltirken topu biraz da LGBTI hareketine dönük nefrete dönüştürecek. Böyle bir ipucu da veriyor aslında. Kılıçdaroğlu kendi parti tabanını arkasına almakta zorlanıyor. Fakat bu çıkışıyla muhafazakar kesimlere sesini duyurabilmeyi başarmış görünüyor.
Bu tehlikeyi de öngörmüş olacak ki, video mesajını, ''Bazı şeyler yürek ister, o yürek benim ve o arkadaşlarımda var'' tweetiyle paylaşmıştı. Yani aslında golü karşı cepheden değil, kendi cephesinden yiyor. Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışma konusu olan Kılıçdaroğlu, sosyal medyada ağır bir linç altında. Kendisini parti tabanına ifade etmekle zorlanıyor.
Buna karşı muhafazakar kesimlerle diyaloğunu sürdürürken bir CHP liderine göre başarılı bir performans gösteriyor. Kılıçdaroğlu'nun bu çıkışını basit bir oy hesabı olarak değerlendirmek hata olur. Elbette seçimleri kazanmak en önemli amacı. Fakat tüm bunların yanında Kılıçdaroğlu bir değerler seti, bir paradigmada inşa etmek istiyor. Bu değerler seti inşasında kendi tabanında iki tip tekkiyle karşılanıyor. Bunlardan ilki apolitik. Onlar diyor ki, abi boş ver paradigmayı, değerler setini. Mahabadımızda ayı bağırıyor, enflasyon, işsizlik ne halde, sen ne diyorsun? Bir grup da politik.
Onlar da şöyle diyor. Kılıçdaroğlu tarikatlarla, cemaatlerle, siyasal İslamla hesaplaşacağı yerde helalleşiyor. Atatürk'ün partisine bunlar yakışmıyor. Şimdi meseleye politik içeriğinden bakanların temel argümanı başörtüsünün icat edilmiş bir bağlama şekli olması. Doğrudur bu, evet. Yüzyıllık cumhuriyetin yarım yüzyıllık sorunu demiştik başörtüsü meselesi için.
Gerçekten de köylerde biraz da işlevsel olan başörtüsü 1960'lara kadar kentlerde yoktu. Yani bu biçimiyle yoktu. Bu durum bizde köylü kadın ile kentli kadın arasında giyin kuşam açısından bir fark da yaratıyordu. Bu aşamada İslamcılar başarılı biçimde devreye girdi. Kente göçe zorlanan, kentin çeperlerindeki gecekondu mahallelerinde köy hayatını sürdüren, fakat kent kültürüyle bütünleşmekte zorlanan toplum kesimlerine kentli bir başörtüsü tipi geliştirdiler. Bu konuda mucit Şule Yüksel Şenler'di. Şenler'in o yıllarda çıkan Seher Vakti dergisinde, genç kızlar sizin için köşesinde uzun uzun başörtüsünün nasıl bir şık tasarıma büründürülebileceği anlatılıyordu.
Türkiye kentleri bu yeni tip örtünme modeline tepkiyle yaklaştı. Geleneksel bulunmadı. Bu biçimde örtünenlerin hemen hepsinin Milli Selamet Partili kadınlar olması da meseleyi politikleştirdi. Milli Selamet Partisi'nin bir parti kimliğine dönüştü başörtüsü 70'li yıllarda.
12 Eylül'den sonra bu örtünme modeline Türban adı takıldı. Böylece geleneksel başörtüsünden ayrıştırıldı. Fakat yine 12 Eylül'den sonra İslamcılık kitleselleşince başörtüsü sorunu da büyüdü. Ve bugünlere dek geldik. Başörtüsüne yasal güvence talebine, layıklık bağlamından eleştirenler şurayı kaçırıyor. Şulebaş stil başörtüsünün 50 yıl önce icat edilmiş olması bugün bir şeyi değiştirmiyor. Sonuçta İslamcılar tarafından koyulan bu maya, Öyle ya da böyle tuttu. Kadınlar büyük oranda böyle bir örtünmeyi kabul ettiler. Artık buradan geri dönüş olmadığını CHP lideri kabul etmiş durumda. Fakat ya seçmenler? Burada bir soru işareti düşmek gerekir. Kılıçdaroğlu da bu meseleyi geride bırakmak istiyor. Konuyu CHP'nin bagajından çıkarmayı arzuluyor.
Fakat seçmen kitlesinin bir kısmı meseleyi layıklık bir alamında ele alıyor. Öte yandan bu seçmen kitlesine bakan muhafazakar kesimler iyice diş biliyor. CHP'den soğuyor. Sırası mıydı şimdi eleştirileri ise bana göre haklı.
Mecliste sansür yasasının görüşüldüğü gün boyu bu konunun açılması Kılıçdaroğlu tarafından bence yapılan bir hata, sahiden zamanı mıydı? Duello'nun ilk roundunu kim kazandı diye sorabiliriz. Bence Kılıçdaroğlu hedefinin bir kısmına ulaştı. Çünkü Kılıçdaroğlu ekonomik vaatlerini anlatmadan önce karşı tarafın gönül gözünün açılması gerekiyor. Ekonomik vaatlerini anlatmadan önce muhafazakar kesimlerin gözüne inmiş perdenin aralanması gerekiyor. Bence bunu bir miktar başardı çünkü çok sert bir açıklama yaptı. Yasal güvence getirilmedi başörtüsüne. En azından bir kısım kararsız muhafazakarın gönül gözünü açmış olabilir. Buna karşılık
tabanının tepkisi olmasaydı çok daha büyük bir heyecan yaratabilirdi ama taban buna destek vermedi. Yani muhafazakarların gözüyle bu mahalleye CHP mahallesine bakıldığında taban destek verseydi, Kılıçdaroğlu çok daha büyük bir saygıyla karşılanırdı ama taban çok antipatik bir tepki geliştirdi. O yüzden hayal ettiği gibi olmadı Kılıçdaroğlu. Zor. CHP yönetmek her şeyden daha zor. Uzattık, farkındayım. Artık bitirelim. Tren Topi'yi Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar umudunuzu büyütebildiğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.